27 Ocak 2010 Çarşamba

Soğuk günlerden sıcak hatıralar

Soğuk… Çok soğuk. Bıçak gibi kesiyor derler ya, işte aynen öyle bir soğuk var bu aralar buralarda. Ne zaman sokağa çıksam ne kadar sıkı giyinirsem giyineyim ellerim buz kesiyor, yüzüm uyuşuyor, çenem tutuluyor. Bu sabah işe gelirken burnumun üst tarafında garip bir sızı hissettim. “Ne oluyoruz yahu?” diyerek gözlüğümü çıkartmaya çalıştım. Gözlüğümü çıkarttım çıkartmasına ama Çatırt! diye bir ses eşliğinde… Meğerse gözlük soğuktan burnuma yapışmış. Anlayın artık ne derece bir soğuk olduğunu… Hayır, adım Titrek Savaşçı’ya çıkacak bu gidişle ondan korkuyorum.

Hâlbuki birkaç hafta öncesine kadar hava ne kadar da güzeldi. Sanki kışta değilmişiz de bahar aylarındaymış gibiydi âdeta. Hatta o sıralar İstanbul’daki kankam Erhan ile konuşurken ona bir güzel hava atmıştım bu konuda. “Buralar çok soğuk oğlum, donuyorum. Sizin oralar nasıl?” diye sormuştu telefonda. Ben de “Valla şu anda önüm bağrım açık dolanıyorum. Hava çok güzel, güneş tepemde pırıl pırıl parlıyor. Eee, burası İzmir kardeşim.” demiştim kendimi göre göre. O da “Vay hain vay! Havan batsın! Oturan yerlerin donsun inşallah!” diye beddua etmişti. Sanırım soğuklar da yaklaşık olarak bu bedduadan sonra başladı. Evet, öyle oldu. İtiraf ediyorum ey İzmir halkı, bu sene kışın burada bu kadar sert geçmesinin tek sebebi benim. Onun duaları genelde pek tutmazdı ama bedduası pek oluyormuş demek. Bunu da öğrenmiş oldum. İyi geçinmek lazım…

İzmir uzun zamandır bu kadar soğuk olmamıştı gerçekten de. En son üniversite yıllarımda buralarda bu derece üşüdüğümü hatırlıyorum. O da nereden baksanız 9-10 yıl önce demektir (Eyvahlar olsun, yaşım ortaya çıktı). O günlerden kalan komik bir hatıram geldi aklıma, burada paylaşayım sizinle. Sabah evden erken çıkmış, üniversiteye gidiyordum. Hava tıpkı bugün olduğu gibi çok soğuktu. Yolda yürürken bizim evin yakınındaki taksi durağının oradan geçiyordum. Tam durağın yanından geçecekken bir de baktım ki yerde küçük, beyaz bir şey var. “Aaa… Taksiciler arabalarını yıkamışlar, yerde sabun köpüğü kalmış. Dur şuna bir basayım.” dedim kendi kendime. Nereden estiyse… Hevesle köpük sandığım şeye doğru ilerledim ve hızla üstüne bastım. Basmamla birlikte de Ciiuuvv! diye kaymam da bir oldu. Meğer o köpük sandığım şey buz tutmuş suymuş! Neyse ki dengemi çabuk sağladım ve artistik patinaj şampiyonalarında gösteri yapanlara taş çıkartacak şekilde bir hareketle düşmemeyi başardım. Eminim o sırada orada bir jüri olsaydı hepsinden 10 üzerinden 10 puan alırdı bu hareketim. Ama o esnada etrafımdaki insanlar uykuları henüz açılmamış taksi şoförlerinden oluştuğu için karşılaştığım tek tepki bön bön bakışlarla atılan “Ne yapıyor yahu bu? Deli mi ne?” ifadesi olmuştu. Tabi ben de utancımdan son süratle oradan uzaklaşmıştım. O zamandan beri o durağın oradan geçmemeye özen gösteriyorum. Taksiciler de beni görmezden gelmeye…

Dün normalde tıklım tıklım olan bir bankaya gittim. Fakat her zaman ağzına kadar dolu olan banka o gün bomboştu. Hatta benden başka müşteri yoktu. Şaşırdım elbette ama işime de gelmedi değil hani… Sıra numaramı almamla gişede benim numaramın yanması bir oldu. Tembel tembel gişeye yürüdüm, her gün görüştüğümüz için artık samimi olduğum gişe görevlisiyle selamlaştım. “Hayırdır abi, burası bu kadar boş olmazdı hiç.” dedim sonra da. “Normaldir. Havalar çok soğuk ya, ondan.” dedi. “Bu havada ya deliler dışarı çıkar ya da salaklar.” diye ekledi ardından dalgınca. “Sağ ol abi ya…” dedim ben de. Dışarı çıkmış tek şahıs ben olduğuma göre… Adam şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırıp “Ay! Hayır, öyle demek istemedim. Affedersin.” falan dedi telaşla ama iş işten geçmişti tabi… Sonra güldüğümü gördü de rahatladı. Yine de yüzündeki o panik ifadesi görülmeye değerdi gerçekten de… Bazen çok mu muzır oluyorum ne?

24 Ocak 2010 Pazar

Yorgun Savaşçı'nın 7 acayip huyu


Sevgili kamikaze mimlemiş bu kez de… Konumuz kendimizle ilgili 7 acayip huyu afişe edip, kendimizi blog âlemine rezil etmek. Tamam, rezil etmek kısmını ben ekledim kabul. Ama böyle bir yazı yazdıktan sonra ne olmasını bekleyebilirsiniz ki? İzleyici sayısında ani bir düşüş? Hmmn o da olabilir tabi… Neyse efendim, geçelim 7 acayip huyuma…

1. Eşyalarla hep kavga ederim ben. Kalemim düşerse kalemimle, kolay açılmazsa kapıyla, köşesine çarparsam masayla çok pis kavga ederim. Hem de öyle böyle değil, önce söverim ardından da sanki o eşya bana cevap veriyormuş gibi bir de “Konuşma fazla! Bak işine!” falan deyip kavgayı da sürdürürüm. Hatta geçen gün rüzgârda uçup duran ve beni deli eden poşetimle(!)  kavga ettikten sonra poşete dönüp “Bakma bana öyle, bakma!” demişliğim bile vardır. Sonrası malum… Yol ortasında kendi kendine gülen bir adam ve etrafındakilerin “Deli mi ne?” bakışları…

2. Asansör aynaları benden çok çeker. Çünkü o kısacık ara içersinde aynanın karşısında yapmadığım şebeklik kalmaz. Jim Carey’in Maske karakteri gibi 32 dişimi göstererek ve gözlerimi kocaman kocaman açarak sırıtırım, twist yaparım, air guitar çalarım, Yüzüklerin Efendisi filmindeki Gollum’u taklit ederim, Elvis gibi şarkı söylerim. Neden mi? Bilmiyorum, yapımda var.

