29 Mayıs 2009 Cuma

Yine mi?

Yenişehir’in gürültülü sokaklarında geçirdiğim macera dolu bir iki saatin sonunda işlerimi bitirmiş, yorgun ama gururlu bir şekilde şirkete dönmüştüm. Yorgun bacaklarımın sızlanmalarına kulak asmayarak ofise giden merdivenleri tırmandım ağır adımlarla. Tam kapıdan girip sandalyeme kurulacaktım ki masamda gözlerimin telaşla irileşmesine neden olan bir şey gördüm. Bir zarftı bu… Korktuğum başıma mı gelmişti yoksa? Köşesindeki tanıdık logoya baktım ve boğazıma düğümlenen yumruyu yutabilmek için yutkundum. Bir iç çekişle kendimi sandalye attım ve zarfı şüphe ile süzmeye başladım. Belki de sandığım şey değildi? Hep olumsuz düşünmemek lazımdı değil mi? Titreyen ellerle zarfı açtım ve görmekten korktuğum şey ile karşı karşıya kaldım. Zarfı hızlı bir şekilde içindekilerle birlikte çekmeceme tıkıştırıp görüş alanımdan kaldırdım. “İşte yine başladık” diye mırıldandım kendi kendime stresle. Her ay bu belayı bin bir zahmetle defetmeme rağmen her ayın başında tekrar başıma musallat oluyordu. Kurtuluşum yok gibiydi.

Birden, cep telefonuma mesaj geldiğini bildiren o tanıdık sesle irkildim. Gelen mesajın titreşimine uyumlu olarak benim de iliklerime kadar titrediği hissettim. Hafif bir tereddüdün ardından cebimin karanlık dehlizlerinde yatan telefonuma uzandım ve gelen mesajı açtım. Tam da görmekten korktuğum mesajdı bu, yani zarfla gelen mesajın bir benzeri… Okurken alnımda boncuk boncuk ter birikmişti. Okuduğumu okumamış sayıp telaşla mesajı kapadım ve telefonu geldiği yere geri gönderdim. Üst üste gelen bu iki darbeyle çok bunalmıştım, duvarlar üstüme geliyordu sanki. Kafamı dağıtmam gerekiyordu. Bu yüzden internetin dijital dalgalarında sörf yapmaya karar vererek soluğu mail adresimde aldım. Gelen kutumun yanındaki 1 rakamı yeni bir mailimin olduğunu gösteriyordu. “Hmm… bir dosttan bir mektup, belki de komik bir fıkra” diyerek hevesle gelen kutusuna daldım. O da ne? Az önce can havliyle kapattığım mesajın aynısı değil miydi bu? Utanmadan sıkılmadan mail olarak da gelmişti bir de. Üstelik yalnız da değildi, yanında farklı adreslerden gelen iki – üç kardeşini daha getirmişti. Sinirle interneti de kapatıp bir hışımla aşağı kata indim.

Gergin adımlarla giriş katını bir ileri bir geri arşınlarken “Pardon birader” diyen kaba bir ses geldi giriş kapısından. Sonu gelmeyecekmiş gibi görünen yürüyüşümü yarıda kesip merakla sesin geldiği yöne çevirdim bakışlarımı. Postacıydı gelen. Ya da postacı kılığına girmiş biri… Aradaki farkı söylemek zordu çünkü adamda hiç mi hiçbir postacı tipi yoktu. Yanık tenli, iri yarı, kabadayıvâri bir duruşu olan bir adamdı. Adamla üzerindeki kıyafetin bile bir alakası yoktu sanki. Birbirleriyle o kadar alakasız duruyorlardı ki sanki kıyafet adama değmemek için özel bir çaba harcıyormuş gibiydi. Adam orada durmuş sert bakışlarla beni süzüyordu. “Buyurun?” dedim tereddütle, sesimin titrediğini belli etmemeye çalışarak. Adam kaşları çatık vaziyette, yavaş adımlarla, ağır ağır bana yaklaştı. Yüzümün dibine kadar gelmişti. Bir an yüz yüze birbirimize baktık Sonra aniden suratıma doğru “Posta!” diye bağırdı ve çantasından çıkardığı birkaç zarfı sertçe elime tutuşturup arkasını dönüp kapıdan çıktı. Elimde zarflarla, ufak bir şok ve geçici sağırlık geçirir bir halde bir müddet oracıkta kalakaldım. Sonra ellerimdeki zarflara bakmam gerektiği düşüncesiyle kendime geldim ve bakışlarımı yavaşça zarflara çevirdim. Zarfların nereden geldiğini anlamamla gözlerimin faltaşı gibi açılması bir oldu ve çığlık çığlığa bağırmaya başladım. Hepsinin köşesinde logolar olan ve içeriği yukarıdaki zarfla, cebime gelen mesajla ve maillerimdeki mesajla aynı olan zarflar… Yani kredi kartı ekstreleri! Son ödeme tarihleri birbirine yakın olan kredi kartlarının ekstreleri... Dönem borçları maaşımın iki katına eşit olan yarım düzine kredi kartının ekstreleri… Kredi kartlarından nefret ediyorum!

Postacı / Postman photo Postman Pat

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Kitlendim

Bir dergiye yazmanın en zor yanı belirli sınırlara uyma zorunluluğudur derdim hep. Ama şimdi çok iyi biliyorum ki asıl zorluk bir yazıya başlamakmış. Kendiniz için bir şeyler karaladığınızda ya da kişisel blog sayfanız için klavyenizle bir iki kelime tıkladığınızda bu o kadar da büyük bir sorun olmuyor. Çünkü eş dosttan fazlası görmez o harflerin oluşturduğu bütünü. Ama söz konusu yazınızın bir dergide yayınlanacağı bildiğinizde durum tamamen değişiyor. Bir taraftan yazınızı belki de yüzlerce kişinin göreceği düşüncesi diğer taraftan teslim tarihi stresi beyninizin kıvrımlarında karşılaşıp hararetli bir şekilde güreş tutmaya başlayınca adeta kilitlenip kalıyor insan. Aynen şu anda bana olduğu gibi… Stop.

Not: Dergide yayınlanan yazılarımı okumak isterseniz Pazarola Hayrola isimli yazıma bir göz atabilirsiniz.

Photo by NeloAngelo

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Pazarola Hayrola...

Kapı çalmıştı. Nihayet… Elimdeki dergiyi atarak yattığım yerden fırladım. Koridorda kapıyı açmak için hareketlenmiş olan annemi şık bir çalımla geçerek ondan önce antreye vardım. Beklediğim kargo gelmişti, öyle olmalıydı. Heyecanla ve yüzümde geniş bir sırıtışla kapıyı açtım. “Çöp var mıydı?” diyen bir ses bir ses karşıladı beni. Gelen apartman görevlimiz Sami abiydi. Bir elim kapının kulbunda, yüzümde büyük bir sırıtışla kalakaldım. “Bu kadar sevineceğinizi bilseydim servise daha önce çıkar idim” dedi Sami abi pişkince. “Sağol abi, bir ihtiyacımız yok” dedim hafif bozularak ve kapıyı kapattım. Hayal kırıklığına uğramış bir vaziyette kapının önünde bir müddet duraksadım. Tam o sırada kapı zili tekrar çaldı. Hoplayan bir yürekle yine açtım kapıyı. Gene Sami abiydi karşımdaki. “Çöp olmadığına emin misin? Hiç bakmadın da…” dedi kafasını mutfağa doğru uzatarak. “Yok abi, yok eminim” dedim iyiden iyiye sinirlenerek ve kapıyı tekrar kapattım. “Kimmiş oğlum?” diye seslendi annem içeriden. “Sami abi gelmiş anne” dedim üzüntümü gizlemeye çalışan bir sesle. Kapı zili üçüncü kez çaldı. Bu kez sinirle açtım kapıyı ve “Ne var kardeşim, rahatsız etmeye utanmıyor musun bizi!” diyerek bağırdım. “Pardon abi” dedi ürkek bir ses. “Bir paketiniz vardı da, ondan rahatsız ettim. Vallahi bir daha olmaz abi…” Kırmızı kurye giysileri içinde, korkudan büzüşmüş genç bir delikanlıydı bu kez gelen. Kendimden utanarak delikanlıdan özür diledim, “Kusura bakma arkadaşım, seni bir başkası sandım”. Paketimi teslim aldığıma dair belgeleri imzalarken kuryenin giysilerinin mi yoksa benim utançtan kızaran yüzümün mü daha kırmızı olduğunu düşünmemeye çalıştım. Bunu düşünmemek için o kadar konsantre olmuştum ki yüzüm bu kez de kendimi sıkmaktan kızarmıştı. Özürler ve teşekkürler eşliğinde kuryeyi yolcu ettikten sonra çabucak odama yöneldim.

