30 Nisan 2010 Cuma

Enayi miyim ben!?

Sanırım geçen seneydi. Güzel bir Pazar akşamı arkadaşlarla buluşmak için Alsancak’a gidiyordum. Maksat muhabbet etmek, günlük hayatın sıkıntılarını bir nebze de olsa hafifletmek… Neyse efendim, kaptım çantamı çıktım yola. Tam otobüs durağına gidecekken birden Kent Kartımın (Akbil’in İzmir versiyonu) boş olduğu geldi aklıma. Yönümü değiştirip rotamı yakınımızdaki büfeye çevirdim. Oraya vardığımda bir de ne göreyim? Adam, günlerden Pazar olduğu için erkenden kapatıp gitmiş. “Hayda, ne olacak şimdi?” diye sordum kendi kendime. En yakın Kent Kart yükleme noktası Göztepe’de, yani gitmem gereken istikametin tam aksi yönündeydi çünkü. Ve nereden baksanız bir 5 dakika yürümem gerekecekti. O zamanlarda da Kent Kart ile binişlerde ücret 1,50 lira, kartsız binişlerde ise 3,00 liraydı. “Ben 3 lira falan vermem kardeşim, enayi miyim ben? Biraz geç giderim ama Kent Kartımı doldurup öyle giderim!” diye söylendim kendi kendime. İndim Mithatpaşa Caddesine, başladım Göztepe tarafına doğru yürümeye.

Hızlı adımlarla yarı yürüyerek yarı koşarak yükleme noktasına vardım. Vardım varmasına ama orada beni bekleyen başka bir sürpriz vardı. Orası da kapalıydı! Ne yapacağımı bilemez vaziyette hemen onun yanındaki dükkana girdim ve Küçük Emrah misali “Kent Kartım boş benim abi! Zaten Kent Kartım hiç dolu olmadı abi. Yok mu buralarda yükleyecek başka bir yer abi?” diye sordum içerideki adama.
“Var. Yalnız bir durak ileri yürümen lazım. Ve bana baba falan da diyemezsin!” diye cevapladı adam. Son cümleyi ben uydurmuş olabilirim, emin değilim. Adamın gösterdiği yön yine Göztepe tarafı yani yine gitmem gereken istikametin tamamen aksi yönüydü. Saatime baktım, buluşmaya 10 dakika geç kalmıştım bile. “Ben otobüse 3 lira falan veremem, kartımı doldurur öyle giderim. Enayi miyim ben?” dedim yine kendi kendime ve tekrar başladım yürümeye. 10 dakika kadar sonra adamın tarif ettiği yerdeydim ama beni karşılayan yine kapı duvardı. Kapalıydı! Artık buluşmaya bayağı bir gecikmiştim ve ümidimi kaybetmiştim. Çıktım sahile, ilk gelen otobüse atladım. 3 lirayı da paşa paşa ödedim tabii… Buluşma yerine vardığımda arkadaşlardan yediğim fırçalar ve sitem dolu bakışlar da cabası.

Ama olay burada kapansa iyi! Bir de bunun eve dönüşü var. Ben ne bileyim Pazar günü Alsancak’taki her Kent Kart bayiinin kapatacağını, açık olanların da kredilerinin tükenmiş olacağını? 1 saate yakın bütün bayileri, marketleri vs dolaşmama rağmen bir türlü kartımı yükleyemedim. Dönüşte 3 lira daha verdim otobüse… Böylelikle o gün 2 liraya yapacağım seyahati 6 liraya tamamlamış oldum. Taban tepmekten dolayı ayaklarıma inen karasular da yanıma kar kaldı üstelik. Soruyorum şimdi size, enayi miyim ben?

24 Nisan 2010 Cumartesi

Bahar Şenliği ( Bölüm 2 ) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Spor salonunun kapısı büyük bir gürültü ile açıldı ve Hakan soluk soluğa içeri girdi. Hızlı adımlarla girişi geçerek havuzun olduğu kısma geldi. “Onur!” diye bağırdı telaşla. “Onur! Neredesin?” Hiç ses yoktu. Telaş ve ümitsizlikle koşmaya ve seslenmeye devam etti. Voleybol sahasına  geldiğinde birdenbire ayakları kaydı ve düşmekten son anda kurtuldu. Dikkatle zemine baktığında yerin ıslak olduğunu gördü. Eğilip suya dokundu ve soğuk olduğunu fark etti. Su izleri salonun uzak köşesine doğru gidiyordu. Sanki ağır bir şey sürüklenip o tarafa götürülmüş gibiydi. Hakan izleri takip etti ve kendini soyunma odalarının önünde buldu. “Onur? Burada mısın?” diye seslendi hafif çekinerek.
“Mmmm!” diye bir ses duyuldu.
“Onur?”
“Mmmm-mmm!”
Ses dolaplardan birinden geliyordu. Hakan hızla o tarafa yöneldi ve dolap kapaklarını tek tek açmaya başladı. En sonunda dostunu dolaplardan birine bir çuval gibi tıkılmış vaziyette buldu. Voleybol filesi hâlâ etrafındaydı.
“Onur? Bu ne hal abi? Kim yaptı bunu sana? O herif mi yoksa?” dedi şaşkınlıkla.
“Mmmmm!”
“Ah, tabi ya! Pardon…” dedi Onur’u dolaptan çıkarması gerektiğini hatırlayarak. Zorlu bir uğraşın ardından onu önce dolaptan çıkardı ardından da fileyi söküp atmasına yardımcı oldu.
“Oh be, çok şükür! Bütün gün o dolabın içine tıkılı kalacağımı düşünmeye başlamıştım!” dedi Onur, en sonunda konuşabilecek kadar ağzını kurtardığında.
“Siyahlı herifi törende görüp senin ortada olmadığını fark edince bir şeylerin ters gittiğini fark ettim ve koşarak buraya geldim.” dedi Hakan.
“Tören mi? Kutlamalar başladı mı yani?” dedi Onur telaşla.
“Hayır ama başlamak üzere.” diye yanıtladı Hakan. “Yardım bulmak için çok çabaladım ama kimse beni ciddiye almadı. Hatta öğretim görevlilerinden biri beni törenden kaçmak için bahane uydurmakla bile suçladı. Ardından da beni zorla büyük meydana götürdü. Yemek yememe bile müsaade etmedi, buna inanabiliyor musun? Her neyse, siyahlı adamı o zaman gördüm zaten… Meydanda…”
“Acele etmeliyiz, o ikisi birine zarar vermek üzereler.” dedi Onur hemen ayaklanarak.
“Hangi ikisi? Biri daha mı var?”
“Evet, bir kadın. Hem de oldukça çirkin bir tane.”
“Aslı’dan da mı çirkin?” diye güldü Hakan muzipçe.
“Serap’tan bile çirkin.”
“Hmmm… Gerçekten çirkinmiş anlaşılan.”
“Bahar diye birini arıyorlar, sanırım onu öldürecekler.” diye açıkladı Onur.
“Bahar mı? Açılışı yapacak kadını mı yani?” dedi Hakan şaşkınlıkla.
“Açılışı?”
“Şenliklerin açılışı… Ben buraya gelirken sahnedeki rektör, Bahar adında bir şeref konuğumuz olduğunu ve açılışı onun yapacağını söylüyordu. Bir elmayı ısırarak…”
“Elma… Zehirli bir elmaları var! Elmayı değiştirecekler! Acele etmeliyiz!”
“Biz mi?” dedi Hakan şaşkınlıkla. “İyi de neden biz? Hem ne yapabiliriz ki?”
“Onları durdurmak zorundayız. Bizden başka olan bitenden haberi olan kimse yok. Anlamıyor musun Hakan, o kadının hayatı bize bağlı!”
Hakan bir anlığına duraksayarak arkadaşına baktı. Ardından anladığını belirtmek için kararlı bir şekilde kafasını salladı ve ikili koşarak salonu terk etiler.

