29 Ağustos 2011 Pazartesi

Kısa kısa...

* Geçen gün işe gitmek için yataktan çıkarken bayağı bir zorlandım. Hani bir çekici getirseler ona sarılıp "Gel biraz daha  uyuyalım ya!" diyerek zorla yatağın içine çekebilirdim. Yapmışlığım da vardır hani... Çekiciye değil tabi, anneme... Her neyse... Zor da olsa kendimi yataktan atıp metroya koşturdum. İzmir'deki metro istasyonlarında "Lütfen sarı çizgiyi geçmeyiniz." diye bir ibare vardır zeminde. İşte ben o uykulu halimle bu yazıyı "Lütfen sarı çizmeyi giymeyiniz." diye okuyuverdim. Sonra da şaşkın şaşkın etrafıma bakındım, nerede bu çizme diye... Varın siz düşünün artık ne kadar uykulu olduğumu...

* Cuma günü bankaya giderken (hayır Akbank'a değil, İşbankası'na) nedendir bilinmez birdenbire kendi kendime yanımda olmayan hayali birine bankaya giden yolu tarif etmeye başladım. Şuradan döneceksin, şu sokağa sapacaksın falan... Ama bayağı da hararetli anlatıyorum kendi kendime. Neyse... Bankadaki işimi bitirdim, oradan postanenin boğucu insan kalabalığına dalıp oradaki işimi de zor da olsa hallettim. Tam çıkmış, iş yerine geri dönüyordum ki yaşlı bir teyze bana yaklaşıp "Oğlum, İşbankası ne tarafta?" diye sormasın mı? 

* Bizim iş yerine bakan sokağın köşesinde seyyar bir lahmacuncu var. Adam bütün Ramazan boyunca ne zaman önünden geçsem ısrarla "Var lahmacun, ayran! Var lahmacun, ayran! Buyur abi!" diyerek peşimden koşturuyor. Hani bir kolumdan tutup ağzıma zorla lahmacun tıkmadığı kaldı adamın. Ben de geçerken "Var oruç, ramazan. Var oruç, ramazan." desem ne olurdu acaba?

* Sevili Pabuç, Kamikaze ve bidost beni mimlemişler ve En çok güldüren ve En akıcı yazan blogger ödüllerine layık görmüşler. Kendilerine buradan kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. İyi ki varsınız arkadaşlar.

* Bu aralar blog sayfama eskisi kadar vakit ayıramıyorum çünkü sevgili Aşkın Güngör ile birlikte yeni bir kitap üzerinde çalışmaktayız. Blog sayfamda ya da Kayıp Rıhtım'da yayınlanan öykülerimden bir kısmını bir araya getireceğiz. "Yemin ve Öç" kitabımda da bizlerden yardımlarını esirgemeyen sevgili çizer dostlar A.Gökhan Gültekin ve Celalettin Ceylan da bizimle çalışıyorlar. Onlara bir de değerli Devrim Kunter eşlik etti bu kez. Kısmetse yakında raflarda olacak.

* Son olarak da hepinizin Mübarek Ramazan Bayramını en içten dileklerimle kutluyorum sevgili dostlar. Dilerim eski bayramlar tadında, huzurlu ve mutlu bir hafta geçirirsiniz.

End of transmission.

25 Ağustos 2011 Perşembe

İki enayi

Amcamın oğlu Cihat’la nefes nefese koşturuyorduk. Bakırköy’e gidecektik ve deniz otobüsüne yetişmemiz gerekiyordu. Saate bakılırsa geç kalmıştık ve vapur her an kalkabilirdi. Üstelik karnımız açtı ve susamıştık da. Fakat bulunduğumuz yerden insanların vapura girdiği görülebiliyordu. Bu yüzden son bir depara kalkmış kapılara doğru koşuyorduk deli danalar gibi. Tam biletlerimizi atıp içeri girmiştik ki kapılar kapanıverdi ve deniz otobüsü harekete geçti. Yetişememiştik.