3. Bilgisayarı bir canlı gibi görürüm. Onunla muhabbet eder, bolca kavga ederim. Hata mesajı verdiğinde “Neden böyle yapıyorsun ya? Ayıp bu yaptığın” derim, düzgün çalışmadığı zaman “Hadi canım benim, yaparsın sen” diyerek monitörü başını okşar misali okşarım, oyun oynarken yenilirsem de “Mahsus yapıyorsun! Hile yaptın!” diye bağırır ve “Senin ben…” diye başlayıp bol Bip! içeren methiyeler düzerim kendisine.

4. Monk misali takıntılarım vardır bir de. Neyse ki onun ki kadar uçlarda değil benimkiler. Ne mesela? Çizgilere basmadan yürümeye çalışırım, kütüphanemde birbirini takip eden serilerin arka arkaya olmasına özen gösteririm, çizgi-romanlarımı simetrik bir biçimde üst üste dizer, en ufak bir kaymada sinir olurum. Bir de herhangi bir kitap mağazasına gittiğimde dağınık bir raf görürsem mutlaka düzenlerim, dayanamam öyle durmasına. Yanımdaki arkadaşlarım hep gülerler bana ama ne yapayım, huy işte…

5. Yolda giderken arabaların plakalarına bakarım ve birbirini takip eden uzun cümleler kurmaya çalışırım. Hatta bir ara bunları not alıp bir deftere kaydediyordum. Çok komik şeyler çıkıyor bazen. Mesela “Asuman’ın babasının kemerindeki ince delikler.” ya da “Buzdolabındaki kıllı maymun.”

6. Film repliklerini hiç unutmam. Eğer bir filmi gerçekten beğendiysem filmde geçen tüm güzel veya esprili diyaloglar hafızama kazınır. Hem de tek bir seyredişte… O filmi ikinci kez izleme şansı bulursam replikleri kelimesi kelimesine hatırlarım ve aynı anda, aynı tonda, hatta aynı hızda tekrar ederim. İçimden elbette… Etrafta o kadar insan olunca dayak yeme riski büyük çünkü… Ortamda karanlık zaten, neme lazım.

7. Hâlâ burada mısınız? Ben çoktan okumayı bırakıp kaçmışsınızdır diye tahmin ediyordum oysaki. Yedinci garip özelliğimi bulamadım sanmayın, daha aklıma bir sürü şey geliyor da şimdilik bu kadar rezil rüsva olmak bana yetti. Onun için burada kesiyorum (kırp!).

Bu mim açık büfe bir mim olup ortaya servis edilmiştir. İsteyen alıp yazmakta, istemeyen de yazmayıp yanında yatmakta serbesttir. Şimdi izninizle, Bakırköy’den geldiler. Gömleği giydirip götürecekler.

21 Ocak 2010 Perşembe

Dünya küçük


Dün sabah işe gitmek için her zamanki gibi koştura koştura evden çıkıp kendimi otobüse zor attım. Hiç sevmediğim bir özelliğimdir bu… Bir yere gideceksem illa son dakikaya kadar oyalanırım. Ondan sonra da yetişmek için deli danalar gibi koştururum. Her neyse efendim. Otobüsümü son saniyede yakalayıp bindim. En arkalara doğru ilerliyordum ki bir de ne göreyim? Benimle aynı bölgede fakat farklı bir firmada çalışan bir bayan arkadaşım tam karşımda bana bakıyor.
“Günaydın.” dedim şaşkınlıkla. “Hayırdır, nereye böyle sabah sabah?”
“Hiç, işe gidiyorum. Ben burada oturuyorum da.” dedi.
“Nasıl yani? Ben de burada oturuyorum ama.” dedim bende.
“Ya?” dedi şaşkınlıkla. O da benim kadar şaşırmıştı bu işe. Ne de olsa bir seneye yakın zamandır yakın yerlerde çalışıyorduk ama aynı yerde oturduğumuzdan haberimiz yoktu. Asıl şok edici kısım ise beni yanında oturan bayanla tanıştırması ile başladı.
“Kuzenim” dedi. Merhabalar ve memnun oldumlar eşliğinde tokalaştık fakat kendisi korkunç derecede tanıdık geliyordu bana. Ben daha bir şey diyemeden kuzeni “Ben sizi bir yerden tanıyorum galiba.” dedi kısık gözlerle.
“Ben de sizi bir yerden çıkaracağım sanki ama nereden?” diye sordum. Ikındık sıkındık, düşündük taşındık, üstüne iki de takla attık ve sonunda bulduk. Bundan 4 sene evvel katıldığım bir sertifika programında tanışmıştım kuzeniyle. Hem de oldukça iyi arkadaştık o zamanlar… Kurs bitince her biten okul vs. gibi şeylerde olduğu gibi biz de kopmuştuk haliyle… İş arkadaşım şaşkınca bir kuzenine bir de bana baktı ve “Vay be! Dünya gerçekten de küçük” dedi gülerek.

