22 Mart 2010 Pazartesi

Blog Ödülleri 2010

Gelenekselleşme yolunda emin adımlarla ilerleyen Blog Ödülleri bu yıl bir kez daha tüm aktifliği ve heyecanı ile karşımızda. Bu kez tam 17 kategorinin yarışacağı organizasyon hem sayfalarımızı tanıtmak için hem de yeni bloggerlar ve yeni insanlarla tanışmak, yeni arkadaşlıklar kurmak için iyi bir fırsat.

Özellikle çok yakından takip ettiğim size ait blogların bu yarışmada başarılı olacağını düşünüyorum. Ödül alamasak bile orada olmak, bu organizasyona katkıda bulunmak bile güzel bir şey olsa gerek...

Bu yılki organizasyonu destekleyenler arasında Blog Dergisi olarak biz de yerimizi aldık. Eğer sizde katılmak isterseniz, ki katılmalısınız bence, buraya tıklayıp blog sayfanızı kaydettirmeniz yeterli... Şimdiden başarılar.

Not: Videonun açılması biraz zaman alıyor. İzlediğiniz için teşekkürler...

18 Mart 2010 Perşembe

Sil dürçmesi! (Dil sürçmesi)

Son zamanlarda dil sürçmelerim acayip derecede arttı. Nedendir bilmem hemen hemen her diyalogda bir gaf yapar oldum. Örneğin geçen gün işyerinde otururken telefon çaldı. Açtım, yaşlı bir amca çıktı. Meğer yanlış numaraymış. Adam mahcup bir şekilde “Özür dilerim evladım.” dedi. Ben de "Önemli değil" diyeceğime yanlışlıkla “Asıl ben özür dilerim amcacım.” demez miyim?
  • Dün akşam ofiste çalışırken kapı açıldı ve müdürün eşi içeri girdi. “Merhabaaa!” dedi sevecen bir sesle. Benim verdiğim cevapsa evlere şenlikti; “Hoş bulduuuum!”
  • Forum Bornova’yı duymuşsunuzdur. İzmir’de bulunan bayağı büyük ve lüks bir alış-veriş merkezi. Daha hiç gitmişliğim yok bu arada… Her neyse, ben oranın ismini her nedense hep yanlış telaffuz ediyorum. Sürekli Borum Fornova diyorum.
  • Bir Pazar günü yolda yürürken eskide beri tanıdığım ve oldukça samimi olduğum bir abim ile karşılaştım. Adam beni görünce gülümsedi ve geldi eldi sıktı, halimi hatırımı sordu. Ben de ona cevap vereceğim derken yanlışlıkla şöyle dedim; “İyiydim abi, sen nassan?”
  • Yine iş yerinden bir anı… Bir paket teslim etmek için kargoya gitmiştim. Müdür “Kargo ücretini mutlaka biz ödeyelim, karşı tarafa ayıp olmasın.” diye tembihlemişti ben çıkarken. Elimdeki dosyayı görevli bayana teslim edip beklemeye başladım. Kadın bir taraftan bilgisayarının tuşlarını takırdatarak kayıt işlemini yaparken bir taraftan da “Karşı ödemeli mi?” diye sordu. “Hayır, biz ödemeli!” dedim panikle. Kadın bana şöyle bir baktı sonra da kahkahalarla gülmeye başladı. “Ay, sinirim bozuldu kusura bakmayın.” dedi gülmekten yaşaran gözlerle. Hem özür diliyor hem de kıkır kıkır gülüyordu, en sonunda işlemi yanındaki arkadaşına devredip ofisin arka taraflarına kaçtı. Ben çıkarken hâlâ gülüyordu.

Ama bu dil sürçme özelliğinin genetik olduğuna karar verdim ben. Kardeşlerim de öyle çünkü. Mesela erkek kardeşim bu konuda tam bir uzman. “Düşme koşarsın!” ve “Abara kenare! (araba geliyor kenara kaçın demek istiyor) kardeşimin geniş yelpazesinden bazı seçmeler. Kız kardeşim de ondan az değildir hani; “Zeki Akpınar – Metin Akdurak” isimli iki sinema sanatçısı türetmesi, Denizaltındaki yirmi bin fersahtan “Yeraltındaki bilmem kaç tane bir şey” diye bahsetmesi de onun incilerinden bir demet olarak kayıtlara geçsin efendim. (Kendini rezil ettiği yetmiyormuş gibi işin içine bir de ailesini karıştıran yazar örneği)

Soruyorum size, ne olacak bizim bu halimiz?