Şimdi odamdaydım. Haftalardır beklediğim paket ise nihayet elimdeydi işte. Paketi yırtarcasına açtım. İçerisinden bir dergi çıktı. Üzerinde büyük sarı harflerle Pazarola yazıyordu. Büyük bir heyecanla sayfaları hızla karıştırdım ve aradığım yazıyı buldum. “Yorgun Savaşçının Günlüğü” yazıyordu sayfanın başında, yani benim yazımdı şu an baktığım. Bir dergide yayınlanan ilk yazım… “Vay be!” dedim kendi kendime mutlulukla. “Dur şuna bir de ben bakayım” diye geldi arkamdan gizemli, kısık bir ses. Yorgun Savaşçıydı bu. Omzumun üzerinden dergiyi incelemeye başladı. “Ben de, ben de…” dedi bariton bir ses. Koltuk altımdan kafasını uzatarak dergiye bakmaya çalışan Şövalyeydi bu da. “Ne oluyoruz yahu?” diyerek bir ona bir de diğerine bakakaldım. “İşte bu…” dedi Savaşçı, sesinde bir memnuniyet tınısıyla. “Hıh!” diye burnundan soludu şövalye “Yorgun Savaşçının Günlüğüymüş. Cesur Şövalye’ye ne oldu peki?” diyerek homurdanmaya başladı. “Budala olma şövalyem” dedi Yorgun Savaşçı, “Cesur olabilirsin ama unutma ki bu gösterinin asıl yıldızı benim” diye ekledi kendini beğenmiş bir ses tonuyla, siyah pelerinini arkaya savurarak. “Hadi oradan, sürekli yorgunluktan yakınan biri nasıl olur da gösterinin yıldızı olabilir ki? Bence soylu ve cesur bir şövalye o role çok daha uygun olurdu.” dedi Şövalye, yumruğunu göğsüne vurup zırhını tangırdatarak. “Belki de haklısın. Ama ben etrafta öyle bir şövalye göremiyorum. En azından cesur ve soylu olanını…” dedi Savaşçı öfkeyle. “Mızmız Savaşçı” dedi Şövalye. “Teneke kutusu” diye karşılık verdi Savaşçı. Biri sağımdan öteki de solumdan itişmeye başladılar, ben ise tam aralarında kalmıştım. “Durun yahu! Kesin şunu!” demeyi akıl edene kadar bayağı bir hırpalanmıştım da. Ama bu ne onları ne de aklımın karanlık köşelerinde çalmaya başlayan (Susam Sokağı izleyenler bilir) “Arada kaldım” şarkısını durdurmaya yetmemişti. “Bir şey mi dedin oğlum?” diye sordu annem içeriden. “Şşşt… Annem duyacak, sizi burada görmemeli” dedim son çare olarak. “İyi de bizi duyamaz ki…” dedi Şövalye solumdan, “Aynı zamanda göremez de, biz senin hayal ürünleriniz sadece” diye ekledi Savaşçı sağımdan. “O zaman bırakın da dergimi okuyayım yahu” diye yalvardım. “Ha, işin içinde Pazarola varsa o başka” dedi Savaşçı. “Bugün ilk defa sana katılıyorum” dedi Şövalye “Bu kadar akıllıca laflar edebileceğini hiç tahmin etmezdim. Hoş, senin konuşman bile bir mucize ya” dedi ardından da. Hışımla birbirlerine dalıp odanın zemininde yuvarlanmaya başladılar. Bense elimde Pazarola, oracıkta kalakaldım. Karışık zihnimin muzip hikayelerine hoş geldiniz…

Not: Benim naçizane yazılarıma değer verip bu sayfalara taşıyan ve desteklerini hiç esirgemeyen dostlarıma bir teşekkürü borç bilir, onları saygı ve sevgi ile selamlarım. Şimdi izninizle, ayırmam gereken iki deli var. Aradaaa kaldıııım…

Not 2: Derginin adı Mayıs'09 sayısından itibaren Pazarolla olarak değişmiştir.

Bu yazı Pazarolla sayı 88'de yayınlanmıştır.

Arada Kaldım / I'm Between video by Sesame Street

video

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Yalnızlık baki...

İstanbul’da bir gün batımı… Güneş yavaş yavaş Yeditepe’nin üzerinde alçalırken boğazın engin sularını kızıl ışıklarıyla yıkıyor, ortaya nefes kesici bir manzara çıkıyordu. Ama İstanbullular bunun farkında bile değildi. Günlük hayatın koşturmacaları içerisinde, manzaranın farkına bile varmadan hızla geçip gidiyorlardı birinci köprüden. Sıradan bir gün, sıradan bir günbatımıydı bu onlar için. Hâlbuki her şey o kadar da sıradan değildi. Eğer kafalarını kaldırıp yukarı bakma zahmetinde bulunsalardı, köprünün heybetli ayaklarından birinin tepesindeki garip gölgeyi fark ederlerdi. Daha da dikkatli baksalardı bunun bir insana ait olduğunu anlarlardı. Ama hiç kimse bunun farkında değildi. Yani hemen hemen hiç kimse…

Otuzlarına yaklaşmış genç bir adamdı yukarıdaki gölge. Tehlikeli bir biçimde kenarda durmuş, bulunduğu yer ile deniz arasındaki mesafeyi hesaplamaya çalışıyormuşçasına aşağı bakıyordu. Yüzünde derin, çok derin bir hüzün ve acı ifadesi vardı. Atlayacaktı, son verecekti artık bu hayal kırıklıkları ile dolu hayata… Derin bir nefes alıp yaşlı gözlerle gökyüzüne doğru baktı. “Affet beni…” diye fısıldadı ve iyice kenara doğru yaklaştı. Tam o esnada arkasından biri seslendi “Güzel manzara değil mi?” Genç adam şaşkınlıktan hafifçe olduğu yerde sıçrayıverdi, bir anlığına dengesini kaybedip tehlikeli bir biçimde bir ileri bir geri sallandı. Son anda dengesini tutturdu ve kenardan uzaklaşıp hızla arkasına döndü. Geniş siperlikli bir şapkası olan, siyahlar içinde bir adam vardı karşısında. Pelerini, rüzgar eşliğinde hafifçe salınıyordu. Gizemli adam başını hafifçe yana eğerek gülümsedi ve parmağı ile köprünün kenarını işaret ederek “Dikkatli ol, yoksa düşeceksin” dedi genç delikanlıya. Delikanlının kalbi heyecandan hızla çarpıyordu. “Kimsin sen? Buraya kimsenin çıkmıyor olması gerekirdi” diye bağırdı. Gizemli adam, teslim olmuşçasına ellerini omuz hizasında kaldırarak bir adım geri attı ve “Ben de bunun için buradayım zaten. Kimsenin burada olmaması gerekir.” dedi sakince. Delikanlı tek kaşını kaldırıp söyleneni anlamaya çalıştı sonra tekrar “Kimsin sen?” diye bağırdı. Gizemli adam ellerini indirerek gülümsedi ve “Bana Yorgun Savaşçı derler” dedi, şapkasının ucuna dokunarak selam verirken.

Orada bir müddet durup birbirlerini süzdüler. Sonunda Yorgun Savaşçı ağır adımlarla gence doğru yürümeye başladı. Genç adam panikle “Yaklaşma! Yaklaşma yoksa atlarım!” diye bağırdı. Ama Savaşçı oralı bile olmadı ve delikanlının şaşkın bakışları arasında yanından geçerek kenara oturdu. Bacaklarını aşağı sallandırıp manzarayı izlemeye koyuldu. Genç adam ne yapacağını bilemez bir vaziyetteydi. Yorgun Savaşçı, gözlerini boğazın nefes kesen manzarasından ayırmadan “Soruma cevap vermedin?” dedi.
“Soru mu? Hangi soru?” diye kekeledi genç.
“Manzara… Gerçektende etkileyici öyle değil mi?” dedi Savaşçı. Delikanlının gözleri bir müddet köşede oturan ve ayaklarını kayıtsızca sallayan Savaşçı üzerinde oynaştı. Sonra o da manzaraya şöyle bir göz attı ve “Evet, gerçekten de güzel” dedi, yüzünü yine derin bir hüzün ifadesi kaplarken.
“Ne zaman biraz huzur arasam buraya gelirim” dedi Savaşçı “Ama sanırım sen bunun için burada değilsin” diye ekledi ardından. Genç cevap vermedi, ıslak bakışlarla manzarayı izlemeye devam etti sessizce.
“Paylaşmak ister misin?” diye sordu Savaşçı usulca.
Delikanlı bu teklifi öfke ile karşıladı ve “Niye burada olduğumu biliyorsun. Niyetimin ne olduğunu da gayet iyi biliyorsun! Beni durdurmana izin vermeyeceğim!” diye bağırmaya başladı.
“Bağırmana gerek yok, seni gayet iyi duyuyorum” dedi Savaşçı gülerek. “Sadece konuşmak istiyorum. Eğer sohbetimiz bittikten sonra hala atlamak istersen seni durdurmam, söz” diye ekledi yanındaki yere eliyle hafifçe vurarak oturmasını işaret ederken. Bir anlık tereddütten sonra genç adam yavaşça gösterilen yere oturdu ve bu gizemli adama merakla bakmaya başladı. “Kimsin sen?” diye sordu tekrar.
“Ben bu faslı geçtiğimizi sanıyordum” dedi Savaşçı çarpık bir tebessümle. “Kim olduğum gerçekten de bu kadar önemli mi? Bilmek acılarını ve üzüntülerini hafifletecek mi?”
Gözlerine tekrar yoğun bir acı ifadesi çöken genç “Hayır” dedi çatallaşmış bir sesle. Tekrar manzaraya dalıp sessizleşti.
“Anlatmayacak mısın?” diye üsteledi onu Savaşçı.
“Neden sana, hiç tanımadığım bir yabancıya kişisel problemlerimi anlatayım ki?”
“Çünkü çoğu zaman dertlerimizi başka biri ile paylaşmak o acıyı daha katlanılabilir hale getirir. Bazen böyle şeyleri hiç tanımadığımız birine anlatmak ise çok daha kolaydır. Hem madem atlayacaksın o saatten sonra benim bir şey bilip bilmemem pek de umurunda olmaz, değil mi?” dedi gülerek. Delikanlı bunu biraz düşündü. Sonra derin, titrek bir nefes aldı ve kelimeler bir bir ağzından dökülmeye başladı.