Evet, Dünya çok büyük ama bir o kadar da küçük. Bundan yıllar önce, ben askerdeyken yine buna benzer bir olay geçmişti başımdan. Yaz aylarıydı ve ben askerliğimin ortalarındaydım. İçtima alanında sıraya girmiştik ama komutanlardan henüz bir eser yoktu. O gün de yeni askerler katılmıştı birliğe… Hepsi hafif şaşkın bolca hüzünlü bir şekilde etraflarına bakınıyorlardı. Klasik “Ne işim var benim burada?” bakışları… Yeni gelenlerden biri de tam benim yanımda duruyordu sırada. Hadi dedim şununla biraz muhabbet edeyim. Hem tanışmış oluruz hem de gerginliği biraz azalır. Böylece başladım muhabbete… Kısa bir tanışmanın ardından sıra geldi malum soruya; “Nerelisin?” dedim.
“İstanbulluyum.” dedi.
“Hadi ya Ben de İstanbulluyum. Neresinden?” dedim.
“Şurasından.” dedi “Sen neresinden?” dedi.
“Burasından.” dedim. Sonra geldik ikinci malum soruya. “Sivilde ne işle meşguldün?”
“Tekstilciyim.” dedi. “Hadi canım! Ben de tekstilciyim” dedim şaşırarak (O zamanlar tekstil ile uğraşıyordum). “Nerede çalıştın?” dedim.
“Ben daha çok işin mağaza kısmındaydım. Osmanbey’de çalıştım.” dedi.
Osmanbey demesiyle birlikte, kafamın üstünde yanan bir ampul misali, aklıma çılgınca bir olasılık geldi. “Sen falancayı tanıyor musun? Hatta filanca abisi de var.” dedim.
“Ohoo! Tanımaz mıyım? Ben onlarla bayağı uzun bir zaman beraber çalıştık.” diye cevapladı.
“Onlar var ya… Onlar benim amcamın oğulları!” dedim. Yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. O günden bugüne kadar da onunla samimi bir dostluk kurduk zaten. Dedim ya, Dünya küçük…

Geçen gün ise Kayıp Rıhtım forumlarında tanıştığım bir arkadaşın benim komşum çıkması ise apayrı bir konu. O şimdi Kocaeli’de ben İzmir’deyim ama çocukluğumuz aynı mahallede geçmiş meğerse… Dünya küçük dostlar. Bakarsınız biz de bir gün bir yerlerde karşılaşırız, ne dersiniz?



Karikatür by Erdil Yaşaroğlu

14 Ocak 2010 Perşembe

Nerede bizim eski çizgi filmler?


Zamane gençlerine şöyle bir bakıyorum da… Bugünlerde hepsi bir Ben 10 furyasına tutulmuş gidiyor. “Ben yaban köpeğiyim! Seni şöyle parçalarım! Ben bilmem neyim.” falan deyip birbirlerine kafa göz dalıyorlar. Hesapta oyun oynuyorlar. Birkaç sene önce de Pokemon vardı. O zaman da ben Pikachu, sen Baltazar diyerekten yine birbirlerini yiyiyorlardı ufaklıklar. CD, internet ya da Cartoon Netwok gibi kanallar sayesinde izlemek istedikleri çizgi filmler hep ellerinin altında, gözlerinin önünde. Bizim zamanımızda öyle miydi oysa?

Çizgi filmler bizim için çok kıymetliydi. Öyle her aradığımızda bir tane bulamazdık ya da her canımız isteğinde izleyemezdik. Cumartesi sabahları hiç olmayacak kadar erken saatlerde yataktan kalkıp uykulu gözlerle televizyonun başına dikilirdik. Hiç beklemediğimiz anda bir tanesi ile karşılaştığımızda ise altın bulmuş cüceler gibi sevinirdik. Hatta çizgi filmler uğruna bacak kadar boyumuza bakmadan anne – babamızla bile tartışırdık. “Oğlum bırak da haberleri izleyeyim.” ya da “Evladım, Hayat Ağacı başlayacak şimdi. Ne çizgi filmi?” vb. o zamanlar en çok duyduğumuz sözlerdi herhalde.

Tom ve Jerry’nin bitmek bilmeyen kovalamacaları, He-Man’in İskeletor’a her seferinde haddini bildirmesi, Fred Çakmaktaş’ın Barney ile karıştırdığı haltlar, Heidi’nin Peter’le beraber dağlarda koşturması, hâlâ her fırsatta oluşturmaktan bıkmadığımız Voltran, Pembe Panter, Muppet Show’daki memnuniyetsiz moruklar… Ve şimdi hatırıma gelmeyen nicesi… Saymakla bitmez bizim eski dostlar.

Bilmem anımsar mısınız, Clementine’de ateşli bir yaratık vardı. Tam net hatırlamıyorum ne olduğunu. Şeytani bir şeydi yalnız. Kız kardeşimle ondan korkardık. O çıkınca ikimizde odadan kaçar, koridorda onunla ilgili kısmın bitmesini beklerdik. Facebook’ta açılan gruplara bakılırsa bu konuda yalnız değilmişiz üstelik. Bay Meraklı vardı bir de. Her Pazar rahmetli Cenk Koray’ın Tele Pazar programında çıkardı. Sırf onu kaçırmamak için o programı başından sonuna izlerdim. Ve tabii ki de Susam Sokağı. Edi – Büdü, Kurabiye Canavarı, Kırpık, Minik Kuş…

Hepsinin ortak noktası ne biliyor musunuz peki? Tarzı ve türü ne olursa olsun hepsi bize bir şeyler öğretirdi. Dürüst olmayı, dostluğu, sadakati öğretirlerdi bizlere. Tepemizin tası atınca ortalığı yakıp yıkmayı değil. Bugünkü çocuk programlarında eksik olan şey de bu işte…

9 Ocak 2010 Cumartesi

Bir ödül ve bir mim


Biliyorum, çok sık yazamıyorum. Ve yine biliyorum ki bu yüzden bana sitem ediyorsunuz. Bitirmem gereken pek çok proje ve tamamlamam gereken pek çok iş var bugünlerde omuzlarımda. Ben de hepsine eşit derecede vakit ayırmaya çalışıyorum. Blog yazmak da bunların arasında olsa da hep son sıraya kalıyor maalesef.