11 Mart 2010 Perşembe

Şerit

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi  için yazılmıştır.

Genç kadın ellerine baktı… Bu eller gerçekten de onun muydu? Hatırladığından çok daha küçük ve yumuk yumuk görünüyorlardı. Sanki bir bebeğe ait gibiydiler. “Neler oluyor böyle?” demeye çalıştı fakat çıkardığı ses basit bir “Agu!”dan öteye gidemedi. Şaşkınlıkla etrafına bakındı ve ahşap korkuluklarla çevrili küçük bir yatakta olduğunu fark etti. Yatağı hatırlamıyordu ama odayı gayet net anımsıyordu. Duvar kâğıtları, perdeler, çift kanatlı pencere… Burası bir zamanlar onun odasıydı, çocukken kaldığı yer… Ama garip bir biçimde hepsi oldukça yeni görünüyordu gözüne. Odanın kapısı açıldı ve içeri dünyalar güzeli bir kadın girdi. Annesiydi bu! Ne kadar da genç ve hayat doluydu… Onu görünce içinin büyük bir sevinç ve sıcaklık ile kaplandığını hissetti birden. Fakat kadın kendisine bakmamış, hemen yatağın yanındaki dolabı açarak bir şeyler aramaya başlamıştı. Ona seslenmek istedi, anne demek istedi fakat bu kez ağzından çıkan şey bir “Bugu!” oldu. Kendisine kızdı ve tekrar denedi. Bu kez kuvvetli bir “Anne!” çıkıverdi ağzından. Annesi nasıl da şaşırmıştı. Hemen koşup kendisine sarıldı ve kucağına aldı. “Bey, bey! Bil bakalım kızımız ne dedi?” diyerek sevinçle odanın kapısına doğru yürüdü.


Kapıdan geçmeleriyle birlikte sahne değişiverdi. Yine birinin kucağındaydı fakat bu kez kendisini taşıyan kişi babasıydı. Üstelik artık evde de değillerdi. Neredeydi sahiden? Ve neden bu kadar utanıyordu? Etrafa ürkek gözlerle bakındı. Üzerine tebeşirle yazılar yazılmış kara bir tahta çarptı gözüne. Tam üstündeki tabloya “Ali gel. Topu at.” tarzı fişler yapıştırılmıştı. Bir sürü de sıra vardı etrafta. Arka arkaya dizilmiş ahşap okul sıraları… Hepsinin ardında da siyah önlükler içinde bir sürü minik öğrenci. Kendi üstünde de aynı önlüğün olduğunu gördü hayal meyal. “Evet çocuklar, bugün sınıfımıza yeni biri katılıyor.” dedi yüksek perdeden çıkan müşfik bir erkek sesi. Bu sesi hatırlıyordu, ilkokul öğretmenine aitti. Nasıl unutabilirdi ki? O ilk aşkıydı. Yakışıklı öğretmen, kendisini babasının kucağından alarak teşekkür mahiyetinde bir şeyler mırıldandı. Sonra da küçük bedeni yere basması için kucağından indirdi. Babası “Uslu dur e mi kızım?” dedi usulca. Sonra da eğilip alnına küçük bir öpücük kondurdu.


Alnına değen öpücük ile içi titredi. Babası geri çekildiğinde adamın en az 15 yıl yaşlanmış olduğunu gördü hayretle. Hemen yanında gözyaşlarına hâkim olamayan annesini gördü. O da yaşlanmıştı. Şaşırarak etrafına bakındı ve etrafında üzerlerinde kep ve cüppeleri olan bir sürü genç olduğunu fark etti. Çabucak kendi üstündekilere baktı ve siyah önlüğünün yerini siyah bir mezuniyet cüppesinin aldığını gördü. Elinde tuttuğu şey bir diploma mıydı? “Seninle iftihar ediyorum kızım.” dedi babası. Annesi de onaylarcasına başını salladı. Genç kız gülümsemeden edemedi. O sırada bir anons duyuldu ve tüm gençler neşe ile keplerini havaya fırlattı. Genç kız da aynı sevinç ve neşeyle kepini çıkartarak tüm gücüyle havaya attı.


