27 Ağustos 2009 Perşembe

Mahkeme

Oldukça güzel bir İzmir sabahıydı. Özellikle o gün yapacağım işin çok iç karartıcı olduğu düşünüldüğünde haddinden de güzel bir sabahtı. Aksi aksi baktım tepemde neşeyle parlayan güneşe. Mahkemeye çıkacaktım çünkü o gün. Sanık olarak değil ama… Yakın bir arkadaşımın iş mahkemesinde şahitlik yapacaktım. Eğer içinizde daha önce mahkemeye çıkan varsa bilir, böyle bir ortamda bulunmak bile oldukça stresli bir durumdur. İstemeden de olsa gerim gerim gerilir, ne yapacağınızı şaşırmış halde sinirli bir şekilde sağa sola bakınır durursunuz. İşte bu ruh hali içinde çıkmıştım evden. Tepemde, hâlet-i ruhiyemin aksine pırıl pırıl parlayan güneşe aksi bir suratla bakma sebebim de buydu. Tabii güneşe bu şekilde bakmam pırıltısını kesmeye yetmemiş, tam aksine gözlerimin kamaşmasına neden olarak aynı anda hem aksi hem de sulu gözlü görünmeme sebep olmuştu. Herhalde o sırada oradan geçen bir çocuk falan olsa beni gördüğünde arkasına bakmadan ağlayarak kaçardı. Gülmekten yerlere yatmazsa tabii...

Yarı kör yarı nemrut bir halde otobüse binip Bayraklı Adliyesi’nin yolunu tuttum. Çabuk olmam gerekiyordu, mahkeme saatine fazla kalmamıştı. Mahkeme duvarına benzer bir suratla mahkemenin olduğu binaya giriş yaptım. Kapıdaki polisler tarafından “arama” olarak adlandırılan hafif çaplı bir tartaklamadan sonra içerdeydim. Üstümü başımı, dağılmış saçlarımı ve çarpılmış gözlüğümü düzeltirken hızla sağıma soluma bakındım. Çok kalabalıktı. Benimle birlikte şahitlik yapacak olan bir arkadaşla ve davayı açan arkadaşımla buluşmam gerekiyordu. Fakat görünürlerde bizimkilerden eser yoktu. Saatim fazla vaktimin kalmadığını gösteriyordu. Can havliyle cep telefonuma sarılıp bizimkileri aradım. Telefonu açar açmaz sadece “İkinci kata çık.” dedi arkadaşım, polisiye filmlerde kuryeyi telefondan yöneten şahsiyet edasıyla. “Tamam” deyip telefonu kapattım ve döne döne ikinci kata çıkan basamakları hızla tırmanmaya başladım.

İkinci kat birincisine nazaran daha tenhaydı. Orada burada görünen bir iki avukat ve koşturan birkaç tip dışında fazla kimse yoktu. Oldukça uzun, geniş ve boş bir koridor uzanıyordu önümde. Adliye binasının ilginç bir özelliği, sizden başka herkese potansiyel suçlu gözüyle bakmanızdır. Bu yüzden karşıdan gelen her şahsiyete yan gözlerle bakarsınız. Karşıdan gelenlerin size de yan yan bakması aynı durumun sizin için de geçerli olduğunun kanıtıdır aynı zamanda. Her neyse… İkinci katı şöyle bir dolanmamla birlikte bizimkileri hâlâ bulamamıştım. Telaşla tekrar arkadaşıma telefon ettim. “Nerdesiniz yahu? Bütün katı dolaştım.” dedim hafif kızgın bir sesle.
“İkinci kattayız dedim ya…” dedi arkadaşım, o da hafiften kızarak.
“Eee… Ben de ikinci kattayım” dedim.
“Bak koridorun ortasına yürüyorum şimdi. Hatta şu anda koridorun tam ortasındayım.”
“Dur geliyorum.” dedim ve hızla koridorun ortasına doğru ilerledim. Kısa bir süre içinde oradaydım ama ufak bir sorun vardı. Yapayalnızdım! “Oğlum dalga mı geçiyorsun benimle? Koridorun ortasındayım bende ama kimse yok ki burada?!” dedim artık iyice sinirlenmiş bir sesle. “Nasıl yani ya…” dedi arkadaşım şaşkınlıkla. “Kanka sen nerdesin?” diye sordu ardından da.
“Adliyedeyim!” dedim.
“Eee ben de adliyedeyim.” dedi o da. “Sen en iyisi yine aşağı in, kapının önünde buluşalım.” dedi ve kapattı. Tekrar koridoru başına koşturup döne döne inen merdivenlerden zemin kata indim. Bu sırada beynimde yankılanan “Dağdan bir kız geliyor döne döneee…” şarkısını kafamdan atmaya çalışıyordum. Az sonra giriş katındaydım ama ortalıkta yine bizimkilerden eser yoktu. Biraz bekledikten sonra dayanamayıp tekrar telefon ettim. “Girişteyim, nerdesiniz?” dedim sinirle.
“Girişteyim, sen nerdesin?” dedi aynı sinir kat sayısına denk bir sesle arkadaşım. “Polislerin oraya gel.” diye ekledi ardından.
“Zaten polislerin ordayım. Önümde poğaçacı var hatta.”
“Eee… Ben de ordayım. Poğaçacı da karşımda!” Öfleyip püflemelerle ve sağa sola bakınmalarla geçen kısa bir sürenin sonunda arkadaşım “Bir saniye kanka, avukat diğer hattan arıyor. Ben seni yine ararım.” diyerek kapattı. Ben de yeniden tartaklanma tehlikesine karşı polislerden biraz uzağa çekilip bir köşeye yaslandım. Gözlerim ise hâlâ bizimkileri arıyordu. Bir iki dakika sonra telefonum çaldı ve arkadaşım telaşlı ve soluk soluğa bir sesle “Kanka sen hangi adliyedesin?” diye sordu.
“Bayraklıda…” dedim hafif tereddüt eden bir sesle. İzmir de başka adliye mi vardı yoksa? (Sonradan İzmirli olunca…) Yoksa gene mi bir hata yapmıştım? Ben bu soruları düşünerek soğuk terler dökerken arkadaşım “İyi, çünkü biz yanlış adliyedeyiz! Sen hemen yukarı çık, avukat seni bekliyor. Biz de yoldayız.” dedi ve kapattı. Sevinsem mi üzülsem mi bilemeden tekrar merdivenleri tırmandım (Dağdan bir kız geliyor döne döneee…) İlk defa bir şeyi eksik ya da yanlış bilmem işe yaramıştı ne de olsa…

Mahkemenin sonucu ne mi oldu? Üzerinden bir sene geçti ama hâlâ devam ediyor.