Biz bakarken kapının üstündeki ışıklı tabela değişti. Bir sonraki vapurun kırk beş dakika sonra olduğu yazıyordu üzerinde. Bir de salondaki yolcu sayısı; iki.

“İki enayi…” dedi Cihat tabelaya bakıp.
“Neden öyle diyorsun yahu?” diye çıkıştım ona. Enayi yerine konmayı kim sever?
“Çünkü açız, susadık, içeride tek bir büfe yok ve kırk beş dakika boyunca buraya kapalı kaldık.” diye açıkladı Cihat. “Sence neyiz?”
Bir ona bir de tabeladaki 2 rakamına baktım bir müddet. Sonra da kafamı sallayıp “Evet,” dedim “İki enayi…”

16 Ağustos 2011 Salı

"Tolkien'in Mektupları" Sizlerle



Ve sizlere uzun süredir üzerinde çalıştığımız yeni bir Orta Dünya projemizi sunmanın keyfini yaşıyoruz! Daha önce Orta Dünya Büyücüleri ile bir ilke imza atmış bizler, yine beklenmeyeni yaparak çok farklı bir projeyle karşınıza geldik. Peki bu ne mi?

Büyük Usta Tolkien‘e hiç şüphesiz, yaşadığı dönemlerde kitaplarına dair pek çok soru gelmişti. Peki o sorulara kendi ağzından verdiği cevapları okumak ister misiniz? Ustanın kendi elleriyle kaleme aldığı ve açıkladığı, ona dair pek çok bilinmeyeni kendi ağzından dinlemeye hazır mısınız? Karakterlerine, kitaplarına, hayatına ve daha pek çok şeye dair bir hazine gizli bu sayfada!

Tolkien’in kitaplarına dair sorular soran hayranlarına, editörüne, yayıncılarına yazdığı mektuplarla dolu bir yazı sizleri bekliyor!

Sizi daha fazla bekletmeyelim ve BURAYA alalım.

Şimdiden herkese keyifli okumalar!


TEŞEKKÜRLER

Proje Editörü ve Genel Konsept Danışmanı
M. İhsan “mit” Tatari
Proje Sahibi
Hazal “Fırtınakıran” Çamur
Çeviriler
Can “Canina” İnal
M. İhsan “mit” Tatari
Oğuz “Hurin” Karaaslan
Sayfa Tasarım
Hakan “magicalbronze” Tunç
Arkaplan Görseli
John Howe
www.tolkiengateway.com

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Kitap okumanın zararları

Yağmurlu bir gündü. Aşırı yağmurlu… İzmir’in durup durup sonra birdenbire patlayan yağışları yine iş başındaydı anlayacağınız. Sokaklar azgın birer nehre dönüşmüştü ve caddelerden aşağı süratle akan yağmur suları başta çöp tenekeleri olmak üzere önlerine çıkan her şeyi alıp götürüyordu. Yağmurluk giyip şemsiye taşımak yerine üzerinize bir mayo geçirip belinize de can simidi taksanız kimse sizi sorgulamazdı. Bense anneannemin evine kapanmış, pencereden aşağıdaki nehir-caddeleri izliyordum. Böyle bir havada içerde olduğum için sevinsem mi yoksa zaten zar zor aldığım izin günümü evde geçirmek zorunda kaldığım için üzülsem mi bilemiyordum. 

Kuzenim Selin, halimden anlamış olacak ki “Dur sana bir kitap getireyim, okursun.” dedi. Bir koşu arka odaya gidip elinde sarı kapaklı bir kitapla geri geldi. 
“Neymiş bu?” dedim merakla, uzattığı cildi alırken. Gösterişli harflerle ‘Harry Potter ve Felsefe Taşı’ yazıyordu kapağında. 
“Hmm…” dedim. “Adını duymuştum. Şu meşhur çocuk kitabı değil mi bu?” 
“Evet, o.” dedi Selin. “Ama çok güzel! İlk başta ben de tereddütte kalmıştım ama okuyunca çok beğendim. Mutlaka oku!” diye devam etti sonra da heyecanla. 
“Eh, bir göz atarım belki.” deyip teşekkür ettim. 