Havaya fırlattığı şey artık bir kep değildi. Sahi neydi o? Düğün çiçeğine benziyordu. Evet, bu sahiden de düğününde taşıdığı o güzelim buketti. Buketin havada uçuşunu ve bir grup genç kız tarafından kapılmaya çalışılmasını izledi mutlulukla. En yakın arkadaşı yakalamıştı buketi. Kız bir sevinç çığlığı atarak yerinde zıp zıp zıplarken kendisi de gülmeden edemedi. Güneşli ve düğün için ideal bir gündü. Belinde nazik bir dokunuş hissedip sağ yanına döndü ve evlendiği adam ile göz göze geldi. “Seni seviyorum.” dedi adam ona usulca. “Ben de seni…” diye karşılık verdi kadın. İkisi birlikte hemen yanlarında duran arabanın sol kapısını açarak kahkahalar eşliğinde araca girdiler.


Kadın çığlık çığlığa aracın sağ kapısından dışarı çıktı. Gece vaktiydi ve inanılmaz bir sancı vardı karnında. Bu da yetmiyormuş gibi sağanak bir yağış kendisini sırılsıklam ediyordu şu anda. Karnı şiş miydi yoksa ona mı öyle geliyordu? Sancı dayanılmaz boyutlara geldi ve acı dolu bir çığlık attı kadın. Kocasının sesini duydu sonra. “Karım doğum yapıyor, çabuk bir sedye getirin!” diye bağırıyordu telaşla. Beyazlar içinde bir adam ve bir kadının kendisine doğru koşturduğunu gördü. Çabucak koluna girip kendisini sedyeye yatırdılar.


Başını yumuşacık yastığa koydu. Sedyeler bu kadar rahat mıydı? Elleri ile elinin altındaki zemini yokladı ve sadece temiz çarşafların verdiği o huzuru hissetti parmaklarında. Başını çevirip yan tarafına baktığında bir hastane odasında olduğunu fark etti. Karnı inmiş, doğum sancıları sona ermişti. Kocasının yanı başında, mutluluk ve hüzün dolu bir bakışla kendisini seyretmekte olduğunu gördü. O esnada odanın kapısı açıldı ve tonton bir hemşire kucağında bir bebek olduğu halde içeri girdi. “Tebrikler! Bir oğlunuz oldu.” dedi hemşire sevinçle. Sonra da kucağındaki bebeği dikkatle yatağa, annesinin yanına yatırıverdi.
“Oğlum.” dedi kadın, bebeği koklayıp öperek.


Oğlunun yanağındaki sakal kökleri dudağına hafifçe battığında irkildi. Kendini hafifçe geri çektiğinde oğlunu genç bir delikanlı olarak buldu karşısında. Oğlu da ona sarılmış ve mutlu mutlu gülümsüyordu. “Nice senelere anne.” dedi oğlu gülümseyerek. Eşinin “Doğum günün kutlu olsun hayatım.” diyen sesi geldi arkasından. Bugünü hatırlıyordu. Kendisi için düzenlenen sürpriz doğum günü partisiydi bu. Mütevazı evlerinin geniş salonundaydılar. İşte annesi de oradaydı. Ah, keşke babası da hâlâ hayatta olsaydı… Kocası kendisine bir hediye paketi uzatarak bu düşüncelerini böldü. Paketi büyük bir mutlulukla açtı ve kıymetli taşlarla bezenmiş gümüş kakmalı bir el aynasına bakarken buldu kendini. Hafifçe kırlaşan saçlarını görüp hüzünle gülümsedi.


