Çizgi-roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çizgi-roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2022 Cuma

Batman: Dünyadaki Son Şövalye | Kitap İnceleme


Batman: Dünyadaki Son Şövalye'yi nihayet okuyabildim. İhtiyar Logan'ın DC'deki karşılığı gibi olmuş.

Batman bir gün gözlerini Arkham'da açıyor, kendini hatırladığından daha genç buluyor ve yıllardır doktorların gözetiminde yaşadığını öğreniyor. Hiç Batman olmamıştır... Batman sadece deliliğinin ona oynadığı bir oyundur. Joker, İki Surat ve Penguen gibi azılı düşmanlarıysa tımarhane çalışanları... Alfred ona yıllardır tedavi gördüğünü, artık normale dönmenin vaktinin geldiğini söylüyor.

Ama Batman bu, böyle bir şeye körlemesine inanır mı hiç? O da başlıyor araştırmaya ve aslında işlerin hiç de Alfred'in anlattığı gibi olmadığını keşfediyor. Tam aksine, tıpkı İhtiyar Logan'daki gibi mahvolmuş bir gelecekte uyanmıştır Batman. Kötüler kazanmış, şehirler yıkılmış, tuhaf anormallikler topraklara hâkim olmuştur. Ve nasıl ki yaşlı Wolverine yanına kör Hawkeye'ı alıp o uğursuz topraklarda bizi bir gezintiye çıkarıyorsa, genç Batman de yanına cam bir fanusun içindeki Joker'in kellesini alıp başlıyor buraları dolaşmaya.

İlk cilt kanımca aralarındaki en iyisiydi. Maceraya giriş, bir sürü gizem unsuru, Joker'le karşılaşmak, kafada deli sorular...

İkinci ciltte bu topraklarda tam bir tur atıyor, DC evreninin yeni ve eski karakterlerinin (bazıları o kadar eski ki göndermeleri anlamak için internetten araştırmam gerekti) başlarına gelenleri görüyor ve sonunda Gotham'a geri dönüyoruz.

Üçüncü ve son ciltteyse Batman'in bu distopik dünyanın baş kötüsü olan Omega'yla savaşmasını okuyoruz. Açıkçası Omega'nın kim olduğunu daha en başından doğru tahmin ettiğim için bu ciltte yaşananlar bana o kadar etkileyici gelmedi. Yine de o son sahneyi sevdim. Klasik maceralar arasına koymam belki ama okuduğuma da kesinlikle pişman değilim bu seriyi.

Yeni 52'den tanıdığımız Snyder ve Capullo ikilisi yıllar sonra bir araya gelip gene güzel bir iş çıkarmışlar. JBC Yayıncılık her zamanki gibi muazzam bir baskı kalitesiyle buluşturmuş bu ciltleri bizlerle. Emre Taşkıran'ın çevirisi ve Aslı Dağlı'nın editörlüğü de her zamanki gibi dört dörtlüktü. Hepsinin ellerine sağlık.

Son olarak sevgili Ertan Ergil'e hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi gönderiyorum buradan. Bana bu ciltleri inceleme yazmam için yollamıştı. Ama ben ailevi sağlık sorunları nedeniyle ona sözümü tutamadım. En azından bu şekilde yorumumu ve tanıtımımı yapayım bari dedim ben de.

30 Ekim 2016 Pazar

Sandman 1: Prelüdler ve Noktürnler | Kitap İnceleme


Fantastik edebiyatla içli dışlı olup da Neil Gaiman’ın, çizgi roman okuyup da Sandman’in adını duymayan yoktur herhâlde. Gaiman bugüne dek pek çok önemli eser vermesine, birçok ödüle layık görülmesine rağmen adı hep bu çizgi romanla anılmış, “başyapıtı” olduğu söylenmiştir. Ki çıktığı ilk yıldan, yani 1988’den beri hem yurtdışında hem de yurtiçinde kendine geniş bir okuyucu kitlesi bulmuş, pek çok hayran kazanmıştır.