Günün ilerleyen saatlerinde kitabı evin içinde benimle beraber gezdirdim ama hiç de kapağını açıp okuyasım gelmiyordu. Sıkıntılı bir günde yapmak istediğim son şey basit dille yazılmış bir çocuk masalı okumaktı çünkü. Son bir ümitle bir kez daha pencerelerden dışarıya şöyle bir göz attım ve yağmurun şiddetini aynen koruduğunu gördüm. Hayal kırıklığına uğramış bir biçimde kaderime razı geldim ve kendimi bir kanepeye atarak kitabı okumaya başladım. 

Ondan sonra tek hatırladığım kitabın sayfalarına iyice gömülmüş bir halde, saatlerce yerimden kalkamadan okuduğum ve okuduğum ve okuduğum. “Çocuk kitabı” beni ters köşeye yatırmıştı, bu uzun zamandır okuduğum en iyi maceralardan biriydi çünkü. Sonuç olarak o gün tek oturuşta kitabı soluksuz bir biçimde okudum. Bitirdiğimde gece olmuştu ve gözlerim hafiften yanmaktaydı. Ama aldığım keyif bunun yanında hiçti. Nihayet yorgun argın fakat mutlu bir şekilde kendimi yatağa attım. Son hatırladığım erkek kardeşim Metin’in “Ben okuyayım biraz da şunu.” dediğiydi. 

Gece geç bir saatte uyandım. “Oda ne kadar karanlık dedi Harry.” dedim kendi kendime. Esneyerek yatağımdan kalktım ve mutfağa gittim. Bir taraftan da “Harry karanlık koridorda mutfağa ilerledi.” diye düşünüyordum istemsiz olarak. Buzdolabını açtım ve dolabın ışığı gözlerimi kamaştırdı. “Işık çok parlak dedi Harry.” dedim kendi kendime. Bir bardak su alıp içtim. “Harry suyu içti.” diyordum bu sırada. Sonra ne yapığımı fark ederek halime kıs kıs gülmeye başladım. “Eh be İhsan, bütün gün kitap okursan olacağı bu! Dedi Harry gitti Harry… Tüm gece devam ederim buna artık.” dedim kendi kendime. Sonra da yatağıma dönüp yorganı üzerime çektim. “Yatağına uzanıp gözlerini yumdu Harry.” 

Ertesi sabah uyandığımda dün geceki olaya hâlâ gülüyordum. Kahvaltı masasına gittim ve Metin’i orada buldum. Hevesle “dedi Harry gitti Harry” meselesini anlattım ona. Birden kahkahayı patlattı. “Sana da mı öyle oldu?” dedi gülmekten yaşaran gözlerle. “Ben de aynı şeyi yaptım! Hem de buzdolabının ışığı için!” 

Bitti Harry… 

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Kar

İstanbul’da doğup büyüdüğüm için soğuğa ve kara alışkındım. Özellikle küçüklüğümde babam, kız kardeşim ve kuzenlerimle boyum kadar kar birikintilerinin içinde oynadığımı daha dün gibi hatırlarım. Ama hiçbir zaman askerde üşüdüğüm kadar üşümedim hayatımda.

Manisa Kışla’sında acemiliğimizin son gününü yaşıyorduk. Yarın dağıtımımız yapılacak ve önümüzdeki 14 koca ayı nerede geçireceğimiz belli olacaktı. Batı illerinden gelen erlerin çoğu Doğu Anadolu topraklarını incelerken, o taraftan gelenler de Batı şehirlerine bakıyordu. Bu işin genel kuralı belliydi çünkü. Batılı doğuya, Doğulu ise batıya gider. Bir an için gözlerim haritanın ortasındaki Konya’ya takıldı ve “Bir Allah’ın kulunu da şuraya vermezler mi be?” diye hayıflandım yüksek sesle. Verdiler… Ertesi gün dağıtım yerleri açıkladığında koskoca bölükten Konya’ya giden tek kişi bendim.