Yeni yılın ilk mimi ve ilk ödülü ile karşınızdayım bu kez. Sağ olsunlar, önce sevgili DBP sonra da sevgili Bahar gelsin bu ödüle layık görmüşler beni. Ödülümüzün adı Sunshine Award / Günışığı Ödülü... Blog dünyasında tanıştığımız ve hayatımıza güneş gibi doğan kıymetli insanlara dağıtılan bir ödül bu. O yüzden anlamı benim için çok büyük. Buradan hem DBP'ye hem de Bahar gelsin'e kocaman kocaman teşekkürlerimi gönderiyorum. Tabii bu ödülü almanın bir de şartı var (her zaman bir şartı vardır zaten), o da 12 değerli insanı bulup bu ödülle onları kucaklaştırmak.

1. Devenin Bale Pabucu (Yorumlarını eksik etmediğin ve her zaman beni güldürmeyi başardığın için teşekkürler)
2. Bahar Gelsin (Değerli dostluğun ve kıymetli yazıların için...)
3. Shenem (Uzakta da olsa kanki kankidir.)
4. Hakan-can (Samimiyetini ve sıcakkanlılığını hiç yitirmemen dileğimle...)
5. İçimden Geldiği Gibi (Her gün sayenizde birbirinden ilginç şeyler öğreniyorum. Üstelik bunu yaparken keyif alıyorum. Teşekkürler...)
6. Hazal (Desteğini ve arkadaşlığını hiç esirgemediğin, birbirinden güzel hikayelerin ve Kayıp Rıhtım'la tanışmama vesile olduğun için çok teşekkürler.)
7. Ümit Bey (ÇROP'daki başarılı çalışmalarınız ve değerli desteğiniz için...)
8. Teecetveli (Arkadaşlığın ve insanı gülümseten samimi yazıların için)
9. Bidost (Bir insan bu kadar mı içten olur?)
10. Tam bir Blog (Dostluğun ve Blog Dergisi'ndeki başarılı çalışmaların için...)
11. Ebru - Kitaphane 7/24 (Uzun zamandır yoksun ama unutulmadın haberin olsun)
12. Yörünge (Çok yeni bir blog olmasına rağmen hem cana yakınlığı hem de bilgisi ile saygı duyduğum bir blogdaş. Sevgiler...)

Şu an aklıma gelenler bunlar. Aslında bu sayı 12'yi rahatça geçer. Sonuçta hepinizin yeri ayrı... Öyle olmasa takipçiniz olmadım, öyle değil mi? O yüzden adı geçmeyenler üzülmesin, hepiniz bir tanesiniz ;)

Bir de sevgili İçimden geldiği gibi yeni yılın ilk mimi için ilk kurbanları arasında beni de seçmiş. Şaka tabii...  Kendisine buradan teşekkürlerimi ve sevgilerimi iletiyorum ardından da hemen mimi cevaplamaya geçiyorum.

  • 2009 a girerken gözlerinizi kapatıp neyin olmasını dilediniz, sonuç ne oldu?
İşimden memnun olmadığım için daha iyi ve daha tatmin edici bir iş dilemiştim. Ertesi sabah, herkes yatağında mışıl mışıl uyurken ben yine işte, masamın başındaydım.
  • 2009 da sizi en çok mutlu eden neydi?
Bir bakalım... Blog dünyasına girip sizlerle tanışmak bu sene başıma gelen en güzel şeydi kuşkusuz. Pazarolla'da ilk köşe yazımın yayınlanması da harika bir duyguydu doğrusu. Blog Dergisi'ne katıldığım gün ve Kayıp Rıhtım'da ilk hikayemin yayınlandığı gün duyduğum mutluluk da kolay kolay unutulmaz.
  • 2009 da sizi en çok üzen neydi? 
Babamın geçirdiği ağır hastalık... Hayatımı kökten değiştiren ve istemediğim yollara girmeme sebep olan bir olay oldu benim için. Neyse ki babamın durumu şimdi çok daha iyi.
  • 2009 sizce ne renkti? Neden? 
Kahverengi... Sebebini söyleyemeyeceğim, siz tahmin edin :) Kasıtlı bir soru mudur nedir?
  • 2009'u tek bir cümleyle nasıl anlatırsınız? 
Ne senle ne sensiz...
  • Yılbaşı hediyesi olarak ne aldınız? 
Canım teyzem çok şık bir kazak almış bana sağ olsun. Hatta şu an üzerimde o var.
  • 2010 yılı için ne dilediniz ? 
Herkes gibi en başta sağlık... Sağlık olmadan hiçbir şey olmuyor çünkü. Ve geçtiğimiz yıla göre daha mutlu ve huzurlu yıllar diledim hepimiz için.
-İçimden geldiği gibi- arkadaşıma bu güzel mim için tekrardan teşekkür ediyorum ve soruları Kamikaze'ye, SirEvo'ya (madem mimlenmiyorum diyorsun, al bakalım), Bahar Gelsin'e ve DBP'ye paslıyorum.

4 Ocak 2010 Pazartesi

Yıbaşının ardından...


Yeni bir yıl, yeni umutlar… Böyle demiş biri vakti zamanında. Böyle de demeye devam ediyoruz yıllardır. Her yeni yılda heyecanla sayıyoruz o son saniyeleri ve bir şeylerin değişeceğine, bazı şeylerin daha iyiye gideceğine inanarak giriyoruz o ilk saniyelere… En azından birçoğumuz öyle yapıyor. Ben mi? Ben pek inanmıyorum öyle şeylere… Çocukken inanırdım elbette. Heyecan ve mutlulukla beklerdim saatin 12’yi göstermesini. Şimdi ise o heyecandan eser yok. Büyüdüm galiba.

Sonuç ortada ne de olsa. Yeni yıla girdik girmesine ama pek bir değişiklik yok gördüğünüz gibi. Tamam, yeni bir tarih atıyoruz artık defterimizin sol üst köşesine, takvimlerimiz vs yenilendi ama hâlâ aynı yolları tepiyoruz işe gelip giderken. Kredi kartları ekstreleri, faturalar vs yine dayandı kapıma sabahtan. Banka mesajları da cabası… Elbette tüm bunların hepsinin bir anda değişmesini beklemiyorum. Sadece o heyecanı neden hissetmediğimi anlatmaya çalışıyorum, hepsi bu.