Güneşli gün fotoğrafı / Sunny day photo by rlbaselball

Pazarolla Sayı 91 için yazılmıştır.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Ödülden dört köşe olmak


- Evet sayın seyirciler! Bugünlerde blog dünyasını kasıp kavuran "Kreativ Blogger" ödülleri sahiplerini buldu. Şu anda ödül törenindeyiz ve yanımızda bu ödüle tam 4 kez layık görülen mit bulunuyor. Sayın mit, kısaca görüşlerinizi alabilir miyiz?

- Çok güzel bir ortamdı, burada bulunmak bile benim için büyük şeref. Sonuçta önemli olan kazanmak değil, bu yarışmaya katılmaktı.

- Aman efendim, ne diyorsunuz siz? Aynı ödülü tam 4 kez kazandınız siz...

- Öyle mi? Hay Allah, şaşkınlığımdan ne dediğimi biliyor muyum ben? Kendimi kaybetmeye o kadar odaklamıştım ki konuşma metnimi bile bu yönde hazırladım efendim, ne yapayım? Her neyse... Öncelikle beni bu ödüle layık gören sevgili blog arkadaşlarıma ve desteklerini benden hiç esirgemeyen sevdiklerime teşekkürü borç bilirim.

- Ödüle dört kez layık görülmeniz hakkında ne diyeceksiniz peki?

- Ödülü dört kez almış olmam, birbirinden değerli 4 güzel insanın beni bu ödüle layık gördüğü anlamına geliyor. Buradan Sihirli Sepet'e, DBP'ye, Loreathan'a ve Hakan-can'a selam eder, kendilerine tekrar tekrar teşekkür ederim.

- Sizin de bildiğiniz gibi yarışmanın kuralları gereğince bu ödülü aldıktan sonra yedi kişiye dağıtmanız gerekiyor. Bu konu hakkında ne diyorsunuz?

- Madem öyle ben de bu ödülü 7'den 77'ye tüm blog yazarlarına armağan ediyorum.

- Çok kaçamak bir cevap oldu sanki?

- (Sırıtarak, sıkılı dişlerinin arasından) Çaktırmaaa... Bu ödülü hâlâ almayan birini bulabileceğimi mi sanıyorsun yoksa?

- Öhhöm... Son olarak kendiniz hakkında 7 ilginç şey söylemeniz gerekiyor.

- Tamam, "7 ilginç şey!"

- Hayır hayır öyle değil! Kendiniz hakkında yedi ilginç şey anlatmanız gerekiyor.

- Ah pardon. Tamam o zaman, bir bakalım...
  1. Hayatta elimle yemek yemem. Elimin yağlanmasından nefret ederim çünkü. Balıktır, tavuktur vs. hep çatalla girer bu bünyeye.
  2. Terliksiz asla dolaşmam.
  3. Terlikle hayatta sokağa çıkmam. Yazlık bölgelerde bile spor ayakkabım ayağımdadır. Denize giderken hariç tabii...
  4. 3 sene Kuzey Afrika'nın Fas ülkesinde yaşadım.
  5. Ekmeği sadece kahvaltıda yerim.
  6. Genellikle binmem gereken otobüs, vapur vb. gibi vasıtaları son dakikada kaçırır giderken arkasından hüzünle bakmak zorunda kalırım.
  7. Salatadan nefret ederim, ağzıma bile sürmem.
- Çok teşekkür ediyoruz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey?

- Bugüne kadar yazdığım tüm yazıları bıkmadan usanmadan okuduğunuz ve üstüne bir de üşenmeden yorumladığınız için çok çok teşekkürler. İyi ki varsınız blogdaşlarım...


Not: Sonradan bana bu ödülü bir kez daha layık gören Ebru'ya da çok çok teşekkür ederim. Sağolasın arkadaşım.

14 Ağustos 2009 Cuma

İki tane daha...

İki gündür mimler çifter çifter geliyor. Hakan-can’ın dediği gibi küllerinden doğdular galiba. Mimler ikişer üçer gelince “Şansım açıldı galiba. Sonunda şu dillere destan bahtsızlığımdan kurtuluyor muyum ne?” diyerekten deneme amaçlı bir tavla oynayayım dedim. Tavlada hep yenilirim söylemesi ayıp. Şans oyunlarının hepsinde yenilirim gerçi. Bunu duyup da “Ne şanslısın. Demek ki aşkta kazanacaksın.” demeyin sakın. Bu atasözünün yalan olduğu tarafımca denenmiş ve ispatlanmıştır. 29 yılın tecrübesi ile sabit... Her neyse, “Bakalım zarlar da çift gelecek mi?” diyerek oturdum tavlanın başına. Geldi… Ama hep 1-1 geldi, gene kaybettim. Paniğe gerek yok, her şey normal.


Şakayı bir yana bırakıp okuyucular galeyana gelmeden önce asıl konuya döneyim en iyisi. Birbirinden değerli iki hanımefendi arkadaşımdan sonra bu kez de yine çok değerli iki arkadaşım tarafından, Hakan-can ve Loreathan tarafından mimlenmişim. Yine aynı gün, yine iki ayrı mim konusu… Başlayalım efendim. Önce Hakan-can, ilk o mimlemiş çünkü…

EN SEVDİĞİM FİLM:

Film izlemeyi çok severim. Özellikle de yanımda dakika başı “Ne oldu? Ben anlamadım.” diyen ya da filmi daha önce izlemiş olan ve en heyecanlı yerini pat! diye söyleyip tüm heyecanımı öldüren birileri yoksa. Birçok filmi en sevdiğim film kategorisine hiç zorlanmadan, itiş kakış yerleştirebilirim. Ama “Ben en en en çok şunu severim.” diyemem. Diğerlerine haksızlık olur kanımca. Indiana Jones serisine bayılırım mesela. Aynı şekilde Star Wars filmlerini de severim. Geleceğe Dönüş de süperdir. Bir tek korku filmlerinden haz etmem. Korkarım çünkü… Hem de çok fena…

Hmm… Şöyle diyelim o zaman. Esaretin Bedeli (Shawshank Redemption), Yeşil Yol (The Green Mile) ve Aşk Engel Tanımaz (Notting Hill) olsun yabancılar için. Bir de takıntı derecesinde sevdiğim bir ikili var, onları saymazsam olmaz. Bill ve Ted. (Be excellent to each other dudes.)

Yerlilerden ise genelde eski komedi ya da aile filmleri tercih ediyorum. Sütoğlan, Neşeli günler… Onların tadı hiçbir şeyde yok artık.

EN SEVDİĞİNİZ YÖNETMEN:

Açık ara farkla “Steven Spielberg”. Her filmine hayranım.

EN SEVDİĞİNİZ KİTAP:

Al işte, zor bir soru daha. Sevdiğim şeyleri kategorize etmeyi sevmiyorum galiba. Buna da “Yüzüklerin Efendisi” diyeceğim sanırsam. İkinci sırayı da “Ejderha Mızrağı Efsanesi” alıyor.