Türk okurlar olarak Sandman’le ilk tanışmamız 2000’lerin başında Arkabahçe Yayıncılık aracılığıyla olmuş, seriyi tamamlamaksa Laika’ya kısmet olmuştu. Ancak o zamanlar üniversiteyi daha yeni bitirmiş, hayata yeni yeni atılan bir genç olduğumdan (evet, ben, genç… insan hayret ediyor) alıp da okumak kısmet olmamıştı. Meteliksizdim çünkü; bırakın pahalı ve ciltli çizgi romanları, kitap bile alamıyordum. İşte bu yüzden hep içimde bir ukde olarak kalmıştı Sandman.

O nedenle İthaki tüm seriyi yeni baştan çevireceğini duyurduğunda ne kadar sevindiğimi tahmin edebilirsiniz. Sonunda ben de tüm dünyayı etkisi altına alan bu grafik romanı kendi dilinde okuyanlar kervanına katılabilecektim. Yine de şüphelerim yok değildi. Ya beğenmezsem? Ya aradan geçen bunca yıl sonra etkileyiciliğini ve orijinalliğini yitirmişse? Ya… Derken ilk sayfayı açtım ve Bay Kumadam beni siyah pardösüsünün kanatlarının altına aldı.

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Pinokyo: Vampir Avcısı | Kitap İnceleme


İster nostalji tutkusu deyin, ister geri kafalılık, isterseniz de yaşlılık, siyah-beyaz çizgi romanları şimdilerin renkli ve dijital baskılarına nazaran daha çok seviyorum ben. O nedenledir ki Pinokyo: Vampir Avcısı’nın tanıtımlarını Çizgi Düşler’in sayfasında ilk kez gördüğümde “İşte bu tam benim kalemim!” dedim kendi kendime. Ne mutlu ki haksız da çıkmadım.

Pinokyo: Vampir Avcısı, Flix’in Don Kişot’undan (Marmara Çizgi) beri okuduğum en “farklı” şeydi. Ki o kitabı ya da hakkında yazdığım naçizane incelememi okuduysanız bunun kendi adıma hatırı sayılır bir övgü olduğunu da bilirsiniz. Gerçi iki eserin arasındaki benzerlikler ikisinin de siyah-beyaz olması ve bir roman kahramanını konu almasıyla sınırlı. Zira Pinokyo da hiç beklenmedik anlarda bizleri güldürse de bunu çok nadiren yapıyor. Ellerimizde tuttuğumuz bu hikâye daha karamsar ve daha bir karanlık masalsı.

Disney’i unutun

Ünlü Pinokyo masalın nasıl sona erdiğini, tahtadan yapılma kahramanımızın iyiliklerinin mükafatı olarak Mavi Peri tarafından gerçek bir çocuğa dönüştürüldüğünü ve babası Geppetto’yla sonsuza dek mutlu mesut yaşadığını hepimiz biliriz. Ancak bilmediğimiz şey Disney’in meşhur çizgi filmiyle akıllarımıza kazınan bu hikâyenin aslında kitaptan çok ama çok farklı olduğu.

Örneğin, animasyon filmi Pinokyo’yu Geppetto tarafından oyulan bir kukla olarak tanıtır bizlere ilk olarak. Evlat özlemiyle dolu ihtiyar kuklacı, uykuya dalmadan önce bir yıldıza bakar ve “Keşke Pinokyo gerçek bir çocuk olsaydı,” diye bir dilekte bulunur. Ve o gece Mavi Peri tarafından dileği kabul edilir, Pinokyo can bulur. Ama hâlen bir kukladır. “Eğer cesur ve iyi bir çocuk olursan bir gün gerçek bir çocuğa dönüşebilirsin,” der Peri ona. Hatırladınız mı? Güzel… şimdi hepsini unutun!