Etrafımdaki heyecana ve mutluluğa da dokunmuyorum bu arada. Bırakıyorum isteyen kutlasın istemeyen kutlamasın. İsteyen gülsün eğlensin istemeyen kös kös otursun köşesinde. Sonuçta bu insanların da bir şeylere tutunmaya, bir şeyler için umut beslemeye ihtiyacı var. Umut olmadan yaşama sevincini kaybeder insanlar… O yüzden bırak gülsünler eğlensinler. Bir de bırakın kuzum şu Noel Baba elbiselerini falan giymeyi Allah aşkına. Biz yeni yılı kutluyoruz, Noel’i değil. Bu kadar da özentilik ister istemez sinir hücrelerimde aşırı derecede hareketlenmeye neden oluyor. Yine de susuyorum. Keşke onlar da bazı konularda bize bu kadar anlayış gösterebilseler demeden de edemiyorum içimden.

Biz yeni yıla her zamanki gibi anneannemlerin evinde girdik. Bizimkiler, teyzemler ve anneannem tam kadro evdeydik. Hep beraber oturup yemeğimizi yedik, ardından da aldık çerezlerimizi ve tatlılarımızı geçtik televizyonun karşısına. Babam her yeni yılda olduğu gibi ekranda boy gösteren bayan şarkıcılar hakkında yorumlarda bulundu.
“Of bu ne çirkinlik. Mumya gibi mübarek.”
“Aman yarabbi, şunun bacaklarına bak. Felaket!”
“Bu da amma şişmanladı, dana gibi olmuş maşallah.”
Babam bu yorumlarda bulundukça biz de hem gülüp hem de gözlerimizi deviriyorduk. Her zamanki gibi kimseyi beğenmedi. Hatta herkesin ayılıp bayıldığı Hadise’ye bile bir kulp taktı. Bu işe de kuşkusuz en çok annem sevindi.

Kız kardeşim de yılbaşını boş geçmedi ve bizi her daim güldüren yanlış tespitlerinden birkaçını yapıverdi. Mesela Reyhan Karaca’yı İzel zannetti, Zeynep Dizdar’ı da Burcu Güneş… Hayır, yanlış biliyorsun olabilir ama bari ısrar etme sevgili kardeşim. Ya da et sen et… Sayende yüzümüzde gülücükler açıyor.

Dilerim bu yıl gerçekten de olumlu değişiklikler getirir hepimizin hayatına. Hepinize tekrardan iyi yıllar.

31 Aralık 2009 Perşembe

Nice senelere...


2010'un ve gelecek yılların geçtiğimiz yıllara nazaran daha mutlu, daha huzurlu ve daha sağlıklı olması dileklerimle.

Sevdiklerinizle dolu nice mutlu senelere...


Screenshot from Nightmare before Christmas

27 Aralık 2009 Pazar

Banka


İşim gereği bankalarla çok muhatap olurum ben. Hatta şu son bir yılım bankalara giden yolları aşındırmakla geçti desem yalan olmaz. Bankalara ne kadar işimiz düşerse düşsün, ne kadar işimize yararlarsa yarasınlar onları kimse sevmez. Bu büyük bir çoğunlukla beklemeyi sevmememizden kaynaklanıyor sanırsam. Çünkü hangi bankaya giderseniz gidin işleminizi gerçekleştirebilmek için en az on dakika beklemeniz gerekir. O da şanslıysanız. Gece gündüz cebimize gelen kampanya mesajlarının bundaki payı da yadsınamaz elbette. Ya da bu antipati sadece bana özel bir durum, bilemiyorum.

Geçenlerde pek gitmediğim bir bankaya işim düştü. İçeri girip sıra numarası almak için numaratör cihazını aranmaya başladım. Ama görünürlerde böyle bir cihaz yoktu. Bu esnada da güvenlik görevlisi kartal bakışlarını üzerime dikmiş, her hareketimi dikkatlice takip ediyordu. Öyle bir bakıyordu ki kendimi potansiyel bir suçlu gibi hissettim. Neredeyse kendim bile buraya aslında bankayı soymak için geldiğime inanacaktım. Güvenlik görevlisine yanaştım ve “Eee… Şey… Numara alacaktım da…” dedim hafif çekinerek. Adam beni şöyle baştan aşağı bir süzdü. Sonra da bankanın şerifi misali elleri silah kemerinde “Bizde numara yok. Sıraya gir.” dedi ters ters. Bir eliyle de duvar boyunca sıralanmış koltukları işaret ediyordu. “Nasıl yani? Numara yok da ne demek.” dedim kendi kendime ve ilerleyip en sondaki koltuğa oturdum. Yarı şaşkın yarı inanmaz bakışlarla etrafımı gözetlerken gişedeki müşterinin işi bitti ve gişe memurunun “Sıradaki!” diyen sesi duyuldu. Sıranın başındaki kişinin kalkıp gişeye yönelmesiyle birlikte herkes ayağa kalkıp bir yanlarındaki boşalan koltuğa oturdu. Ben de onlara uydum tabi… “Eskiden bu iş böyle mi yapılıyordu yahu?” diye düşünmeden de edemedim. Bir müddet sonra ise bu olay iyice komiğime gitmeye başladı. Her sırası gelen kişi kalktığında hepimiz popomuzu aynı anda kaldırıp bir sonraki koltuğa hop diye bırakıveriyorduk. Sanki “dans eden sandalyeler” oyunu oynuyormuşuz gibi… Hani utanmasam bir “Meksika Dalgalanması” başlatacaktım oracıkta.

