31 Aralık 2009 Perşembe

Nice senelere...


2010'un ve gelecek yılların geçtiğimiz yıllara nazaran daha mutlu, daha huzurlu ve daha sağlıklı olması dileklerimle.

Sevdiklerinizle dolu nice mutlu senelere...


Screenshot from Nightmare before Christmas

27 Aralık 2009 Pazar

Banka


İşim gereği bankalarla çok muhatap olurum ben. Hatta şu son bir yılım bankalara giden yolları aşındırmakla geçti desem yalan olmaz. Bankalara ne kadar işimiz düşerse düşsün, ne kadar işimize yararlarsa yarasınlar onları kimse sevmez. Bu büyük bir çoğunlukla beklemeyi sevmememizden kaynaklanıyor sanırsam. Çünkü hangi bankaya giderseniz gidin işleminizi gerçekleştirebilmek için en az on dakika beklemeniz gerekir. O da şanslıysanız. Gece gündüz cebimize gelen kampanya mesajlarının bundaki payı da yadsınamaz elbette. Ya da bu antipati sadece bana özel bir durum, bilemiyorum.

Geçenlerde pek gitmediğim bir bankaya işim düştü. İçeri girip sıra numarası almak için numaratör cihazını aranmaya başladım. Ama görünürlerde böyle bir cihaz yoktu. Bu esnada da güvenlik görevlisi kartal bakışlarını üzerime dikmiş, her hareketimi dikkatlice takip ediyordu. Öyle bir bakıyordu ki kendimi potansiyel bir suçlu gibi hissettim. Neredeyse kendim bile buraya aslında bankayı soymak için geldiğime inanacaktım. Güvenlik görevlisine yanaştım ve “Eee… Şey… Numara alacaktım da…” dedim hafif çekinerek. Adam beni şöyle baştan aşağı bir süzdü. Sonra da bankanın şerifi misali elleri silah kemerinde “Bizde numara yok. Sıraya gir.” dedi ters ters. Bir eliyle de duvar boyunca sıralanmış koltukları işaret ediyordu. “Nasıl yani? Numara yok da ne demek.” dedim kendi kendime ve ilerleyip en sondaki koltuğa oturdum. Yarı şaşkın yarı inanmaz bakışlarla etrafımı gözetlerken gişedeki müşterinin işi bitti ve gişe memurunun “Sıradaki!” diyen sesi duyuldu. Sıranın başındaki kişinin kalkıp gişeye yönelmesiyle birlikte herkes ayağa kalkıp bir yanlarındaki boşalan koltuğa oturdu. Ben de onlara uydum tabi… “Eskiden bu iş böyle mi yapılıyordu yahu?” diye düşünmeden de edemedim. Bir müddet sonra ise bu olay iyice komiğime gitmeye başladı. Her sırası gelen kişi kalktığında hepimiz popomuzu aynı anda kaldırıp bir sonraki koltuğa hop diye bırakıveriyorduk. Sanki “dans eden sandalyeler” oyunu oynuyormuşuz gibi… Hani utanmasam bir “Meksika Dalgalanması” başlatacaktım oracıkta.

***

Bir seferinde internet şifrem kilitlendi. Ne yaptım ne ettiysem de düzeltemedim. Görüştüğüm herkes inatla “Şubenize başvurun.” diyordu. Ben de en yakın şubeye yöneldim mecburen. Nereye başvuracağımı bilemediğimden güvelik görevlisinden yardım alayım dedim. Yalnız kendisi pek bir aksiydi. (Hepsi mi aksi olur kardeşim? Ortak payda falan mı bu acaba?)
“Merhaba” dedim, “İnternet şifremle ilgili…”
“Numara alın ve sıraya girin!” dedi görevli, lafımı bile bitirmemi beklemeden.
“Şey… Ben sadece şif…”
Numara alın ve sıraya girin!” dedi tekrar, oldukça otoriter bir sesle. Ben de bu otorite karşısında büzüşmüş şahsiyet olarak “Pekiiii…” dedim incecik bir sesle ve sıraya geçip beklemeye başladım. Yalnız elimdeki numara bir türlü gelmek bilmiyordu. Hayır, bırakın gelmeyi yanan numaraların elimdeki sayıyla hiç alakası yoktu. Atıyorum, benimki 100 ile başlayan bir numara ise yanan numaralar ya 800’lü, ya 400’lü ya da 900’lü şeylerdi. Abartısız en az 45 dakika bekledim orada. “Ya ben başka bir bankanın numarasını mı aldım acaba?” diye düşünürken beklenen (ya da beklenmeyen) oldu ve sıra bana geldi. Kendimi sevinçle gişeye atıp derdimi anlattım. Gişedeki kadın “Bu işlem için sıra numarası almanıza gerek yok, şuradaki masaya başvurun.” demez mi? Gel de çıldırma!