Carlo Collodi’nin 1883’te kaleme aldığı orijinal masal böyle başlamıyormuş çünkü. Aksine, Cherry adından bir marangoz “konuşan bir odun” buluyormuş kitabın hemen başında. Daha sonra odunu ondan alan Geppetto zaten konuşmakta olan bir tahta parçasını bir kuklaya dönüştürüyormuş. Yani ortada ne bir dilek var ne de Mavi Peri…

Peki Pinokyo’ya sürekli akıl verip ona yol gösteren, dans edip şarkı söyleyen smokinli ve bastonlu meşhur cırcırböceğimiz Jiminy’yi hatırlıyor musunuz? Meğer masalın aslında çok farklı bir biçimde çıkıyormuş okurların karşısında o da. Giysisini, şarkılarını ve öğütlerini bir kenara bırakın; daha ilk sayfalarda Pinokyo’ya nasihat veren ve tahta oğlanımız tarafından bizzat “öldürülen” önemsiz bir yan karaktermiş cırcırböceğimiz. Hatta ileriki sayfalarda bir “hayalet” olarak geri dönüyor, ama uyarıları Pinokyo tarafından yine ciddiye alınmıyormuş. Ya Mavi Peri? Ya da masaldaki orijinal adıyla “Turkuvaz Saçlı Peri” mi demeliyim? Evet, kendisi hikâyede yer alıyor almasına fakat sadece ikinci yarısından sonra.

20 Ağustos 2016 Cumartesi

Deadpool: İntihar Kralları | Kitap İnceleme

Eğri oturup doğru konuşalım. JBC Yayıncılık elini taşın altına koyup Deadpool basmaya başladığından beri geveze paralı askerimizin pek çok macerasını dilimizde okuma şansına kavuştuk. Bunun için kendilerine ne kadar teşekkür etsek az. Öte yandan, Türkçeye çevrilen maceralara genel olarak baktığımızda ben aradığımı bulduğumu tam olarak söyleyemem.

Evet, Deadpool Marvel Evreni’ni Öldürüyor’u “ilk” olmasının da verdiği hazla bağırlarımıza basmıştık. Edebiyat Kahramanlarını Öldürüyor da vadettiği hikâyeyle ümitlerimizi iyice arttırmıştı. Ya sonrası? Sonrası bir parça hüsran, bir parça da hayal kırıklığı…

Evet, Cullen Bunn gerçekten de ilgi çekici fikirlerle çıkıyordu hep karşımıza, ancak o fikri bir Deadpool macerasına çevirme konusunda ciddi sorunları var bana kalırsa. Çünkü… çünkü Deadpool sadece önüne geleni kesip biçen ve rakibiyle alay eden bir karakter demek değil. Nerede dördüncü duvarı yıkışlar? Nerede sarı ve beyaz düşünce kutucuklarıyla ettiği kavgalar? Nerede çarpık zihninin ona oynadığı oyunlar?

Oysa Wade Wilson’ın Savaşı öyle miydi? Üstte saydığım tüm eksikleri bünyesinde başarıyla toplaması sayesinde kendisi şimdiye dek dilimize kazandırılmış en iyi Deadpool macerası benim gözümde. Keza Kayıp Rıhtım’daki çoğu arkadaşım için de öyle… Bize göre o maceranın yanına yaklaşabilen hiç olmamıştı. İntihar Kralları’nı okuyana dek…

Montaj bu!

İntihar Kralları aslında iki farklı maceradan oluşan tek bir cilt. İlki kitaba da adını veren İntihar Kralları. İkincisiyse Ölüm Oyunları.

İntihar Kralları henüz daha ilk sayfalarında, Deadpool’un özgeçmişini okumaya başladığınız andan itibaren ne kadar eğleneceğinizi yüzünüze âdeta haykırıyor. Yani… kim hayat hikâyesini anlatırken kendisine laf sokup ikinci benliğiyle kavga eder ki? Hemen akabinde geveze paralı askerimizi az önce bahsettiğim düşünce kutucuklarıyla dalaşırken görüyor ve koca bir oley çekiyorsunuz.

İntihar Kralları’nın hikâyesi başlangıçta aldığınız bu tadı, espri ve macera dozunu hiç düşürmeden devam ediyor yoluna. Her şey Deadpool’un Conrad adındaki bir genç tarafından kandırılmasıyla ve bir bina dolusu insanın ölümünün suçunun üstüne atılmasıyla başlıyor. Deadpool intikam almak için paçaları sıvasa da bunca masumun katline göz yummayacak biri vardır çevrede: Punisher.