El aynası bir anda büyüyüp kaliteli bir boy aynasına dönüştü. Kadın aynanın karşısına geçmiş, acele ile paltosunun düğmelerini ilikliyordu. Saçları artık iyice beyazlamış, gözlerinin kenarlarına kırışıklıklar yerleşmişti. Bir taraftan da telefondaki gelini ile konuşuyordu telaşlı telaşlı. “Anne çok ateşi var! Çok hasta!” diye ağlıyordu telefondaki gelin. “Merak etme kızım, hemen geliyorum. Torunumu öyle bırakacak değilim.” dedi kadın. Çabucak telefonu kapattı ve koşarak evden ayrıldı. Düşüncelere dalmış bir şekilde kaldırımda koştururken uzaktan gelen arabayı fark edemedi. Karşıdan karşıya geçmek için adımını dikkatsizce caddeye attı. Son duyduğu şey keskin bir klakson eşliğinde çıkan fren sesi, son gördüğü şey ise hızla yaklaşan arabanın parlak farlarıydı. Yoksa değil miydi?

***

Orta yaşlı bir adam olan doktor, küçük feneri yardımıyla caddede boylu boyunca yatan kadının gözbebeği reflekslerini kontrol etti. Hiç yaşam belirtisi yoktu. “Maalesef kaybetmişiz.” dedi yanında duran ambulans görevlisine. “Garip… Neden gülümsüyor?” dedi delikanlı çağlarındaki genç ambulans görevlisi. “Bilmem.” dedi doktor. “Belki de hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden akmıştır. Ne dersin?” diye sordu ardından. İkisi de bu fikrin absürdlüğü karşısında güldü. Yerini çabucak ciddiyete bırakan, hüzünlü bir gülüştü bu.  Doktorun eli kibarca kadının yüzüne uzandı ve açık olan göz kapaklarını son kez olmak üzere bu dünyaya kapattı.




Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi  için yazılmıştır.

8 Mart 2010 Pazartesi

Sadece bir dakika

Bu sabah tam işe gitmek için evden çıkıyordum ki babamın bana seslendiğini duydum. Benden ufak bir şey istiyordu. Ben de tam o sırada kapıyı açmış ve çıkmak üzereydim. “Bir dakikadan bir şey olmaz.” dedim kendi kendime ve kapıyı kapatıp babamın yanına gittim sonra da istediği şeyi çabucak halledip koşa koşa evden çıktım. Ama geç kalmıştım, binmem gereken otobüs çoktan kalkmıştı. Bir dahaki otobüs ise 20 dakika sonra gelecekti üstelik. “Neyse olan oldu bir kere, ne yapalım?” dedim ve başladım hızlı adımlarla sahile doğru yürümeye. “Oradan dakika başı otobüs geçiyor nasıl olsa. Birine biniveririm.” diye düşünüyordum yürürken.

Sahildeki durağa vardığımda 5 dakika kaybetmiştim bile. Üstelik yol çok kalabalıktı ve arabalar milim milim ilerliyorlardı. Yine de umudumu kaybetmeden beklemeye başladım. Bir beş dakika kadar daha bekledikten sonra ilk otobüs ufukta gözüktü. Sevinçle otobüse binmeye hazırlanıyordum ki araç durmadan yoluna devam etti. Zaten dursa bile ağzına kadar dolu olduğu için binmeme imkân yoktu. Böyle otobüsleri gördüğümde aklıma hep eski Gırgır dergisindeki otobüs karikatürleri geliyor nedense. Hani pencerelerinden kollar bacaklar çıkmış olanlardan. Hoş, bu otobüsün de ondan pek farkı yoktu laf aramızda.

Her neyse, derin bir iç çekip bir sonraki otobüsü beklemeye başladım. Onun da dolu geçmesi, hatta bir dahakinin de dolu geçmesi pek de hoş bir tecrübe değildi doğrusu. Artık iyice paniklemeye başlamıştım ve her 30 saniyede bir saatime bakar olmuştum. Neyse ki 10-15 dakika gibi bir bekleyişin ardından kısmen boş bir otobüs durağa yanaştı. Biz de durakta bekleyen kalabalık güruh olarak kapısına hücum ettik. Otobüsün o daracık koridorunda zar zor da olsa kendime bir yer buldum. O kadar kalabalıktı ki kendimi konserve sardalye balığı gibi hissediyordum. “Neyse canım, bindim ya!” diye kendimi avuttum. Ben ne bileyim dertlerimin asıl yeni başladığını?