“Yalnızım” dedi “Çok yalnız… Bu öyle bir yalnızlık ki, en sevdiğim insanlar etrafımda olsa bile kendimi yalnız hissediyorum. Her anımda, yanımda olması gereken ama hiç olmayan birinin eksikliğini hissediyorum. Özel birinin… Özel şeyleri paylaşabileceğim birinin… Benim mutluğuma önem verecek ve benim de onun mutluluğu için yaşayacağım, hatta gerekirse bu uğurda canımı bile verebileceğim birinin… Hayatım boyunca hep öyle birini aradım durdum. Birkaç kişiyle de şansımı denemedim değil, denedim. Hatta aradığım birçok şeyden feragat bile ettim mutluluğum için ama karşılık alamadım maalesef. Ya çok fazlaydım ya da çok az onlar için. Artık biliyorum ki öyle biri yok ve ben asla mutlu olamayacağım.” Sonra başını öne eğerek sessizleşti.

Yorgun Savaşçı konuşmadan bir müddet ona baktı. İyice süzdü gözleriyle delikanlıyı. Bu sessiz bekleyiş delikanlıyı germiş olacak ki “Bak, beni anlamanı beklemiyorum. Bunları sana niye anlattığımı bile bilmiyorum.” diye çıkıştı sinirle. Tam daha da söylenecekti ki “Seni anlıyorum.” dedi Savaşçı usulca. Şaşkınlıkla duraksadı genç. Sonra da ürkekçe “Anlıyor musun?” diye sordu.
“Evet, anlıyorum. Yalnızlık hiç de yabancısı olduğum bir şey değildir. Ben de çok uzun zamandır yalnızım aslına bakarsan” dedi düşünceli bir tavırla. “Ama bu başa çıkılamayacak bir sorun değil”
“Bir yere kadar evet. Ama ne zaman birlikte dolaşan çiftleri görsem, evlenip mutluluğa eren arkadaşlarımdan haber alsam veya en basitinden hüzünlü bir şarkı dinlesem kalbim adeta paramparça oluyor. Artık bu acıya daha fazla dayanamıyorum. Dayanmak istemiyorum, savaşmak da istemiyorum. Tek istediğim sonsuz huzur…”
“Mutluluğu yanlış yerde arıyorsun. Yalnızlıktan kurtulmaya çalışmak boşuna…” dedi Savaşçı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Demek istediğim şu ki, hayatında biri olsa da olmasa da aslında hep yalnız olacaksın. Kulağa saçma mı geliyor? Bir de duruma şöyle bak. Şu anda yan yana otururken bile aslında yalnızız. Ne sen benim içimden geçenleri, aklımda dolananları bilebilirsin ne de ben seninkileri… Yanında en sevdiğin insan olduğunda da durum bundan farklı olmayacak. İnsan hep yalnızdır.”
Genç bu sözlerdeki yadsınamaz doğruluk payı ile afalladı. Delikanlının anladığını gören Savaşçı sözlerine devam etti.
“Mutluluğumuzu başkasının varlığına ya da yokluğuna bağlamak çok anlamsız. Elbette özel birinin varlığı hayatımızı daha katlanılabilir kılar, hatta hayatımıza renk katar. Bunu inkar edemem ama… Ama daha önce de dediğim gibi, aslında her zaman yalnızız. Ve hayatta mutlu olabilmek için farkında olmadığımız o kadar çok sebebimiz var ki… Bu dünya üzerinde her gün yarın yaşayıp yaşamayacağını bilemeyen insanlar var. Üzerindeki iki parça kıyafetten başka giyecek bir şeyi olmayanlar, yiyecek bir lokma ya da içecek bir yudum bulamayan insanlar. Bir çatı altında yaşayamayanlar… Kimsesi olmayanlar… Onları bir düşün, sonra kendinle kıyasla. Sahip olduklarının değerini bir düşün, mutlu olmak için başka birinin hayatına girmesini beklemenin mantıksızlığını düşün. Eğer hala mutsuzum diyorsan o zaman durma, atla. Çünkü söyleyecek başka sözüm kalmadı” dedi ve sessizliğe gömüldü Savaşçı.

Uzun bir müddet konuşmadan orada oturdular. Güneş batmış, kadim köprü ve narin kız kulesi kendilerini rengarenk gece ışıkları ile taçlandırmışlardı. Delikanlı başı öne eğik vaziyette uzun uzun, sessizce düşünmüştü bilgece söylenmiş sözleri. Sonunda kafasını kaldırıp Savaşçıya baktı ve “Yalnızlığı ve beraberinde getirdiği sıkıntıları gerçekten de iyi biliyorsun anlaşılan” dedi. Savaşçı, delikanlıdaki değişimi anında fark etti. Gülümsüyordu konuşurken, gözlerinin içinde ise o acı ifadesinden eser kalmamıştı. Savaşçı da tebessüm ederek “Yalnızlık ve ben eski dostuz diyebilirim” dedi.
“Dediklerinde tamamen haklısın yorgun ama bilge savaşçı. Hem de sonuna kadar… Aptallık ettim, az kalsın elimdeki güzelliklerin farkına bile varmadan harcayacaktım hayatımı. Ama şükür ki sen buradaydın.” dedi ve elini tokalaşmak için Savaşçıya uzattı. Savaşçı gülümseyerek kavradı bu eli ve ikili samimi bir şekilde el sıkıştı. Sonra beraber ayağa kalktılar. “Merak ediyorum da…” dedi delikanlı, “Eğer fikrimi değiştirmeseydim gerçekten de atlamama izin verecek miydin?” Savaşçı tekrar gülümseyerek delikanlıya baktı.

Tam o esnada delikanlının ayağı kaydı ve dengesini kaybederek çığlık çığlığa köprüden aşağı düştü. Hızla aşağı düşerken çığlık atıyor, kendisine doğru yaklaşan zemine korku dolu gözlerle bakıyordu. Elleriyle gözlerini siper etti ve korkunç sonu bekledi.

Sonra birden düşüş sona erdi.

Ürkekçe gözlerini araladı ve gördüklerine inanamadı. Zemine çakılmasına sadece birkaç karış kalmış olduğunu gördü. Ama artık düşmüyordu. Uçuyordu! Havada öylece süzülüyordu işte. Yorgun Savaşçı’nın “İyi misin?” diyen sesi geldi kulaklarına. Başını cesaret edebildiği kadar sesin geldiği yöne doğru çevirdi ve Yorgun Savaşçı’nın da havada süzülerek yanına geldiğini gördü. Bu onun marifeti olmalıydı. “Hey evlat, sen iyi misin?” diye sordu Yorgun Savaşçı tekrardan. “E-Evet, sanırım” dedi delikanlı kekeleyerek. Savaşçının bir el hareketiyle genç olduğu yerde dönerek düz bir konuma geldi ve yavaşça aşağı inmeye başladı. “Kimsin sen!?” diye sordu genç bağırarak, bu akşam üçüncü kez. Savaşçı yavaşça havaya doğru yükselirken gülümsedi ve “Daha önce de dediğim gibi evlat, bana Yorgun Savaşçı derler” dedi giderek uzaklaşan delikanlıya el sallayarak. Delikanlının ayakları zemine değmişti. Başını kaldırıp “Teşekkürler!” diye bağırdı yukarıya. Ama orada kimsecikler yoktu.