17 Ağustos 2016 Çarşamba

Batman: Ölümcül Tasarım | Kitap İnceleme



JBC Yayıncılık sağ olsun, çok uzun bir zamandır bizler için sadece bir hayalden ibaret olan Batman serüvenlerine artık düzenli olarak kavuşuyoruz. Bu sayede Kara Şövalye Dönüyor’dan Ailenin Ölümü’ne, İlk Yıl’dan Baykuşlar Divanı’na dek Pelerinli Süvari’nin hem yeni hem de eski maceralarını kendi dilimizde doya doya okur olduk. Ancak bunların arasında öyle bir tane var ki her çizgi roman okurunun mutlaka tecrübe etmesi gerektiğini düşünüyorum: Ölümcül Tasarım

Pekâlâ, başlıyoruz

Chip Kidd ve Dave Taylor ikilisinin yarattığı Batman: Ölümcül Tasarım, muhtemelen sizin de duymuş olabileceğiniz gibi, tamamen karakalem çizimlerden oluşan, sıra dışı bir Kara Şövalye macerası. Cildin sayfalarında yer alan her bir kare, her bir sayfa, her bir karakter ve her mimari tasarım babadan kalma yöntemlerle, siyah-beyaz olarak çizilmiş. Sadece bu bile onu eşsiz kılmaya yetiyor. Ama Ölümcül Tasarım bundan çok daha fazlası.

Her şeyden önce çizgi romanın konusunu gerçek hayatta yaşanmış iki olaya dayanıyor. Bunlardan ilki tarihi Pennsylvania İstasyon Binası’nın yıkılması. İkincisiyse Manhattan’da meydana gelen korkunç bir vinç kazası. “Bu iki kaza bir şekilde bağlantılı olsaydı ne olurdu? Ya da Gotham Şehri’nde, altın bir çağda gerçekleşmiş olsalardı?” diye soruyor senarist Chip Kidd bize, maceranın hemen başında. Ve tam olarak bunu yapıyor ve her ikisini de zekice bir senaryoyla birleştirmeyi başarıyor. Üstelik tıpkı vadettiği gibi, Gotham’ın “Altın Çağı”nda yapıyor bunu…

Ölümcül Tasarım’da karşımıza çıkan çizimler 1950-60’lı yıllardaki görsel tasarımları, çizgi romanların “altın çağını” yaşadığı yılları anımsatacak bir şekilde tasarlanmış. Baş karakterimiz Batman son yıllardaki modern hâliyle değil de en eski kostümlerinden biriyle, göğsünde eski sembolü ve maskesiyle çıkıyor karşımıza. Aynı şekilde aletleri, mağarası, arabası, bilgisayarı… hepsi o yılların izini, “Na-na-na Batman!” jeneriğiyle gönlümüzde ayrı bir yer eden televizyon dizisindeki görünümlerini taşıyor.


Dahası çizgi romanın sayfaları arasında karşılaştığımız diğer teknolojik ve mimari şeyler de yine bilimkurgunun altın çağında hayal edilen, Uzay Yolu gibi dizilerde sık sık gördüğümüz çok ışıklı, bol düğmeli tasarımlara sahip. Ama bu sizi yanıltmasın, çünkü hiç de neşeli ve olayları hafife alan bir macera yok karşımızda. Aksine okurken gayet keyif veren, güzel bir dedektiflik hikâyesi sunuyor bizlere Ölümcül Tasarım.