***

Başka bir gün başka bir banka… Çok acil halletmem gereken bir iş vardı elimde. Banka da inadına tıklım tıklımdı. Hemen kendime bir sıra numarası aldım ve tabeladaki ile karşılaştı. Önümde abartısız 30 kadar kişi vardı. “Demokraside çareler tükenmez.” deyip elimi çantama attım ve kredi kartımı çıkarıp öncelikli numaralardan bir tane aldım. Ne de olsa kartla alınan sıra daha çabuk geliyordu. Ne olur ne olmaz deyip ilk aldığım numarayı da sakladım ve beklemeye başladım. Ama o sıra bir türlü bana gelmek bilmedi! Ne normal sıra ne de öncelikli numara… Bir saate yakın bir o elimdeki kâğıda bir de bu elimdeki kâğıda bakıp acıklı gözlerle tabelayı seyredip durdum. Sonunda tam ümidi kesmişken o meçhul Ding- Dong! sesi duyuldu ve sıra bendeydi! Hemen ardından ikinci bir Ding- Dong! sesi daha duyuldu ve o da ne? Sıra yine bendeydi! Hem birinci hem de ikinci gişede yanan numaralar benim numaralarımdı. İkisi de aynı anda gelmişti. O anda çılgın kahkahalar atarak bankanın önünde kendini yakan bir ben canlandı gözlerimin önünde…

Bozuk para / Money Trail photo by ian

23 Aralık 2009 Çarşamba

Say bakalım


Geçen akşam işyerindeyken bir malzeme lazım oldu. Malzeme dediğimde öyle ahım şahım bir şey değil, ufak bir tefek bir parça. Her neyse, bir müşterimize bundan 500 tane lazımmış. Bizim elimizde de kalmamış. Tam o esnada da bizimle aynı işi yapan farklı bir firmanın elemanı oradaydı. “Bizde var abi.” dedi. Bizde “Tamam o zaman. Madem sizde var, sizden alalım o zaman. Sonra hesaplaşırız.” dedik. “Tamam.” dedi. Kaptım paltomu, çıktım elemanla yola…

Aşağı yukarı benim yaşlarımda genç bir çocuktu. Yağmur ha yağdı ha yağacak bir hava var üstümüzde asılı. Yağmura yakalamamak için hızlı adımlarla gideceğimiz yere vardık. Ardından eleman çabucak lazım olan malzemeyi arayıp çıkardı. Fakat o da ne? Poşetin ağzı açıktı. Eleman şaşkın bakışlarla bir poşete bir de bana bakmaya başladı. “Ne oldu?” dedim çocuğun tereddütlü bakışlarını yakalayınca.
“Normalde bir poşette 500 tane oluyor ama bu açık. İçinde de kaç tane olduğunu bilmiyorum.” dedi.
“Eee… Ne yapacağız?” dedim, vereceği yanıtı az çok tahmin ederek. Cevap tam da korktuğum gibi geldi.
“Sayacağız abi…”
Buruk bir gülümseme geçti yüzümden. Başka ne olabilirdi ki? “İyi, sayalım öyleyse.” dedim mecburen. Çöktük yere, boşalttık poşeti önümüze. Başladık parçaları tek tek saymaya. Aşağı yukarı yarım saat süren, bayağı uzun ve zahmetli bir sayma işleminden sonra poşette 402 tane parça olduğunu hesapladık. Eh ne yapalım, hiç yoktan iyidir diyerek parçaları teker teker toplayıp bir güzel poşetine geri yerleştirmiştik ki firmanın sahibi olan bey geldi.
“Ne yapıyorsunuz?” dedi.
Dedik abi durum böyle böyle, sayıyoruz bizde.
“İyi de niye sayıyorsunuz ki? Burada kapalı poşet var. Tam 500 tane, al.” demez mi? Elini uzatıp rafların birine uzandı ve kapalı bir poşet çıkarıp önüme koyuverdi.
Bir poşete, bir adama bir de yanımdaki elemana bakakaldım. Firma sahibi gülmeye başladı tabi halime. Yanımdaki eleman da mahcup mahcup “Abi vallahi bilmiyordum.” falan demeye başladı. Ben de dayanamadım, gülmeye başladım sonunda. Elimdeki açık poşeti elemana verdim ve “Al bakalım, artık kaç tane olduğunu biliyorsun işte. Fena mı?” dedim. Hep birlikte gülüştük biraz. ‘Başkası olsa kıyameti koparırdı herhalde.’ diye düşünmeden de edemedim. Her neyse, malzemelerimi alıp oradakilerle vedalaştım ve dışarı çıkıp işyerimin yolunu tuttum. İşte o an yağmurun başladığı andı.

18 Aralık 2009 Cuma

Eve dönüş (Bölüm 5) -Son-


Ertesi sabah küçük grup yanlarında bir refakatçi ile meydandan ayrılıp Tüp Geçit’in yolunu tuttular. Geçidin girişine vardıklarında refakatçi gizli bir şifreyle kapıyı açtı ve içerideki arkadaşlarını onların geçişi hakkında bilgilendirdi. Köpekler, yeni gelenleri koklayıp cyborg olmadıklarını onayladı. Bunun üzerine iyi silahlanmış koruyucular öne çıkıp Cesur’u ve yanındakileri selamladılar. Geçişlerinde de yardımcı oldular. Tünelden çıktıklarında artık Avrupa yakasındaydılar.
“Bundan sonrası size kalmış. Ben burada ayrılıyorum.” dedi refakatçi. “Şu anda Kennedy Caddesi üzerindeyiz yani hemen hemen Sultan Ahmet Parkı’nın dibinde.  Kapalı Çarşı ise kuzeyimizde. Yerinizde olsam şu yolu takip eder ve Ayasofya’dan uzak dururdum. Orası şu “Yeni Tanrı” saçmalıklarıyla uğraşan fanatiklerle dolu. Hem böylece Yerebatan’ın zombi kaynayan tünellerinden de uzaklaşmış olursunuz.” diye devam etti. Cesur, adama teşekkür etti ve kısa bir vedalaşmanın ardından yıkıntıların arasına daldılar. Avrupa yakasının da Asya’dan pek bir farkı yoktu. Görünüşe göre burası çölden çok molozlarla kaplıydı. Uzaktan Süleymaniye Camii’nin ayakta kalan tek parçası, ışıl ışıl parlayan cevahir minaresi görünüyordu.

