Takıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Takıntılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2011 Pazar

Hizaya geeeel!


Kitap satan bir mağazada çalışmak kesinlikle keyifli bir iştir. Hele ki kitap okumayı seviyorsanız. Yeni çıkanlar daha ilk günden elinizin altındadır, yeni yazarlarla tanışma fırsatınız vardır, şüphe duyduğunuz bir kitabı satın almadan okuyabilirsiniz vs. Fakat bunların dışında bir alışkanlık daha kazandırır kitap dükkânlarında çalışmak; aşırı ötesi düzenlilik.

Aşırı ötesi derken abartmıyorum, inanın bana. Ben normalde de düzenli biriyimdir zaten ama kitapçılıkta bu düzen olayı cidden abartılmış durumda. Bir kere tüm kitapların türlerine göre ayrılması gerektiği ortada. Bunun yanı sıra alt türlerine göre de ayırmalı, yazar soyadlarına göre de sıraya sokmanız gerekir. Yoksa onca kitabın arasında aradığınızı bulmanız imkânsız. Buraya kadar anlattıklarımın yorucu olmak dışında bir kusurları yok. Asıl mesele çalışmaya başlamanızın üzerinden birkaç ay geçince başlıyor. Eliniz sürekli raflarda, masalarda, vitrinlerde… Devamlı olarak istemsiz bir biçimde kitapları alfabetik sıraya sokmaya, üst üste istiflenmiş olanları düz bir hizada duracak şekilde düzeltmeye başlıyorsunuz. 

Bir keresinde Aziz’le birlikte kitap fuarına gitmiştik. Daha önceki yazılarımdan hatırlarsınız belki, Aziz de benimle birlikte kitapçıda çalışan arkadaşlardan biri. Hatta bize çok gülmüşlerdi, “Olm zaten bütün gün kitapların içindesiniz. Ne işiniz var kitap fuarında?” diye… Biz yine de gitmiştik tabi. Fuarda gezerken bayağı dağınık bir standa denk gelmiştik ve kendimize hâkim olamayarak kitapları düzeltmeye başlamıştık.

“İhsan, ne yapıyorsun?” diye sormuştu Aziz bana, kitapları sıraya sokarken.
“Kitapları düzeltiyorum.” demiştim ben de, önümdeki yığını düzenlerken.
“Görüyorum da neden düzeltiyorsun?”
“Bilmem, sen niye düzeltiyorsun?”
“Ben de bilmiyorum.” demişti Aziz. Sonra halimize kahkahalarla gülerek oradan uzaklaşmıştık.

Bir seferinde de kardeşlerimle birlikte Konak Pier’deki kitapevine girmiştik. Yanlış hatırlamıyorsam kitap işinden ayrılmamın üzerinden yaklaşık iki yıl kadar bir süre geçmişti. Acaba ne alsak, yeni neler var diye dolanırken gözüm birden raflardaki kitaplara takıldı. Harf sıraları karışmıştı. L dizisinde K ile başlayan bir kitap vardı. Önlenemez bir şekilde kitabı aldım ve olması gereken yere yerleştirdim. Sonra bir tane daha çarptı gözüme, onu da yerleştirdim. Derken bir de baktım ki bütün rafı düzeltiyorum. Hem de raf görevlisinin şaşkın bakışları arasında. Kardeşlerim ise “Ne yapıyorsun ya?” diyerek kaçıştılar etrafımdan, utanmışlardı anlaşılan. Ama durduramıyordum işte kendimi.

Şimdi bunları neden mi yazdım? Çünkü kitapçıdan ayrılalı neredeyse dört yıl geçti ama ben geçen kitap fuarında yine tezgâh düzelttim de ondan…

8 Nisan 2010 Perşembe

Gıt gıt gıdak!

Bizim evde âdettir, her Pazar mutlaka tavuk pişirilir. Genellikle haşlanır, yanına da güzel bir pilav… “Mmmm” dediğinizi duyar gibi oluyorum. İşte tavuğa duyulan o iştah bende yaklaşık 4 senedir yok. Neden mi?