Boğaz Köprüsü fotoğrafı / Bosphorus Bridge photo by Tübitak Sanal Sergi
Kız Kulesi fotoğrafı / Maiden's Tower photo by Kızkulesi
Boğaz Köprüsü fotoğrafı / Bosphorus Bridge photo by Galeri İstanbul


19 Mayıs 2009 Salı

Ye(nil)mekteyiz...



Sizi bilmiyorum ama ben şu son zamanlarda moda olan yok efendim Yemekteyiz, yok izdivaçtayız, biz nerdeyiz vb. tipi yarışmalardan kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorum. Bu tip programlar yüzünden bütün sinir ve sindirim sistemim altüst olmakla kalmıyor, üstüne üstlük pek fazla ortaya çıkmayı sevmeyen neşem de bulabildiği en izbe ve karanlık köşelere saklanıyor can havliyle. Zaten iş çıkışı 1-2 saatlik bir zaman dilimi kalıyor kendime ayırıp yaşadığımı tekrar hissedebilmem, aslında fotosentez yapmayan bir varlık olduğumu anlayabilmem için. Ama reyting denen illet uğruna birbirinden saçma fikirleri program adı altında ekranlarımıza taşıyarak o çok değerli saatlerimi de televizyoncular mahvediyorlar sağolsunlar. Bir de tutulursa vay halimize… O zaman da aynı saçmalıkları farklı isimlerle farklı kanallarda izlemeye mahkum ediliyoruz ailece. Televizyon karşısına eğlenmek için mi yoksa eziyet çekmek için mi oturduğumu anlayamıyorum bir türlü. Hoş, eğer ruhunuzda mazoşistlik varsa bu durumda herkesten iki kat daha fazla eğlenme şansınız var. Ama benim gibi tamamen olmasa da az buçuk normal bir şahsiyetseniz o zaman sinir krizleri geçirme ihtimaliniz çok yüksek.

Hatırlarsanız her şey adına BBG denen, içimizdeki röntgenciyi ortaya çıkaran muhteşem (!) Alman harikası ile başlamıştı. Sonra ünlülerin çiftlik hayvanlarına ve çevre halkına eziyet çektirdikleri bir program çıktı, sonra gelin ve kaynana adaylarının birbirlerini hunharca yediği, sonucun ise her halükarda damat adayına patladığı bir diğeri, arkasından da şarkıcılıktan başka her işi yapmaları için yalvaracağımız insanların kulaklarımızı pas içinde bıraktığı bir diğeri patlak verdi. Ve bu furya aldı başını yürüdü, seviye ise düştükçe düştü. Ne yalan söyleyeyim, ben de her birini meraktan bir iki kez izlemiş, ama sonra akıl ve ruh sağlığımı korumak adına televizyondan koşarak uzaklaşmıştım. Ama gelin görün ki ne kadar uzaklaşırsanız uzaklaşın bir şekilde kıyısından köşesinden bulaşıp öğreniyorsunuz olan biteni. Bunun en büyük sebebi ise her fırsatta katiyen seyretmediklerini söyleyen ama her detayını en ince ayrıntısına kadar bilen yakınlarımız oluyor genelde.

Bu tip yayıncılık hataları başta ben olmak üzere çoğu kişinin kaçınılmaz olarak televizyondan internete ve oyunlara yönelmesine yol açtı. Eskiden televizyonlarda yayınlanan belgesel ve gezi türü programlardan edindiğimiz kültürü internette, dizi veya film izleyerek yakaladığımız heyecanı ve duygu patlamalarını ise oyunlarda aramaya başladık. Ve bulduk da, hatta fazlasıyla… Reklam arası film izlemekten kurtulmuştuk sonunda. Medyanın isteği doğrultusundaki haberler ve gündemlerle de sınırlı değildik artık.

Bu televizyoncuların gözünden kaçmadı elbette. Hatta çok fena battı gözlerine. Son zamanlarda her televizyon kanalında, hatta her kanala bağlı gazetede “Bilgisayar oyunları şiddete yol açıyor” gibi ya da “İnternette tanıştığı kişinin kurbanı oldu” şeklinde haberleri sıkça görmemiz bu yüzdendir. İnternette şiddet yok mu? Eğer ararsanız var, ama televizyonlarda da var. Oyunlarda şiddet yok mu peki? Onlarda da var tabi ki… Ama televizyonlarda da var. Bugünlerde oynanan ve yapılan tüm macera oyunlarının amacı her gün televizyonlarda boy gösteren onlarca filme benzemek değil mi zaten? Ayrıca oynadığım hiçbir oyunda bir ana haber bülteninde gördüğüm kadar kan ve vahşet gördüğümü de hatırlamıyorum. Tam aksine televizyoncuların dizilere ve yarışmalara taşımayı bir türlü beceremediği keskin bir zeka var hepsinde. Kafanızı çalıştırmanızı sağlıyorlar, görsellikleriyle sizi kendilerine hayran bırakıyorlar ve en önemlisi eğlendiriyorlar. Yani günümüzün televizyonunun yapamadığı her şeyi hakkı ile yerine getiriyorlar.

Ondan sonra da bilgisayarlar televizyonu öldürdü. Hayır efendim, siz harakiri yaptınız.

6 Mayıs 2009 Çarşamba

Tören Yürüyüşü

Her şey sağını solunu bilmeyen bir arkadaşla başladı. Vatani görevimizi yapmak için bir araya toplanmış bir avuç askerdik. Toplandığımız avuç biraz geniş bir avuç olsa gerek, 300 kişi kadardık. Sabah içtimasında, Grup Komutanının karşısında esas duruşta bekliyorduk. Grup Komutanıydı bu, adı üzerinde… Her şey kusursuz olmalıydı. Ama olmadı, olamadı. Zaten olsaydı bu yazı da olmazdı. Günlük rutin sabah konuşmasından sonra komutan, o gür sesiyle önce “Tüfekkk… Omza!” komutunu, ardından da “Sağa… Dönnn!” emrini verdi. Ben de içimden “Çakı gibiyim maşallah” diyerek tüm ciddiyetimle nizama uygun bir biçimde sağıma döndüm. İşte ne olduysa o anda oldu. Birde baktım ki tam karşımda şaşkın şaşkın bana bakıp gözlerini kırpıştıran, faltaşı gibi açılmış gözlerime bakan diğer bir askerle karşı karşıyayım. Tüfeklerimiz de omuzlarımızda olduğundan karşımdaki askerin tüfeği onun arkasındakine çarparak keskin bir çınlama ile tüm alanı inletmişti. Bir anlık sessizliğin ardından komutanın karşıki dağları sarsan öfkeli kükremesi duyuldu ve o anda hepimiz çokomele benzeyen ama çokomelle alakası olmayan kahverengi bir şeyleri yemek üzere olduğumuzun farkına vardık. Az sonra hepimiz şınav, mekik ve türevlerini pek de çakı gibi olmayan bir şekilde gerçekleştirmeye başlamıştık bile… Tabi bu arada hepimiz yanlış yöne dönen arkadaşımıza derin saygılarımızı iletmekten de geri kalmıyorduk. Ne yazık ki şınav ve mekiklerde gösterdiğimiz olağanüstü rezalet performans komutanın kaçınılmaz bir biçimde daha da öfkelenmesine neden olmuş ve öfkesini bölük komutanlarına yönelterek hepimizi uygun adım yürüyüş eğitimine göndermişti. Bölük komutanları öfkelerini teğmenlerden, teğmenler de asteğmenlerden çıkartarak istim atmışlardı. Asteğmenler de bizden tabii… Askeriyede işler böyle yürüyordu çünkü. Ne olursa olsun sonuç hep askere patlar.

Kısa bir süre ardından ayaklarımızı Rap! Rap! Rap! vurarak uygun adım yürüyüşe geçmiştik bile. Bir taraftan “Vatan sana canım feda!” diye bir yerlerimizi yırtarken diğer taraftan da yanlış yöne dönen arkadaşımızın aile fertlerine de saygılarımızı sunmaya başlamıştık. Birkaç saatlik aralıksız yürüyüş taliminin ardından ise muhtemelen gelmiş geçmiş tüm akrabalarının kulakları çınlar olmuştu. Sonra birden cızırtılı bir telsiz sesi duyuldu. Konuşan Grup Komutanıydı. Hepimiz ümitle talimin bittiğini haber veren emri duymak için kulak kabarttık o sese. Ama komutanın siniri hala geçmemiş olacaktı ki beklediğimizin tam tersine bir emir verdi tüm bölüklere. “Alın bu hergeleleri, hepsine tören yürüyüşünü iyice öğretin. Bundan sonra her sabah önümden tören yürüyüşü ile geçeceksiniz.” Bu emirle birlikte başımızdaki komutanlar da başlarına açtığımız bu fevkalade gereksiz iş için bize pek de sevgi dolu olmayan methiyeler düzmeye başlamıştı. Biz ise, şafağa odaklı zihinler güruhu olarak kalan gün sayımızla yürüyüş mesafesini çaparak çekeceğimiz eziyet katsayısını hesaplamaya başlamıştık bile… Askerlikte şafak sayısı için yapılan hesaplamalar ve kombinasyonlar gerçek hayatta bir şirket için yapılsa o şirket hayatta bir mali problem çekmezdi sanırım. Hâlbuki tören adımının ne menem bir şey olduğunu bilseydik şafak falan hesaplamaya kalkmaz direkt askerden erken terhis veya kaçış yollarını araştırmaya başlardık.