17 Mart 2016 Perşembe

Uzak | Kitap İnceleme

“Nedir bu kadar çok insanı ailelerini ve hayatlarını geride bırakıp, geleceğin meçhul olduğu bilinmez topraklara yolculuk etmeye iten?”
Shaun Tan’ın Uzak (The Arrival) adlı grafik romanı yukarıdaki bu basit sorunun üzerine kurgulanmış, şahane bir sanat eseri. Daha ilk cümleden itibaren kitabı övmeye başladığımın farkındayım, evet… ama ne yapayım?! Aldığı, alacağı tüm övgüleri ve de ödülleri sonuna kadar hak ediyor Uzak. Emin olun ilk birkaç sayfasını çevirip hem gözlerinize hem de zihninize bir ziyafet çektirdikten sonra siz de aynısını söyleyeceksiniz, hatta belki de daha bile şevkle.

Peki nedir bu kitabı bu denli özel kılan? Sadece görselleri mi? Hayır… Hayır, hiç de değil. Her biri eski birer fotoğraf gibi görünen, kimi sayfaları boydan boya kaplayan çizimler başlı başına birer sanat eseri, o konuda hiç şüpheniz olmasın. Ancak onlar bir bütünün tamamlayıcı parçası sadece. Uzak’ı özel kılan şey sıra dışılığı. Şöyle bir kitap hayal edin, her sayfası karakalemle çizilmiş, inanılmaz gerçekçi ama bir o kadar da gerçeküstü çizimlerle dolu olsun. Karelerinden size el sallayan karakterler kaşıyla gözüyle, kıyafetleri ve yüz ifadeleriyle, sevinçleri ve hüzünleriyle sokaklarda her gün gördüğünüz insanlar kadar sahici görünsün.

Lakin bununla birlikte kitaptaki mekan tasarımları alabildiğine gerçeküstü olsun. Hayal gücünüzü zorlayan binalar, uçuk kaçık araç gereçler ve birbirinden tuhaf hayvanlar kaplasın her sayfayı. Shaun Tan zaten bunu ta en başında, kitabın kapağındaki sıradan adam ve garip hayvanla bize çaktırmadan söylüyor zaten: Bu sayfalarda normal ve anormal yan yana.


Üstelik bununla da sınırlı değil Uzak’ı harika bir eser kılan etmenler. Kitabın sayfalarında tek bir cümle, tek bir anlamlı harf bütününe rastlamadığımızdan bahsetmedim çünkü daha. Evet evet, doğru okudunuz. 120 küsur sayfalık, kocaman bir ebada sahip olan eserde bir tanecik bile kelime yok. En azından bizim anladığımız şekliyle… Bazen gazetelerde, duvarlarda ve afişlerde tuhaf ve yabancı bir alfabeyle yazılmış bazı yazılar görüyoruz elbette; fakat bunlar ne bize ne de kahramanımıza bir anlam ifade ediyor. Buna karşın karakterlerinin hareketleriyle, yüz ifadeleriyle, birbirlerini kusursuz bir akıcılıkla takip eden kareleriyle muazzam bir hikaye anlatıyor bizlere Uzak. Tıpkı bir sessiz film gibi.

19 Ocak 2016 Salı

Ms. Marvel | Kitap İnceleme


Çizgi romanlarda radikal değişiklikleri sevmeyenlerdendim. Ta ki Ms. Marvel‘la tanışana dek.

Yıllarca büyük bir ilgiyle, yakından takip ettiğimiz karakterlerin birdenbire ırk ve cinsiyet değiştirmesini ya da köken hikâyelerinin tamamen farklılaştırılmasını sevmiyorum, sevemedim. Ama bunun ırkçılık ya da seksistlikle bir ilgisi yok; sadece gereksiz ve anlamsız buluyorum, hepsi bu. Stan Lee’nin de dediği gibi: Farklı cinsiyetlere ve ten rengine sahip yepyeni karakterler yaratmak varken varolanı ve sevileni değiştirmek neden? 

O nedenle Ultimate evreninde Peter Parker’ı öldürüp yerine Latin Amerikalı bir eşcinsel getirdiklerinde bu karara en çok itiraz edenlerden biri de bendim. Bu olay Spider-man hayranları tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştı, bence haklılardı da. Ondan birkaç yıl sonra bu kez de yeni Ms. Marvel çıktı ortaya. Pakistan asıllı, esmer tenli bir Müslüman’dı kendisi. Ve çizgi roman okurları tarafından benzer bir tepkiyle karşılanmıştı. Marvel çok bozmuştu, Pakistanlı bir karaktere kimin ihtiyacı vardı, hem de Müslüman? Ünlü komedyen Conan O’Brien bile yeni Ms. Marvel için “Kocasının diğer eşlerinden daha fazla süper güce sahip,” şeklinde bir espri yapmıştı. 