Askerliğimi 2005 - 2006 seneleri arasında yaptım ben. Hatırlayacağınız gibi o sene son zamanlarda artık moda olan yeni bir salgın korkusu ile yaşamaktaydık hepimiz; Kuş Gribi… Her tarafta uyarılar, ikazlar dolaşırken kimse tavuk yemez olmuştu ve tavuk fiyatları da oldukça ucuzlamıştı. İşte bu ucuzlama askeriyenin oldukça işine gelmiş olacak ki stoklarda ne kadar tavuk ve hindi varsa hepsini satın almıştı bizim birlik. Bunun sonucunda da yemek menümüzden hindi ya da tavuk kesinlikle eksik olmaz olmuştu. Mesela öğle yemeğinde tavuk mu var? O zaman o akşam kesin hindi çıkıyordu. Öğle yemeğinde hindi varsa o zaman da akşam yemeğinde tavuk veriliyordu. Ve bu 13 ay boyunca böyle devam etti. Sabah akşam tavuk yedirdiler bize. İlk başlarda kuş gribi tehlikesi var diye yememeye çalışıyorduk aslında. Ama sonra bir gün sabah içtiması sırasında Grup Komutanı çıkıp da “Yiyeceksiniz!” deyince hepimiz “Emredersiniz!” diye gıdakladık tabii…

Her gün tavuk her akşam hindi yiye yiye sonunda tavuk ve türevlerinde nefret eder hale geldim. “Allah’tan kahvaltıda da tavuk vermiyorlar, yoksa ne yapardık?” diye yakınırken Ramazan ayı geldi çattı. Sahura kalktık, bir de ne görelim? Tavuk ve hindi! Hem de ikisi bir arada! Şaka gibi, değil mi?

O yüzden askerden döndüğümden beri tavuk yemeklerinden itina ile kaçar oldum. Olansa bizim Pazar günü tavuk yeme âdetimize oldu.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Sütlaç vakası

Geçen akşam Gülsüm, Bitirim ve Ceycey ile ofiste oturmuş laflarken müdürümüz elinde bazı paketlerle ve yüzünde hevesli bir gülümseme ile içeri giriverdi. “Arkadaşlar eşim tatlı yapmış, sizlere de yolladı. Buyurun yiyelim.” dedi sırıtarak. Ofiste hemen bir bayram havası esti, tabaklar getirildi, kaşıklar dağıtıldı ve tatlı aramızda pay edildi. Bir tabak da benim önüme koyuverdiler Pat! diye… Ben tatlıya şöyle bir bakakaldım. “Ne bu?” diye sordum, alacağım cevabı bile bile.
“Sütlaç!” dedi müdürüm, “Ayıptır söylemesi eşim çok güzel yapar.” diye devam etti yine sırıtarak.
“Sütlaç mı?” dedim yutkunarak. Evet, bildiğimiz sütlaçtı bu.
“Yesene abicim, çekinme. Hadi ye.” dedi müdürüm bana. Ama ben artık orada değildim.

Aklım bir gün öncesinde yaşanan bir olaya kaymıştı. Hani filmlerde olur ya… Kamera esas oğlanın yüzüne zoom yapar, duvarlar falan uzar ve oğlan şimdi bambaşka bir mekanda, muhtemelen daha önce yaşadığı bir olayın hatırasında etrafına şaşkın şaşkın bakmaktadır. Flashback dedikleri olay… İşte ben de o anda zihinsel olarak ofisi terk etmiş ve evimizin mutfak masasında oturuyor bulmuştum kendimi. Şaşkın şaşkın etrafıma bakındım âdet yerini bulsun diye… Vakit akşam yemeği vakitleri, üzerimde dün giydiğim kıyafetler, karşımda ise annem…
“Of, canım nasılda tatlı çekti.” dedi annem, tıpkı o akşam dediği gibi.
“Hmmm… Benim de. Keşke olsa da yesek.” diye cevapladım ben de.
“Şimdi şöyle bir sütlaç olacaktı!” dedi annem, gözlerini yumarak.
“Sütlaç mı? Öğk, hiç sevmem.” dedim yüzümü ekşiterek.
“Niye be?” dedi annem. “Bir de fırında olacaktı, üstü şöyle kızarmış. Oh, nefis…”
“Nesi nefis yahu? Pirinçli tatlı mı olurmuş?” dedim.
“Neden olmasın? Çok da güzel olur.” dedi annem.
“Beni biliyorsun, takıntılıyımdır böyle konularda. Nasıl aşurede nohut, fasulye falan sevmiyorsam tatlıda da pirinci sevmiyorum. Pirinç dediğin yemekte olur, tatlı da olmaz.” dedim elimi kolumu sallayarak.
“Ama bak, ben bir yapayım. Nasıl beğeneceksin, parmaklarını yersin.” dedi annem.
“Sakın ha! Asla yemem!”dedim kesin bir tavırla.
“İyi, iyi tamam. Vazgeçtim, yapmıyorum.” dedi annem bozularak.
“İstiyorsan yap ama şunu bil ki kimse bana sütlaç falan yediremez. Hayatta ağzıma sürmem!” dedim yeniden.
“Yesene abicim, ne bekliyorsun?” diyen bir erkek sesi duyuldu mutfakta. Annem ve ben gözlerimizi kırpıştırarak yukarıya baktık, bu ses de nereden geliyor diye. O anda mutfak hafifçe puslanmaya başladı ve kendimi tekrar ofisteki masamda, müdürüme gözlerimi kırpıştırarak bakarken buldum.