***

Bir seferinde internet şifrem kilitlendi. Ne yaptım ne ettiysem de düzeltemedim. Görüştüğüm herkes inatla “Şubenize başvurun.” diyordu. Ben de en yakın şubeye yöneldim mecburen. Nereye başvuracağımı bilemediğimden güvelik görevlisinden yardım alayım dedim. Yalnız kendisi pek bir aksiydi. (Hepsi mi aksi olur kardeşim? Ortak payda falan mı bu acaba?)
“Merhaba” dedim, “İnternet şifremle ilgili…”
“Numara alın ve sıraya girin!” dedi görevli, lafımı bile bitirmemi beklemeden.
“Şey… Ben sadece şif…”
Numara alın ve sıraya girin!” dedi tekrar, oldukça otoriter bir sesle. Ben de bu otorite karşısında büzüşmüş şahsiyet olarak “Pekiiii…” dedim incecik bir sesle ve sıraya geçip beklemeye başladım. Yalnız elimdeki numara bir türlü gelmek bilmiyordu. Hayır, bırakın gelmeyi yanan numaraların elimdeki sayıyla hiç alakası yoktu. Atıyorum, benimki 100 ile başlayan bir numara ise yanan numaralar ya 800’lü, ya 400’lü ya da 900’lü şeylerdi. Abartısız en az 45 dakika bekledim orada. “Ya ben başka bir bankanın numarasını mı aldım acaba?” diye düşünürken beklenen (ya da beklenmeyen) oldu ve sıra bana geldi. Kendimi sevinçle gişeye atıp derdimi anlattım. Gişedeki kadın “Bu işlem için sıra numarası almanıza gerek yok, şuradaki masaya başvurun.” demez mi? Gel de çıldırma!

***

Başka bir gün başka bir banka… Çok acil halletmem gereken bir iş vardı elimde. Banka da inadına tıklım tıklımdı. Hemen kendime bir sıra numarası aldım ve tabeladaki ile karşılaştı. Önümde abartısız 30 kadar kişi vardı. “Demokraside çareler tükenmez.” deyip elimi çantama attım ve kredi kartımı çıkarıp öncelikli numaralardan bir tane aldım. Ne de olsa kartla alınan sıra daha çabuk geliyordu. Ne olur ne olmaz deyip ilk aldığım numarayı da sakladım ve beklemeye başladım. Ama o sıra bir türlü bana gelmek bilmedi! Ne normal sıra ne de öncelikli numara… Bir saate yakın bir o elimdeki kâğıda bir de bu elimdeki kâğıda bakıp acıklı gözlerle tabelayı seyredip durdum. Sonunda tam ümidi kesmişken o meçhul Ding- Dong! sesi duyuldu ve sıra bendeydi! Hemen ardından ikinci bir Ding- Dong! sesi daha duyuldu ve o da ne? Sıra yine bendeydi! Hem birinci hem de ikinci gişede yanan numaralar benim numaralarımdı. İkisi de aynı anda gelmişti. O anda çılgın kahkahalar atarak bankanın önünde kendini yakan bir ben canlandı gözlerimin önünde…

Bozuk para / Money Trail photo by ian

23 Aralık 2009 Çarşamba

Say bakalım


Geçen akşam işyerindeyken bir malzeme lazım oldu. Malzeme dediğimde öyle ahım şahım bir şey değil, ufak bir tefek bir parça. Her neyse, bir müşterimize bundan 500 tane lazımmış. Bizim elimizde de kalmamış. Tam o esnada da bizimle aynı işi yapan farklı bir firmanın elemanı oradaydı. “Bizde var abi.” dedi. Bizde “Tamam o zaman. Madem sizde var, sizden alalım o zaman. Sonra hesaplaşırız.” dedik. “Tamam.” dedi. Kaptım paltomu, çıktım elemanla yola…

Aşağı yukarı benim yaşlarımda genç bir çocuktu. Yağmur ha yağdı ha yağacak bir hava var üstümüzde asılı. Yağmura yakalamamak için hızlı adımlarla gideceğimiz yere vardık. Ardından eleman çabucak lazım olan malzemeyi arayıp çıkardı. Fakat o da ne? Poşetin ağzı açıktı. Eleman şaşkın bakışlarla bir poşete bir de bana bakmaya başladı. “Ne oldu?” dedim çocuğun tereddütlü bakışlarını yakalayınca.
“Normalde bir poşette 500 tane oluyor ama bu açık. İçinde de kaç tane olduğunu bilmiyorum.” dedi.
“Eee… Ne yapacağız?” dedim, vereceği yanıtı az çok tahmin ederek. Cevap tam da korktuğum gibi geldi.
“Sayacağız abi…”
Buruk bir gülümseme geçti yüzümden. Başka ne olabilirdi ki? “İyi, sayalım öyleyse.” dedim mecburen. Çöktük yere, boşalttık poşeti önümüze. Başladık parçaları tek tek saymaya. Aşağı yukarı yarım saat süren, bayağı uzun ve zahmetli bir sayma işleminden sonra poşette 402 tane parça olduğunu hesapladık. Eh ne yapalım, hiç yoktan iyidir diyerek parçaları teker teker toplayıp bir güzel poşetine geri yerleştirmiştik ki firmanın sahibi olan bey geldi.
“Ne yapıyorsunuz?” dedi.
Dedik abi durum böyle böyle, sayıyoruz bizde.
“İyi de niye sayıyorsunuz ki? Burada kapalı poşet var. Tam 500 tane, al.” demez mi? Elini uzatıp rafların birine uzandı ve kapalı bir poşet çıkarıp önüme koyuverdi.
Bir poşete, bir adama bir de yanımdaki elemana bakakaldım. Firma sahibi gülmeye başladı tabi halime. Yanımdaki eleman da mahcup mahcup “Abi vallahi bilmiyordum.” falan demeye başladı. Ben de dayanamadım, gülmeye başladım sonunda. Elimdeki açık poşeti elemana verdim ve “Al bakalım, artık kaç tane olduğunu biliyorsun işte. Fena mı?” dedim. Hep birlikte gülüştük biraz. ‘Başkası olsa kıyameti koparırdı herhalde.’ diye düşünmeden de edemedim. Her neyse, malzemelerimi alıp oradakilerle vedalaştım ve dışarı çıkıp işyerimin yolunu tuttum. İşte o an yağmurun başladığı andı.