***

İki arkadaş tam kapıdan çıkmışlardı ki “Ve karşınızda Bahar Hanım” dedi rektörün mikrofonla yükseltilmiş bir sesi. Ardından büyük bir tezahürat ve alkış fırtınası yükseldi kalabalıktan. Etraf ünlü bir içecek markasının bayrakları ve flamaları ile doluydu. Sahne de ise aynı markayı taşıyan iki koca bayrak rüzgarla salınıyordu. Büyük bir ihtimalle şenliklerin sponsoru oydu. Sahnede uzun boylu, beyaz tenli bir kadın duruyordu. Pembe, uzun bir elbise giymişti ve ellerinde dirseklerine kadar uzanan beyaz eldivenleri vardı. uzun siyah saçlarını çiçeklerden yapılma bir taç ile süslemişti. Gülümsemesi muhteşemdi. Öyle içten, öyle hayat dolu gülümsüyordu ki ona hayran kalmamak elde değildi.
“Vay canına…” dedi Hakan, avanak bir ifade ile sahnedeki kadına bakarken. “Galiba aşık oldum.”
“Haydi gel. Gitmeliyiz.” dedi Onur bakışlarını zar zor sahneden ayırarak. Bakışlarını hızla alanda gezdirdi ama ne siyahlı adamdan ne de o cadı kılıklı kadından bir ize rastlayamadı. “Şu elma nerede demiştin?” diye sordu hâlâ sahneye bakmakta olan Hakan’a.
“Elma mı?” diye sordu hakan hülyalı bir şekilde. “Elma?” dedi sonra da biraz kendini toparlayarak. “Ben çok açım!”
“Bırak şimdi yemeği! Elmayı bulmamız lazım yoksa kız ölecek!”
“Asıl bir şeyler yemezsem ben öleceğim!” dedi Hakan. “Of, tamam haklısın! Sanırım sahnenin arkasında olmalı.” dedi sonra da. Çabucak kalabalığın etrafından dolandılar ve sahnenin arkasına doğru yürümeye başladılar. Bu sırada Bahar Hanım ya da gerçek ismiyle Bahar’ın hanımı konuşmaya başlamıştı bile.
“Geleneksel Bahar Şenliklerine hepiniz hoş geldiniz!” Coşkulu bir alkış daha koptu. Kadının sesi de en az kendisi kadar güzel ve cıvıl cıvıldı. O konuştukça dinleyenler daha bir mutlu oluyor ve coştukça coşuyorlardı. Bu esnada Onur ile Hakan sahnenin arkasına varmışlardı bile. Fakat burada onları küçük bir sürpriz bekliyordu. Tam karşılarında oldukça güzel bir genç kız elinde bir tepsi ve tepsinin üzerinde bir elma olduğu halde donakalmıştı. Aslında donakalmak lafı biraz hafif kalıyordu çünkü kız kelimenin tam anlamıyla buz tutmuştu. Burnundan ve saçlarından buz saçakları uzanıyor, üzerinden hafif bir buhar yükseliyordu. Yüzünde ise oldukça şaşkın bir ifade vardı.
“Bu da neyin nesi böyle?” dedi Hakan şaşkınlıkla.
“Lanet olsun, geç kaldık!” diye homurdandı Onur. “Cadı buralarda bir yerde olmalı?”
“Ne buralarda bir yerde olmalı?”
“Cadı! O kadın yani… Aslı’dan çirkin olan.”
“Serap’tan demek istedin sanırım.”
“Her neyse işte… Zehirli elma onda olmalı. Nerede olabilir?”
Aynı esnada sahnede bulunan rektörün sesi bir kez daha duyuldu. “Ve şimdide geldik törenimizin en önemli kısmına. Bahar hanım, yılın ilk elmasını ısırarak festivali resmen başlatacak.” Coşkulu bir alkış daha…
Onur ve Hakan aynı anda birbirlerine bakıp “Sahne!” dediler. Sonra da çabucak koşup sahneye çıkan merdivenleri tırmandılar.

Bir an sonra sahnedeydiler. İkilinin birdenbire ortaya çıkışı sahnedekileri şaşırtmıştı. Kalabalığın sesi bile aniden kesilivermişti. Rektör, ağzı bir karış açık vaziyette bu iki arsız öğrenciye bakarken Bahar’ın hanımı kibar bir şaşkınlıkla olanları izlemekteydi. Tam onun karşısında ise sahnenin arkasında donmuş olan kız duruyordu. Hayır, bu o kız değildi. Bu, cadının ta kendisiydi. Onur ne yapacağını bilemez vaziyette orada dururken sessiz kalabalığın en ön sırasından oldukça tanıdık bir ses duyuldu.
“Ay inanmıyorum! Bunu kim çıkardı sahneye yaa? Salaksınız yane…”
Bir anda kan beynine sıçradı ve hızlı adımlarla ileri çıkıp rektörün elindeki mikrofonu kapıverdi.
“Elma tutan kızı ilk vurana bir kasa içecek bedava!” Kalabalıktan öncekilere nazaran çok daha coşkulu bir tezahürat koptu. Sonra da hemen hemen her öğrencinin elinde su tabancaları ya da su balonları beliriverdi. Ardından da bir yaylım ateşi başladı. Kız kılığındaki cadı anında sırılsıklam oldu ve acı dolu bir çığlık attı. “Eriyorum! Eriyorum!” Herkesin şaşkın bakışları arasında genç kız şekil değiştirmeye ve yeşil suratlı bir cadaloza dönüşmeye başladı. Aynı zamanda da eriyerek yok oluyordu sanki.
“Eriyorum! Ah, şu yaptığına bak velet! Kim derdi ki Batının Kötü Cadısı bir su balonuna mağlup olacak! Eriyoruuuum!” Sonra da buharlaşıp havaya karıştı ve gözden kayboldu. Geriye ise bir tek sivri uçlu şapkası kaldı.

Alanda tam bir şok yaşanıyordu. Gördükleri şey gerçek miydi yoksa değil miydi anlayamamışlardı bile. Bahar’ın hanımı kaşlarını çatıp sivri şapkaya baktı sonra da Onur ve Hakan ile göz göze geldi. Bilmiş bir şekilde gülümseyip Onur’a yaklaştı ve elindeki mikrofona doğru eğilip “Vay canına! çok gerçekçiydi, değil mi? Bu güzel gösteri için sponsorumuza teşekkür ederiz.” dedi gülümseyerek. Kalabalıktan bir rahatlama sesi ve şen kahkahalar duyuldu.
“Aman ne gösteriiii ne gösteri…” dedi Serap, kendini beğenmiş bir şekilde. Onur muzip bir şekilde Hakan’a göz kırptı ve sırıtarak şöyle dedi. “Ön sıradaki iki kızı vurana iki sandık içecek bedava!”