“Yesene abicim, ne bekliyorsun?” dedi müdürüm beklenti ile bana bakarak.
“Yiyeyim di mi?” dedim rahmetli Kemal Sunal misali.
“Ye tabi abicim.” dedi müdürüm bir kez daha.
“Eh, yiyeyim bari...” dedim, başımı mahzunca yana eğerek. Ve o sütlacı yedim… Çok da zorlandım yerken. Ama sütlacı sevmediğim için zorlanmadım, Allah var kadın gerçekten de güzel yapmıştı tatlıyı. Bana zor gelen o tatlıyı yemek değil, tükürdüğüm lafı yalamaktı aslında.

Herkes tatlısını bitirdiğinde müdürümüz ellerini çırparak oturduğu yerden kalktı ve “Eee? Nasıl buldunuz arkadaşlar?” diye sordu hevesle. Hepimiz tatlıya ve eşine methiyeler düzmeye başladık tabii ki. Sanki başka bir şansımız varmış gibi… Tek şansımız tatlının gerçekten de güzel olmasıydı. Müdür memnuniyetle gülümseyerek “Eh, afiyet olsun arkadaşlar. Haydi işlerinizi toparlayın da çıkalım.” dedi ve ofisi terk etti. Ofiste kalan kısmımız şöyle bir birbirimize baktık. “Vallahi de çok güzel olmuş.” dedi kolay kolay başkalarının yaptığı yemekleri beğenmeyen Gülsüm. “Bence de.” diyerek ona katıldı Bitirim. “Ben de çok beğendim birader.” dedi Ceycey. “Aslında ben sütlacı hiç sevmem.” diye ekledi bir anlık duraksamadan sonra. Ben hemen güldüm tabi. “Sorma abi, ben de hiç yemem. Eşim beni görse kesin öldürür.” dedi Bitirim gülerek. “Valla ben de daha geçen akşam annemle sütlaç için tartışmıştım. Bir de hayatta ağzıma sürmem dedim, iyi mi? Yerken aklıma hep o geldi” dedim ben de. Hep beraber gülüştük.  “Hadi” dedim kendi kendime “Yine iyisin mit. Bu sefer ucuz kurtuldun. Ya sütlaç yerine başka bir şey deseydin? Allah’ın sopası yok…”

16 Aralık 2009 Çarşamba

Yağmur


Eski yazılarımı okuyanlar bilirler, yağmur ve aramda oldukça enteresan bir ilişki vardır benim. Ne zaman sokağa çıksam yağmur yağar. Abartmıyorum, gerçekten de öyle… İzmir gibi sıcak bir memleketin ortasında dolu yağmuruna tutulmuşluğum bile vardır. Eski dostum yağmur, sağ olsun hiç yalnız bırakmaz beni. Nerede yakalasa sarılıp bir güzel sırılsıklam eder.

Örneğin bu sabah… İşe gitmek için yataktan kalkıp dışarı baktığımda havada tek damla yağmur yoktu. Gerine esneye banyoya gidip tıraşımı oldum, üzerimi değiştim falan derken bir de baktım yağmur başlamış Hem de ne yağmur! Ortalığı sular seller götürüyor. İşe gitmem gerektiği için mecburen çıktım tabi sokağa. Şemsiyemi açıp durağa doğru koşturmaya başladım. Ama yağmur o kadar şiddetliydi ki şemsiye bile kısa sürede su geçirmeye başladı. Elimde işlevini tamamen yitirmiş bir şemsiye ile otobüs durağına vardığımda başım hariç her tarafım sırılsıklam olmuştu bile. Kendimi zar zor otobüse attım. Biz yoldayken yağmur biraz azalmaya başladı. Metro istasyonuna vardığımızda ise hemen hemen durmuştu. “İyi bari, metrodan inice ıslanmam.” dedim kendi kendime. Metrodan iş yerine bayağı uzun bir yürüyüş mesafem var çünkü. Her neyse metroya bindim, durağıma vardım ve indim. Tam birkaç adım atmıştım ki bilin bakalım ne oldu? evet, bildiniz. Yağmur yeniden başladı…. Beni mi bekliyorsun be mübarek?