EN SEVDİĞİNİZ YAZAR:

J.R.R. Tolkien, Weis&Hickman, Douglas Adams, J.K.Rowling, Jules Verne… Bu arada bütün sorulara çoğul cevap verdim galiba.

EN SEVDİĞİNİZ RESSAM:

Canım, güler yüzlü ressamım Bob Ross. Bir de şu meşhur İngiliz sokak ressamı Julian Beever var. Çok enteresan çalışmaları var adamın gerçekten de… İsmine tıklarsanız çalışmalarından bazılarını görebilirsiniz.


EN SEVDİĞİNİZ RESİM:

Yandaki… Gülmesenize kardeşim. 29 yaşında bir çocuğum işte, var mı? :)

EN SEVDİĞİNİZ FOTOĞRAF SANATÇISI:

Ara Güler’in çalışmalarını severim. Arkadaşlarımdan da Kevser ve Yeşim abla çok güzel fotoğraflar çekerler. Onları da yarı-profesyonel sayabiliriz bu konuda.





EN SEVDİĞİNİZ FOTOĞRAF:

O da bu. Güzel ama değil mi?


Bir mimi daha başarıyla atlattıktan sonra sıra geldi en zevkli bölüme. Yani mimlemeye… Ni-ho-ha-ha! Bu mim için Lorethan’ı, Shenem’i, Kamikaze’yi ve DBP’yi seçtim. Kolay gelsin arkadaşlar.






Şimdi gelelim Loreathan’ın attığı kazığa… şey, pardon… mime.

HANGİ ŞEHİRDE YAŞIYORSUN?

İstanbul doğumlu olup hayatını İzmir’de devam ettiren ender insanlardanım.

MESLEĞİN?

Baba tarafından tekstilci olsam da şu anda özel bir şirketin finans bölümünde istihdamımı sürdürmeye gayret ediyorum efendim. Boş zamanlarımda da serbest yazarlık yapıyorum.

BLOG YAZMAYA BAŞLAMA KARARINI NASIL ALDIN?

Bunu daha önceki mimde de açıklamıştım. Kısaca özetleyecek olursak; zaten uzun zamandır yazı yazıyordum. Bunları arkadaşlarımla e-mail ortamında paylaşıyordum. Sonra Yahoo ve Hotmail, kullanıcılarının kotalarını boşuna işgal ettiğim gerekçesiyle bana savaş açtı. Blogger imdadıma yetişti. Ben de yazılarımı buradan yayınlamaya devam ediyorum.

NE KADAR SÜREDİR BLOG YAZIYORSUN?

Bir bakayım. Şubat 2009’muş. Daha çömezim yani…

BLOGUNU HANGİ SIKLIKLA ZİYARET EDERSİN?

Günde en az üç defa, yemeklerden önce aç karnına…

PC AÇILDIĞINDA BLOGUNU AÇMAK KAÇINCI SIRADAKİ İŞTİR?

E-mail ve Facebook hesabımdan sonra üçüncü sırada yer alıyor kendileri.

BAŞKA BİR BLOG SAYFASINDA GÖRÜP ALDIĞIN BİR ŞEY YA DA GİTTİĞİN BİR YER OLDU MU?

Hayır, olmadı ama okuduktan sonra merak edip genelde Vikipedi üzerinden araştırdığım, öğrendiğim yeni şeyler oldu.

BLOGUNDA HANGİ KONULARDAN BAHSETMEK SENİ MUTLU EDER?

Başımdan geçen ilginç ve komik şeyleri anlatmak hoşuma gidiyor. Başkalarını güldürmeyi seviyorum. Ayrıca yazdığım hikâyeleri de yayınlamayı seviyorum ama çok uzun olduğu için okunmuyorlar maalesef. O yüzden buna ara verebilirim. Göl Halkı’nın son bölümünü yayınladıktan sonra mesela… Tabi yazabilirsem.

BLOGLARDA GÖRDÜĞÜN DİĞER BLOG ARKADAŞLARINI EKLEMEKTE SENİ CEZBEDEN NE OLUR?

Yazdıkları konular ve yazma tarzı ilgimi çekerse eklerim. Birde tanıdığım ve sevdiğim arkadaşların bloglarını da ekliyorum.

BLOG ARACILIĞIYLA PARA KAZANMA FİKRİNE NASIL BAKIYORSUNUZ?

Çok kötü gözle bakıyorum. Yok canım niye kötü gözle bakayım? İsteyen bu yoldan köşeyi dönmeyi de deneyebilir. Ama ben pek sıcak bakmıyorum. Reklamlar blogun samimiyetini kaçırıyor bence.

BLOG ARKADAŞLARINLA BULUŞMA, BİR ARAYA GELME FİKRİNE NE DERSİN?

Bilmem, belki… Ama okuduğunuz bunca şeyden sonra benimle buluşmak ister misiniz bilmem. Ben varken her şey olabilir. Yaz ortası yağmur yağar, tüp patlar, çatı çöker, her şey olabilir. Yaşam sigortası olmayan gelmesin.

Bu mim için de Hakan-can’ı ve yine Shenem’i, Kamikaze’yi ve DBP’yi seçtim. Shenem ve Kamikaze’nin defteri iyice kabardı sanki. Yine çok uzun bir yazı oldu sanki, kusuruma bakmayın. Beğenmeniz dileğiyle…

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Pazarolla yansımaları

Bu aralar en çok karşılaştığım soru şu:

"Pazarolla'da yazdığın yazılar için herhangi bir mail ya da olumlu bir tepki aldın mı?"

Bu soruyu bugüne kadar hep "Hayır" diye yanıtladım. Gıcıklık olsun diye değil gerçekten herhangi bir yorum almadığım için bu. Ama insanlar nedense bunun tam tersini duymak istiyorlar ve olumsuz cevap alınca da sanki onlara ters bir şey söylemişim gibi bakıyorlar yüzüme. Bu bakışlarla yüzleşmemek için "Evet, aldım ha-ha-ha!" diyerek aristokrat bir kahkaha atsam daha mı iyi acaba diye düşünmedim değil hani.

Neyse ki bu hafta içerisinde 2, evet yanlış okumadınız 2 yorum aldım dergide yayınlanan yazılarım hakkında. İki yorum da Ketçap & Mayonez yazımla ilgiliydi hem de...

Birincisi eskilerden, eski bir aile dostumuzdan geldi. Kendisini uzun bir zamandır görmüyoruz ne yazık ki... Geçtiğimiz hafta sonu kız kardeşimle Msn üzerinden yazışırlarken "Pazarolla diye bir dergi var biliyor musun? Orada soyadı sizinki ile aynı olan biri var. O kim?" diye sormuş. Kız kardeşim de "Abim... Unuttun mu onu?" diye cevaplamış. Unutmuş... Ama dergide çıkan yazılarımı her ay beğenerek takip ediyormuş. Bir de sormuş; "Hala ketçaptan nefret ediyor mu?" Yanıt; evet... Buradan selam olsun kendilerine...