Ama bu kez yanılıyorlardı. Çünkü onun iki önemli artısı vardı. Birincisi asıl Ms. Marvel’ı öldürerek ya da seriyi başa sarıp yeni bir köken hikâyesi yazarak “Aslında o hep Pakistanlı bir Müslümandı!” diye çıkmamışlardı karşımıza. Tıpkı Stan Lee’nin önerdiği gibi, yepyeni bir karakterdi bu. Farklı güçleri, farklı yetenekleri ve farklı bir kökeni vardı. İkinci büyük artısıysa senaryosunun G. Willow Wilson’ın maharetli ellerinden çıkmasıydı elbette…

Mühtedi

Wilson’ı tanımıyorsanız ülkemizde MonoKL Yayınları tarafından basılan ödüllü eseri Elif’i (Alif The Unseen) henüz okumamışsınız (ve çok şey kaçırıyorsunuz) demektir. Kendisi Amerika’da doğup büyüyen, ama daha sonra Müslümanlığı seçerek tesettürü tercih eden çok ünlü bir çizgi roman senaristi ve yazardır. Hikâye anlatımı konusunda da gerçekten çok başarılı biridir. Ama onu özel kılan bir şey daha var: iki dini kültür arasında kalan birinin perspektifini birebir yaşaması.

G. Willow Wilson bunu Elif’te Mühtedi karakteri üzerinden yansıtır bizlere. Mühtedi bir bakıma yazarın kendisidir aslında. Amerika’da doğan, ama daha sonra Müslümanlığı tercih eden, başını kapayan fakat ne yaparsa yapsın her iki kültüre de asla tam anlamıyla ait olamayan bir kadın… Mühtedi olay örgüsünün akışı açısından çok büyük bir rol oynamasa da kilit bir karakterdir ve hem yazarın hem de onun gibi din değiştiren insanların yaşadığı bu kültürel ikilemi okuyuculara çok güzel bir şekilde aktarır. Ki zaten 2013’te World Fantasy Award En İyi Roman Ödülü’nü kazanmıştır bu roman.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Don Kişot - Kitap İnceleme


Don Kişot adlı hayalperest şövalyemizi tanımayanınız, duymayanınız yoktur herhalde. İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saaverda’nın taaaa 1605 yılında yazdığı bu eser bugün bile gelmiş geçmiş en önemli klasiklerden biri sayılır ve şimdiye dek sinemadan tutun da çizgi-filmlere kadar pek çok uyarlamaya konu olmuştur. İşte Alman yazar/çizer Flix’in Don Kişot çizgi-romanı da onlardan biri. Ama çok daha farklı, komik ve bir o kadar da eşsiz bir uyarlama bu…

Don Kişot, Cervantes’in meşhur romanından serbestçe uyarlanarak karelere dökülmüş bir çizgi-roman. O nedenle okurken maksimum keyfi alabilmek ve göndermeleri kaçırmamak için kitapla ilgili hatıralarınızın üstündeki tozları biraz silkelemeniz gerekiyor.

Zaman makinenize atlayıp okul sıralarınıza döndüğünüzde ve çantanızdan Don Kişot’un MEB onaylı ince baskısını çıkardığınızda kendisinin aslında Alonso Quixano adlı, ellili yaşlarındaki bir İspanyol soylusu olduğunu hatırlayabilirsiniz. Alonso kafayı şövalyelik romanlarıyla o denli bozmuş, onları o kadar çok okumuştur ki sonunda kendisinin de bir şövalye olduğuna inanmaya başlamıştır.