***

Az sonra sahnenin arkasındaydılar. Şenlikler tam istenildiği gibi olmasa da resmen başlamıştı ve meydandaki tüm öğrenciler birbirlerini ıslatmakla meşgullerdi. Özellikle de Aslı ve Serap’ı… Bahar hanım, kızgın olan rektörü birkaç tatlı sözcük ile yumuşatmayı başarmış ve kendisini kibarca kovmuştu. Şimdi Hakan ve Onur ile baş başaydı.
“Sanırım size bir teşekkür borçluyum.” dedi Bahar’ın hanımı, melodik bir sesle. Hakan ve Onur utangaç bir şekilde gülümsemekle yetindiler. “Eğer bu elmayı yeseydim ne olurdu biliyor musunuz?” dedi elinde tuttuğu zehirli elmayı onlara göstererek.
“Şey… Dünyanın gördüğü en tatlı hanımefendi tarihe karışırdı sanırım.” dedi hakan utanarak.
“Çok tatlısın.” dedi kadın içten bir şekilde gülümseyerek. “Ama sanırım neye bulaştığınızdan haberdar değilsiniz. Gerçi buna pek de şaşırmadım.”
“Neye bulaştık?” dedi Hakan yutkunarak.
“Ben kimim biliyor musunuz?”
“Bahar Hanım değil mi?” dedi Onur.
“Hem evet hem hayır.” dedi Bahar’ın hanımı. “Ben ilkbaharım, mevsimi getiren ve onu yaşatan varlık.”
“Nasıl yani?” dedi Onur şaşkınlıkla. “Yani şimdi siz…”
“Dalga geçiyorsun.” diye kıkırdadı Hakan.
“Evet, aynen öyle. Ben bu mevsimin ta kendisiyim.” dedi kadın. Sonra da hemen yanı başlarındaki bir ağaca dokundu. Ağaç, onun temasıyla adeta titredi ve yaprakları daha bir yeşerdi, dallarında ise çiçekler açıverdi. Onur ve Hakan şaşkınlıkla izliyorlardı. Kadın onlara gülümsedi ve avuçlarını yukarı kaldırıp içlerine üfledi. Anında onlarca kelebek can buluverdi ve uçarak etrafa dağıldılar.
“Bu kadarı yeterli mi?” dedi kadın gülümseyerek.
“Şey… Sanırım.” dedi Onur şaşkınca.
“Eğer kötü cadının oyununa gelseydim uzun ve sonsuz bir uykuya dalacaktım. İlkbahar ise sonsuza dek solacaktı. Tabii ben de…” dedi kadın.
“Vay canına. Doğru bir şey yapmışız sanırım.” dedi Hakan.
“Evet, kesinlikle.” dedi bahar, şen bir kahkaha eşliğinde. “Anlamadığım nokta ise şu. Batının kötü cadısı tek başına buraya nasıl geldi? Tek başına Oz’u terk edebilecek kadar güçlü değil.”
“Tek başına değil, siyahlı bir adam ile birlikte çalışıyor.” dedi Onur.
“Siyahlı adam mı?” diye sordu kadın.
“Evet… Yani ben!” dedi bir ses. Üçü birden sesin geldiği yöne döndüler ve siyahlı adamla karşı karşıya geldiler.
“Bahar…” dedi adam başını hafifçe eğip selam vererek.
“Kış!” dedi kadın, oldukça mesafeli bir sesle. “Tahmin etmeliydim. Yine sen…”
“Elbette yine ben, bu bizim yazgımız. Sen beni kovalarsın, sonbahar da yazı…”
“Bu kez çok ileri gittin. Birkaç hafta geç gitmek başka şey koskoca 3 ayı hatta daha fazlasını ele geçirmeye çalışmak başka.” dedi kadın öfkeyle.
“Beni dava et.” diyerek güldü adam. Ardından Onur ve Hakan’a dönerek “Ve siz iki küçük solucan… Kış bundan sonra sizin için oldukça sert ve acımasız geçecek, bilmiş olun!” dedi öfkeyle. Sonra da keskin bir rüzgâr ve soğuk bir hava eşliğinde havaya karışıp gözden kayboldu.
“İşte şimdi yandık.” dedi Hakan mutsuzlukla.
“Merak etmeyin. Kış sizin için sert geçecek olabilir ama geri kalan 3 mevsim sizin için muhteşem olacak” dedi Bahar’ın hanımı göz kırparak. “Her şey için teşekkürler, kahramanlar…” dedi sonra da. Ve o da tıpkı kış gibi havaya karışıp yok oldu. Ardında ise taze çiçek kokusu ve kuş cıvıltıları bıraktı.

Onur ve Hakan bir müddet orada durup boşluğa baktılar. “Kahramanlar… Vay be, şunu duydun mu?” dedi Onur huşu ile.
“Evet.”
“Biz mevsimlerin kahramanıyız!”
“Şey, evet…”
“Bizi kimse durduramaz! Hiçbir şey bizi yıldıramaz!”
“Evet… Şey, Onur?”
“Efendim?”
“Benim karnım aç!”

- Son -

21 Nisan 2010 Çarşamba

Geç kalmış mimlere cevaplar

Sihirli Sepet ve Devenin Bale Pabucu vakti zamanında mimlemişlerdi beni. Ben de yazacağım diye onlara söz vermiştim ama bir türlü fırsat bulamamıştım. Kısmet bugüneymiş. Önce Sihirli Sepet; ilk o mimlediği için…

“2009 neden iyi geçti?” diye sormuş arkadaşım. Ben de onu başka bir soru ile yanıtlıyorum; “2009 iyi mi geçmiş?” Geçtiğimiz yıl benim için pek de parlak bir yıl olmadı maalesef. Sağlık sorunları, iş, maddi zorluklar derken bir de baktım 365 gün başladığı gibi bitivermiş. Güzel şeyler de olmadı değil tabi, şu anda okumakta olduğunuz blog sayfamı açmam, Kayıp Rıhtım ve Blog Dergisi’nde yazarlık yapmam ve çok kısa da olsa Pazarolla dergisinde köşe yazarlığı yapmam bu güzelliklerden sayılabilir. Bir de kız kardeşimi nişanladık, o da güzel bir hatıraydı.

DBP’nin mimi ise daha farklı bir şey… Arka arkaya sorular sıralıyoruz bu mimde. Ben kendi tarzıma göre biraz değiştirdim bunu elbette. İşte benim sorularım;

Yazı yazmak sizin için bir tutku mu?
Oyunlar, özellikle de bilgisayar oyunları bu yaşa gelmenize rağmen bıkmadığınız bir hobi mi?
Ranzada yatıyorsanız ille de üst katta mı yatmanız gerekir? Altta uyuyamayanlardan mısınız?
Gülmeden ve güldürmeden rahat edemez misiniz?
Uykunun tatlı kollarından ayrılmak sizin için zor mu?
Ne zaman dışarı çıksanız yağmur mu yağıyor?

Sinemaya her gittiğinizde ilk günkü gibi heyecanlı mı oluyorsunuz?
Aileniz sizin için her şeyden önemli mi?
Voltran’ı oluşturmaktan hâlâ bıkmayanlardan mısınız?
Arkadaşlarınız için her tür fedakârlığı yapmaya hazır olanlardan mısınız?
Şemsiyenizi her açışınızda “Işın Kılıcı” efekti yapar mısınız?
Çizgi-roman okumaktan bıkmayanlardan mısınız?
Israr etmeyi sevmez, ısrar edenleri ise meşe odunu ile kovalamayı arzular mısınız?

O zaman siz de bir yorgun savaşçısınız. İnanmıyorsanız soruların baş harflerine bir bakın.