İkincisi ise bu sabah aldığım bir e-mail. Okuduğumda gülsem mi ağlasam mı bilemedim açıkçası. İlk mailin daha farklı bir şey olmasını bekliyor insan haliyle... Bir kısmını aşağıda yayınlıyorum.

Merhaba İhsan Bey,

Ketçapla savaşı kazanmak isterseniz mağazamıza bekleriz! Pantolonlarımız, trikolarımız ve gömleklerimizin yaka ve manşetleri su, yağ, kir tutmuyor. Ketçap lekesini bile!

Bilginize.



Şimdi siz olsanız nasıl bir tepki ya da yanıt verirdiniz? Yüzümün bir yarısı sırıtmaya çalışırken diğer yarısı da somurtmaya çalışıyordu büyük ihtimalle... Benim yanıtım aynen şöyle oldu.

Teşekkür ederim. Ben de o lekelere karşı savaşabilmek için çelik zırhımla oturuyordum yemeğe. Meğer daha kolay yolları varmış desenize. İlginize teşekkürler...

Bilmiyorum okuduğu zaman ne yapmıştır. Kulaklarımdaki çınlama ondan sebep olabilir mi, ne dersiniz?


Pazarolla kapak fotoğrafı : Yeşim Turbil

10 Ağustos 2009 Pazartesi

Mimler sarmış dört bir yanımı...

Amanın… Mimlemişler! Hem de 2 farklı blogdaşım aynı gün içerisinde 2 farklı konu için! İlk defa mimlenmenin verdiği o tatlı heyecan sardı benliğimi. Evet, doğru duydunuz. İlk defa mimleniyorum. Kızgın kumlardan serin sulara atlar misali mutluyum. Ama diğer taraftan da “Ne yazacağım ben şimdi? Ya beceremezsem?” korkusu da içimi sarmadı değil hani. İşin ucunda erin sandığınız suların aslında sığ olması ve kafa üstü kuma çakılmak da var ne de olsa. Amcaoğluma olmuştu da…

Önce hangisini yazsam karar veremedim. O yüzden yazıların yayınlanış saatlerine bakıp önceliği ilk yazılana vermeye karar verdim. İlk mimleyenin sevgili DBP olduğunu görüyorum. Bu yüzden ilk olarak onun konusu ile başlayacağım, daha sonra ise sevgili Kamikaze ile devam edeceğim. Öhöm… Başlıyorum.

İlk konumuz Asla vazgeçemediklerimiz.

Elbette ki ilk sırayı ailem alıyor. Her ne kadar evimiz ara sıra boks, karate, güreş vb. bilumum –dost canlısı– spor müsabakasına şahit olsa da, evimizdeki ses desibeli canım İnönü Stadı’ndakini aşsa da, her telefon ya da kapı çalışında “Ben niye açıyor muşum? Sen aç!” diye birbirimize girsek de aile fertlerimin her biri vazgeçilmezdir benim için.

Üniversite’de kazandığım dostluklar vazgeçilmezdir yine. Her ne kadar Baki’nin şikâyetleri bitmek tükenmek bilmese de… Fatih basit, kısacık hatta iki cümlelik bir açıklamayı uluslar arası bir konferans metnine dönüştürerek bize baygınlık geçirtse de… Soner, geyikleri bile arkalarına bakmadan kaçıracak geyik muhabbetleri yapsa da… Boran’ın federalleri ve tabii ki Okan’ın uçan beherleri… Halil, Koray, Evren, Sezer, Tarık, Bahar, Serpil ve adını şimdi burada saymadığım ama kalbimde her birinin yeri apayrı olan, birbirinden değerli insanlar… Hiç biriden vazgeçemem. 10 yıldır süren dostluğumuz da bunun kanıtı zaten.

Havalimanında kazandığım arkadaşlarımdan da vazgeçemem. Üniversiteden sonra bulunduğum en güzel ortamdı ne de olsa. Bir de asker arkadaşlarım var tabii… Oradaki o dostluk, kardeşlik ortamı başka hiçbir yerde yoktur. Hepsinin ortak özelliği ise aslında olmak istemediğim, kurtulmak için can attığım yerleri çekilebilir kılmaları ve beni hayata yeniden bağlamaları. Sağ olsunlar var olsunlar. İyi ki varsınız…

Denizden de vazgeçemem. Deniz olmayan bir yerde yaşayamam, huzurum kaçar. Rüzgâr esti mi martı çığlıklarını getirmeli bana. Nefesimi içime çektim mi o yosun kokusunu almalı burnum. Ve yüzmek… Her ne kadar denize girmeden önce yarım saat denizin içinde dikilsem de… Bir arkadaşım “Burada şimdiye kadar hiç denizkestanesine rastlanmadı.” dedikten 1 dakika sonra ayağıma kestane batsa da…

Bilgisayar oyunlarından da vazgeçemem. Her birinde yaşadığım birbirinden güzel maceralar, birbirinden farklı evrenler ve sundukları eşsiz deneyimler için. Bir de Oyungezer dergimden asla vazgeçmem. Her ay düzenli alır, köşelerinin kıvrılmamasına dikkat eder, simetrik bir biçimde üst üste dizerek saklarım onları. Hastalık derecesinde titizim, evet.

Kitaplarımdan da vazgeçemem. Hatta onları kimselere vermem. Eli genelde bol olan ben, kitaplarım söz konusu olunca acayip cimriyimdir. Özellikle fantastik edebiyata ve polisiye romanlara düşkünümdür. Cildini bozmamaya dikkat ederek okurum onları. Okuduktan sonra da özenle saklarım. En ufak bir sayfa kıvrılması cinnet geçirmeme yeterlidir. O derece yani… Hastalık derecesinde titizim demiş miydim?

Çizgi-roman okumaktan asla vazgeçmem. Onların beni sürüklediği o hayal âlemi, kimilerinin attırdığı kahkahalar, kimilerinin sürüklediği heyecanlı maceralar vazgeçilmez bir tutkudur benim için. Ayıptır söylemesi bir sandık dolusu ÇR koleksiyonum var ve giderek artmakta. Onları nasıl bir özenle sakladığımı varın siz düşünün.

Son olarak, hayatta ne zaman bir şey için “Asla vazgeçemem!” deseniz mutlaka onun başına bir şey gelir ve ya bir müddet ya da bir ömür boyu onsuz yaşamak zorunda kalırsınız. O yüzden hiç birine aşırı bağlanmamak gerek. Demedi demeyin…

Ben de bu konu için Kamikaze’yi, Shenem’i, Yitik Savaşçı’yı, Loreathan’ı, Hazal’ı (her ne kadar bloguna fantastik dışında bir şey yazmayacağını bilsem de) ve Ebru - Kitap Dükkânı’nı mimliyorum. He-he-he…



İkinci konumuz ise Kişisel Sorular…

Neden Blog yazarsınız?