Öyle garip bir yürüyüştür ki bu… Nasıl anlatsam bilemiyorum. Uzun boylular en önde, kısalar ise en arkada olacak şekilde sıraya geçilir. Ben arka sıralardaydım haliyle… Sırtınızı yatırabildiğiniz kadar geriye yatırır, bacaklarınızı ise dizlerinizi bükmeden kaldırabildiğiniz kadar kaldırırsınız yürürken. Bir taraftan sağ elinizle omzunuza dayadığınız tüfeği dik bir vaziyette tutmaya çalışırken diğer taraftan da sol kolunuzu yine hiç bükmeden, dik bir açı ile sallamanız gerekir. Üstelik bu hareketleri ritmi hiç bozmadan, bütün bölük aynı anda yapmak zorundadır. Kısacası çok zor…

Emir komutayı teğmen aldı. Bir arkadaşın eline bir trampet tutuşturdu, hepimize hücum yeleği dağıttı ve çalışmalara başladık. Bütün bir hafta boyunca hiç durmadan çalıştık. Üstelik yaz ortasıydı ve resmen pestilimiz çıkmıştı. Ama odunluğun bile bir sınırı vardır ve bir hafta sonunda hepimiz az çok yürür hale gelmiştik. En sonunda tören günü geldi çattı. Albay sabah içtimasını aldıktan sonra teğmene doğru eğilerek “Eğitim tamam mı?” diye sordu. Teğmen ise şişinerek “Tamam komutanım. Hepsini bizzat kendim eğittim” dedi gururla. Bunun üzerine komutan karargâhın önündeki yerini aldı ve geçişimizi beklemeye başladı. Bölük komutanı ve eğitimi veren teğmen de onun hemen yanında duruyordu. Trampet çalmaya başladı ve hepimiz geçiş töreni için yolun başında sıraya geçtik. Uygun adım yürür vaziyette karargaha yaklaştık. Kırmızı bayrak tören geçişinin başladığını işaret ediyordu. Hepimiz tören adımına geçtik. İlk başta oldukça iyiydik. Çakı gibiydik maşallah… Ama birden her şey ters gitmeye başladı. Öndekiler Grup Komutanını görünce çok heyecanlanmışlardı. Birdenbire trampet sesleri giderek hızlanmaya ve ön sıradaki uzun bacaklılar gereğinden fazla hızlı yürümeye başladılar. Trampetin sesi uygun adım temposundan çıkıp tamtam seslerine dönüşürken, arka sırada olan bizler ise bırakın tören adımında yürümeyi öndekilere yetişmek için resmen koşuyorduk. O anda kendimi tören geçişi yapan bir askerden çok sirkte gösteri yapan bir palyaço gibi hissetmiştim. Zaten bizi gören grup komutanının elini alnına koyup gözlerine inanamayan bakışlarla başını olumsuz anlamda sallaması, bölük komutanının faltaşı gibi açılmış gözleri ve bize eğitim veren teğmenin yavaşça geri geri kaçması sunduğumuz görüntü hakkında hayli bir fikir edinmemi sağlamıştı. Gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Keşke gülseymişim. Çünkü bu olay tezkeremi alıncaya kadar tören geçişi eğitimi almama neden oldu maalesef. Ama uzun zamandır o gün güldüğüm kadar da gülmemiştim.

Pazarolla Sayı 92'de yayınlanmıştır.