Uzun ve zahmetli uğraşlar sonunda Kapalı Çarşı’nın harabelerine vardılar. Cesur, bazı yerleri yıkılmış olsa da yapının halen ayakta olduğunu görünce şaşırdı. Temkinli bir şekilde içeri girdiler fakat görünürde ne bir kimse ne de bir ikinci giriş görünüyordu. Sonunda Cesur dayanamayıp silahlarını yere bıraktı ve bağırmaya başladı.
“Kayıp Şehir halkı! Burada olduğunuzu biliyoruz! Aranızdan birini size geri getirdim. Bizi içeri almayacak mısınız?”
Sesi taş duvarlarda yankılanıp kendisine geri geldi. Fakat bir müddet yanıt alamadı. Bir an sonra nereden çıktıkları anlaşılmayan iki köpek hızla üzerlerine koşmaya başladılar. Cesur bir an korku ile kasılıp kaldı. Fakat köpekler saldırmadı, sadece yeni gelenleri kokladılar. Sonra hiçbir şeyden şüphelenmemiş olacaklar ki Kartal ile şakalaşmaya başladılar.
“Temiz!” diyen bir kadın sesi duyuldu tepelerinde bir yerden. Birdenbire mekanik bir tıkırtı duyulmaya başlandı. Ardından da tam önlerindeki zeminde geniş bir kapak açıldı. Kapaktan dışarı bir kafa uzandı ve “Ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz? Oldu olacak herkese yerimizi ilan etseydiniz! Girin içeri!” diyerek bağırdı.
Bu lafı ikiletmediler ve açılan geçitten hızlıca geçtiler. Şimdi dar ve uzun bir taş merdivenin üzerindeydiler. Basamaklar sonsuza kadar aşağı iniyormuş gibi görünüyordu.
“Cyborglardan nasıl kurtuldunuz?” diye sordu onları karşılayan adam. Eski püskü kıyafetler giymiş, topluca bir adamdı. Birbirine girmiş saç ve sakalı yer yer beyazlamaya başlamıştı. Gözünde bir motorsikletçi gözlüğü, elinde ise eski bir makineli tüfek vardı.
“Hangi cyborglar? Sahilden beri kimseye rastlamadık.” diye cevapladı Cesur.
“Gerçekten mi? Hayret…” dedi adam, gözlerini kırpıştırarak. Oldukça şaşırmış görünüyordu.  “Son bir aydır sürekli buralarda dolanıp yerimizi arıyorlar. Bulamadılar elbette. Sanırım sonunda pes ettiler. Hah! Bunu şefe söyleyinceye kadar bekle.” diyerek keyifle kıkırdadı ve basamaklardan aşağı inmeye başladı. Grup da onu takip etti.

Uzun bir inişin ardından nihayet Kayıp Şehir’e varmışlardı. Yerin kilometrelerce altında, taştan yapılma devasa bir şehirdi burası. Taş binaları, meydanları hatta bir çarşıları bile vardı. Cesur hayranlık ve şaşkınlıkla etrafını izliyordu. İlk kez bu kadar büyük ve canlı bir yerleşim yerindeydi. Onun bu şaşkın bakışlarını gören adam kıkırdadı ve “Güzel değil mi?” diye sordu. “Hepsini şefimize borçluyuz. Gerçi kendisine şef dememden pek hoşlanmaz. Ona Başvekil denmesini tercih ediyor. Onunla tanışıncaya kadar bekle. İşte geliyor.” diyerek uzakta, korumaları ile yaklaşan uzun bir kadını gösterdi. “Sizi gördüğüne memnun olacaktır. Yeni birilerini görmeyeli uzun zaman olmuştu.” dedi sakallı kendi kendine.
Bu cümle ile Cesur’un beyninde çanlar çalmaya başladı ve olduğu yerde durdu. Adamı kolundan tutup “Yeni birileri derken sadece beni kastediyorsun sanırım? Ne de olsa Siyem sizlerden biri…” dedi.
“Sen neden bahsediyorsun?” diye sordu sakallı.
“Siyem’i diyorum. Bana burada yaşadığını söyledi. Annesi ile kaçırılmış. Onu size geri getirdim.” dedi küçük kızı işaret ederek.
Sakallının verdiği cevap tam da Cesur’un duymaktan koktuğu şeydi.
“Bu kızı hayatımda ilk defa görüyorum.”
Cesur yavaşça ve korkuyla arkasına dönüp kıza baktı.
“Yalandı değil mi? Kaçırılman… Annen…”
Kız cevap vermedi, yüzünde zalimce bir sırıtış vardı. Birkaç adım geriledi ve konuşmaya başladı. Fakat bu kez dudaklarından dökülen ses mekanikti.
“S.İ.Y.E.M.! Sağ Kalan İnsanları Yok Etme Modülü devrede! Öncelikli emir: Kayıp Şehir’e giriş yap. Durum: Emir yerine getirildi. Yeni emirler alınıyor. Yeni emir: Yok et!”
Ardından birkaç biyonik takırtı duyuldu. Önce gözleri kırmızı bir ışıkla parlamaya başladı. Sonra kolları dirseklerinden imkânsız bir şekilde geriye kıvrılarak iki namluyu açığa çıkardı. Artık sağ kolunun yerinde bir minigun sol kolunun olduğu yerde ise bir alev silahı duruyordu. Diz kapaklarının altından da iki biyonik bacak fırladı ve küçük kız bir anda iki metrelik bir robota dönüştü.