Bu sorunun cevabı -Kişisel bilgilerim- kısmında yazıyor zaten. Blog ortamına girmeden önce de yazardım ben. Hatta hem yazar hem de çizerdim. Çizgi-Romanlar yapardım kendi kendime. Sonra çizgisi gitti, romanı kaldı. İlk başta e-mail yoluyla sadece tanıdıklarıma gönderirdim yazdıklarımı. Sonra bir gün kafamda bir ampul yandı, üzerinde de Blogger işareti vardı ampulün. “Neden olmasın?” deyip kolları sıvadım ve o gün bugündür yazdıklarımı burada yayınlıyorum.

Son zamanlarda hiç vakit ayıramadığınız bir uğraş?

Açık ara farkla resim çizmek… O kadar uzun zaman oldu ki bir şeyler karalamayalı. Ne bir karikatür ne de güzel bir resim çizmez oldum. Ve bu canımı çok sıkıyor.

Şu an için imkânınız olsa gerçekleştireceğiniz hayaliniz?

Dünya turu… Eiffel kulesine çıkmak, Özgürlük Anıtı’nın eteklerinin altına bakmak, Mısır Piramitleri’nin tepesine oturmak, Pizza Kulesi’nin üstünde Rock’n Roll yapmak istiyorum. Yihhu!

Hayatınızda iyi ki yapmışım dediğiniz üç şey?

1- Her seferinde “Keşke başka bölüme gitseymişim!” desem de iyi ki üniversiteye gitmişim de o ortamı yaşamışım, o insanları tanımışım.

2- İyi ki Erhan’ın düğününe gitmişim. Ortalığı toparlamasaydım bir sene daha evlenemeyeceklerdi, yazık. Şaka bir yana o mutlu günde orada olmak, hayatımda yaşadığım en güzel anlardan biriydi.

3- İyi ki blog açmışım. Böylece hem sizleri tanıdım, hem de hayatıma yeni bir renk geldi. İyi ki varsınız blogdaşlarım.

Mutfakta en sevdiğiniz uğraş nedir?

Mutfakları sevmem. Mutfak uğraşlarından ise hiç haz etmem. Bu antipati genelde dolap kapaklarına başımı vurmamdan ya da dolaplarda ne kadar kap kacak varsa üzerime devirmemden kaynaklanıyor sanırsam. Çok maharetliyimdir de…

En sevdiğiniz üç yemek?

Makarnaaaaaaaaaaaaaa!
Mantı
Pizza

Giyim konusunda abarttığınız eşya?

Oldukça sade giyinirim. Abartısız ve süssüz ama uyumlu ve şık… Sanırım talihsizliğimin olmadığı tek nokta bu. Şey… Bir keresinde pantolonum tam mıç yerinden caaart! diye yırtılmıştı ve bütün gün öyle dolaşmak zorunda kalmıştım ama neyse…

Çocuklarınıza nasıl hitap edersiniz?

“Pis yumurcak!” desem de inanmayın, çocuğum yok çünkü. Bekâr olduğumdan bu soruyu şimdilik es geçiyorum. Nasipse ileride hep beraber göreceğiz…

Sizi anlatan bir resim?

Yeterince açıklayıcı sanırım :)



Bu konu için de DBP’yi, Shenem’i, Loreathan’ı ve Yitik Savaşçı’yı mimliyorum. Bir de Meral’i! Nerelerdesin? Kolay gelsin arkadaşlar…


Pek istediğim gibi olmadı ama kusura bakmayın. Dilerim beğenmişsinizdir. Sağlıcakla kalın…

7 Ağustos 2009 Cuma

Ölüm Kulesi

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi bölümünün "Kule" teması için yazılmıştır.

İri adam penceresindeki bir tıkırdama ile uyandı. Üzerindeki ince örtüyü çevik bir hareketle açarak seri adımlarla pencereye yöneldi. Lill’di bu, yani büyücü dostunun evcil baykuşu. “Tam tahmin ettiğim gibi…” diyerek yüzünde bir gülümsemeyle pencereyi açtı ve baykuşun serin gece havası ile birlikte içeri girmesine müsaade etti. Kuş uçarak odanın içerisinde bir-iki tur attıktan sonra yavaşça köşedeki masanın üzerine kondu. Bacağına bağlı parşömeni gagalayarak usulca öttü. “Tamam kızım, sakin ol. Şimdi seni yükünden kurtaracağım, merak etme.” dedi adam. Parşömeni, iri ellerinin elverdiğince dikkatle çözdü ve dün akşamki yemeğinden arta kalan birkaç ekmek parçasını baykuşa ikram etti. Baykuş bunları minnetle kabul etti. İri adam yüzünde memnun bir gülümsemeyle bir müddet kuşun ikramını yemesini izledi. Sonra dikkatini elindeki parşömene çevirdi. Sevgili büyücü bu kez nasıl haberler göndermişti kendisine acaba? Belki de yeni bir macera? Kağıdı heyecanla açtı ve hevesle okumaya başladı.

Sevgili dostum Sern,

Hemen buraya gelmen gerekiyor. Haberler kötü… En kısa zamanda bir araya gelip harekete geçmemiz gerekiyor. Detayları buluştuğumuz zaman anlatırım. Acele et.


Emoen


Sern’in az önce gülen yüzü okuduklarının etkisiyle yavaş yavaş asılmaya başlamıştı. Kaşlarını çatıp bir müddet boşluğa baktı. Sonra atladığı önemli bir detay olup olmadığını anlamak için mektubu bir kez daha baştan okudu. Ama yoktu… Emoen mektubunu bu kadar kısa tuttuğuna göre durum gerçekten de ciddi olmalıydı. “Hemen gel.” demişti mektupta. Hemen… Ama henüz gece yarısıydı ve Sern bu saatte dışarı çıkmaya pek gönülsüzdü. Pencereye yaklaşıp düşünceli bakışlarla geceye baktı. Hafifçe esen bir rüzgar uzun saçlarının savrulmasına neden oldu. Uzun boylu, iri yapılı bir adamdı Sern. Güneşten esmerleşmiş bir teni, kuzgun karası saçları vardı. Kaslı kolları ve vücudunun çeşitli yerlerindeki yara izleri onun bir savaşçı olduğunu gösteriyordu.