Geçenlerde de babamla birlikte bir yere gidiyorduk. Beraber hazırlandık, indik apartmanın kapısına. Bir de baktık ki yağmur başlamış. Babam “Hayda! Az önce baktım bir şey yoktu. Hakikaten de sen sokağa çıkınca yağmur başlıyor yahu! Ne iştir anlamadım.” diyerek başladı gülmeye. Aynı akşam eve dönmek için yola çıktığımızda da aynı şey oldu üstelik. Tam ben kapıya inmiştim ki yağmur başladı. Babam gene gülüyordu tabi kıkır kıkır.

Yani demem o ki, eğer bir gün bir yerde, hiç olmadık bir anda, hiç beklenmedik bir vakitte yağmur sizi bulursa bilin ki Yorgun Savaşçı oralarda bir yerde…

24 Temmuz 2009 Cuma

Ketçap & Mayonez A.Ş.

Ketçaptan nefret ediyorum!

Bu sözü ilk defa üniversite yıllarımda, kampüs alanındaki kafeteryalardan birinde arkadaşlarla yemek yerken söylemiştim. Daha doğrusu yemeğimi yemek için cebelleşirken… Çünkü karışık sandviçimin içindeki hain ketçap, kadim müttefiki mayonez ile bir olup elime yüzüme hatta ve hatta burnuma bile bulaşıp beni rezil etmişti. Sizinde bildiğinizi tahmin ettiğim gibi dış görünümüne önem vermek, ya da şöyle diyelim, karizma yapmak o yaşlardaki bir genç için en önemli konudur. Hatta derslerden ve okuldan bile önemlidir bu konu. Hele ki öyle bir ortamda… Ama bırakın o anda karizmatik görünmeyi büyük olasılıkla kafeterya içerisindeki en beceriksiz şahsiyet pozisyonundaydım. Zaten ne zaman böyle konularda dikkatli olmaya çalışsam her şeyi yüzüme gözüme bulaştırır, durumu daha da çok batırırım. Küçükken de ne zaman içinde sos bulunan bir sandviç veya türevini tüketmeye çalışsam bu çabalarım hep hüsran ve batık bir üst baş ile sonlanmıştı.

O gün yanımda bulunan kadim dostlarım Kronik Penguen, Siper, Göbekus ve Halileo çok gülmüşlerdi bu halime. Nasıl gülmesinlerdi ki? Özellikle de etrafımızda bir sürü güzel ve genç kızın bulunduğunu ama her yanımın o pembe karışımla kaplandığını hesaba katarsak… O anda kızlardan çok, aç bir insan için çekici görünüyor olmalıydım. Sanırım hemen dibimdeki Göbekus’un gözleri de bana bu yüzden sevgi ve iştahla bakıyordu. İşte o gün ketçaptan ve türevlerinden şiddetle uzak durmaya karar vermiştim. Ve “Ketçaptan nefret ediyorum!” diyerek bu kararımın altını sessizce imzalamıştım, bileklerimden aşağı hunharca kayan ketçapları engellemeye çalışarak.

Çok iyi hatırlıyorum, bu konu üniversitedeki arkadaşlar arasında bir şaka konusuna dönmüş, hemen hemen her muhabbette bir kez anlatılır olmuştu. Hatta bir keresinde Kronik Penguen’in kendileriyle çok az konuştuğum ve dertlerimi onlarla hiç paylaşmadığım yönündeki şikayetlerini bana iletmesi üzerine ona uzun bir mail yazmıştım. Mailimde çok büyük bir sıkıntısı olan biri pozuna girmiş, derdini açmaya sıkılan biriymiş gibi konuyu uzattıkça uzatmış, bunu kimseye anlatmaması konusunda söz vermesini istemiş ve en sonunda da “Şey… Ben... Ben… Ketçaptan nefret ediyorum!” diye mailimi tamamlayarak onun bilgisayar dersinin ortasında bir kahkaha krizine girmesine neden olmuştum.