Sonunda kendine Don Kişot adını veren kahramanımız Rosinante adlı yaşlı atına atlar, siyah eşeğinin üstündeki Sancho Panza’yı peşine takar ve sonu hüsranla biten bir dizi trajikomik serüvene atılır. Don Kişot maceraları sırasında dev sandığı yel değirmenlerine karşı ümitsiz bir savaşa girişir. Bir de aslında adını bilmediği ama o bulanık zihninde “Tanrı’nın güneşinin altındaki en güzel yaratık” olarak gördüğü Tobosolu bir kadına âşık olur ve ona Dulcinea adını takar. Ama onunla ne tanışır ne de bir kerecik olsun konuşur.

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Batman: Ailenin Ölümü - Kitap İnceleme

Kelimenin tam anlamıyla MUH-TE-ŞEMDİ. Şimdiye dek okuduğum, gelmiş geçmiş en Joker hikayelerinden biriydi hatta. Ki çoğunu okuduğumu düşünürseniz bunun yabana atılmayacak bir söz olduğunu söyleyebilirim.

JBC'nin bundan önce bastığı "Batman" ve "Dedektif Hikayeleri" ciltlerinin hepsini okudum, ama ne yaşan söyleyeyim, ne Baykuşlar Divanı ne de diğer maceralar beni tatmin etmedi. Ortalama Batman hikayeleriydi, pek bir özellikleri yoktu benim gözümde. Karakterin ve düşmanlarının derinliğine inemiyorlardı. Ama Ailenin Ölümü... dehşet güzel olmuş! Şöyle bir bakayım dememle elimden bırakamadım, soluksuz okudum hatta.

Joker ile Batman arasındaki ilişkiyi, kısır döngüyü bilirsiniz. Joker, Kara Şövalye'ye resmen aşıktır. Batman ise ona benzememek için Joker'i öldürmekten hep kaçınır. İşte hikaye yine bu temellere dayanıyor ama Joker bu sefer kendini aşıyor! Çünkü bu kez hedefi Gotham değil... Robin, Batgirl, Nightwing, Gordon... Alfred! Aile... Joker'in yüzünü neden kesip attığını, Batman'e nasıl bir mesaj vermeye çalıştığını, Bruce'un ailem dediği insanlara "sadece konuşarak bile" neler yapabildiğini görünce şaşıracaksınız.

Fazla detaya girip tadını kaçırmak istemiyorum, mazur görün. Ama şu kadarını söyleyeyim Scott Snyder bu sefer hedefi tam on ikiden vurmuş.

İçerik kadar kapağı ve dizaynı da güzel. Asıl kapağın hemen üstünde şeffaf plastikten yapılma, ikinci bir kapak var. Üzerinde Joker'in kesilmiş yüzünü görüyoruz. Şeffaf olanı kaldırıp alttaki kapağa baktığımızdaysa bu sefer kas lifleri görünen, "ciltsiz" bir Joker çıkıyor karşımıza. Cildi kaldırınca ciltsiz... zekice. Ama bitmedi! Arka kapakta yine Joke'i görüyoruz fakat bu kez cildi (maskeyi) kaldırınca altından Batman çıkıyor. Şahane bir mesaj olmuş doğrusu.

"Öldüren Şaka" artık zirvede tek başına değil, çünkü "Ailenin Ölümü" hemen onun yanında.

2 Eylül 2014 Salı

Batman: Kara Ayna - Kitap İnceleme

JBC Yayıncılık
2014, 304 Sf.
Batman: Kara Ayna, 300 küsur sayfalık, dev bir Kara Şövalye ziyafeti. İçerisinde Detective Comics'in 871-881 arasındaki sayılarını içeriyor. Bu da her biri üçer bölümden oluşan 4-5 macera demek oluyor bizler için.