Yıldızlara bakıp dostunu düşündü. Kıvırcık kumral saçları ve yeşil gözleriyle çok güzel bir bayandı Emoen. Aynı zamanda yaşıtlarına göre çok yetenekli bir büyücüydü de. Sern, onunla uzun yıllar önce bir macera sırasında tanışmıştı. Aralarında kısa sürede sağlam bir dostluk başlamıştı ve o günden sonra birlikte pek çok heyecan verici maceraya atılmış, pek çok şeyi paylaşmışlardı. Bir an için Emoen’in, kızıl cüppesinin karanlık gölgelerinden kendisine gülümseyişini görür gibi oldu. O da gülümsedi… Sonra başını elindeki parşömene çevirdi. Yumruğunu sıkarak parşömeni buruşturdu. Kararını vermişti, dostunun kendisine ihtiyacı vardı. Çabucak pencerenin yanından ayrılarak duvar dibinde duran sandığını açtı. Elinden geldiğince hızlı şekilde zırhını ve kılıcını kuşanıp aşağı kata indi. Kısa sürede atını hazırlamış ve kasabayı terk eden yolun üzerinde yol almaya başlamıştı bile.

(Yazının devamı için tıklayınız.)


3 Ağustos 2009 Pazartesi

Mektup

Adam, kırmızı kadife ile kaplı, oldukça şık bir okuma koltuğuna rahatça kurulmuştu. Bacaklarını koltukla aynı malzeme ile kaplanmış genişçe bir mindere uzatmış, elindeki eski ve kalın bir romanı okumakla meşguldü. Gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış, orta boylu bir adamdı. Uzun, kar beyazı saçlarını arkasında özenle toplamıştı. Yüzünde artık pek kullanılmayan, yuvarlak çerçeveli bir gözlük vardı. Zamanın modasına uygun bir şekilde ince kumaşlı, oldukça sade renklerden oluşan kıyafetler giymişti. Gri renkli, uzun ve ince bir pardösü ile de kıyafetini tamamlamıştı.

Birden, kitabı gürültülü bir çarpma ile kapatıverdi. Kitaptan yükselen toz bulutu sebebiyle küçük bir öksürük krizi geçirdi. Ya da ağzından düşürmediği piposu yüzünden de olabilirdi bu, bilemiyordu. Kitabı yavaşça elinde evirip çevirirken, onu aniden kapatmasına sebep olan şeyi düşündü. Roman kahramanı, bir arkadaşına mektup yazıyordu okuduğu bölümde. “Bir mektup…” diye mırıldandı düşünceli bir biçimde. “Sahi ya… Eskiden böyle bir şey vardı, değil mi?” diye sordu kendi kendine. “İşte unuttuğumuz bir şey daha. Tıpkı kitaplar gibi…” dedi yüksek sesle ve etrafındaki onlarca rafa bakarak hüzünlendi. Rafların hepsi tıklım tıklım kitaplarla doluydu. Romanlar, incelemeler, denemeler… Yüzlercesi burada, bu eski kitaplıkta unutulmuşluğa mahkûm edilmiş bir şekilde bekliyordu.

Yavaşça bacaklarının önce birini sonra ötekini minderden indirdi ve rahat koltuğundan kalktı. Elindeki kitabı beceriksiz bir şekilde koltuğun yanındaki tozlu sehpa üzerine bıraktı ve üst üste dizilmiş kağıt yığınlarının devrilip etrafa saçılmasına neden oldu. Kısa ve sessiz bir küfür savurup kağıtları toplamak için yere eğildi. Beceriksizce topladığı kağıt yığınını tekrar sehpaya yerleştirmek için doğrulurken de kafasını sert bir biçimde sehpaya çarptı. Kafasını ovuştururken bu kez pek de kısa ve sessiz sayılamayacak küfürler savurmakla meşguldü. Oldum olası sakar biri olmuştu zaten. Acıyla sulanmış gözlerinin önünde yıldızlar uçuşarak, odayı aydınlatan geniş pencerelerden birine doğru ilerledi tökezleyerek. İlerlerken tozlu zemin üzerinde bıraktığı ayak izlerini fark etmedi bile… Bir müddet daha kafasını ovuşturduktan sonra, dışarıda akıp giden şehir hayatını izlemeye başladı.

Dışarıda, uçan arabalar gökyüzünde vızır vızır ilerliyor, yüksek binaların arasında gözden kayboluyorlardı. Yoldan geçen bir robot, yine kendisi gibi robot olan 3-5 köpeği dolaştırmakla meşguldü. Hemen onun aksi yönünde ilerleyen ve birbirinden uçuk giysiler giymiş, yine aynı derecede uçuk saç modellerine sahip birkaç genç kendi aralarında sohbet ederek gülüşüyorlardı. Elbette ki hepsinin bileklerinde şu son model, hologramlı, 8 ½ G cep telefonlarından vardı.

Adam, elleri düşünceli bir şekilde arkasında kavuşturulmuş vaziyette, bir süre daha manzarayı seyretmeye devam etti. Teknoloji ne kadar da hızlı gelişmişti. İşin garibi kendisi de dâhil hiç kimse bu hızlı gelişmeyi yadırgamamış, aksine çok hızlı bir şekilde uyum sağlamışlardı. Ama ne pahasına? Evet, artık istedikleri her türlü bilgiye anında ulaşabiliyorlardı. Sevdikleri ile anında görüşebiliyorlar, gitmek istedikleri yere anında varabiliyorlardı. Hayat olması gerektiğinden fazla hızlanmıştı belki de… Şimdiki gençler bir hasretin acımtırak tadını tatmamıştı mesela. Ya da bir kitabın sayfaları arasında kaybolmamışlardı. Bir mektup yazmanın tadına ya da sevdiğin birinden mektup almanın heyecanına varmamışlardı hiç…

Adam bir iç çekerek elini ağzındaki piposuna götürdü. Ama pipo yerine havayı kavradı elleri. Gözlerini şaşılaştırarak piposunun olması gereken yere baktı ve hayretle piposunun olması gereken yerde olmadığını fark etti. Piposu olması gereken yerde değilse neredeydi? “Eğer olması gereken yerde değilse, o zaman olmaması gereken bir yerdedir.” diyerek mantık yürüttü ve bu akıl dolu tahmininden dolayı kendini tebrik etti, yüzünde geniş bir gülümseme ile. Sonra bu tahmininin bir işine yaramadığını fark ederek tekrar somurttu ve neden etrafını bu kadar bulanık gördüğünü merak etti. Birden piposunu görebilmek için gözlerini şaşılaştırdığını hatırladı ve bir homurtu ile bakışlarını düzeltti. “Bir gün bu dalgınlık ve sakarlık sonum olacak.” diye homurdandı kendi kendine.