ArmyMen Photo by Wikipedia
Karikatür by Serkan Altuniğne @ Penguen

5 Mayıs 2009 Salı

Uzak diyarların birinde... ( Bölüm 4 ) -Son-



Şövalye, kılıcının kabzasını iyice kavrayarak “Öleceksem bu bir korkak gibi kaçarken olmayacak. Bir şövalyeye yaraşır biçimde, başım dik ve gururlu bir şekilde ölmeyi tercih ederim.” dedi. Dimdik durdu şövalye, dediğini yapmaya kararlıydı anlaşılan.
Ama ejderha saldırmadı. Orada öylece durarak, kuyruğunu bir sağa bir sola sallarken şövalyeyi izlemekle yetindi sadece. Şövalyenin meydan okuyan bakışları yavaş yavaş soran bakışlara dönüştü. Ejderha ise başını bir yana yatırıp kedi gibi mırıldanarak şövalyeyi izlemeye devam etti.
“Neden saldırmıyor?” dedi şövalye. “Hani saldırmasını falan istediğimden değil ama…”
“Hey, galiba beni sevdi.” dedi kılıç.
“Senin neyini sevsin?” diyerek yanıtladı şövalye geveze kılıcı.
“Ne yani, benim gibi karizmatik biri varken seni sevecek hali yok ya?” dedi kılıç alayla.
“Bir saniye… Tabi ya, şimdi anlıyorum. Aslına bakarsan hakikaten de beni sevdi. Ne de olsa o benim eserim ve ona derin bir sevgi besliyorum. Yani en azından ahşapken besliyordum. Ve sanırım sevgim hiç de karşılıksız değilmiş”
Şövalye hayranlıkla ejderhayı izlerken dev yaratık boynunu eğip kendisine anlamlı anlamlı baktı. Şövalyenin iki kez düşünmesine gerek yoktu. Çevik bir hareketle hayvanın sırtına atladı ve birlikte havalandılar. Köşkün etrafında geniş daireler çizerek şövalyenin zafer naraları ile kılıcın “Yüksekten nefret ederim!” ve “Ölmek istemiyorum!” çığlıkları eşliğinde goblinleri tek tek haklamaya başladılar. Goblinlerin hakkından geldikten sonra tekrar bahçeye indiler. Şövalye ederhanın sırtından yere atladı ve köşke doğru bağırdı. “Çık ortaya, seni düzenbaz cadı!” Köşkün üst pencerelerinden biri savrularak açıldı ve cadı göründü. “Ne yapıyorsun aptal hayvan? Yok et şu budalayı!” diyerek ejderhaya bağırdı çıktığı balkondan.
Şövalye yumruğunu sallayarak “Budala değil, şövalye!” diye bağırdı öfkeyle. Sanki onun bu öfkesini hissetmişçesine ejderhadan derin bir homurtu yükseldi ve cadıya doğru bir alev püskürttü. Balkon anında alev aldı. Ama alevler yine cadıyı etkilememişti, sadece daha da sinirlenmesine yol açmıştı. “Demek ondan yana çıkacaksın ha? Seni ben canlandırdım, eski haline getirmesini de bilirim” diyerek ejderhaya doğru bir büyü yolladı. Tam o anda pek çok şey aynı anda gerçekleşti. Cadının yolladığı büyüye maruz kalan ejderha keskin bir kükreme atarak küçülmeye başladı. Tam o esnada gizemli baykuş birden ortaya çıktı ve kendisini büyülü alanın içerisine attı. Cadının üzerinde durduğu balkon ise alevlerin etkisiyle çöktü ve hazırlıksız yakalanan cadı paldır küldür kendini bahçede buluverdi. Yoğun bir ışık patlaması eşliğinde ejderha ortadan kayboldu. Ellerini gözlerine siper etmiş şövalye birkaç saniye yerinden kıpırdayamadı. Sonra ışık yavaş yavaş söndü ve gecenin karanlığı tekrar bahçeye hakim oldu. Ahşap ejderha oyması çimlerin üzerinde hareketsiz yatıyordu. Onun tam yanında ise bir insan şekli boylu boyunca uzanmaktaydı. Şövalyenin şaşkın bakışları arasında adam yavaşça ayağı kalktı ve üstünü başını silkeledi. Top sakallı, gözlüklü, yaşlı bir adamdı bu. Üzerinde mor renkli garip giysiler vardı, muhtemelen bir büyücüye ait giysiler.
“Marvin!” diye ciyakladı kılıç.
“Huuu! Ay… Şey… Yaşasın diyecektim. Alışkanlık işte kusura bakmayın” dedi Marvin gözlüğünü düzelterek.
“Marvin mi? Büyücü Marvin sen misin yani?” dedi şövalye şaşkınlıkla. Ama sen…” dedi şövalye gözlerini kısarak. Çok tanıdık bir şeyler vardı bu adamda.
“Merlin’in Nişanı dahil pek çok Yüksek Büyücülük ünvanına sahip, Büyücüler Divanı kıdemli üyesi, Zamanda Yolculuk Araştırma Kurulu Başkanı ve İki Büyücülük Turnuvası şampiyonu Marvin. Evet, o benim evlat.” dedi Marvin cüppesini çekiştirirken.
“Ama sen… Şimdi hatırladım. Seni tanıyorum. Sen Mutluluk İksiri’ni bulmak için aradığım Bilge Kişi değil misin?” diye sordu şövalye şaşkınlıkla.
“Evet, ta kendisiyim evlat” dedi Marvin beyazlaşmış sakalını sıvazlayarak. “Demek beni hatırladın? Aslına bakarsan ben de ormanda seni görür görmez hatırlamıştım. Eğer normale döneceksem bunun senin sayende olacağını anladım ve sana yardım etmeye karar verdim. Çok şükür ki tahminimde yanılmamışım” dedi açıp kapadığı ellerine sanki onları ilk defa görüyormuş gibi bakarak.
“Ama… Ama kılıç, senin yüzyıla yakın bir zamandır ortalıkta olmadığını söylemişti. Oysa bizim karşılaşmamızın üzeriden o kadar zaman geçmedi.
“Şey… Biraz abartmış olabilirim. Ama o sandıkta geçirdiğim her saniye bana bir yıl gibi geliyordu inan bana” dedi kılıç cırtlak cırtlak.
“Bu yüzden tüm macera boyunca bana yardım ettin. Cadı seni baykuşa çevirmişti ve senin kurtulman gerekliydi.” diyerek akıl yürüttü şövalye.
“Aynen öyle Cesur Şövalyem” dedi Marvin.
“Senin sıradan bir baykuş olmadığını biliyordum zaten.” dedi şövalye kafasını düşünceli bir biçimde sallayarak.
“Aslına bakarsan biz onu hep ihtiyar baykuş olarak anardık” dedi kılıç. “Ay pardon, öyle demek istemedim efendi Marvin” dedi sonra da, eski efendisinden korkarak.
Marvin hafifçe gülümseyerek “En kötü eserimsin biliyor musun?” dedi kılıca. “Aslında böyle bir kılıç yapmayı hiç istememiştim” dedi ardından da şövalyeye. “Basit bir dil sürçmesi nelere sebep oluyor görüyor musun? Büyüyü yaparken en korkulan kılıç yerine yanlışlıkla en konuşkan kılıç dememin sonucu şu an ellerinde” dedi keyifle kıkırdayarak. “Onun çenesinden kurtulabilmek için konuşan bir kalkan bile yapmayı denedim ama bunda pek başarılı olduğumu söyleyemeyeceğim. Kalkanlar yapıları itibari ile daha ketum oluyorlar sanırım” diye ekledi. “Hikayeler ve açıklamalar için vaktimiz olacak. Önce şu cadı ile ilgilensek iyi olacak.” diyerek yavaşça cadının olduğu tarafa döndü. Şövalye de onu izledi.
Cadıyı düştüğü yerde doğrulmaya çalışırken buldular. Kafasını silkeleyip kendine gelmeye uğraşıyordu. Şövalye ve Marvin’in yaklaştığını görünce öfkeyle tısladı ve telaşla çimlerin üzerinde düşürdüğü asasını aramaya başladı. Bu sırada Marvin, cübbesinin sayısız gizli ceplerinden birinden dikdörtgen şeklinde bir şey çıkardı. Şövalye bunun bir yüzeyinde bir sürü küçük düğme olan, garip bir cihaz olduğunu fark etti. Cadı, tam asasını bulmuş ve yeni bir büyü yapmaya hazırlanıyorken Marvin, elindeki garip cihazın bir tuşuna basarak asanın cadının elinden fırlamasını sağladı. Cadı öfke ile bağırıp çağırmaya ve lanetler okumaya başladı. Marvin, şövalyeye “Sence de çok can sıkıcı bir ses değil mi?” diyerek elindeki cihazın bir düğmesine daha bastı ve cadı birden İspanyolca konuşmaya başladı. “Hay aksi! Yanlış tuş” dedi Marvin gözleri büyümüş bir şekilde ve panikle başka bir tuşa bastı. Bu kez cadının sesi kesiliverdi. Cadının ağzı hala hareket ediyordu ama hiç sesi çıkmıyordu. “Ah, böylesi daha iyi” dedi Marvin keyifle.
“O nedir?” diye sordu meraklı gözlerle büyücünün elindeki alete bakan şövalye.
“Evet, evet! Nedir o?” dedi kılıç heyecanla.
“Bu mu? Benim buluşlarımdan biri sadece. Uzaktan kumanda diyorum adına. Bu sihirle biraz geliştirilmiş hali elbette” dedi eseriyle gurur duyarak.
“Tuzaktan kumanya mı? Ne biçim şey o öyle” dedi kılıç kıkırdayarak.
Marvin kafasını sağa sola sallayarak güldü. Şövalye ise sabır dileyen bakışlarla gökyüzüne bakmakla meşguldü. Sonra bakışlarını tekrar oturduğu yerde hop hop hoplayan cadıya çevirdiler. Marvin cübbesinin kolundan çıkardığı birbirine bağlanmış rengarenk eşarplarla cadıyı sihir yoluyla bağladı. Bağların yeteri kadar sıkı olduğuna emin olduktan sonra kumandanın düğmesine tekrar bastı ve cadı sesini geri kazandı.
“Alçaklar, haydutlar, caniler!”
“Hey, orada dur bakalım seni cadaloz seni. Kime haydut dediğine dikkat etsen iyi olur. Çocukları kaçırıp, beni öldürmeye çalıştığını ne çabuk unuttun” diye çıkıştı şövalye öfkeyle.
“Evime izinsiz girdiniz!” diye itiraz etti cadı.
“Merlin’in sakalı… Son hatırladığıma göre bu köşk benimdi” dedi Marvin, sakalını sıvazlayarak.
“Beni yok etmeye çalıştınız!”
“Sen de son birkaç yılımı bir baykuş olarak yaşamaya mecbur bıraktın.” dedi Marvin.
“Ve bir sürü çocuğu kendi kötü amaçların için kurban ettin.” diye ekledi şövalye.
“Beni… Öf tamam, tamam. Siz kazandınız.” dedi cadı en sonunda, pes etmiş bir vaziyette. “Ayrıca çocukları kurban falan da etmedim.” diye ekledi sonra da.
“Etmedin mi? Harika!” dedi şövalye sevinçle.
“Etmedim tabi. Ben çocuk kurban etmem, onları yerim.”
“Yer misin? Ama bu korkunç!”
“Korkunç mu? Nesi korkunçmuş anlamadım. Körpe bir çocuğun etinin ne kadar tatlı olduğunu biliyor musunuz siz?” dedi cadı iştahla çarpık dişlerini yalayarak.
Tiksinmiş bir yüzle cadıyı izlerlerken kılıç âdeti olduğu üzere hemen lafa karıştı. “Tatlı mı? Canın tatlı bir şeyler yemek istiyorsa neden çikolata, şeker falan yemeyi denemiyorsun ki?”
“Çikolata mı?” dedi cadı soran bakışlarla. “Gerçekten de öyle bir yiyecek var mı? Ben onun büyülü bir yanılsamadan ibaret olduğunu sanıyordum.”
“Evet ya. Bu iyi bir fikir. Aferin kılıç” dedi Marvin. Elinin bir hareketiyle sivri uçlu şapkası elinde beliriverdi. Kılıcın gayet şaşkın ve heyecanlı bir sesle sorduğu “Bana mı dedin? Bana aferin dedi gördün mü?” sorularına kulak asmayarak elini şapkanın içine daldırdı ve karıştırmaya başladı. Kolu normalde giremeyeceği kadar şapkanın derinliklerine gömülmüştü ve içini araştırırken sanki büyük bir depoyu karıştırıyormuşçasına şapkadan yankılı tangırtılar yükseliyordu. Sonunda şapkayı yere koyarak içinden büyük beyaz bir şey çıkardı. “Buna buzdolabı diyorlar” dedi meraklı bakışları yanıtlamak için. Ya da geveze kılıcın konuşmasına fırsat vermemek için de olabilir elbette. “İşte bir parça çikolata” dedi yiyeceği cadıya uzatırken.
Cadının etrafındaki eşarplar çözüldü. Cadı çikolata parçasını temkinli bir şekilde eline aldı. Biraz evirip çevirip kokladıktan sonra köşesinden dikkatlice ısırdı. Gözleri bir anda irileşti ve parçayı büyük bir hızla ağzına atıp keyifle çiğnemeye başladı. Dolu bir ağızla “Bu haaaarika!” dedi ve kıkırdamaya başladı.
“Dahası da var” dedi Marvin ve dolaptan turtalar, kekler, pastalar, şekerler çıkardı. Cadı hepsinin tadına baktı ve hepsini de bayıldı.
“Sanırım büyük bir sorunu hallettik” dedi Marvin keyifle.
“Ne yani? Sorun halloldu mu şimdi?” dedi şövalye şaşkın bakışlarla tıkınan cadıyı izleyerek.
“Daha savaşacaktık ama” dedi kılıç hüsranla.
“Elbette. Artık yiyecek bulmak için kimseyi kaçırmak zorunda değil, görmüyor musunuz?” dedi Marvin.
Şövalye bir müddet daha tıkınan cadıyı izledi ve derin bir iç çekişle “Sanırım haklısın. Keşke bunu çocuklara bir zarar gelmeden önce yapabilseydik.”
Dolu bir ağızla onlara doğru dönen cadı “Çocuklara bir zarar geldiğini kim söyledi ki? Hepsi yukarıda, çalışma odamın arkasındaki gizli bölmedeler” dedi çikolata kaplı parmağını az önce yıkılan balkona doğru sallayarak.
“Ah, eski yatak odam demek istiyorsun. Kirli çamaşırlarımı meraklı misafirlerden saklamak için gizli bir bölme yapmıştım.” dedi Marvin ve eski günlerin hatırasıyla gülümsedi. Ama şövalye onu duymadı bile. O çoktan köşkün girişine doğru koşmaya başlamıştı çünkü. Hızla merdivenleri tırmanıp yatak odasından bozma çalışma odasına daldı. Odanın ortasındaki kazan hala yeşil ışıklar saçarak fokurduyordu. Seri adımlarla kazanı geçti ve odanın sonundaki eski püskü şömineye vardı. Sırıtkan kurukafa figürünü görür görmez ne yapması gerektiğini kavradı ve elini kafatasının üzerine koydu. Kurukafa yüksek sesle “İyi bir büyücü, iç çamaşırı temiz olan büyücüdür” diye gürledi, ardından da kısık ve hızlı bir sesle “Böylece kokusundan konsantrasyonu bozulmaz” diyerek ekledi. Şömine savrularak yana açıldı ve gizli bir girişi ortaya çıkardı. Şövalye az önce duyduğu şey karşısında burnunu kırıştırarak odaya girerken, kılıç ise kahkahalarla gülmekteydi. Birdenbire pek çok kafadan çıkan bir tezahürat onları karşıladı, çocuklar buradaydı.
Kurtarıcılarının eşikten geçtiğini görünce “Şövalye!” diye bağırdılar sevinçle.
“Şövalye değil… Budala! Ay… yani şövalye, evet” dedi kafası karışık kahramanımız. Çocukları hızla içinde tutuldukları kafeslerden saldı ve hepsine tek tek sarılarak kahkahalar attı. Sevinç gözyaşları eşliğinde basamakları inip tekrar bahçeye çıktılar. Cadı hala tıkınmakla meşguldü. Marvin ise yine garip bir cihaz çıkarmış, onunla oynuyordu. Çocukları ve şövalyeyi görünce “Ah, işte buradasınız” dedi ve onlara yaklaştı. Çocuklar garip büyücü ve hain cadının görüntüsü karşısında korkarak şövalyenin arkasına saklandılar.
Şövalye, “Korkmayın, korkacak bir şey yok” diyerek çocukları sakinleştirdi. Marvin çocuklara gülümsedi, birkaç karmaşık el hareketiyle tam önlerinde bir boyut kapısı açtı ve onlara dönerek “Sanırım ayrılma vaktimiz geldi ufaklıklar. Eminim aileleriniz sizi özlemiştir, sanırım siz de öyle. Bu yol sizi ormanın içinden geçme derdinden kurtararak doğruca köyünüze ulaştıracak” dedi. Çocuklardan sevinç çığlıkları ve alkışlar koptu. Hepsi Marvin’e tek tek teşekkür ederek ve cadıya yan gözlerle bakarak kapıdan geçtiler ve gözden kayboldular. En sonunda bahçede şövalye, Marvin ve cadıdan başka kimse kalmamıştı. Şövalye, başıyla hala iştahla yiyen cadıyı işaret ederek “Sen iyi olacak mısın?” diye sordu büyücüye.
“Merak etme” dedi Marvin. “Beni ikinci kez kandırmasına izin vermem. Hem bu sefer öyle bir şey denemeyeceğine dair bir his var içimde. Unutmadan, bu senin” diye ekledi ejderha oymasını şövalyeye verirken.
Şövalye minnetle gülümsedi ve “Sanırım bu da sana ait” dedi kılıcı Marvin’e doğru uzatarak. Marvin ise kılıcı eli ile kibarca iterek “Sende kalsın. Ona benden daha çok ihtiyacın olacak. Ne kadar geveze olursa olsun faydalı bir yol arkadaşıdır. Zamanla göreceksin tahminimce” dedi.
“Gevezeymiş, hıh!” dedi kılıç. Şövalye büyücü ile el sıkıştı ve en kısa zamanda tekrar görüşmek için birbirlerine söz verdiler. Ardından şövalye de boyut kapısından geçerek bahçeyi terk etti. Göz açıp kapayıncaya kadar köy meydanındaydı. Etrafta tam bir bayram havası esiyordu. Çocuklarına kavuşan aileler onları öpüp kokluyor, çocuklar ise neşe ile anne babalarına sarılıyorlardı. Şövalye kapıdan geçer geçmez büyük bir tezahürat koptu ve kahramanımız kendini birdenbire omuzlar üstünde buluverdi.
“Harika bir maceraydı değil mi?” dedi şövalye kılıcına.
“Hayır efendim hiç de değildi! Aptal bir iki goblin dışında doğru dürüst tek bir şey bile biçemedim.” diye mızmızlandı kılıç. Şövalye gülerek başını sağa sola salladı ve gecenin geri kalanında eğlence ve kutlamaların tadını çıkardı.