20 Nisan 2010 Salı

Cevizli dolu yağmuru

Geçtiğimiz hafta önemli bir iş için Torbalı’ya (İzmir’in dışında kalan, yaklaşık 1 saat mesafedeki bir semte) gidilmesi gerekiyordu. Oraya gidecek şanslı kişi kim seçildi bilin bakalım? “Seçilmiş Kişi!” diyenleri şöyle RPG Rehabilitasyon Merkezlerimize doğru alalım, “Yorgun Savaşçı” diyenler okumaya devam edebilirler efendim. Her neyse, şirket müdürü ile atladık arabamıza, çıktık yola. İzmir’de hava her zamanki gibi günlük güneşlik… Fakat Torbalı’ya yaklaştıkça hava kararmaya, iyiden iyiye bozmaya başladı. “Galiba yağmur yağacak.” dedi bulutlara bakan müdür. “Hiç şaşırmadım.” diye mırıldandım kendi kendime. Dışarı çıktığımda yağmurun başlaması benim için artık olağan bir durum ne de olsa…

Yağmur ha yağdı ha yağacak derken Torbalı’ya varmıştık bile. Tam arabamızı yanaştırmış iniyorduk ki ayağımı arabadan dışarı atar atmaz korkunç bir yağış başladı. Bir anda, aniden ve olanca şiddeti ile hem de… Üstelik yağan şey yağmur değildi, resmen dolu yağıyordu. İzmir’in ortasında… Güzel bir bahar öğleden sonrasında… Koşarak en yakın çatının altına sığındık. Kafamıza ceviz büyüklüğünde dolu yağıyordu. O anda cevizler ve ceviz ağaçları hakkında pek de iyi şeyler söylemediğimi itiraf etmem gerek. Müdür gökyüzüne baktı ve “Ne biçim iş yahu? Hiç böyle yağdığını da görmemiştim.” dedi sesini duyurmak için bağırarak. Dolu, o kadar şiddetli yağıyordu ki yan yana durmamıza rağmen birbirimize sesimizi duyurabilmek için bağırmamız gerekiyordu. Hiç sesimi çıkarmadım tabi ki. Bir bilse benim başıma her zaman böyle şeylerin geldiğini…

Oradaki işimizi çabucak bitirip tekrar kendimizi arabaya attık ve yoğun yağış altında geri dönüş yolculuğuna başladık. Ne gariptir ki İzmir’e yaklaştıkça yağış azaldı ve yerini daha aydınlık bir havaya bırakmaya başladı. Kısa bir süre sonra da tamamen durdu, biz de ufak bir ihtiyaç molası verelim dedik. Demez olaydık. Arabayı park edip benim araçtan çıkmamla birlikte yağmur yine başladı. Müdür ıslanmamak için o saçak senin bu köşe benim yağmurdan kaçarken ben kaderini kabullenmiş bir şekilde yağmurun altında yürüdüm artık. Ne yapayım? Islatacak, niyeti bozmuş bir kere…

Orada çok ilginç bir ağaçla karşılaştım yalnız. Ortası bomboş, sadece kabukları kalmış ama yine de yemyeşil yapraklara sahip bir ağaç duruyordu karşımda. Üşenmedim, fotoğrafını çektim. Sonradan öğrendiğime göre bu bir ceviz ağacıymış. Kurtlar içini yedikleri için bu haldeymiş. Şehirde büyüdüğümden ve böyle şeyler bana yabancı olduğundan ilginç geldi. Her ne kadar kafama ceviz büyüklüğünde dolu yağarken cevizler ve ağaçları hakkında pek de iyi şeyler söylemesem de… Bunu da burada paylaşayım dedim sizlerle.

Neyse tekrar çıktık yola, ıslak ama rahatlamış bir vaziyette… Yarım saat sonra ise İzmir’e varmıştık bile. Ve güneş hâlâ İzmir semalarında pırıl pırıl parıldamaktaydı. Ne havada tek bir bulut vardı ne de yerde tek bir su birikintisi…

17 Nisan 2010 Cumartesi

Bahar Şenliği ( Bölüm 1 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Dersin bitmesine sadece birkaç dakika kalmıştı ama Onur için o dakikalar adeta birer ömür törpüsü gibiydi. Dışarıda mükemmel bir hava vardı ve ilkbaharın o iç gıdıklayan havası her yanını sarmıştı. Dışarı çıkmak, gezmek tozmak için içinde inanılmaz bir arzu duyuyordu. Görünüşe göre sınıfın geri kalanı da aynı ruh hali içerisindeydi çünkü hepsi de sürekli pencerelerden dışarı bakıp derin derin iç çekiyorlardı.
“Bu havada ders mi yapılırmış canım?” diye mırıldandı Onur yanındaki arkadaşına, kolundaki saati kontrol ederken. Sıra arkadaşı, aynı zamandaki okuldaki en iyi dostu olan Hakan sıkılgan bir tavırla oflamakla yetindi. O sırada dersi anlatan profesör elindeki kitabı masasına bıraktı ve öğrencilerine döndü.
“Evet çocuklar.” dedi babacan bir tavırla. “Biliyorsunuz bahar geldi ve bugün bahar şenliklerinin ilk günü.”
“Bahar şenlikleri mi? O da ne?” dedi Onur şaşkınlıkla. Sınıfta hafif bir gülüşme oldu.
“Ay ne kadar banalsin? Daha bahar şenliklerinin ne olduğunu bile bilmiyosun yane.” dedi ön sıralarda oturan bir kız. Adı Aslı’ydı ve tiki tabirinin hayat bulmuş haliydi. Hızlı hızlı konuşur, kendini dünyanın en mükemmel kişisi sanır ve her daim süslenirdi. Aynı zamanda Onur’un sınıfta hiç sevmediği iki kişiden biriydi. Diğeri ise her zaman onun yanında oturan, yanından asla ayrılmayan Serap’tı. O da Aslı’nın birebir kopyasıydı zaten.
“Üniversitedeki ilk yılınız olduğu için aranızda bilmeyenlerin olması normaldir.” dedi profesör. “Ben de konuyu bu yüzden açtım zaten.” diye devam etti.
“Ay nası bi insaaan bahar şenlikleri gıbii önemli bi olayı bilmez anlam veremiyorum yane.” dedi Aslı, çantasından çıkardığı törpü ile tırnaklarını törpülemeye başlayarak.
“Belki de makyajından çok derslerine önem veren biri olabilir küçük hanım.” dedi profesör, sinirli bir şekilde kızın elindeki törpüyü kaparak. “Siz ne dersiniz?” Aslı bir şey diyemedi haliyle. Bu görüntü karşısında Onur’un keyfi birden yerine geldi ve profesörü daha bir sevgi ve istekle dinlemeye başladı.
“Şimdi, nerede kalmıştık? Ah, evet… Bahar Şenlikleri!” dedi profesör, tekrar gülümseyerek. “Her yıl baharın gelişini kutlamak amacıyla yurt genelindeki tüm üniversitelerde şenlikler düzenlenir. Konserler, etkinlikler ve ziyafetler verilir. Ve bu yıl ki şenlik zamanı da geldi çattı. Öğle yemeğinden hemen sonra büyük meydanda toplanılacak ve şenliklerin başlangıcı yapılacak. O yüzden öğleden sonraki dersleriniz iptal.” Sınıfta anında neşeli bir gürültü koptu.
“Bahar şenliklerinde su savaşı yapıldığı doğru mu?” diye sordu Hakan.
“Şey, evet bu doğru.” dedi profesör. “Su tabancaları ve su balonları geçen yıl ki şenliklerin en gözde oyuncaklarıydı. Ama ben sizin gibi akıllı gençlerin böyle çılgınlıklar yapmayacağına güveniyorum.” diye ekledi ardından, muzipçe göz kırparak. Ufak bir gülüşme koptu ardından da dersin bittiğini haber veren zilin sesi duyuldu. Bütün öğrenciler hızla toparlanıp sınıfı terk etmeye başladılar.
“Unutmayın! Öğleden sonra büyük meydanda!” diye bağırdı profesör, kalabalığın gürültüsünün üstünden sesini duyurmaya çalışarak.