Sağ yanımda iyi giyimli fakat yaşlı mı yaşlı bir amca duruyordu. Bir taraftan tepeden sallanan tutacaklara tutunmaya çalışırken bir taraftan da sakız çiğnemeye çalışıyordu amcam. Çiğnemeye çalışıyordu diyorum çünkü büyük bir ihtimalle dişleri yoktu. Ağzını kocaman aça aça cak! cak! cak! diye çiğniyordu sakızı. Ve çıkan sesi burada size tarif etmemin imkânı yok! Islak bir sesti ve de vıcık vıcık… Hem de adamın ağzı tam kulağımın dibine denk geliyordu. İşkenceyi düşünebiliyor musunuz? Tam 30 dakika boyunca bu adamın kulağımın dibinde o sesi çıkartmasını dinlemek zorunda kaldım. Otobüs de inadına inadına her durakta duruyordu. Hayır, adam da bayağı yaşlı, bir şey de diyemiyorsun. “Allah’ım bana sabır ver. Sabır selamet ya rabbi!” diye diye bir hal oldum. Bu arada insanların sinirlendiklerinde neden gözü seğirir, neden hülyalı bir şekilde haince sırıtırlar, dişlerini neden gıcırdatırlar vb her şeyi öğreniverdim.

Derken enseme Pat! diye bir darbe aldım. “Ne oluyoruz yahu!” diyerek arkam döndüm ve sağ arkamdaki adam ile sol arkamdaki adamın tanıdık olduklarını anladım. Adam arkadaşının omzuna “Ne haber ya?” diye vururken arada yanlışlıkla benim de enseme patlatmış meğerse. Boy kısa olunca… Başladılar gürültülü bir şekilde arkamda sohbet etmeye… “Sabır selamet ya rabbi!” demeye devam ettim. Bu arada o cak-caklar da diğer kulağımın dibinde devam ediyordu.

Derken otobüs şoförü ayağa kalktı ve “Ula uşağım! Haçan ne anliysunuz o düğmeye basmaktan daaaa? Madem inmeyecektunuz ne diye basaysunuz o düğmeye?” diyerek bağırmaya başladı. “Eyvahlar olsun, Laz şoför!” dememe kalmadan arka taraflardan üç tane yeni yetme “Sana ne, sen işine bak!” demez mi? Onların öyle söylemesiyle başladı şoför, yolcular ve o üç ileri zekâlı arasında bir ağız dalaşı. Meğerse otobüsün her durakta durmasının sebebi o üç aklı evvelin her durakta laf olsun diye düğmeye basmasıymış. “Hah” dedim “Bir kavgamız eksikti. Şimdi bir de otobüsü karakola çekerler, tam olur.”

Neyse ki öyle olmadı da şoför sakinleşti, gençler de postu kaptırmadan otobüsü çabuk yoldan terk etti. “Oh, çok şükür.” dememe kalmadan cak-caklar gene başladı. Benim de göz seğirmelerim… Durun, daha bitmedi. Bir durak sonra otobüs iyice kalabalıklaşıp adım atacak yer kalmayınca şoför orta kapıları da açtı ve oradan da bir-iki yolcu binmesini sağladı. Bir tanesi benimle yüz yüze gelecek şekilde bindi hatta. Ama adam nasıl alkol kokuyor! Yok böyle kötü bir koku… Saat sabahın 8:30’u ve adam zil zurna sarhoş. Surat zaten kıpkırmızı… Bir de başlamasın mı memleketi kurtarmaya? O konuştukça alkol dolu nefesi benim suratıma çarpıyor. Kafayı sağa sola çeviriyorum ama otobüs o kadar dolu ki kaçmamın imkânı yok. Bundan daha kötüsü olamaz herhalde diye düşünürken bir de otobüsünü çukura girmesi ile yerden bir karış yükselmem ve kafamı demirlere vurmam bir oldu.