Cilde adını veren Kara Ayna adlı macera gayet ilginç başlayıp beklenmedik bir şekilde sona eriyor ve benim adıma oldukça keyifli, hatta şaşırtıcıydı. Ondan sonraki iki macera için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ne yazık ki. İlginç başlayıp Batman adına sönük bittikleri kanaatindeyim. Sonra Joker gelip çok kısa bir süreliğine de olsa ortalığı her zamanki gibi birbirine katıyor. Ama bu ciltte karşılaşacağınız en kötü karakter hiç beklemediğiniz, sizi şaşkına çevirecek biri. Son hikaye hepsinden de iyiydi diyerek spoiler vermekten kaçınmakla yetineceğim. İlk hikayede başlayan olayların taaa en sondaki maceraya bağlanmasıysa kesinlikle en keyifli anlardan biriydi.

Gel gelelim bu hikayelerin geçtiği zaman aralığı Bruce Wayne'in ortalardan kaybolduğu ve yerine Dick Grayson'ın (ilk Robin) baktığı döneme denk geliyor. Grayson, Batman'lik konusunda ustasına nazaran biraz daha farklı davranıyor haliyle. Belki iş başındayken değil ama, olayı çözme ve düşünme aralarında farkı oldukça hissediyorsunuz. 

Çizimleri de genel anlamda beğensem de Batman ile Dick'in resmedilişini bir türlü sevemedim. Gordon olması gerektiği gibi görünüyor mesela. Gotham, Robin, Barbara, Alfred... Ama aynı şey Batman için geçerli değil. Kulakları çok kısa, yüzü bir tuhaf... Biliyorum, kulağa biraz mızıldanmak gibi geliyor; fakat çizgi-romanda konu kadar çizime de önem veririm ben.

Yine de keyifle okuduğum, Batman'e doyduğum bir kitaptı. JBC Yayıncılık'a emekleri için teşekkürler.

6 Nisan 2014 Pazar

Oumpah-pah - Kitap İnceleme

YKY, 2014
192 Sf.
Yıllaaaar yıllar önce şimdi adını unuttuğum bir çocuk dergisinin (Bando ya da Milliyet kardeş olabilir) verdiği ek sayesinde tanışmıştım Oumpah-pah'la. O zamanlar kahramanımızın adı Kalınbeden'di tabii. Asteriks'in yazarı Goscinny ile çizeri Uderzo'nun birlikte imza attıkları ilk çalışma... Ta o zamanlarda bile Asteriks'in espri anlayışına ve görsel kalitesine sahip bu çizgi-romanı çok sevmiştim. Ne yazık ki ilk macerası dışındaki kitaplarını okumak kısmet olmamıştı. Bugüne kadar...

YKY sağ olsun, Kızılderili dostumuzun şimdiye dek basılan tüm maceralarını, eskizlerini ve çalışma notlarını içeren bu tek cildi dilimize kazandırmış. Kitabın hemen başında Goscinny ve Uderzo'nun tanışma hikayesinden tutun da Oumpah-pah'ın bugüne dek gün yüzü görmemiş ilk sayfalarına kadar güzel bir bölüm var. Bu kısımlardaki İngilizce-Türkçe çeviriler beni pek memnun etmedi gerçi, metinde yazanla bizim dilimize çevrilenler pek bir alakasızdı. Lakin yer darlığından dolayı böyle bir şeye başvurduklarını düşünüyorum.

Bu bölümlerin ardından Oumpah-pah'ın şimdiye dek yayınlanmış altı macerası karşılıyor bizleri. Hepsi birbirinden komik, eğlenceli ve her zamanki gibi küçük detaylarla dolu. Goscinny'nin tarihi olaylara gönderme yapma merakı ve tuhaf isimlere dayalı esprileri o zamandan kendini belli etmeye başlamış. Keza maceralarda da korsanlar, konuşan hayvanlar, batılıların tuhaf adetleri gibi pek çok Asteriks-vari şeyle karşılaşıyorsunuz okurken.

Kısacası, başından sonuna kadar yüzümde geniş bir sırıtışla okuduğum, kimi yerlerinde kahkaha attığım, bitirdiğimdeyse Şavaşavaların savaş çığlığını attığım (Yak yak yak yak!) harika bir derleme var elimizde. Goscinny ve Uderzo'nun tarzını seven herkese tavsiye olunur.

Yak yak yak yak yak!!