***

“Harika! İlk ıslatacağım kişi Serap olacak!” dedi Hakan, ikili hızlı bir şekilde yemekhanenin yolunu tutarlarken.
“Al benden de o kadar!” dedi Onur sırıtarak. “Aslı’yı sırılsıklam görmek için sabırsızlanıyorum!”
“Eminim makyajsız haliyle bir fareye benzer.” dedi Hakan gülerek.
“Evet… Islak bir fareye!” dedi Onur ve ikili bu espriye kahkahalarla güldüler. Onur, yaşıtlarına göre biraz daha kısa ve çelimsiz bir delikanlıydı. Siyah, kıvır kıvır saçlara ve sakalsız, düzgün yüz hatlarına sahipti. Yaşıtlarının aksine genelde siyah kumaş pantolon ve ona uygun bir gömlek giyerdi. Gözünde de hiç çıkarmadığı, ince çerçeveli bir gözlüğü vardı. Hakan ise onun aksine iri yapılı ve şişman bir gençti. Uzun sayılabilecek açık kahverengi saçları ve yuvarlak yüz hatlarına sahipti. Her daim gülmeye (ve yemeye) hazırdı. Mavi kot pantolonu ise üzerinden hiç eksik olmazdı.
Hava olabildiğince güzeldi. Etrafta kelebekler uçuşuyor, güneş tepelerinde pırıl pırıl parlıyordu. Nefes aldıkça sanki içlerinde bir şeyler kıpırdanıyormuş gibi geliyordu Onur’a. Bahar kesinlikle gelmişti.
“Muhteşem değil mi?” dedi Onur, derin bir nefes alarak, yemekhaneye iyice yaklaştıklarında.
“Evet, kesinlikle öyle.” dedi Hakan, derin bir nefes de o alarak. “Patlıcan kızartması ve makarna sanırım.” dedi midesini ovuşturarak.
“Ne?” dedi Onur şaşırarak.
“Yemekhaneden gelen koku tabi ki! Sen neden bahsediyordun?” diye sordu Hakan.
“Sen yemekten başka bir şey düşünmez misin?” diyerek güldü Onur.
“Düşünürüm elbette. Mesela yemekten sonra yenecek bir tatlı oldukça düşünülesi bir şey!” dedi Hakan, sanki çok ciddi bir şeyden bahsediyormuşçasına abartılı hareketlerle konuşarak. Gülerek ilerlediler ve onlarla ters istikamette yürüyen, siyahlar içindeki bir adamın yanından geçtiler. Birdenbire Onur iliklerine kadar donduğunu ve soğuktan tir tir titrediğini hissetti.
“S-se-sen de hissettin mi?” dedi yanı başındaki Hakan, ısınmak için kollarını ovuşturarak.
“Evet” dedi Onur ellerini ovuşturup üfleyerek “Donuyorum sandım! Neydi o?”
Merakla etraflarına bakındılar ama hiçbir şey göremediler. Az önce yanlarından geçen ve giderek uzaklaşmakta olan siyahlı adam dışında…
“Şu adama bak, bu havada palto giymiş. Ne garip değil mi?” dedi Hakan.
“Evet, gerçekten de öyle.” dedi uzaklaşan adamın arkasından bakan Onur. Adam simsiyah uzun bir palto ve siyah bir pantolon giymişti. Hava oldukça güzel olmasına rağmen paltosunun önünü sıkıca kapatmış, bir de yüzünü göstermeyecek şekilde siyah bir atkı takmıştı. Başında da yine siyah renkli fötr bir şapka, gözünde ise bir güneş gözlüğü vardı. “Oldukça şüpheli bir tip.” dedi Onur. Onlar izlerken siyahlı adam dikkatsizce bir su birikintisine bastı ve o da ne? Su birikintisi anında buz tutuvermişti. Hakan gördüklerine inanamayarak gözlerini ovuşturdu, Onur ise gözlüklerini çıkarıp camlarını kontrol etti.
“Benim gördüğümü sen de gördün mü?” dedi Hakan, gözlerini kırpıştırarak Onur’a bakarken. Onur sadece şaşkınca kafasını sallamakla yetindi. Ardından ikisi de hızla donmuş su birikintisinin başına koşturdular. Onur çömelip eliyle ince buz tabakasına dokundu ve “Vay canına! Şuna bakar mısın?” dedi oldukça etkilenmiş bir biçimde.
“Bunu nasıl yaptı?” dedi Hakan, siyahlı adamın arkasından hayretle bakarken.
“Bilmiyorum.” dedi Onur, “Ama öğrenmeye niyetliyim. Haydi gel.” dedi ve esrarengiz adamı takip etmeye başladı. “Hey! Yemek ne olacak?” diye sordu peşi sıra koşan Hakan hüsranla.

***

Siyahlı adam hiç de aceleci olmayan adımlarla büyük meydana doğru ilerliyordu. Geçtiği yerlerde hava birdenbire serinliyor, çimenler sararıyor, ağaçların yaprakları dökülüyor, su birikintileri donuyordu. Onur ve Hakan da güvenli bir mesafeden kendisini takip etmekteydiler.
“Benim karnım aç.” diye mızmızlandı Hakan.
“Bak, büyük meydana doğru gidiyor.” dedi onu duymazlıktan gelen Onur.
“Güzel! Belki orada yiyecek bir şeyler bulabiliriz.”
“Niyeti ne acaba?”
“Belki de bahar şenliklerinde gösteri yapmaya gelen bir şovmendir?” diye yanıtladı Hakan, omuzlarını silkerek.
“Bahar şenliği ve soğuk… Hayır, hiç sanmıyorum. Bu çok mantıksız.” dedi Onur.
O sırada siyahlı adam yönünü değiştirip bir binaya, meydana bakan kapalı spor salonuna doğru ilerlemeye başladı. Fakat ön kapı yerine arka kapıya doğru gidiyordu. Kapıya vardığında kendisini izleyen birinin olup olmadığını görmek için sağa sola bakındı. Onur ve Hakan çabucak başka tarafa bakarak, kendi aralarında konuşuyormuş numarası yapmaya başladılar. Bu hoşlandıkları kızları uzaktan izlediklerinde de kullandıkları bir numaraydı, o yüzden rol yapmakta hiç de zorluk çekmemişlerdi. Adam kimsenin olmadığına emin oldu ve elini usulca kapı koluna koydu. Keskin bir çatırtı duyuldu, ardından da kapı ardına kadar açıldı. Siyahlı adam eşikten geçip gözden kayboldu.