Otobüsten indiğimde “Kim gazi madalyası takacak bana?” diye sağa sola bakındım ama kimseyi göremedim. Onun yerine arkamdakilerden “Yürüsene kardeşim, biz de ineceğiz herhalde!” diye azar işittim üstüne. Kendimi apar topar metroya attım ve yol boyunca etrafımdaki yolculara ürkek bakışlar atarak iş yerime zor da olsa vardım. Ama varmam gereken saatten yarım saat geç… Çabucak kapıdan içeri girdim ve günaydın diyerek üst kata çıkan merdivenlere doğru ilerlemeye başladım. Alt katta görevli olan arkadaş “Bir dakika beklesene burada, ufak bir işim var.” dedi bana. Ben de “Hayır efendim, bekleyemem!” diyerek koştura koştura üst kata çıktım.  “Bu ne acele ya? Bir dakika beklesen ölür müsün?” diye seslendi arkamdan. O bir dakika nelere mal oluyor bir bilse…

3 Mart 2010 Çarşamba

Bir iftar yemeği


Yanılmıyorsam geçtiğimiz Ramazan ayının son günleriydi. Firma olarak bir iftar yemeğine davetliydik. Daveti veren de sektörün önde gelen devlerinden biri… Belediye Başkanı başta olmak üzere sayısız önemli şahsiyet de bizimle birlikte bu yemeğe davetliydi. O kadar önemli bir yemekti yani… Bizim firmaya 5 kişilik davetiye gönderilmişti. Sayıyı tamamlamak adına beşinci kişi olarak da ben seçilmiştim. Hem de tüm itirazlarıma ve kıvırma operasyonlarıma rağmen… (Binlerce dansöz var!)

Her neyse, iftar saatine yakın bir vakitte hep beraber şirket arabalarından birine sıkış tepiş doluşuverdik ve çıktık yola. Çıkmasına çıktık ama kimse gideceğimiz yeri tam manası ile bilmiyordu. Elimizdeki tek ipucu ise davetiyenin üzerinde yazan bir satırlık adresti; “Falanca Restoran Kemalpaşa Yolu, Total benzin istasyonunun karşısı.” İlk başta neşeli şakalaşmalar eşliğinde başlayan yolculuğumuz direksiyondaki arkadaşın “Yemek neredeymiş?” sorusunu sorma gafletinde bulunması ile tam bir kâbusa dönüştü. O neşeli insanlar gitti, yerlerine açlıktan gözü dönmüş bir güruh geldi anında. Eee, kolay değil. Hepimiz oruçluyuz ve işin ucunda iftarı kaçırmak var. Anlayın artık durumumuzu… Biz arabanın içinde “O taraf! Hayır, bu taraf!” diye birbirimizi yerken (Tövbe, yemek yok. Oruçluyuz!) bir Total benzincisi ile burun buruna geldik. Hep beraber sevinç çığlıkları atarak birbirimize sarıldık ve kafalarımızı aynı anda benzincinin karşısına yani restoranın olması gerektiği yere çevirdik. O da ne? Benzincinin karşısında bir restoran vardı olmasına ama pek de beklediğimiz gibi bir yer değildi. Bu daha çok kamyoncuların konakladığı ucuz yerlerden birine benziyordu. Önünde de bir sürü kamyon vardı zaten. Ürkek gözlerle tabelasına baktık ve mekânın ismini okuduk; “Cengo’nun Yeri.” Yanlış yer… Derin bir “Oh!” çekerek yolumuza devam ettik. Bir müddet daha gittikten sonra ikinci benzinci ve karşısında bulunan doğru mekâna varmıştık neyse ki. Üstelik daha iftara 10 dakika gibi bir zaman vardı. Külüstür aracımızı birbirinden pahalı Mercedes ve benzeri arabalar arasına park ettik ve boş bir masa bulmak için çabucak davetliler arasına daldık.