Bakışlarını tekrar geniş kitaplığa çevirdi ve elleri belinde piposu için bakınmaya başladı. Burası eski ve terk edilmiş bir köşktü aslında. Şehrin yıkım bölgesinde yer alıyordu ve yıkılıp yerine yüksek bir binanın dikilmesi an meselesiydi. Şehir komitesi her yeni bina yıkımından önce eski yapıları incelemesi için oraya bir araştırmacı gönderirdi. Bunu tarihi yapılara önem verdikleri için yaptıklarını söyleseler de daha çok muhalefet kesimlerin çenelerini kapatmak için yaptırıyorlardı. Yaşlı adam da şehir komitesinde çalışan denetçilerden biriydi ve bir ev yıkılmadan önce bölgeyi kontrol etmek, tarihi (ya da daha önemlisi, maddi) bir değere sahip eşyaları koruma altına almak (ya da komitenin kasasına yerleştirmek) onun göreviydi. Yine rutin bir araştırma görevi için bu köşke gelmişti. Ama bu devasa kitaplıkla karşılaşınca araştırmasını tamamen unutmuş ve kitapların cezp edici çağrısını kulak ardı edememişti. Vaktinde tam bir kitap kurduydu çünkü, fakat kitap okumayalı uzun yıllar oluyordu.

“Ah, işte oradasın.” dedi, sehpanın altına yuvarlanmış pipoyu gördüğünde. “Başımı sehpaya çarptığında düşürmüş olmalıyım.” diye ekledi ardından, çarpışmanın acı dolu hatırasıyla tekrar kafasını ovuştururken. Sanki sehpa üzerine saldıracakmışçasına bir ihtiyatla o tarafa doğru ilerledi. “Bu kez beni alt etmene izin vermeyeceğim sehpa efendi.” dedi çatık kaşlarla. Dikkatle eğilip pipoyu yerden aldı ve ayağa kalkarken, bir kez daha çarpmamak için başını hızla sağa doğru çekti. Tam “Hah!” diye bir zafer nidası atmıştı ki bu kez de başını sertçe okuma koltuğunun ahşap koluna çarptı, oradan da sekerek tekrar sehpaya vurdu. Acıyla yere kapaklandı. Sehpanın üzerindeki kağıt yığını ise sanki alay edercesine tekrar devrilerek yerde yatan adamın üzerini kapladı.

İnlemeler ve homurdanmalar eşliğinde kağıt yığınının altından kalktı. Bu kez kağıtları toplamadı. Hatta üzerlerine zevkle basarak kendini tekrar okuma koltuğuna bıraktı. Öfkesi biraz yatışınca düşünceleri ister istemez yine kitapta okuduklarına kaydı. Kitaplar, mektup… “Buldum!” dedi parmaklarını şaklatarak. “Bir mektup yazacağım. Hatta birkaç tane birden… Tüm sevdiğim dostlarıma yollayacağım ve bu düşüncelerimden bahsedeceğim. Eski bir alışkanlıkla, bir mektupla söylenmesi sözlerimin etkisini arttıracaktır. Belki onlar da bana yazarlar. Hatta başkalarına bile yazarlar. Tabi ya, neden olmasın? Belki de bir devrimin başlangıcı olacağım!” dedi ve hevesle oturduğu yerden kalktı. Pardösüsünün iç cebinden Pocketbook’unu çıkardı ve gözlerinde bir ışıltı ile yazmaya başladı.

“Sevgili kuzenim…”

Sonra durdu ve ne yaptığına baktı. İşte yine teknolojiyi kullanıyordu. İşaret parmağını sallayıp “Hayır, bu işi doğru yapacaksam usulüne göre yapmalıyım. Mektuplarımı bilgisayar çıktısı olarak göndermek davama saygısızlık olur.” dedi, kendi kendini azarlayarak. Ardından etrafına bakınarak temiz kağıt aramaya başladı. Yere iki kez devirme başarısı gösterdiği kağıt yığınına kaydı gözü. Ama az önce onların üzerine basmış olduğu için çoğunun üzerinde tozlu bir ayak izi bulunuyordu. Ayak izi olmayanlarsa çoktan buruşmuştu. Bu yüzden onları kullanmaya tenezzül etmedi. Ayrıca kendi kendine itiraf etmese de sehpa tarafından bir kez daha nakavt edilmeye korkuyordu içten içe.

Terk edilmiş kitaplığın içerisinde hızla dolanmaya başladı. Birden gözü devasa raflarının arasına sıkışmış bir çalışma masasına takıldı. Üstelik üzerinde kağıtta vardı! Sevinçle o tarafa doğru yöneldi ve masanın sandalyesine kuruldu. Kuvvetli bir üfleme ile masanın üzerindeki tozu dağıttı. Ardından daha kuvvetli bir hapşırıkla sandalye ile birlikte geriye devrildi. Atkuyruğu yaptığı saçları yüzünün önünü örtmüş bir biçimde ve oldukça asık bir surat ifadesiyle düştüğü yerde bir müddet oturdu. Sonra hafif bir iç çekişle yavaşça düştüğü yerden doğruldu, sandalyeyi düzeltti ve tekrar oturdu. Kağıtları önüne çekip en üstten bir tane aldı. “Saman kağıdı, hmmm…” diye mırıldandı memnuniyetsiz bir sesle. Mektup yazmak için pek de kaliteli bir seçim değildi ona göre. Ama elinde olan buydu ve şimdilik bununla yetinmek zorundaydı. Pardösüsünün diğer cebinden Kalem-o-Matik’ini çıkardı ve kağıdın üzerine dik bir şekilde yerleştirdi. Ardından konuşmaya başladı.

“Sevgili kuzenim…”

O konuştuğu anda kalemde kendi kendine yazmaya başlamıştı. Ağzınızdan çıkan her kelimeyi yazabilen bu kalemler, sadece sahibinin sesine cevap verecek şekilde tasarlanmışlardı. Yaşlı adam, tam kuzenine konuşayazmaya devam edecekti ki birden yine aynı şeyi yaptığını, teknolojiden faydalandığını fark etti. Öfkeyle Kalem-o-Matik’ini kaptığı gibi cebine geri yerleştirdi. “Amma da girmiş bu meret hayatımıza yahu! Eskiden nasıl yapıyorduk ki bu işi acaba?” diye hayıflandı.

Merakla çalışma masasının çekmecelerini karıştırmaya başladı ve bulduğu şeyle gözleri parladı. Gümüş kaplamalı, üzeri ince desenlerle işlenmiş bir hokka ve yine gümüş kaplamalı, sarmaşık desenli bir divit kendisine göz kırpmaktaydı. Heyecanla “İşte bu! Tamamen eski usullerle yazılmış bir mektup olacak. Harika!” dedi ve titreyen ellerle bu iki nadide parçayı çekmeden çıkardı. Hokkanın boş olduğunu görünce üzüldü ama pes etmedi. Diğer çekmeceleri de hızlı bir şekilde araştırdı ve aradığını bulduğunda ufak bir sevinç çığlığı attı. Bir şişe mürekkep… Şişeyi dikkatle durduğu yerden çıkardı ve elinden geldiğince dikkatle hokkayı mürekkeple doldurmaya başladı. Tabi elini yüzünü maviye bulaması uzun sürmedi ama buna aldırmadı. “Geleneksel yolların onurlu lekeleri…” gibi bir şeyler mırıldandı ve mürekkep şişesini sıkıca kapatıp yerine kaldırdı. Diviti eline alıp hayranlıkla üzerindeki sade süslemeleri inceledi. Sonra ucunu mürekkep dolu hokkaya daldırıp yazmaya başladı.