“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Hakan, alacağı cevaptan korkarak.
“Ne mi yapıyoruz? Takibe devam tabii ki…” dedi Onur, gözlerini kapıdan ayırmadan.
“Bence burada bırakalım, bu herif hiç de tekin değil. Gidip birilerine haber veririz. Hem belki bu sayede yemeğe bile yetişebiliriz.” dedi Hakan, midesinin gurultusunu eli ile bastırmaya çalışarak.
“Olmaz! Biz birilerini gördüklerimize inandırana kadar çok geç olabilir!” dedi Onur ve kapıya doğru ilerlemeye başladı. Hakan da homurdanarak peşinden geliyordu. Kapıya vardıklarında gördükleri manzara karşısında dilleri tutuldu. Kapı kolu tamamen buz tutmuştu ve görünüşe göre kilit soğuktan kırılmıştı.
“Hâlâ onun bir gösterici olduğunu mu düşüyorsun?” dedi Onur.
“Hâlâ onu takip etmemiz gerektiğini mi düşünüyorsun?” diye sordu Hakan aynı anda. İkisi de birbirlerine bir müddet baktıktan sonra yine aynı anda “Hayır.” dediler.
“Ben birilerini uyarmaya çalışacağım.” dedi Hakan.
“Tamam.” dedi Onur. “Ben de bu arada siyahlının neyin peşinde olduğunu öğrenmeye çalışacağım.”
“Anlaştık. Sakın ben yokken aptalca bir şey yapmaya kalkma.” dedi Hakan.
“Merak etme.” dedi Onur, güven verircesine. Hakan, arkadaşının omzuna dostça bir yumruk patlattı sonra da arkasını dönüp koşarak uzaklaşmaya başladı. Onur, bir süre onun uzaklaşmasını izledi, ardından da kararlı bakışlarla kapı eşiğinden geçip içeri girdi.

***

Spor salonunun içi oldukça karanlıktı. Büyük ihtimalle şenliklerde görevli olduğundan ortada salon görevlisinden de bir eser yoktu. İlk kez personel kapısından giren Onur yolunu bulmakta biraz zorlandı. Bir müddet boyunca voleybol sahasına bakan tribünlerin arkasındaki dar ve karanlık koridorda metal gıcırtıları eşliğinde ilerledi. Sahayı geçmek üzereyken birdenbire aradığı adamı gördü. Siyahlı adam, biraz ilerideki olimpik havuzun hemen yanı başında dikiliyor ve birini beklermiş gibi sürekli sağına soluna bakınıyordu. Havuza yakın durduğu kısımdaki suların üzeri buz tutmuştu ve havaya hafif bir buhar yayılıyordu. Neyse ki sırtı dönüktü de kendisini görmemişti. Derken uzak taraftaki kapı açıldı ve içeri biri daha girdi. Onur, gelenlerin Hakan ve getirdiği yardım olduğunu düşünerek heyecanla o yöne baktı. Fakat bu Hakan değildi. Bu Onur’un bugüne kadar gördüğü en garip kılıklı ve en çirkin kadındı… Sivri uçlu, uzun bir şapka giyiyordu kadın. O da tıpkı havuzun başında bekleyen adam gibi simsiyah giyinmişti ve elinde oldukça büyük bir şemsiye taşıyordu. Geniş kemerli, kanca bir burnu ve burnunun sağ yanında oldukça çirkin bir beni vardı. En garip yanı ise kuşkusuz cildinin rengiydi. Çünkü teni yeşildi… Kadın, elindeki şemsiyeye sıkı sıkı tutunarak havuz boyunca ilerledi. Adımlarını oldukça dikkatli ve ürkek bir biçimde atıyor ve her iki adımda bir durup havuza şüpheyle bakıyordu. Sanki havuzun her an canlanıp üzerine saldırmasından korkar gibi bir hali vardı.
“Buluşacak başka bir yer bulamadın mı?” diye sordu kadın, oldukça cırtlak bir sesle. Siyahlı adam bu soru karşısında sadece güldü. Soğuk, buz gibi bir gülüştü bu. “Ne o? Mayonu getirmedin mi yoksa?” dedi buz gibi sesiyle adam. Derin ve yankılı bir sesti bu. İnsanın aklına ister istemez o meşhur Sith lordunu getirecek cinsten bir ses… Onur tüylerinin ürperdiğini hissetti. Kadın, siyahlı adama aksi aksi baktı. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama diyeceği her ne ise bundan vazgeçti ve sinirle alt dudağını kemirmeye başladı.
“İstediğim şeyi getirdin mi?” diye sordu adam.
“Evet.” dedi kadın, elini ceplerinden birine atıp kıpkırmızı bir elma çıkararak. “Almak için kraliçe ile bayağı bir uğraştım doğrusu. En sonunda araya Cadılar Konseyi’ni sokmak zorunda kaldım.” diye ekledi ardından.
“Güzel.” dedi adam kelimeyi uzatarak. “Bahar’ın hanımı elmayı yediğinde bir daha çiçekler açmayacak, karlar erimeyecek ve kış hep hüküm sürecek!” diye ekledi, korkunç bir kahkaha atarak.
“Ve bir daha yağmur yağmayacak! Sular donacak ve göller buz tutacak!” dedi kadın daha da korkunç bir kahkaha atarak. “Tabii ki sözünü tutarsan.” diye sordu sonra da kuşkuyla adama bakarak.
“Merak etme… Hükmüm ve gücüm tüm diyarlarda geçerli. Buna Oz da dâhil.” dedi adam, memnun bir şekilde sırıtarak.
“Peki ya Yaz ne olacak?” diye sordu kadın.
“Hah! Yaz, tembelin tekidir. Bahar’ın hanımı onu uyandırmadıkça tatlı uykusundan asla kalkmaz. Güven bana!”
“O halde planımızı uygulamaya başlayalım.” dedi kadın, haince sırıtarak.

Onur, konuşulanlardan pek bir şey anlamamıştı ama bu ikisinin niyetlerinin pek de iyi olmadığı bal gibi ortadaydı. Şu Bahar denilen kadın kimse tehlikedeydi, onu bulup uyarması gerekiyordu. Belki de profesörlerden biriydi? Yeterince dinlediğine karar verdi ve geri geri yürüyerek sessizce uzaklaşmaya başladı. Derken ayağı yerdeki bir kovaya takıldı ve kova ile içindeki fırçanın büyük bir gürültü ile devrilmesine yol açtı. Havuzun başındaki ikili hemen o tarafa döndüler ve dehşetle donmuş olan Onur ile göz göze geldiler. Onur bir imdat çığlığı atarak hızla koşmaya başladı. Voleybol sahasının yarısına kadar gelmişti ki arkasından esen soğuk ve şiddetli bir rüzgâr ile titrediğini hissetti. Aynı anda ayakları kontrol edilemez bir şekilde kaymaya başladı ve yüz üstü yere kapaklandı. Şaşkınlıkla yerin artık ince bir buz tabakası ile kaplanmış olduğunu fark etti. Korku ile arkasına baktığında siyahlı adamın ağır adımlarla kendisine yaklaşmakta olduğunu gördü. Adam, kollarını öne uzattı ve parmak uçlarından iğne misali pek çok sivri buz parçası fırlayıverdi. Onur tam zamanında yana yuvarlanarak bu saldırıdan kurtuldu. O esnada korkunç bir kahkaha işitti ve başını kaldırıp yukarı baktığında çirkin kadının kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gördü. Hem de uçarak! Kadın, şemsiyesinin üzerine tıpkı bir cadının süpürgesine binmesi misali oturmuş, daireler çizerek yaklaşıyordu. Onur buzlu zeminde elinden geldiğince hızla kalkarak tekrar koşmaya başlamıştı ki kadın kolunu kaldırıp bir şeyler mırıldandı. Aynı anda sahanın hemen ortasında duran voleybol filesi yerinden fırladı ve Onur’un etrafını hızlıca sarıp delikanlının hareketsiz kalmasına neden oldu. Onur çaresiz bir biçimde yere yığıldı. Kurtulmak için debelendiyse de çabaları nafileydi, ağ çok sağlamdı. Siyahlı adam ve çirkin kadın hiç acele etmeden dibine kadar geldiler ve bir müddet başında dikilerek yerde yarmakta olan delikanlıya baktılar. Ardından kadın sırıtarak çömeldi ve gürültülü bir geğirme eşliğinde ağzından yeşil bir duman çıkararak Onur’un yüzüne üfledi.


