29 Aralık 2012 Cumartesi

Yokluk Bahçesindeki Kayıp Melodi - Kitap İnceleme



Sevdiğiniz uğruna neleri göze alırdınız? Ferhat gibi çölleri mi aşardınız? Yoksa Mecnun gibi dağları mı delerdiniz? Ya da genç Çınar gibi adına Yokluk Bahçesi denilen, bilinmezlerle dolu bir diyara mı atılırdınız kayıplara karışan sevdiğinizi bulabilmek için? Sizi bilemem ama roman kahramanımızın yaptığı şey tam olarak bu…

Tebessüm Ettiren Bir Melodi

Gençliğinin henüz baharında olan Çınar, hayatının aşkını erken bulanlardan. Kalbi onun için atıyor, gözleri onu arıyor ve düşünceleri hep ona yöneliyor. “Tebessümüm,” diye anıyor sevgilisini ve de “melodim.” Üstelik duyguları karşılıksız değil, sevdiği kadar seviliyor da Çınar. Kısacası mutlu bir delikanlı kahramanımız. Öyle ki yüzünde hep gülücükler açıyor, ‘Tebessüm Prensi’ diye anılıyor arkadaşları arasında.

Fakat bir gün beklenmedik bir şey gerçekleşiyor ve genç kız arkasında hiçbir iz ya da haber bırakmadan kayıplara karışıyor. Hem de tüm ailesiyle birlikte… Tebessümü soluyor Tebessüm Prensi’nin, dünyası kararıyor. Ama hemen pes etmiyor delikanlı ve tüm gayretiyle melodisini aramaya koyuluyor. Böyle başlıyor Tebessüm Prensi lakaplı genç Çınar’ın Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’taki macerası…Ve hiç beklemediği kadar karmaşık, bir o kadar da olağanüstü olayların içinde buluyor kendisini bir anda.

Lirik Bir Anlatım

Açıkçası kitabı elime alırken neyle karşılaşacağımı tam olarak bilemiyordum. Bu, Ümit İhsan’dan okuduğum ilk romandı çünkü… Gözlerim satırlarla buluştuğunda fark ettiğim ilk şey yazarın melodik anlatım tarzı oldu. Başarılı kelime oyunları, yerinde kelime tekrarları, kişilere ve öznelere yüklenen anlamlı hitaplar her yerdeydi. Üzerine bir de kurgunun başarısı eklendiğinde keyfime diyecek yoktu doğrusu.Bir anda kendimi sayfaların arasında kaybolmuş buldum ve bitirene kadar da elimden bırakamadım.

Yazarın kullandığı dili ve üslubu çok beğendiğimi belirtmek isterim. Yukarıda verdiğim ‘Tebessüm Prensi Çınar’ ve ‘Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’ örneğinde olduğu gibi hem kulağa hem de akla hitap eden pek çok kelime oyunuyla dolu kitap. Bir başka örneği de kitabın adında gizli… Kahramanımızın ‘melodim’ diye hitap ettiği genç kız, tüm ailesiyle birlikte Yokluk Bahçesi adı verilen bir yere düşerek ortadan kayboluyor. Melodi, Yokluk Bahçesi’nde kayboluyor…

Bu güzel anlatım tarzını kitabın içinden alıntıladığım bir-iki ufak paragrafla pekiştirmeme müsaade edin:

Ve hafta başı, boş sıradaki sevgilinin hayalini kurarak yanmıştım, yanmak ne demekti öğrenmiştim. Akşam koşarak gitmiştim Çınarlı Sokak’taki sekiz katlı apartmanın önüne, kapı doğramasına sıkıştırdığım papatyalar yoktu. Birkaç adım geri çıkıp pencereyi görmeyi çalışırken boynu bükük papatyaların çöp tenekesindeki mahzun hâlleriyle karşılaşmış, yerde yatan not kâğıdına üzülmüştüm. Demek gelmemişti yolları özlenen. Demek görmemişti onu düşünerek yazdığım notu. Sonra yerde yatan kâğıdı alıp cebime sokuşturmuş, adresine ulaşamamış mektubu gönderene teslim etmiştim. Hepsi bu kadardı, hiç haber vermeden, hiçbir şey söylemeden kayıp gitmişti bir göktaşı gibi ismi güzelim.

Çınarlı Sokak… Bu isim melodimin sokağının ismiydi, aynı benim ismim gibi. İsmimi söyleyişindeki yumuşaklığı, gülümseyişi, isyanı, haykırışı özlüyorum: Çınar… Çınar benim ikinci adımdı, herkes Yunus derken o bana Çınar demeyi tercih etmişti. Yalnızca o bu ismi kullanıyordu, ona aitti bu isim, bendeki her şey gibi.

Unutulmayacak Bir Macera

Ana tema sevgilisini arayan mecnun kişi olsa da kitabın anlattıkları sadece aşk ve sevgi üzerine değil elbette. Fedakarlık, dostluk ve cesaret gibi erdemlerin yanı sıra insanoğlunun açgözlülüğü, masumiyetin yitirilişi ve doğanın boş yere katledilişi gibi konulara da güzel göndermeleri ve dokundurmaları var yazarın. Hem de temponun neredeyse hiç düşmediği, kimi yerde gülümsetip kimi yerde heyecanlandıran fantastik bir macera eşliğinde… Kurgunun verdiği keyfi kaçırmamak adına konuyu çok fazla açık edemiyorum lakin bu yolculuk boyunca Çınar’ın bir sürü doğaüstü şeyle karşılaşacağını söylemem kafi olur sanırım.