*********************************************

Birkaç ay sonra şövalye kulübesinde oturur ve yaklaşan ilkbaharın tadını çıkarırken bir güvercin uçarak tam önündeki masaya kondu. Güvercinin ayağına bir mektup bağlıydı. “Bak sen. Gel bakalım ufaklık” dedi şövalye güvercine doğru elini uzatarak.
Güvercin ayağını geri çekerek “Hey ahbap, sen kime ufaklık dediğini sanıyorsun bakayım?” diye çıkıştı sinirli bir sesle.
Şövalye eli havada kalakaldı. “Sen konuşuyorsun!” dedi şaşkınlıkla.
“Ne tesadüf, sen de öyle...” dedi güvercin.
“Selam Tezkanat” dedi kulübe duvarına yaslı duran kılıç.
“Sana da selam ahbap” dedi güvercin. “Hey, bu hödük senin yeni sahibin mi?” Bir taraftan da bacağındaki mektubu şövalyenin eline tutuşturmakla meşguldü.
“Eh, öyle de denebilir. Bir süreliğine beraber takılıyoruz. En azından daha iyisini bulana kadar…” diye cevapladı kılıç.
“Sana bol şans dilerim, bol da sabır.” dedi güvercin kılıca. Sonra da ağzı bir karış açık olan şövalyeyi işaret ederek ekledi “Şuna biraz terbiye öğret. Hadi görüşürüz.” diyerek havalandı.
“Görüşürüz. Marvin’e selam” diye ciyakladı kılıç.
“Marvin…” diye mırıldandı şövalye. Şimdi anlamıştı. Merakla elindeki rulo haline getirilmiş mektuba baktı. Üzerindeki mühürde büyücünün amblemi vardı. Tam tahmin ettiği gibi… Hevesle açtı ve okumaya başladı.
“Hey, yüksek sesle oku şunu! Ben de duymak istiyorum” dedi kılıç.
“Emredersiniz efendim” dedi şövalye sıkılı dişlerinin arasından ama kılıcın emrivakii ricasını da geri çevirmedi.

Sevgili Dostum;

Sana daha önce yazamadığım için üzgünüm. Senin de tahmin edebileceğin gibi uğraşmam gereken pek çok iş vardı. Neyse ki hemen hemen çoğunu hallettim. Köşküm eski, güzel günlerine geri döndü. Benim tekrar buraya yerleştiğimi duyan çevre halkı da yavaş yavaş da olsa eski yerleşim yerlerini tekrar kuruyor. Eski dostlarım da sık sık ziyaretime gelip toplanmama yardım ediyorlar. Umarım sizin oralarda da her şey yolundadır ve yine umarım kılıç ve sen iyi anlaşıyorsunuzdur.

Hem şövalye hem de kılıç bezgin bir sesle, aynı anda “Yaa, ne demezsin” dediler.