(Devam edecek...)


It Was A Dark And Stormy Night by Rickbw1

13 Nisan 2010 Salı

Aile faciası

Gülsüm Hanım’ı hatırlar mısınız bilmem. Daha önce birkaç yazıda bahsetmiştim kendisinden. Hani işyerinde aynı ofisi paylaştığım arkadaş… Hah, işte o! Bu aralar çok mutlu kendisi çünkü eşi ile birlikte ilk bebeklerini bekliyorlar heyecanla. Gülsüm henüz hamileliğinin üçüncü ayında ama ufaklık daha şimdiden gündemimize oturmuş durumda. İlk çocuk ya, tatlı bir heyecan var anne adayımızda. Gülsüm sabahtan akşama kadar internette dolanıp hamilelik ile ilgili ne varsa bulup okuyor, hamileliğinin her evresini dikkatle takip ediyor. Onun bir de huyu vardır, beğendiği bir şeyi mutlaka birine anlatma, paylaşma ihtiyacı hisseder. Gün içerisinde en çok gördüğü insan ben olduğum için o kişi de ben oluyorum ister istemez. “Çocuğumun dayısı, bak burada ne yazıyor! Çocuğumun dayısı, bak şu nasıl oluyormuş. Ay, şunu gördün mü dayısı?” nidaları ile sürekli yeni bir şeyler anlatıyor bana. Üstelik o kadar da tembih ettim, dayısı değil halası diyeceksin diye…

Onun bu araştırmaları sayesinde henüz bekâr bir erkek olamama rağmen hamilelik ile ilgili ne kadar şey varsa öğrendim. Çocuğun kalbi ne zaman oluşur, gözleri ne zaman öne geçer, ellerindeki perdeler ne zaman açılır hepsini biliyorum artık. Hayır, olur da bir gün evlenirsem ve karım hamile kalırsa bu evreler sırasında hiç heyecanlanmayacağım. Çünkü alıştım bir kere. Çok fırça yiyeceğim anlaşılan, çok… “Anlayışsız adam! Duygusuz baba adayı!”

Ufaklık anasının karnında büyüye dursun bizim ofiste daha ilk günlerden bebek kız mı yoksa erkek mi olacak tartışmaları başlayıverdi. Baba adayımız “Erkek adamın erkek evladı olur!” nidaları ile ortalarda dolanırken anne adayımız ise “İnşallah kız olur!” diye dua ediyordu kaç zamandır. Ediyordu diyorum çünkü geçtiğimiz Pazar dananın kuyruğu koptu ve ufaklığın cinsiyeti belli oldu.

Pazar günü heyecanlı çifti muayenehaneye yolcu edip sonucu beklemeye başladık. Nihayet akşamüzeri beklediğim telefon geldi. Arayan Gülsümdü ve sesi hem çok mutlu hem de çok heyecanlı geliyordu. Hatta o kadar heyecanlanmıştı ki doğru dürüst konuşamıyordu bile. Bu aşırı heyecanın sonucu bana “Kızımın dayısııııı…” diyeceğine yanlışlıkla “Kızımın babasıııı…” demesin mi? Hem de kocasının yanında! Az kalsın oracıkta ufak çaplı bir aile faciasına kurban gidecektim. Neyse ki baba adayımız henüz kendisini ufaklığın erkek değil de kız olması şokundan tam olarak atlatamamış da ucuz kurtulduk.

Eh, bu durumda bize de Allah analı-babalı büyütsün demek düşüyor sanırım. Mutluluklar…

11 Nisan 2010 Pazar

Aşk, hüzün...

Genç adam çok heyecanlıydı. Bugün büyük gündü. Bugün uzun zamandan beri sevdiği kıza aşkını itiraf edecekti. Onu çok ama çok seviyordu ve eğer kabul ederse hayatının geri kalanını onunla geçirmeye şimdiden razıydı. Onu nasıl sevmesindi ki? Hayata bakış açıları tamamen aynıydı bir kere. Aynı şeyleri seviyor, aynı müzikten hoşlanıyorlardı. En sevdikleri yemek aynıydı, en sevdikleri tatlı da… Espri anlayışları da aynıydı. Gülmeden geçirdikleri bir saniye bile yoktu. Hatta sadece bir bakış ile bile birbirlerinin ne demek istediklerini anlıyorlardı. Kendisini onun yanında o kadar rahat, o kadar kendisi gibi hissediyordu ki… Ah, işte yine yapıyordu. Suratında aptal bir ifade ile sırıtarak hayallere dalmıştı gene… “Toparla bakalım kendini genç aşık, yapılacak çok işimiz var.” dedi kendi kendine gülerek. Aynanın karşısına geçip saçını taramaya başladı. Heyecandan ufak ufak titriyor, midesinde kelebekler uçuşuyordu. “Ya kabul etmezse?” dedi aynadaki görüntüsüne endişe ile bakarak. Aynadaki görüntü ciddileşti ve “Edecek, merak etme. O da seni seviyor!” dedi.

“Nereden biliyorsun? Hiç söylemedi ki… Söylemedim ki… Onu sevdiğimi…”

“Böyle düşünme! Biz ruh ikiziyiz, ruh eşleriyiz. Bunun başka açıklaması yok. Göreceksin, kabul edecek.” dedi aynadaki görüntüsü göz kırparak.

Genç adam derin bir iç çekti ve kararlı bir biçimde kafasını salladı. Sorun şuydu ki sevdiği kıza gerçek hislerini daha önce hiç belli etmemişti. Bugüne kadar hep arkadaşça davranmışlardı birbirlerine ve genç adam nasıl bir tepki ile karşılaşacağını bilemiyordu. Gömleğinin yakasını sertçe çekiştirip düzeltti ve buluşma yerine gitmek üzere evden ayrıldı.

Yarım saat sonra Kadıköy iskelesinin önündeydi. Hava oldukça güzeldi ve martılar tepesinde dans ediyorlardı. Denizden gelen hafif bir meltem eşliğinde iç çekti ve rahatlamaya çalıştı. O kadar heyecanlıydı ki elleri adeta buz kesmişti. Sonra birden onu gördü. Vapurdan çıkan insanların arasından tereddütlü adımlarla çıkışa doğru ilerliyordu. Ne kadar güzeldi! Ve ne kadar da zarif… İşte şimdi o da kendisini görmüştü. Yüzüne yayılan o mutlu gülümseme, gözlerindeki o ışıltı genç adamı kendinden almıştı adeta.

“Merhaba. Çok bekletmedim umarım?” dedi genç kadım, onu iki yanağından öperken.

“Hayır, tam zamanında geldin.” dedi adam ona gülümseyerek. Sonra da bir kolunu genç kadının gireceği şekilde öne uzatarak “Gidelim mi?” diye sordu.

Kadın bu teklifi geri çevirmedi ve gülümseyerek adamın koluna girdi. İkili neşeli bir şekilde ilerlemeye başladı.

Az sonra oldukça şık bir restorandaydılar. Genç kadın etrafına hayranlık ve beğeni ile bakıyordu. “Beni buraya getirdiğine inanamıyorum! Burası çok lüks.” dedi şaşkın bakışlarla.

“Beğenmediysen kalkabiliriz?” diye sordu adam.

“Şaka mı ediyorsun? Buraya bayıldım!” dedi gülerek. “Ama burası biraz şey değil mi? Pahalı?”

“Senin için hiçbir masraftan kaçınmıyorum işte, daha ne istiyorsun?” diye sordu adam gülerek, garsonlardan biri yemeklerini servis ederken.