Sakallı avazı çıktığı kadar “Cyborg!” diye bağırarak Cesur’u da tuttuğu gibi kendilerini bir sütunun ardına attı. Siyem anında yaylım ateşine başladı. Şehir çığlıklar ve silah sesleri ile yankılanmaya başladı. Herkes çığlıklar atarak kaçmaya, bu acımasız makinenin yolundan çekilmeye çalışıyordu.
“Lanet olsun! Ben ne yaptım?” diye bağırdı Cesur.
“Kendini suçlama! Köpekler bile onun ne olduğunu anlayamadı!” diye bağırdı sakallı, gürültünün üzerinden sesini duyurmaya çalışarak.
O anda Cesur’un gözlerinin önüne Siyem’in masum ama tehlikeli soruları geldi.

“Burası neresi?”

“Burada kaç kişi yaşıyor?”


“Lanet olası cyborg!” diye mırıldandı. Sütunun köşesinden sarkıp pompalı tüfeğiyle bir iki el ateş etti. Siyem sarsılmadı bile. Ateş kusarak etrafını yakıp yıkmaya devam ediyordu.

“Faydasız!” diye bağırdı sakallı. “Normal silahlar işe yaramaz. Dinle… Yardım etmek ister misin?”
“Elbette ki isterim. Bu pisliği başınıza ben açtım, temizlemek de bana düşer!”
“Güzel.” diye kıkırdadı sakallı. “Beni izle!” Minigun’ın yaylım ateşine yakalanmamak için hızlıca yer değiştirdiler. Cesur, köpeğinin de peşlerinde olduğunu görünce rahatladı. Cyborg’un görüş alanından çıktıklarına emin olduklarında hızlıca meydana bakan balkonlardan birine tırmanıp ufak bir odaya girdiler. Burası bir gözcü noktası olmalıydı. Küçük bir masa ve cephane kutuları vardı. Sakallı çabucak kutulardan birini açıp iki roketatar çıkarttı. “İşte al bunu ve bitirelim şu işi! Aşağıda insanlarım ölüyor!”
Cesur bu lafı ikiletmedi ve silahı çabucak kaptı.
Sakallı, Cesur’a şöyle bir bakıp “Umarım sen de bir cyborg’a falan dönüşmeye kalkmazsın evlat.” dedi endişeyle. Cesur sırıttı ve “Hayır ama hurdaya dönüşecek birini tanıyorum.” dedi.

İkili çabucak balkona geri döndüler. Meydan altlarında alev alevdi. Çığlıklar ve minigun’ın sesi ortalığı kasıp kavuruyordu. “Al bunu aşağılık pislik!” diye bağırdı sakallı ve ilk atışı yaptı. Roket, cyborg’un tam sırtında patladı. Cyborg hâlâ ayaktaydı. Sendeleyip geri döndü ve kendisine ateş edenlere baktı. Yüzün bir kısmı darbenin etkisiyle yanmıştı ve mekanik iskeletinin birazı ortaya çıkmıştı. Ardından Cesur roketini yolladı ve cyborg bir kez daha vuruldu. Darbenin etkisiyle geriye uçan robot inatla hareket etmeye devam etti ve kalkmaya çalıştı. Sakallı bir atış daha yaptı. Ardından da Cesur… Cyborg bir kez daha yere yığıldı ve cızırtılar eşliğinde havaya uçarak yok oldu.

***

“Ne yapmaya niyetlisin Arayıcı?” diye sordu Başvekil, günün ilerleyen saatlerinde Cesur ile buluştuklarında. Uzun boylu, kır saçlı bir kadındı. Kırmızı uzun bir pelerini ve zamanına göre şık sayılabilecek kıyafetleri vardı.
“Gördüğümüz gibi efendim, Cyborglar yeni bir tür geliştirmiş. Köpekler bile aradaki farkı anlayamıyor. O kadar insancıllar ki bir an bile şüphelenmedik. Kadı’yı uyarmam gerek. Korkarım ki bir sonraki hedef o. Çok geç kalmış bile olabilirim.” diye yanıtladı Cesur.
“Anlıyorum. Kayıp Şehir bugün büyük bir felaketin eşiğinden döndü. Bunda senin de payın büyük. Her ne kadar o tehlikeyi kapımıza sen getirmiş olsan da…”
“Bunun için üzgünüm efendim.”
“Özür dileme. Aradaki farkı kimse anlayamazdı. Sen doğru olduğuna inandığın şeyi yaptın.”
“Ama benim yüzümden şehriniz gizliliğini kaybetti.”
“Aldırma. Sonsuza kadar gizli kalamazdık zaten.” diye gülümsedi şef. “Şimdi git. Çok geç olmadan Kadı’yı uyar. Ama şunu bil ki şehrimin kapıları sana her zaman açık.”
Cesur, Başvekil’e teşekkürlerini sundu. Ardından Sakallı ile (lakabı da zaten buydu) dostça vedalaştı ve köpeğiyle birlikte Kadıköy’e doğru yola çıktı. Görünüşe göre savaş daha yeni başlıyordu.

- Son -

Screenshot from Fallout 3
Cyborg Art by Akiroshadowheart

16 Aralık 2009 Çarşamba

Yağmur


Eski yazılarımı okuyanlar bilirler, yağmur ve aramda oldukça enteresan bir ilişki vardır benim. Ne zaman sokağa çıksam yağmur yağar. Abartmıyorum, gerçekten de öyle… İzmir gibi sıcak bir memleketin ortasında dolu yağmuruna tutulmuşluğum bile vardır. Eski dostum yağmur, sağ olsun hiç yalnız bırakmaz beni. Nerede yakalasa sarılıp bir güzel sırılsıklam eder.