Sözün özü, Ümit İhsan’ın ilk fantastik denemesi olan bu kitap beni ziyadesiyle tatmin etti. Dilerim yakın zamanda bu alandaki başka çalışmalarını da okuma fırsatı bulabiliriz çünkü kalemi bu tarza çok yakışıyor.

Keyifli okumalar dilerim…

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

6 Aralık 2012 Perşembe

Yakma Zevki - Kitap İnceleme


Bilim kurgu kitaplarına ya da distopik eserlere az çok ilginiz varsa Ray Bradbury ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Kendisi en çok 'başyapıtım' diye adlandırdığı Fahrenheit 451 adlı kitabıyla meşhurdur. Bilmeyenler için özetlemek gerekirse, bize çok da uzak olmayan bir gelecekte, sansürün diz boyu olduğu bir dünyada geçer Fahrenheit 451. İnsanlar, tepe yönetimi tarafından birbirine benzer, düşünmeyen, sorgulamayan ve araştırmayan kuklalara çevrilmiştir. Peki nasıl? Basit, kitapları yakarak... Çünkü kitaplar tehlikelidir. Hayali şeyler barındırırlar içinde, insanı hayal etmeye sevk ederler. Düşünmeyi, üretmeyi, sorgulamayı aşılarlar okurlarına. Düzen için tehlikelidirler. O halde yakın kitapları gitsin! Önce sansür gelir; Poe, Shakespeare ve daha niceleri zararlı kitaplar listesine alınır. Ardından da yakma prosedürüne geçilir. Peki bu işi kim yapıyor dersiniz? Tabi ki itfaiyeciler! ( Fireman: İtfaiyeci - Dilimizdeki tam karşılığı Ateşadam ) Bir zamanlar tutuşan binaları söndüren bu cesur insanlar artık insanların içindeki kötülük ateşini söndürmekten sorumludur. Kitapları yakarak... Zaten kitabın adı da, kağıdın yanma ısısı olan 451 fahrenhayttan geliyor.

Nasıl? İlginç ve etkileyici bir konu, değil mi? Daha da etkileyici olanı bu kitabın 1953 yılında yazılmış olması. Geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılan Bradbury, ta  o zamanlardan görmüş sanki geleceği. Kitap okumayan, televizyonun kölesi olan insanlar... Tanıdık geldi mi? Peki çok mu edebi bir eser Fahrenheit? Çok mu akıcı bir anlatımı var? Hayır. Çok vurucu... Anlattığı olay ve bunların gerçekleşebilme olasılığının yüksekliği bizi derinden vuran ve etkileyen. 

Gelelim Yakma Zevki'ne... Adı üstünde, Fahrenheit 451 Öyküleri. Bu kitap üstat Bradbury'nin başyapıtını yazmadan önce kaleme aldığı kısa hikayeleri barındırıyor içerisinde. Her hikayeyle Fahrenheit'a giden yolda bir adım daha ilerliyor, adeta yazarın kafasında bu kitabı yazma fikrinin nasıl gerçekleştiğine şahitlik ediyoruz. Mezarların olmadığı, kitapların yakıldığı, kütüphanelerin kapatıldığı hatta yürümenin bile yasak olduğu öyküler... 

 

Kitapta toplamda 16 adet hikaye var. Bunların bazıları uzun bazılarıysa sadece birkaç sayfa. İlk iki öykü birer zombi macerası. Ama bugünlerde her yerde fink atan o ucuz serüvenlerden değil kesinlikle. Çünkü Bradbury bu öykülerde de tıpkı diğer tüm eserlerinde yaptığı gibi baş rolü insana ve insan psikolojisine vermiş. Özellikle ikinci tekil şahıstan anlatılan açılış öyküsü oldukça ilginç bir tecrübe sunuyor. Zombilerden sonra Mars'a kaçan yazarlara, mesleğindeki 'radikal' bir değişiklikten rahatsız olan bir çöpçüye, sokaklarda yürümeyi seven bir adama ve çok daha fazlasına eşlik ediyoruz. Son üç öyküyse yakma temasından farklı ama aynı derecede etkililer. İşin bir diğer kısmıysa tüm bu hikayelere Fahrenheit 451'in o unutulmaz ön sözünden aşina olmamız.

Kitaptaki en uzun iki hikaye 'Gece Yarısından Epey Sonra' ve 'İtfaiyeci' adlı hikayelerse hem birbirlerinin hem de Fahrenheit'ın neredeyse aynısı. Burada ilginç olan nokta yazarın üç adımda kurguyu nasıl genişlettiğini ve sürekli üstüne bir şeyler koyduğuna şahit olmak. Tabi Fahrenheit 451'i okumadıysanız size fazla bir şey ifade etmeyebilirler. İşte bu yüzden önce onu okumakta fayda var.

Kısacası Fahrenheit 451 ve Ray Bradbury isimleri sizin için bir şey ifade ediyorsa kesinlikle kaçırılmaması gereken harika bir derleme Yakma Zevki. Tek eksiği ise bir dizin...

ShareThis