“Çok tatlısın.” dedi kadın sıcacık bir gülümseme ile.

“Teşekkür ederim hanımefendi.” dedi orta yaşlı garson sırıtarak.

“Ah, şey… Size demedim, arkadaşımla konuşuyordum.” dedi kadın.

“Ah, elbette. Ne kadar aptalım.” dedi garson utanarak.

“Bunlara hiç gerek yoktu gerçekten de…” dedi kadın. “Önemli olan seninle birlikte olmak benim için, gerisi boş.” diye ekledi ardından. Bu sözlerle birlikte adamın kendine olan güveni arttı ve konuya girme vaktinin geldiğine karar verdi. “Seninle konuşmak istediğim bir konu var.” diye söze başladı adam.

“Elbete, buyurun. Benimle her konuda konuşabilirsiniz. Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu garson.

“Şey… Sizinle değil, arkadaşımla konuşuyordum.” dedi adam sıkılarak.

“Ah, tabii ya… Üzgünüm.” dedi garson, bir kez daha utancından kıpkırmızı olarak. “Bir garson ile konuşmayı kim ister ki?” diye mırıldandı masadan uzaklaşırken. Genç çift, garsonun ardından bakakaldılar. Kısa bir süre göz göze geldiler, ardından da kahkahalarla gülmeye başladılar.

“Biliyor musun, gülmek sana çok yakışıyor. Hep gülmen için her şeyimi verebilirdim.” dedi adam sonunda.

“Teşekkürler.” dedi kadın, biraz utangaç bir tavırla. “Benimle ne konuşmak istiyordun?” diye sordu sonra da. Adam sustu. Karşısındaki kadının gözlerine uzun uzun baktı. Onu seviyordu, gerçekten seviyordu. Ama ya o kendisini sadece arkadaş olarak görüyorsa? Ya onu tamamen kaybederse? “Ben onun arkadaşı hiç olmadım ki…” diye düşündü kendi kendine. Derin bir nefes alıp kendi kendine belki de yüzlerce kez prova ettiği konuşmasına başladı. İlk kelime çıktıktan sonrası kolay olmuştu. Uzun zamandır içinde saklı tuttuğu kelimeler denizi dışarı çıkışı bulmuş, kendi kendine hızla dökülüyordu dudaklarından adeta. O konuştukça kadının yüzündeki gülümseme soluyor ve yerini ifadesiz bir yüze bırakıyordu. Ne düşündüğünü anlayamıyordu adam, şu anda umursamıyordu da. Tek düşünebildiği konuşmasını bir an önce tamamlayabilmekti.

“…yani demek istediğim şey, seni seviyorum.” diye bitirdi adam sözünü. Kadın hiç kıpırdamadan, ifadesiz bir şekilde kendisine bakmayı sürdürüyordu. Bir müddet daha böyle bakıştılar. Sonra kadın hafifçe gülmeye ardından da kahkahalar atmaya başladı. Adam ne yapacağını bilemez şekilde onun kahkahalarına aynı şekilde karşılık verdi. Kadın güldükçe gülüyor, resmen gözlerinden yaşlar geliyordu. “Ah sen yok musun sen…” dedi sonunda, gülmesini biraz olsun bastırabildiğinde. “Bu şimdiye kadar başıma gelenlerin en iyisiydi. Yani daha önce de deneyenler olmuştu ama hiç biri bu kadar başarılı değildi.” dedi tekrar kahkaha atmaya başlayarak. Adam biraz tereddütle de olsa gülmeyi başardı. “Neyi daha önce deneyen?” diye düşündü kendi kendine.

“Harikaydı gerçekten de… Bugünün 1 Nisan olduğunu unutmuştum biliyor musun? Neredeyse sana inanacaktım.” dedi kadın gülerek.

1 Nisan… Bugün 1 Nisan mıydı? 1 Nisan… Nasıl böyle bir hataya düşebilmişti?

“Bu şimdiye kadar ki en iyi şakaydı, inan bana.” dedi kadın kıkırdayarak. Ama adam tepki vermedi. Gülümsemesi solmuş, beti benzi atmıştı. onun bu halini görünce kadın da gülmeyi kesti ve tereddütle onu izlemeye başladı. “Şakaydı… Değil mi?” diye sordu endişe ile.

Genç adam boğazında oluşan yumruyu zorlukla yuttu ve sahte bir kahkaha atarak “şakaydı elbette. Başka ne olabilirdi ki?” diye sordu. Kadın gözle görülebilir bir şekilde rahatladı. “Şaka olmasına sevindim. Yani öbür türlü olsaydı… Gerçek olsaydı ne kadar kötü hissederdim anlatamam. Böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum.”

“Benim kadar kötü olamazdın.” diye mırıldandı adam kendi kendine. Fakat kadın onu fark etmemişti bile. Günün geri kalanında hep kadın konuştu, adam dinledi. Arada bir onay mırıltısı ya da “Evet, haklısın” cümlesinden fazlasını da etmedi adam. O artık orada değildi çünkü, kan ağlayan kalbini dinliyordu. O günden sonra kadını bir daha görmedi, buluşma tekliflerinden hep bir bahane ile kaçındı. İstemediğinden değil, bu acıya dayanamayacağını bildiğinden…

Not: 1 Nisan günü yazdığım kısa bir hikaye...

Broken heart by starry eyedkid

8 Nisan 2010 Perşembe

Gıt gıt gıdak!

Bizim evde âdettir, her Pazar mutlaka tavuk pişirilir. Genellikle haşlanır, yanına da güzel bir pilav… “Mmmm” dediğinizi duyar gibi oluyorum. İşte tavuğa duyulan o iştah bende yaklaşık 4 senedir yok. Neden mi?

Askerliğimi 2005 - 2006 seneleri arasında yaptım ben. Hatırlayacağınız gibi o sene son zamanlarda artık moda olan yeni bir salgın korkusu ile yaşamaktaydık hepimiz; Kuş Gribi… Her tarafta uyarılar, ikazlar dolaşırken kimse tavuk yemez olmuştu ve tavuk fiyatları da oldukça ucuzlamıştı. İşte bu ucuzlama askeriyenin oldukça işine gelmiş olacak ki stoklarda ne kadar tavuk ve hindi varsa hepsini satın almıştı bizim birlik. Bunun sonucunda da yemek menümüzden hindi ya da tavuk kesinlikle eksik olmaz olmuştu. Mesela öğle yemeğinde tavuk mu var? O zaman o akşam kesin hindi çıkıyordu. Öğle yemeğinde hindi varsa o zaman da akşam yemeğinde tavuk veriliyordu. Ve bu 13 ay boyunca böyle devam etti. Sabah akşam tavuk yedirdiler bize. İlk başlarda kuş gribi tehlikesi var diye yememeye çalışıyorduk aslında. Ama sonra bir gün sabah içtiması sırasında Grup Komutanı çıkıp da “Yiyeceksiniz!” deyince hepimiz “Emredersiniz!” diye gıdakladık tabii…

Her gün tavuk her akşam hindi yiye yiye sonunda tavuk ve türevlerinde nefret eder hale geldim. “Allah’tan kahvaltıda da tavuk vermiyorlar, yoksa ne yapardık?” diye yakınırken Ramazan ayı geldi çattı. Sahura kalktık, bir de ne görelim? Tavuk ve hindi! Hem de ikisi bir arada! Şaka gibi, değil mi?

O yüzden askerden döndüğümden beri tavuk yemeklerinden itina ile kaçar oldum. Olansa bizim Pazar günü tavuk yeme âdetimize oldu.


ShareThis