Örneğin bu sabah… İşe gitmek için yataktan kalkıp dışarı baktığımda havada tek damla yağmur yoktu. Gerine esneye banyoya gidip tıraşımı oldum, üzerimi değiştim falan derken bir de baktım yağmur başlamış Hem de ne yağmur! Ortalığı sular seller götürüyor. İşe gitmem gerektiği için mecburen çıktım tabi sokağa. Şemsiyemi açıp durağa doğru koşturmaya başladım. Ama yağmur o kadar şiddetliydi ki şemsiye bile kısa sürede su geçirmeye başladı. Elimde işlevini tamamen yitirmiş bir şemsiye ile otobüs durağına vardığımda başım hariç her tarafım sırılsıklam olmuştu bile. Kendimi zar zor otobüse attım. Biz yoldayken yağmur biraz azalmaya başladı. Metro istasyonuna vardığımızda ise hemen hemen durmuştu. “İyi bari, metrodan inice ıslanmam.” dedim kendi kendime. Metrodan iş yerine bayağı uzun bir yürüyüş mesafem var çünkü. Her neyse metroya bindim, durağıma vardım ve indim. Tam birkaç adım atmıştım ki bilin bakalım ne oldu? evet, bildiniz. Yağmur yeniden başladı…. Beni mi bekliyorsun be mübarek?

Geçenlerde de babamla birlikte bir yere gidiyorduk. Beraber hazırlandık, indik apartmanın kapısına. Bir de baktık ki yağmur başlamış. Babam “Hayda! Az önce baktım bir şey yoktu. Hakikaten de sen sokağa çıkınca yağmur başlıyor yahu! Ne iştir anlamadım.” diyerek başladı gülmeye. Aynı akşam eve dönmek için yola çıktığımızda da aynı şey oldu üstelik. Tam ben kapıya inmiştim ki yağmur başladı. Babam gene gülüyordu tabi kıkır kıkır.

Yani demem o ki, eğer bir gün bir yerde, hiç olmadık bir anda, hiç beklenmedik bir vakitte yağmur sizi bulursa bilin ki Yorgun Savaşçı oralarda bir yerde…

15 Aralık 2009 Salı

Eve dönüş (Bölüm 4)


Cesur, gözlerini açtığında gün doğmuştu. Uyuyakalmış olmalıydı. “Kahretsin!” diyerek ayağa kalktı. Siyem’in yatağının boş olduğunu gördüğünde ise okkalı bir küfür savurdu. Fakat az ötede kızın ayakta dikildiğini görünce sakinleşti. Köpeği de kızın hemen yanındaydı. “Anlaşılan birileri benden daha iyi nöbet tutmuş.” dedi kendi kendine. Yavaş adımlarla onlara yöneldi. Siyem başını kaldırmış, bakışları sabit, kolları iki yana açık vaziyette güneşe bakıyordu.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Cesur merakla.
“Hiç bir şey.” diye yanıtladı kollarını indiren kız.
“Güneşin altında fazla kalmamalısın. Tehlikelidir. Açık alanda bu şekilde kendini belli etmek de öyle…”
Siyem hiç cevap vermedi. Onun yerine uzaktaki bir yapıyı göstererek “Orası neresi?” diye sordu.
“Orası eski Göztepe trafo merkezi. Düzenleyiciler’in üslerinden biri.”
“Orada kaç kişi yaşıyor?
“En fazla 10. Eğer bize yardım ederler mi diye merak ediyorsan hiç umutlanma. Onlar sadece kendi amaçlarına hizmet eder. Haydi gel, bir şeyler yememiz gerek.”

Ama Siyem hiçbir şey yemedi. Hatta Cesur’un tüm ısrarlarına rağmen su dahi içmedi. “Sen uyanmadan önce bir şeyler atıştırmıştım.” dedi. Cesur buna pek ihtimal vermese de fazla üstelememeye karar verdi.

Bir günlük bir yürüyüşün ardından Kadıköy meydanına vardılar. Meydanın etrafı demir levhalardan ve dikenli tellerden oluşan bir duvar ile örülmüştü. Duvarın bazı kısımları ise üst üste yığılmış araba hurdaları ile kapatılmıştı. Tam duvarın ortasında ise kapı görevini gören metal-ahşap karışımı bir barikat vardı. Kapın her iki yanında da yine metal-ahşap karışımı, derme çatma iki kule vardı. Kulelerde ise eli silahlı nöbetçiler… Nöbetçiler Cesur’u görünce onu selamladılar ve kapıları açtılar. “Hoş geldin Arayıcı. Çabuk girin. Kum fırtınası yaklaşıyor.” dedi nöbetçilerden biri.
“Hoş bulduk. Kadı burada mı?” diye sordu Cesur, içeri girdiklerinde.
“Evet, her zamanki yerinde.” dedi nöbetçi, işaret parmağıyla yıkık dökük iskelenin yanındaki vapuru işaret ederek. “Dikkat etsen iyi olur. Bu aralar çok öfkeli.” diye ekledi.
“Neden? Bir sorun mu var?”
“Sorun mu? Bu lanet yerde sorunsuz bir gün geçmiyor ki! Mutant kertenkelelerle uğraştığımız yetmiyormuş gibi şimdi bir de cyborglar çıktı başımıza!”
“Cyborglar sonunda burayı buldular demek.”
“Evet ve kökümüzü kazımaya her zamankinden de niyetliler. Kadı sana anlatır. Benim nöbete devam etmem lazım.” dedi nöbetçi ve onları selamlayarak nöbetine döndü. Grup da vapura doğru yürümeye başladı. Etrafta bir sürü baraka vardı. Silahlı adamlar sağa sola koşuşturup duruyordu.
“Burası neresi?” diye sordu Siyem.
“Kadı’nın köyü. Ya da eski adıyla Kadıköy. Ufak bir yerleşim birimidir. İlk başta sadece Kadı ve arayıcıları vardı. Fakat kısa zamanda insanlar buraya yerleşmeye ve Kadı’nın önderliğinde yaşamaya başladılar. Cesur insanlardır.”
“Burada kaç kişi yaşıyor?”
“Çok fazla değil. En fazla 100. İşte geldik…” Vapurun hemen yanında duruyorlardı. “Şimdi… Kadı… Nasıl desem? Biraz farklıdır. O yüzden onu gördüğünde korkma, tamam mı?” Siyem başını tamam anlamında salladı ve içeri girdiler.