18 Aralık 2009 Cuma

Eve Dönüş (Bölüm 5 - Son)


Ertesi sabah küçük grup yanlarında bir refakatçi ile meydandan ayrılıp Tüp Geçit’in yolunu tuttular. Geçidin girişine vardıklarında refakatçi gizli bir şifreyle kapıyı açtı ve içerideki arkadaşlarını onların geçişi hakkında bilgilendirdi. Köpekler, yeni gelenleri koklayıp cyborg olmadıklarını onayladı. Bunun üzerine iyi silahlanmış koruyucular öne çıkıp Cesur’u ve yanındakileri selamladılar. Geçişlerinde de yardımcı oldular. Tünelden çıktıklarında artık Avrupa yakasındaydılar.

“Bundan sonrası size kalmış. Ben burada ayrılıyorum.” dedi refakatçi. “Şu anda Kennedy Caddesi üzerindeyiz yani hemen hemen Sultan Ahmet Parkı’nın dibinde.  Kapalı Çarşı ise kuzeyimizde. Yerinizde olsam şu yolu takip eder ve Ayasofya’dan uzak dururdum. Orası şu “Yeni Tanrı” saçmalıklarıyla uğraşan fanatiklerle dolu. Hem böylece Yerebatan’ın zombi kaynayan tünellerinden de uzaklaşmış olursunuz.” diye devam etti. Cesur, adama teşekkür etti ve kısa bir vedalaşmanın ardından yıkıntıların arasına daldılar. Avrupa yakasının da Asya’dan pek bir farkı yoktu. Görünüşe göre burası çölden çok molozlarla kaplıydı. Uzaktan Süleymaniye Camii’nin ayakta kalan tek parçası, ışıl ışıl parlayan cevahir minaresi görünüyordu.

Uzun ve zahmetli uğraşlar sonunda Kapalı Çarşı’nın harabelerine vardılar. Cesur, bazı yerleri yıkılmış olsa da yapının halen ayakta olduğunu görünce şaşırdı. Temkinli bir şekilde içeri girdiler fakat görünürde ne bir kimse ne de bir ikinci giriş görünüyordu. Sonunda Cesur dayanamayıp silahlarını yere bıraktı ve bağırmaya başladı.

“Kayıp Şehir halkı! Burada olduğunuzu biliyoruz! Aranızdan birini size geri getirdim. Bizi içeri almayacak mısınız?”

Sesi taş duvarlarda yankılanıp kendisine geri geldi. Fakat bir müddet yanıt alamadı. Bir an sonra nereden çıktıkları anlaşılmayan iki köpek hızla üzerlerine koşmaya başladılar. Cesur bir an korku ile kasılıp kaldı. Fakat köpekler saldırmadı, sadece yeni gelenleri kokladılar. Sonra hiçbir şeyden şüphelenmemiş olacaklar ki Kartal ile şakalaşmaya başladılar.

“Temiz!” diyen bir kadın sesi duyuldu tepelerinde bir yerden. Birdenbire mekanik bir tıkırtı duyulmaya başlandı. Ardından da tam önlerindeki zeminde geniş bir kapak açıldı. Kapaktan dışarı bir kafa uzandı ve “Ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz? Oldu olacak herkese yerimizi ilan etseydiniz! Girin içeri!” diyerek bağırdı.

Bu lafı ikiletmediler ve açılan geçitten hızlıca geçtiler. Şimdi dar ve uzun bir taş merdivenin üzerindeydiler. Basamaklar sonsuza kadar aşağı iniyormuş gibi görünüyordu.

“Cyborglardan nasıl kurtuldunuz?” diye sordu onları karşılayan adam. Eski püskü kıyafetler giymiş, topluca bir adamdı. Birbirine girmiş saç ve sakalı yer yer beyazlamaya başlamıştı. Gözünde bir motorsikletçi gözlüğü, elinde ise eski bir makineli tüfek vardı.

“Hangi cyborglar? Sahilden beri kimseye rastlamadık.” diye cevapladı Cesur.

“Gerçekten mi? Hayret…” dedi adam, gözlerini kırpıştırarak. Oldukça şaşırmış görünüyordu.  “Son bir aydır sürekli buralarda dolanıp yerimizi arıyorlar. Bulamadılar elbette. Sanırım sonunda pes ettiler. Hah! Bunu şefe söyleyinceye kadar bekle.” diyerek keyifle kıkırdadı ve basamaklardan aşağı inmeye başladı. Grup da onu takip etti.

***

Uzun bir inişin ardından nihayet Kayıp Şehir’e varmışlardı. Yerin kilometrelerce altında, taştan yapılma devasa bir şehirdi burası. Taş binaları, meydanları hatta bir çarşıları bile vardı. Cesur hayranlık ve şaşkınlıkla etrafını izliyordu. İlk kez bu kadar büyük ve canlı bir yerleşim yerindeydi. Onun bu şaşkın bakışlarını gören adam kıkırdadı ve “Güzel değil mi?” diye sordu. “Hepsini şefimize borçluyuz. Gerçi kendisine şef dememden pek hoşlanmaz. Ona Başvekil denmesini tercih ediyor. Onunla tanışıncaya kadar bekle. İşte geliyor.” diyerek uzakta, korumaları ile yaklaşan uzun bir kadını gösterdi. “Sizi gördüğüne memnun olacaktır. Yeni birilerini görmeyeli uzun zaman olmuştu.” dedi sakallı kendi kendine.

Bu cümle ile Cesur’un beyninde çanlar çalmaya başladı ve olduğu yerde durdu. Adamı kolundan tutup “Yeni birileri derken sadece beni kastediyorsun sanırım? Ne de olsa Siyem sizlerden biri…” dedi.
“Sen neden bahsediyorsun?” diye sordu sakallı.

“Siyem’i diyorum. Bana burada yaşadığını söyledi. Annesi ile kaçırılmış. Onu size geri getirdim.” dedi küçük kızı işaret ederek.

Sakallının verdiği cevap tam da Cesur’un duymaktan koktuğu şeydi.

“Bu kızı hayatımda ilk defa görüyorum.”