“Sevgili kuzenim…”

Mürekkep, saman kağıda değer değmez dağıldı ve hızla yayılarak kelimelerin okunmaz hale gelmesine neden oldu. Şimdi kağıdın üzerinde “Şefgilü Fuşemim.,,” gibi bir şey yazıyordu. Adam hayal kırıklığı ile kağıda baktı. “Demek ki o kadar da geleneksel bir yolla yazmasak da olurmuş.” dedi kendi kendine ve diviti hokkaya daldırıp önündeki rafa kaldırdı. Çekmeceleri biraz daha karıştırdı ama ne bir kurşun kaleme ne de biraz teknolojik olsa bile şu an oldukça makbule geçebilecek bir tüptükenmez kaleme rastlayamadı. “Pekala…” dedi kendi kendine ve yeni bir kağıt alıp önüne yerleştirdi. Kalem-o-Matik’i tekrar cebinden çıkardı fakat bu kez kalemi kağıt üzerinde sabitlemek yerine parmaklarının arasında tuttu. Kendi yazmayı deneyecekti. Herhalde kalemi bu şekilde tutarsa kalem, onun kendi kendine yazmasına izin verirdi. En azından öyle umuyordu.

“Sevgili kuzenim…” diye mırıldandı, ne yazacağını toparlamak için. Kalem-o-Matik, yaşlı adamın kendini tutan eline aldırmadan bu cümleyi hızla kağıda döktü. Bu duruma iyice sinirlenen adam “Lanet olsun sana!” diye bağırarak Kalem-o-Matik’e sövdü. Kalem bu cümleyi de hızla kağıda döktü. Şimdi mektupta şöyle yazıyordu;

“Sevgili kuzenim… Lanet olsun sana!”

Yaşlı adam iyiden iyiye küplere binerek kalemi önündeki duvara fırlattı ve masaya okkalı bir yumuk attı. Duvardan seken Kalem-o-Matik hızla geri dönerek adamın alnına çarptı ve tekrar sandalyesiyle birlikte geriye yuvarlanmasına sebep oldu. Yaşlı adam şaşkın bakışlarla yerde yatmaktayken önce düşen sonra da tahta zemin üzerinde yuvarlanan metalik bir şeyin sesini işitir gibi oldu. Son gördüğü şey ise gümüş mürekkep hokkasının masanın kenarından yuvarlanarak alnının tam ortasına düştüğüydü.

Uyandığında her tarafı mürekkebe boyanmış vaziyetteydi. Hokka başına isabet ettiğinde bayılmış olmalıydı. Orada ne kadar baygın kaldığını bilmiyordu ama dışarıdan gelen ışığın azlığına bakarak akşam vaktinin yaklaşmakta olduğunu tahmin edebiliyordu. Bu da nereden baksanız bir-iki saat demekti. İç ceplerinden bir IşılPırıl çıkararak üzerindeki ve yüzündeki mürekkep lekelerini birkaç dakika içinde temizledi. “Her şeye rağmen teknolojinin de iyi yanları var sanırım.” dedi kendi kendine.

Saçındaki mavi lekeler çıkmayınca buna biraz bozuldu. Masanın ve üzerindeki tüm kağıtların mürekkep lekesiyle dolduğunu fark ettiğinde ise resmen küplere bindi. Yoksa öyle değil miydi? Bir tane kağıdın hala lekesiz olduğunu görünce tüm siniri yatıştı. Kağıdı çabucak kapıp yerden Kalem-o-Matik’ini aldı ve hızlı adımlarla okuma koltuğunun olduğu yere döndü. Saman kağıdını dikkatle sehpanın üzerine yerleştirip ağzını açmamaya özen göstererek yazmaya başladı. Konuşmazsa Kalem-o-Matik’i normal bir kalem gibi kullanabildiğini görünce sevindi ve hızla yazmaya devam etti.

Yarım saatten biraz daha fazla bir süre içinde kuzenine yazdığı mektubunu tamamlamıştı. “Nihayet!” diyerek zaferini kutladı ve mektubunu göz hizasına kaldırıp ona gururla baktı. Kendi el yazısıyla bir mektup yazmıştı. Gerçi uzun yıllar yazı yazmamanın verdiği bir hamlıkla yazısı biraz bozulmuştu ama olsundu. Son satırın altını özenle imzaladı ve masadaki boş zarflardan birini aldı. Tam mektubu zarfa yerleştirecekken aklına parlak bir fikir geldi. “Neden mektubun köşesini yakmıyorum ki? Eskiden böyle yapardık ya… Ne de havalı olurdu!” diyerek kıkırdadı. Bir taraftan ateş yakabilmek için cebindeki ŞipŞak’ı ararken diğer taraftan da “Evet, böylesi kesinlikle çok daha etkileyici olur. Kuzenimin yüzündeki huşu ifadesini hayal bile edemiyorum.” dedi kıkırdayarak. “Hah! İşte buldum.” diyerek küçük cihazı cebinden çıkardı ve üzerindeki birkaç tuştan birine basarak ateş yanmasını sağladı. Sonra mektubu yavaşça aleve tutarak köşesini yakmaya başladı. “Gençliğimde bunu ne çok yapardım. Ah, neler unutmuşum neler…” diye mırıldanıyordu bir taraftan da. Ama unuttuğu bir şey daha olduğunun farkında değildi. O da saman kağıdının hemen alev aldığıydı.

Kağıt ateşin temasıyla anında alev aldı. Adam telaşla mektubu masanın üzerine fırlattı. Birkaç saniye içinde mektup toz olmuştu bile. Adam şaşkın bakışlarla bir ŞipŞak tutan eline bir de mektuptan arta kalan toz birikintisine bakakalmıştı. Sonunda bir hüsran çığlığı atarak, pes etmiş bir biçimde başını kollarına yaslayıp sehpanın üzerine uzandı.

Tam o esnada kolundaki hologramlı telefon çaldı ve otomatik yanıt sistemiyle bilekfon arayana cevap verdi. Başını kaldırmadan yan gözlerle bilekfonuna baktı. Saatten adamın çok iyi tanıdığı bir yüz hologramı yükseldi ve neşeyle konuşmaya başladı. “Hey, sevgili kuzenim! Nasılsın? Bu hafta şehirdeyim. Seni ziyarete geldim hatta az önce evinin önünden geçtim. Bu akşam buluşup eski günleri yâd etmeye ne dersin? Neyin var senin? Neden yüzün asık? Hey, o saçındaki mavilik de ne? Yoksa saçını mı boyatıyorsun?”

Sci-Fi Cities by Star Wars / Coruscant view

ShareThis