Kadı, terk edilmiş vapurun üst katında yaşıyordu. Gemiyi kendi zevkine göre düzenlemişti. Yer kilimlerle kaplıydı. Orada burada savaş öncesinden kalma bir sürü eşya görmek mümkündü. Tablolar, posterler, mobilyalar… Hatta çalışmayan bir plazma TV bile vardı. Hoş, çalışsa da alabileceği bir yayın yoktu.

İçeri girdiklerinde pencereden dışarıyı seyreden birini buldular. Sırtı dönük olduğundan yüzü görünmüyordu.
“Merhaba ihtiyar. Sana bir misafir getirdim.” dedi Cesur.
“Hoş geldin Cesur.” dedi titrek bir ses. Kartal, adamın yanına koşup Kadı’nın elini yalamaya başladı. “Sen de hoş geldin kızım.” dedi Kadı, nazikçe köpeği okşayarak. Yavaşça onlara doğru döndü ve kendini gösterdi.
Kadı, insan biçimli bir mutanttı. Yüzü biçimsizdi, ağzı çarpık, başı ise kocaman… Uzun beyaz saçları ve sakalı vardı. Cildi yer yer yeşil, yer yer ise ten rengiydi. Etleri sanki pul pul dökülüyordu. Elleri normal bir insana oranla daha ince, parmakları ise daha uzundu. Gözleri ise iri, sarı birer yuvarlaktan ibaretti. İnsandan çok bir böceğe aitmiş gibi görünüyorlardı. Üzerinde ise tek parça, kirli beyaz bir cüppe vardı.
Siyem, yaratığa merakla baktı. Hiç korkmadı, hiç geri çekilmedi. “Nesin sen böyle?” diye sordu kayıtsızca.
Kadı güldü. “Cesur çocuk.” dedi titrek sesiyle. “Bu soruyu sorup da artık yaşamayan bir sürü kişi olmuştur.” diye devam etti ardından. Siyem oralı bile olmadı.
“Kadı eskilerdendir. Savaş öncesi yaşayanlardan yani.” diye açıkladı Cesur.
“Hah! Buna yaşamak denirse tabi.” diye homurdandı Kadı. “Ben ne miyim evlat? Bir zamanlar ben de senin gibi insandım. İnanması güç, değil mi? Bu, savaştan önceydi elbette. Burada yaşardım, Kadıköy’de. O zaman her şey daha güzeldi. 42 yaşındaydım. Bir işim vardı, bir evim. Beni seven bir karım ve çocuklarım…  Sonra ne mi oldu?”
Yavaş adımlarla duvarda asılı el yapımı bir takvime ilerledi ve tarihi gösterdi; 23 Ekim 2277.  “150 yıl önce bugün Büyük Savaş oldu. Birkaç lanet Amerikalı ve Çinli’nin arasındaki anlaşmazlık ve küçük bir nükleer felaket. Sadece birkaç saat sürdü ama işte sonuçları ortada.” dedi bir eliyle dışarıdaki dünyayı göstererek. “Ve savaş… Savaş asla değişmez. Çok azımız hayatta kaldı. Birçoğumuz sonradan öldü. Birçoğumuz da değiştik. Ben de değişenlerdenim. Tam 192 yaşındayım evlat. Ama diğerlerinden farklıyım.” Bir parmağı ile gözlerini gösterdi “Bu gözlerle ne görüyorum, biliyor musun?” Kilometrelerce öteleri… Her taşın altını, her kayanın ardını… Başka insanların gördüklerini onların gözünden görüyorum. Cyborglar bu yüzden peşimde zaten. Beni ele geçirip tüm insanların yerini öğrenmek istiyorlar. Böylelikle kökümüzü kazımaları daha da kolay olacak. Onların nereden geldiğini ve kim adına çalıştıklarını ise bilmiyoruz ne yazık ki.” diye bitirdi Kadı.
“Artık değil.” dedi Cesur, çantasından çıkardığı bir veri diskini sallarken.
“Nedir o? Yoksa…” diye sordu Kadı heyecanla.
“Aynen öyle. Maltepe’deki üniversitenin arşivine gittim ve hâlâ çalışan bir bilgisayar buldum. Biliyorsun, tüm bilgisayarlar Global Ağ’a bağlıdır. Görünüşe göre Ağ hâlâ canlı ve aktif. Beni oldukça zorladı ama istediğim bilgiyi elde etmeyi başardım. Görünüşe göre iki taraf da birbirine nükleer oyuncaklarını fırlatırken Global Ağ boş durmuyormuş. Tüm kontrolü ele geçirip yeryüzündeki tüm nükleer füzeleri ateşlemiş. Her yöne… Her ülkeye… Telsiz mesajlarını kontrol et, sen de göreceksin.” Diski kadıya uzattı. Kadı elleri titreyerek diski aldı ve inanamayan bakışlarla minik cihaza baktı.
“Öyleyse şüphelerim de haklıyım!” diye fısıldadı heyecanla “Cyborg ordularının ardındaki şey gerçekten de Global Ağ. O hâlâ canlı ve insan ırkını yok etmeye kararlı.”
“Öyle görünüyor. Özellikle de bilgiyi elde ettikten sonra peşime takılan cyborg sayısını göz önüne alırsak… Neyse ki onları atlatmayı başardım.”
Kadı, ince elleriyle diski bir süre evirip çevirdi. Sonunda başını kaldırıp “Bu gerçekten de önemli bir bilgi.” diye fısıldadı. “Peki, kızın bunlarla ilgisi ne?” diye sordu ardından.
“Hiç… O, Yağmacılar’dan kaçan bir esir. Ona evine dönmesi için yardım ediyorum, hepsi bu.”
Bunun üzerine Kadı bir kahkaha attı. Kahkahası korkunçtu. “Demek, evine dönmesine yardım ediyorsun, öyle mi? Sen kendini ne sanıyorsun, seçilmiş kişi falan mı?”
Cesur yalnızca omuz silkmekle yetindi. “Kayıp Şehir’den geliyor.” dedi.
Kadı şaşkın bakışlarla kızı süzdü. “Bak sen şu işe…” diye mırıldandı.
“Yerini bilebileceğini umuyoruz.” diye üsteledi Cesur.
“Tabii ki yerini biliyorum!” diye tersledi Kadı. “Ben her şeyi bilirim! Sadece herkesle paylaşmam, o kadar. Neden tüm Arayıcılar’ı benim için çalıştırıyorum sanıyorsun?”
“Yeni bir plazma TV için?” diye sordu Cesur, gülümseyerek.
Kadı homurdanarak bir dolaba doğru ilerledi. Bir taraftan da “Zevzek!” diye mırıldanıyordu. Ama bıyık altından güldüğü Cesur’un gözünden kaçmamıştı.
Az sonra elinde birkaç harita olduğu halde geri geldi.
“İşte bu savaş öncesi bir harita. Bu da arayıcılarımdan birinin çizdiği… Kayıp Şehir tam burada.” diyerek bir noktayı gösterdi.
“Ne yani? Kayıp Şehir karşıda mı?” dedi Cesur şaşkınca.
“Aynen öyle. Kapalı Çarşı’nın hemen altında.”
“İyi ama o tarafa nasıl geçeceğiz? Bildiğim kadarıyla Boğaz Köprüsü dâhil 3 köprü de yıkık vaziyette. Tüp geçitte zombi ve dev sıçanlarla kaynıyor.”
“İkinci tüp geçidi unutuyorsun.” dedi Kadı sırıtarak.
“İkinci tüp geçit mi var?” diye sordu Cesur şaşkınlıkla.
“Evet, tam burada.” diyerek haritada limanın hemen yanındaki başka bir noktayı gösterdi. “Savaştan hemen önce tamamlandı ama hizmete hiç açılmadı. Tüneller temiz ve kontrolümüzde. Kimse de yerini bilmiyor.” diye ekledi ardından.
“Kimse bilmiyorsa Yağmacılar bu kızı ve annesini bu tarafa nasıl geçirmiş o zaman?” diye sordu Cesur kuşkuyla.
“Bu benim de merak ettiğim bir soru. Sanırım bunun cevabını en iyi sen verebilirsin kızım.” dedi Kadı. Ama Siyem onlarla değildi. “Nereye kayboldu bu?”
Onu bulduklarında vapurun balkonundaydı. Kafasını göğe kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Tıpkı bu sabah çölde yaptığı gibi…  “Ne yapıyorsun?” diye sordu Cesur. Yanıt gelmedi.
“Garip kız… Haydi, içeri gelin. Hazırlıklara başlasak iyi olur. Sabahtan yola çıkmalısınız.” dedi Kadı. Hep birlikte içeri döndüler.