Cesur yavaşça ve korkuyla arkasına dönüp kıza baktı. “Yalandı değil mi? Kaçırılman… Annen…”

Kız cevap vermedi, yüzünde zalimce bir sırıtış vardı. Birkaç adım geriledi ve konuşmaya başladı. Fakat bu kez dudaklarından dökülen ses mekanikti.

“S.İ.Y.E.M.! Sağ Kalan İnsanları Yok Etme Modülü devrede! Öncelikli emir: Kayıp Şehir’e giriş yap. Durum: Emir yerine getirildi. Yeni emirler alınıyor. Yeni emir: Yok et!”

Ardından birkaç biyonik takırtı duyuldu. Önce gözleri kırmızı bir ışıkla parlamaya başladı. Sonra kolları dirseklerinden imkânsız bir şekilde geriye kıvrılarak iki namluyu açığa çıkardı. Artık sağ kolunun yerinde bir minigun sol kolunun olduğu yerde ise bir alev silahı duruyordu. Diz kapaklarının altından da iki biyonik bacak fırladı ve küçük kız bir anda iki metrelik bir robota dönüştü.

Sakallı avazı çıktığı kadar “Cyborg!” diye bağırarak Cesur’u da tuttuğu gibi kendilerini bir sütunun ardına attı. Siyem anında yaylım ateşine başladı. Şehir çığlıklar ve silah sesleri ile yankılanmaya başladı. Herkes çığlıklar atarak kaçmaya, bu acımasız makinenin yolundan çekilmeye çalışıyordu.
“Lanet olsun! Ben ne yaptım?” diye bağırdı Cesur.

“Kendini suçlama! Köpekler bile onun ne olduğunu anlayamadı!” diye bağırdı sakallı, gürültünün üzerinden sesini duyurmaya çalışarak.

O anda Cesur’un gözlerinin önüne Siyem’in masum ama tehlikeli soruları geldi.

“Burası neresi?”

“Burada kaç kişi yaşıyor?”

“Lanet olası cyborg!” diye mırıldandı. Sütunun köşesinden sarkıp pompalı tüfeğiyle bir iki el ateş etti. Siyem sarsılmadı bile. Ateş kusarak etrafını yakıp yıkmaya devam ediyordu.

“Faydasız!” diye bağırdı sakallı. “Normal silahlar işe yaramaz. Dinle… Yardım etmek ister misin?”

“Elbette ki isterim. Bu pisliği başınıza ben açtım, temizlemek de bana düşer!”

“Güzel.” diye kıkırdadı sakallı. “Beni izle!” Minigun’ın yaylım ateşine yakalanmamak için hızlıca yer değiştirdiler. Cesur, köpeğinin de peşlerinde olduğunu görünce rahatladı. Cyborg’un görüş alanından çıktıklarına emin olduklarında hızlıca meydana bakan balkonlardan birine tırmanıp ufak bir odaya girdiler. Burası bir gözcü noktası olmalıydı. Küçük bir masa ve cephane kutuları vardı. Sakallı çabucak kutulardan birini açıp iki roketatar çıkarttı. “İşte al bunu ve bitirelim şu işi! Aşağıda insanlarım ölüyor!”

Cesur bu lafı ikiletmedi ve silahı çabucak kaptı.

Sakallı, Cesur’a şöyle bir bakıp “Umarım sen de bir cyborg’a falan dönüşmeye kalkmazsın evlat.” dedi endişeyle. Cesur sırıttı ve “Hayır ama hurdaya dönüşecek birini tanıyorum.” dedi.

İkili çabucak balkona geri döndüler. Meydan altlarında alev alevdi. Çığlıklar ve minigun’ın sesi ortalığı kasıp kavuruyordu. “Al bunu aşağılık pislik!” diye bağırdı sakallı ve ilk atışı yaptı. Roket, cyborg’un tam sırtında patladı. Cyborg hâlâ ayaktaydı. Sendeleyip geri döndü ve kendisine ateş edenlere baktı. Yüzün bir kısmı darbenin etkisiyle yanmıştı ve mekanik iskeletinin birazı ortaya çıkmıştı. Ardından Cesur roketini yolladı ve cyborg bir kez daha vuruldu. Darbenin etkisiyle geriye uçan robot inatla hareket etmeye devam etti ve kalkmaya çalıştı. Sakallı bir atış daha yaptı. Ardından da Cesur… Cyborg bir kez daha yere yığıldı ve cızırtılar eşliğinde havaya uçarak yok oldu.

***

“Ne yapmaya niyetlisin Arayıcı?” diye sordu Başvekil, günün ilerleyen saatlerinde Cesur ile buluştuklarında. Uzun boylu, kır saçlı bir kadındı. Kırmızı uzun bir pelerini ve zamanına göre şık sayılabilecek kıyafetleri vardı.

“Gördüğümüz gibi efendim, Cyborglar yeni bir tür geliştirmiş. Köpekler bile aradaki farkı anlayamıyor. O kadar insancıllar ki bir an bile şüphelenmedik. Kadı’yı uyarmam gerek. Korkarım ki bir sonraki hedef o. Çok geç kalmış bile olabilirim.” diye yanıtladı Cesur.

“Anlıyorum. Kayıp Şehir bugün büyük bir felaketin eşiğinden döndü. Bunda senin de payın büyük. Her ne kadar o tehlikeyi kapımıza sen getirmiş olsan da…”

“Bunun için üzgünüm efendim.”

“Özür dileme. Aradaki farkı kimse anlayamazdı. Sen doğru olduğuna inandığın şeyi yaptın.”

“Ama benim yüzümden şehriniz gizliliğini kaybetti.”

“Aldırma. Sonsuza kadar gizli kalamazdık zaten.” diye gülümsedi şef. “Şimdi git. Çok geç olmadan Kadı’yı uyar. Ama şunu bil ki şehrimin kapıları sana her zaman açık.”

Cesur, Başvekil’e teşekkürlerini sundu. Ardından Sakallı ile (lakabı da zaten buydu) dostça vedalaştı ve köpeğiyle birlikte Kadıköy’e doğru yola çıktı. Görünüşe göre savaş daha yeni başlıyordu.

- SON -

Screenshot from Fallout 3
Cyborg Art by Akiroshadowheart