Ben oldukça iyiyim. Arada sırada bir fare gördüğümde iştahımın kabardığını hissetsem de baykuş kısmımdan pek bir eser kalmamış gibi görünüyor. Yokluğum sırasında Büyücüler Divanı’ndan çıkarılmışım ama bunu pek de sorun etmiyorum. Böylece diğer araştırmalarım için daha fazla vakit bulmuş olacağım. Goblinlerden ise pek bir iz yok. Son duyduğuma göre ejderhamızdan kurtulanlar dağlara doğru kaçıyorlardı. Belki de ilgilenirsiniz?

“Bak işte bu harika bir fikir” dedi kılıç hevesle ve sadist kahkahalarından birini atıverdi.

En kısa zamanda sizleri ziyaret etmeyi planlıyorum. Bu arada sizin de yolunuz bu tarafa düşerse bana uğramadan geçmeyin sakın. Yoksa sizi lanetlerim! Şaka ediyorum tabi ki. Eğer bugün bu mektubu yazabiliyorsam bunu tamamen sizlere borçluyum. Tekrar teşekkürler dostlarım.

Sevgilerle
Marvin

Not: Cadı sizlere ömür. Geçtiğimiz ay şeker komasından kaybettik.


Son

Red Dragon by Ameban
Pigeon by Vanguard Animation "Valiant"

1 Mayıs 2009 Cuma

Sosyal Sicil Karartma (ya da) SSK...

Devlet dairelerinin benimle ne alıp veremediği var bilemiyorum. Ama ne zaman bir devlet dairesine gitsem başıma birbirinden ilginç olaylar geldiği kesin. Bu sadece bana özel bir durum mu yoksa herkesin başına gelen bir şey mi hep merak etmişimdir. Belki de bu, benim hayatın esprili yanını görebilmemden kaynaklanıyordur. Her neyse…

Geçtiğimiz günlerde SSK’ya gitmem gerekiyordu. Daha önceki tecrübelerime dayanarak kendimi olası sinir harplerine hazırlayarak başladım yolculuğuma. İzmirli olanlarınız bilirler, SSK’nın ana binası Gümrük’tedir. Geçtiğimiz günlerde bina tadilata alındı ve numaratörlü sisteme geçildi. Kurumun ismi de SGK olarak değiştirildi. Böylelikle daha iyi ve daha hızlı hizmet vermeyi amaçlıyordu kurum. Ben, binanın açılışının ikinci gününde oradaydım. Görünüşe bakılırsa değişimin gerçekten de işe yarayıp yaramadığını deneme şansım olacaktı bugün, istesem de istemesem de… Otobüsten indiğimde pırıl pırıl ve havalı bir SGK tabelası ve tüm binayı kaplamış mavi-beyaz balonlar karşıladı beni. “Vay be! Gerçekten de yenilemişler anlaşılan” dedim kendi kendime. Hemen önümdeki kapıya ilerledim. Güvenlik gülümseyerek bana baktı ve başını selam maiyetinde salladı. Bende selamına karşılık verdim ve kapıdan içeri girmek için hamle yaptım. Tam o anda güvenlik kapıyı hızla kapadı ve “Girişler diğer kapıdan!” dedi otoriter bir sesle. Az önceki gülümseyen yüz gitmiş yerini sert bir mizaçlı bir yüze bırakmıştı. Bu ani değişim karşısında afallayarak “Ama…” dedim. Güvenlik aynı ses tonu ve vurgusu ile “Girişler diğer kapıdan!” dedi tekrar. Bu konu üzerinde çok çalışmış olmalıydı. Boynumu büküp durağın uzak tarafında kalan kapıya doğru ilerledim.

Bu taraftaki kapılar otomatikti. Hani üzerine yürüdüğünüzde erkekliğin onda dokuzluk kuralını uygulayıp önünüzden kaçanlardan. Ama kapının ağzında o kadar çok insan birikmişti ki ve o kadar çok girip çıkan (evet, girişten çıkan) vardı ki kapılar sürekli iki santim kapanıp tekrar açılıyordu. Kalabalığın arasından ustaca sıyrılıp binaya girdim. Korkunç bir kalabalık vardı içeride. İlk dikkatimi çeken sıra sıra dizilmiş bir sürü banko ve üzerlerinde kızıl kızıl parlayan numaralar oldu. Her sırada bekleyen en az 20 kişi vardı. Ama bir o kadar kişi de ortalıkta ellerinde bir sıra numarasıyla koşturup ne yapacaklarını anlamaya çalışıyordu. Kapının yanındaki danışma masasına yanaştım. Yaşlı teyzeler ve amcalar işlemlerini söylüyorlar, danışmadaki görevli de gidecekleri bölümü söyleyip her birinin eline bir numara tutuşturuyordu. Ben de soru sormaya çalıştım ama bir türlü o fırsatı yakalayamadım. Çünkü her giden tekrar geri geliyordu ve aynı soruları tekrar sorup hangi sırada bekleyeceklerini anlamadığından yakınıyordu. Üstelik sıramı kendisine vermediğim için yaşlı bir teyze tarafından saygısız addedildim. Araya kaynayıp sıra kapanlar da cabası… Anlaşılan numara sistemi SSK için pek de pratik bir çözüm olmamıştı. Her ağzımı açışımda diğer taraftakilerin soruları karşısında bastırılarak geçen bir iki dakika sonunda vazgeçtim ve elimi çeneme dayayarak beklemeye karar verdim. Az sonra bekleyen derviş muradına mı ermiş yoksa beklemekten mi gebermiş anlayacaktım anlaşılan. Danışmadaki adam her soruyu sabırla yanıtladıktan sonra en sonunda bana döndü, elimdeki kağıtlara şöyle bir baktı ve “Siz vezneye gideceksiniz. İkinci katta ama birinci de değil, dikkat.” dedi ve soru yağmurunu karşılamak için tekrar yaşlılardan tarafa döndü. Duymadığına emin olduğum halde kendisine teşekkür ettim ve merdivenleri aramaya başladım.

Merdivenleri, az önce girmeye çalıştığım kapının hemen yanında buldum. Güvenlik görevlisinin “Girişler diğer kapıdan!” diyen tekdüze sesi geldi kulaklarıma. Merdivenleri çabuk çabuk tırmanmaya başladım. Az sonra birinci kattaydım. Ne olur ne olmaz diyerek tabelalara hızlıca bir göz atıp veznenin burada olmadığından emin olmak istedim. “Sicil takip, İşyeri büroları vs. Vezne yok, tamamdır.” diyerek ikinci kata çıktım. Tam kapıdan girecekken, son anda cama yapıştırılmış ufak bir yazı dikkatimi çekti. “Vezne birinci kattadır.” Bir ayağım havada yazıya bakakaldım.

Az sonra sinirden kendi kendime gülerek tekrar birinci kata iniyordum. Kapıdan girdim ve Giden/Gelen Evrak bankosunun yanından ürpererek geçtim. Neyse ki burası fazla kalabalık değildi. Tek bir koridor hariç… O yönde muazzam bir kalabalık vardı. Gözlerim Vezne tabelasını aradı ama o hariç her tür tabela görünüyordu etrafta. Her tabelanın altına da itina ile “Danışma değildir” kağıtları yapıştırılmıştı. Yüzsüzce yapıştırılan uyarıya aldırmayarak yüzsüzce bankolardan birine yanaştım ve yüzsüzce veznenin yerini sordum. Görevli öfleyip püfleyerek de olsa gideceğim yönü tarif etti. Başımı kaldırıp adamın tarif ettiği yöne baktım ve az önceki kalabalığı gösterdiğini fark ettim. Tam tahmin ettiğim gibi…

Sıramı beklerken, yakamı bir türlü bırakmak bilmeyen kör talihim burada da beni yalnız bırakmamış ve veznenin sistemini göçerterek üstüne düşeni bir kez daha başarı ile gerçekleştirmişti. Böylece zaten uzun olan sıra daha da uzadı ve bir saate yakın bir süre orada bekledim. Beklerken de sinirle SSK için kafamdan çeşitli açılımlar uyduruyordum. Sarpa Sarma Kurumu, Santrifüjlü Selpak Kurutucusu, Sade Sapmaların Korkusu, Sigortalı Sanal Kerizler gibi…

Nihayet işlemimi tamamlamıştım. Merdivenleri inerken kurumun içinin gerçekten değişmiş olduğunu ama içerdekilerin kafa yapısının değişmemiş olduğunu düşünüyordum. En nihayetinde bir devlet dairesiydi. Numaratörlü ya da mümaratörsüz olması pek bir şey değiştirmiyordu. Çıktığımda ise tam beklediğim gibi yağmur yağıyordu. Hafifçe tebessüm ederek gökyüzüne doğru baktım. Gözlüklerimi çıkartıp iç ceplerimden birine koydum ve giderek hızlanan yağmurun içine karışarak oradan uzaklaştım.

Nisan 2009
İzmir