Gerçekten de şık bir restorandı. Yeşil çimenler üzerine kurulu, beyaz örtülerle kaplanmış pek çok masa vardı etrafta. Ortada şık bir havuz ve sağda solda sıralanmış birkaç yapay şelale ortamı iyice güzelleştiriyordu. Bahçenin hemen arkasındaki bir restorandan çok bir malikâneyi andıran yapıdan bahsetmiyorum bile. Misafirler de birbirinden şık giyimli ve önemli görünümlü şahsiyetlerdi hani. Biz hariç tabii… Tüm görgüsüzlüğümüzle paldır küldür koşturarak bahçeye daldık ve boş bulduğumuz bir masaya kendimizi atıverdik. Kısa bir süre sonra top patlatıldı ve akşam ezanı okundu. Ardından yemekler servis edilmeye başlandı. Biz en arka masaların birinde olduğumuzdan yemeğin bize ulaşması hayli vakit alacak gibi görünüyordu. “Eh, ne yapalım. Biraz daha bekleriz bizde.” diyerek su ile açtık orucumuzu. Önümüzden geçip giden tepsilerdeki yemeklerimizin kokusunu içimize çekerek beklerken bir müddet daha kuru ekmek ve su ile idare ediyorduk ki bir de baktım suyumun içerisinde bir sinek! “Daha bir yudum almıştım yahu!” diyerek suyu dökmek zorunda kaldım mecburen. “Neyse, açık havada normaldir böyle şeyler,” deyip elimi su şişesine attım ve ne göreyim. Su bitmiş! “Hay ben böyle şansın…” diyordum ki önüme konulan bir tabak yemek eşliğinde bütün olumsuz düşüncelerim uçtu gitti. İştahla yemeğe başladım. Garsondan da bir bardak su istemeyi de ihmal etmedim.

Daha bir-iki lokma almıştım ki daveti veren şahsiyet mikrofonu eline aldı ve bir konuşma yapmaya başladı. Herkes de kibarlık gereği çatalı bıçağı bırakıp onu dinlemeye koyuldu. Ben de mecburen hüzünlü bakışlarla yemeğimi bırakıp, bükük bir boyunla adamdan tarafa döndüm. Benim şansıma sahne tam benim arkamda kalıyordu ve adamı görebilmek için sırtımı ve boynumu bayağı bir geriye çevirmem gerekiyordu. Adam da konuştukça konuştu, anlattıkça anlattı. Eee, o kadar para dökmüş konuşacak tabi, acısını çıkarması lazım. Karnımın gurultuları yüzünden söylediklerinin yarısını anlamadım. Üstelik gayet garip bir açı ile durmak zorunda kaldığımdan boynum ve sırtım da feci derecede ağrımaya başlamıştı. Tam kendi kendime “Biraz daha konuşursa kesin böyle kalacağım.” diyordum ki adam ya insafa geldiği ya da melül melül bakan gözlerimizdeki aç ifadeye daha fazla tahammül edemediği için “Afiyet olsun.” diyerek konuşmasını bitirdi. “Şükürler olsun Ya Rabbi!” diyerek önüme döndüm ve hevesle çatal bıçağa saldırdım. Ve pat! Kocaman, siyah bir böcek yemeğimin tam ortasına düşmez mi?

Garsonlardan birini çağırdım ve tabağı göstererek “Şunu alır mısınız? Böcek düştü de…” dedim üzülerek. Garson en aristokrat tavrıyla “Tabii efendim.” diyerek yemeğimin ortasına elini daldırıp böceği yakalamaya çalıştı. Artık o yemeği yemeğe devam edeceğim düşüncesi nereden aklına estiyse? O kovalar böcek kaçarken ben de kısa bir süre şaşkınca olanları izledim. Sonra da “Hayır, hayır! Ben tabağı alır mısınız demek istemiştim!” dedim panikle. “Ah, elbette…” dedi garson ve tabağı aldı. “Bir tabak daha getir misiniz peki?” diye sordum ümitle. “Üzgünüm, yemekler sayılı.” diye cevapladı ve kalabalığın arasına karışıp gözden kayboldu. “İşe bak yahu, aç kaldık. Eh, ben de su içerim ne yapayım.” dedim kendi kendime. Az önce doldurduğum suyumun içinde yüzen ikinci sineği görmem ise son darbe oldu.

ShareThis