Yanlış hatırlamıyorsam Konya’daki birliğime katıldığımda tarihler 7 Mart 2005’i gösteriyordu ve ortalık bembeyazdı. Çok üşüdüğümü anımsıyorum ama soğuğu göz ardı etmeye ve kendime moral vermeye çalışıyordum “Bu bana vız gelir. Ben ne soğuklar atlattım! Ayrıca ben karı çok severim! Hem birazcık soğuktan ne zarar gelebilir ki?” diyordum kendi kendime. Demez olaydım… 

O sene ülke genelinde son yüzyılın en soğuk kışı yaşandı ve bizim orada hava -27 dereceye kadar düştü. Nöbete giderken kazak üstüne kazak, eşofman üstüne parka giyiyorduk ama nafile. Nefes alırken burnumuzun içi çatırdıyor, ellerimizi ısıtmak için ağzımızdan hava üflediğimizde eldivenlerimizin üzeri buz kesiyordu. Bu arada da yürürken bol bol kıç üstü düşüyorduk. İşin güzel tarafı düştüğünüz sırada etrafınızda size gülen biri varsa canınızı sıkmanıza gerek kalmamasıydı. Çünkü yaklaşık beş saniye kadar sonra düşme sırası ona, gülme sırasıysa size geliyordu. “Olsun,” diyordum “Ben karı çok severim.”

Şimdi o ayları düşündüğümde bol bol kar kürediğimizi anımsıyorum. Her sabah kalkıp giyiniyor, kahvaltımızı edip içtima alanına geçiyor ve tüm alanı karlardan temizlemeye çalışıyorduk. Sabah içtimasından sonraysa sıra yollara geliyordu. Biz kürüyorduk kar yağıyordu, biz yine kürüyorduk kar yine yağıyordu. Elimizdeki işi bitirip arkamıza döndüğümüzde tüm yolun hâlâ karla kaplı olduğunu görüyorduk. Tam bir kısır döngüydü anlayacağınız. “Ben karı severim…” diyordum hâlâ kendi kendime, eskisi kadar coşkulu olmayan bir ses tonuyla.

Mayıs ayının ortalarına doğru kar yağışı nihayet durdu. Bu işkenceden kurtulduğumuz için bayram ettik haliyle. Hepimizin elleri çatlamıştı ve yüzlerimiz kar yanığı nedeniyle aşırı derecede bronzlaşmıştı. Hani bir gören olsa bizi deniz kenarında güneşlenmişiz sanırdı. 31 Mayıs gecesi hepimiz mutlu ve huzurlu bir şekilde yattık yataklarımıza. Yarın yaz aylarının ilk günüydü ve bir ayı daha devirmiştik. Biz ne bilelim ertesi sabah kalktığımızda her yeri yine yeni yeniden bembeyaz bulacağımızı?

1 Haziran 2005 tarihinde tüm Konya ovası kışın yağan kardan bile daha kalın ve soğuk bir kar tabakasıyla kaplanmıştı. Arkasında ise birbirine sarılıp ağlayan bir bölük asker ve “Kardan nefret ediyorum!” diye bağıran bir er bırakmıştı. 

Ben ne bileyim önümüzdeki yaz aylarının son elli yılın en sıcak mevsimi olacağını ve sıcaklığın 47 dereceye yükseleceğini?

5 Ağustos 2011 Cuma

Gülme komşuna...


Askerliğimin ortalarındaydım. Bölük terzisi yazıhaneye geldi ve ağlayıp sızlanmaya başladı.
“Ne oldu?” diye sordum merakla.
“Yahu sorma,” dedi üzüntüyle. “Komutan, er gazinosuna yeni bir televizyon almış. Kocaman bir plazma TV ve zimmetini benim üzerime yapıyor.” ( Yani o televizyonun tüm mesuliyeti ona ait olacak ve başına gelen herhangi bir şeyde maddi bedelini ödemek zorunda kalacak. )
“Yapma yahu, ne kadarmış değeri peki?” dedim. Şimdi hatırlamadığım hatırı sayılır bir rakamdan bahsetti.
“Ooo, çokmuş.” dedim.
“Çok ne kelime! O televizyona bir şey olursa yanarım. Askerliğim bitmez!” dedi terzi, hayıflanarak. “Ne yapacağım ben şimdi?”