(Devam edecek...)


Screenshot from Fallout 3

10 Aralık 2009 Perşembe

Eve dönüş (Bölüm 3)


Genç adam, Alman kurdu ve kız çocuğundan oluşan sıra dışı üçlü, dikkatli bir şekilde Cadde’ye çıktılar. Uzaktan gelen silah sesleri ve bağrışmalara bakılırsa Yağmacılar ve Düzenleyiciler yine birbirlerini yiyiyorlardı. Grup, sesleri arkalarına alarak daha tenha olduğunu umdukları bir yöne doğru ilerlemeye başladı. Bir taraftan yürürken bir taraftan da fısıldayarak konuşuyorlardı. “Evin nerede demiştin?” diye sordu genç adam, yıkık bir binanın köşesinden önlerindeki yolu gözetlerken.
“Bilmiyorum…” diye fısıldadı kız.
Genç adam şaşkınlıkla “Ne?” diye bağırdı. Köpek hafif bir homurtu koyuverince ne yaptığının farkına vardı ve alt dudağını ısırarak hızlıca etrafına bakındı. Gelen giden yok gibiydi. “Evinin nerede olduğunu bilmiyor musun yani? Peki, seni oraya nasıl götürmemi bekliyorsun, söyler misin bana küçük hanım?” diye çıkıştı, cesaret edebildiği kadar yüksek sesle.
“Ben… Evimin adını biliyorum. Kayıp Şehir…” diye mırıldandı küçük kız. “Nerede olduğunu biliyorsundur diye umuyordum.” diye ekledi ardından.
Genç adam inanamayan bakışlarla genç kıza bakakaldı. “Kayıp Şehir mi? Sen oradan mısın yani?” dedi şaşkınca.
“Yani nerede olduğunu biliyor musun?” dedi kız umutla.
“Hayır, bilmiyorum. Lanet olsun! O şehir kayıp! Adı üzerinde, Kayıp Şehir… Kimse nerede olduğunu bilmez. O şehrin bir efsaneden ibaret olduğunu sanıyordum.”
Kızın yüzü asıldı ve bakışları önüne düştü.
Adam sıkıntılı bir şekilde iç geçirdi ve “Merak etme. Bilebilecek birini tanıyorum.” dedi.