Biz de askeriz ya… Eğlenecek şey arıyoruz sürekli kendimize.
“Oğlum yandın sen. Senin askerlik bitmez!” dedim gülerek. Terzi oflayıp puflarken odadaki diğer askerler bu espriyi çok beğendiler ve sürekli söylemeye başladılar. Bir-iki hafta boyunca arkadaşımızı gördüğümüz her köşede ona bu şekilde takılmaya devam ettik. O ise her akşam televizyonun başında nöbet tutuyor, kimsenin yaklaşmasına izin vermiyordu.

Derken bir sabah yazıhaneye kocaman bir fotokopi makinesi getirdiler. Tam fonksiyonlu, dijital göstergeli, tarayıcılı, tek tuşla önlü arkalı çekebilen muazzam bir alet… Yetkili servis makineyi kurarken komutan içeri girdi ve bana dönerek şöyle dedi; “Bu makine bundan sonra sana zimmetli. Başına bir iş gelirse senden bilirim.” Ardından televizyonun tam üç katı olan bir rakam telaffuz etti ve dışarı çıktı. Olduğum yere çakılı kalmıştım.

O esnada diğer yazıcılardan biri kulağıma eğildi ve dedi ki; “Oğlum yandın sen. Senin askerlik bitmez!”

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Sağır sultan

Bir yaz günü… Şirket müdürümüzle alış-verişe çıkmıştık. Firmaya bir cep telefonu almamız gerekiyordu. O alış-verişi yapacak ben de arabayı kollayacaktım. Çankaya’nın işlek caddesi üzerinde bir telefon bayi bulup önüne yanaştık. Müdür hemen inip mağazaya girdi, ben de sıcağın altında beklemeye başladım.

Derken oldukça ihtiyar bir teyze yanaştı arabaya. Yaşlılıktan beli bükülmüş, teni buruşmuş, saçları bembeyaz olmuştu. Elinde de bir poşet dolusu kâğıt mendil paketi vardı.

“Selpak ister misin oğlum?” dedi.
“Hayır teyzecim, sağ ol.” dedim.
“NE?” diye bağırdı kadın, aşırı derecede yüksek bir sesle. Onun bağırmasıyla benim koltuğumda sıçramam bir oldu. Kadının içine Pavarotti falan kaçmıştı sanki. “Ne oluyoruz yahu?” dedim kendi kendime.
“Alacak mısın?” diye sordu kadın tekrardan, paketi burnumun dibine sokarak.
“Hayır, istemiyorum.”
“NE?” dedi yine, yüksek sesle. Anlaşılan kulakları ağır işitiyordu. Paketi ise hâlâ burnuma sokmaktaydı.
“İstemiyorum!” dedim, biraz daha yüksek sesle. Bu kez başımı olumsuz anlamda sallamayı da ihmal etmedim.

Kadın durdu, bana şöyle baktı sonra da başladı yalvarmaya, dualar etmeye. Halim şöyle, böyle. Tek istediğim bir ekmek parası… Bu seferde acıdım kadına.

“Tamam teyze, alayım bir tane.” dedim.
“NE?” diye bağırdı yine.
“Bir tane alacağım!” dedim tekrardan.
“NE?”
“Ver bir tane, ver!”
“NE?”
“Dedim ki…”
“Aman be! Almazsan alma!” dedi sonunda, elini sinirle sallayarak.
“Yahu alacağım, versene bir tane!”
“Almazsan alma!” dedi tekrardan ve yürüyerek uzaklaştı.

Bense arkasından bağırıyordum hâlâ; “Ya teyze! Versene selpağımı ya!”

Ama nerde teyzede o kulak…