***

Büyük Savaş olarak adlandırılan felaketin ardından tüm dünya çorak topraklar ile kaplanmıştı. Savaş sırasında atılan nükleer bombalar hemen hemen tüm bitki örtüsünü yok etmiş, tüm dağları, tüm yerleşim birimlerini yerle bir etmişti. Cadde gibi bazı şehir kalıntıları dışında her yer çöl halindeydi. Su, içilemeyecek derecede radyasyon kaynıyordu. İnsanoğlu kendi sonunu kendi getirmişti. Şimdi bu sonu gelmeyen çöl ikliminde, orada burada kurdukları küçük yerleşim birimlerinde yaşamaya gayret ediyorlardı. Aşırı radyon sebebiyle mutasyona uğramış yaratıklarla uğraştıkları yetmiyormuş gibi, bu kanunsuz ve başıboş düzeni kendi çıkarları için kullanan insanlara karşı da mücadele etmeleri gerekiyordu.

Gece hızla çöktü. Grup, birkaç saat önce Cadde’den ayrılmış, çorak topraklar üzerinde yolculuklarına devam etmeye başlamıştı. Güvenilir bir yer bulup kamp kurmaya karar verdiler. Sonunda taşlık bir yamacın eteklerine oturdular. Genç adam çantasından çıkardığı battaniye ile yatacak bir yer hazırlayıp kızı yatırdı. Kendisi ise bağdaş kurup nöbet tutmaya hazırlandı. Köpeği de hemen ayaklarının dibinde, yarı kapalı gözlerle uzanıyordu. Ateş yakmaya cesaret edememişlerdi.
“Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.” diye mırıldandı Siyem. Adam cevap vermek yerine kafasını sallamakla yetindi. “Henüz adını bile bilmiyorum.” diye devam etti kız.
“Benim bir adım yok.” dedi adam. Kızın soran gözleriyle karşılaşınca devam etti. “Annem doğum esnasında ölmüş. Bana bir isim veremeden önce… Babamı ise hiç tanımadım. Eğer tanısaydım onu kesin öldürürdüm.”
“Neden?” diye sordu Siyem.
“Çünkü babam olacak piç, pisliğin tekiymiş. Bir Yağmacı… Köyümüze yapılan bir baskın sırasında anneme tecavüz etmiş. Annem, her şeye rağmen beni sahiplenmiş ve doğurmuş. Bense annemin bu vefasını onun hayatına mal olarak ödemişim.” dedi hüzünle. “Şimdi sana neden yardım ettiğimi biliyorsun.” diye ekledi ardından.
Kız anlayışlı bir şekilde kafa salladı.
“Beni tanıyanlar bana Cesur der. Lakabım bu… İstersen bana böyle seslenebilirsin. İşim gereği de Arayıcı derler. Ben buyum çünkü, bir Arayıcı.”
“Arayıcı nedir?” diye sordu Siyem bu kez de.
“Senin uyumaya niyetin yok galiba.” diye gülümsedi adam. “Arayıcıları bilirsin. Belki de bilmezsin. Araziyi dolaşırız, harabelere dalarız. Büyük Savaş’tan önceki zamana ait şeyleri toplarız. Kullanılabilir durumdaki haritalar, kitaplar, arşivler… Arazinin haritasını çıkaranlar da var, benim gibi. Sonra da bunları yiyecek ve ilaç karşılığında satarız.”
“Heyecanlı bir hayat olmalı…”
“Öyledir. Ve de tehlikeli…”
“Peki ya köpeğin? Onun bir ismi var mı?
“Evet, var. Kartal…”
“Kartal mı? Dişi bir köpek için biraz garip bir isim değil mi bu?”
“Aslında öyle… Bu ismi onu Kartal’da bulduğum için verdim. Aslına bakarsan o beni buldu. Hatta hayatımı kurtardı.” Sonra köpeğin başını okşayarak “Eh, Şaşkın Bakkal’dan iyidir herhalde.” diyerek güldü.
Siyem yattığı yerde dönerek bir müddet sessizleşti. Sonra da usulca “Cesur… Güzel bir isim.” diye mırıldandı.
Adam karanlıklara bakarak gülümsedi… “Evet, sanırım öyle.”

(Devam edecek...)


Screenshot from Fallout 3

5 Aralık 2009 Cumartesi

Kalemleriniz hazır mı?


Hikaye yazmayı sever misiniz? Peki Ejderha Mızrağı serisini sever misiniz? Cevabınız evet ise size harika bir haberimiz var!

Fantastik Edebiyat hakkında yayın yapan ve Türkiye'nin önde gelen sitelerinden birisi olan Kayıp Rıhtım, kuruluşunun ikinci yıl dönümü şerefine nefis bir etkinlik düzenliyor; Ejderha Mızrağı temalı bir öykü seçkisi...

Sitede zaten her ay faklı temalar üzerine oldukça keyifli seçkiler yazılmakta ve ortaya güzel hikayeler ortaya çıkmaktaydı. Bu kez bizleri varolan bir hikayenin içine davet ediyor, seçtiğimiz bu evrendeki karakter ve mekanları kullanarak öykü yazmamıza fırsat veriyorlar.

Resmi açıklama için buraya, Aylık Öykü Seçkisi'ne ve birbirinden güzel kısa hikayelere ulaşmak için de buraya tıklayabilirsiniz.

Kaleminize kuvvet...

ShareThis