Sonraki yıllarda çay içmeme konusunda gösterdiğim ben diyeyim titizliği siz diyin inadı mendebur ketçap ve hain yardakçısı mayonez konusunda da gösterdim. Ama bunda ne kadar başarılı olduğum tartışılır. Çünkü bu inat ne zaman bir büfeden karışık sandviç veya ekmek arası köfte almaya kalksam başıma dert açtı. “Ketçap mayonez ister misiniz?” sorusuna “Hayır, teşekkürler” diye cevap verdiğimde sanki çok garip bir şey söylemişim gibi afallayıp şaşıranlar, gözleri faltaşı gibi açılmış bir vaziyette yüzüme bakakalanlar, kulaklarına inanamayarak “Nasıl yani? Sade mi yiyeceksiniz?” diyenler… Hatta “Ketçapsız olur mu ya? Dur bak bir dene, hoşuna gidecek inan” diyerek azim ve hırsla bol ketçap ve mayonezi katan ve böylece yemeğimi, dolayısı ile üstümü başımı rezil eden büfecilerle bile karşılaştım.

Şimdi nereden çıktı bu muhabbet dediğinizi duyar gibi oluyorum. Nerden çıktığını açıklayayım. Bu anlattığım olayı üzerinden yaklaşık 10 sene geçti. 10 sene sonunda insan bir gelişme gösterir değil mi? Normal bir insan evet. Ama ben? Hayır… Şu anda, öğle yemeğim için sipariş ettiğim karışık sandviçimde “Ketçap mayonez olmasın lütfen” dememe gafletinde bulunduğum için kafeteryada anlattığıma benzer bir pozisyonda ofisteki masamda oturmaktayım da ondan. Önümde normal bir insanoğlunun bir haftada tüketeceği miktarda peçete ufak bir dağ oluşturmuş, o meşhum pembe renge bulanmış vaziyette bana bakıyor. 10 sene geçmesine rağmen bu konudaki üstün kabiliyetsizliğimi başarı ile sürdürmeye devam ediyorum. Ve ben içimden sessizce fısıldıyorum; “Ketçaptan nefret ediyorum!”

Pazarolla Sayı 90 için yazılmıştır.

25 Haziran 2009 Perşembe

Çayla Meydan Muharebesi

Çay ile aramda yıllardır süren gizli bir husumet vardır. Eskiden, bendeniz daha gençken, Bendeniz’in ise yeni meşhur olduğu yıllarda çay içmeden duramazdım. Her sabah mutlaka iyi demlenmiş bir fincan çay girmeliydi bu bünyeye. İçmezsem başıma korkunç ağrılar girer, gün boyu da ağrılarım dinmek bilmezdi. Ailemin geri kalan fertleri gibi ben de o genç yaşımda çaykolik olmuştum anlayacağınız. Sonunda bir gün buna fena halde tepem attı. Bağımsızlığına son derece düşkün olan ben, çaya bağımlı yaşayacaktım ha? “Yok öyle yağma” diyerek buna bir dur demeye karar verdim ve çaya karşı savaş açtım. Okul kantinlerinden tutun da misafirliklere kadar pek çok cephede birden savaştık çayla. Ama asıl meydan muharebesi kahvaltı masası olmuştu her zaman. Sabahları çaydanlığın fokurdayan çağrılarına kulak tıkar, masamdaki kahvaltılıkların “Ah şimdi yanımızda bir de çay olsa ne de güzel giderdik” demelerini duymazdan gelmeye çalışır, karşımda çaylarını höpürdeterek içen aile fertlerini görmemek için çabalayıp dururdum. Neyse ki bu çabalarım sonuçsuz kalmadı ve baş ağrıları eşliğinde verilen kararlı bir mücadele sonunda çayla aramdaki bağımlılık zincirlerini koparmayı başardım. Ama çay savaşmayı asla bırakmadı. O gün bugündür olup olmadık her yerde karışma çıkarak mücadelesini azimle ve koyu bir demle sürdürdü. Bu mücadelelerin en büyüğünü ise geçtiğimiz hafta yaşadım.

Her sabah olduğu gibi fırından sıcak poğaçalarımı almış ve işyerimdeki masama kurulmuş kahvaltı ediyordum. Çaysız… Ofise ilk gelen Ceycey oldu. “Günaydın birader, hayırlı sabahlar” diyerek masasına kuruldu ve kahvaltılıklarını iştahla çıkarmaya başladı. Laf aramızda kendisi tam bir çaykoliktir. Her sabah üç-dört bardak çay içmeden duramaz. (Buraya yazınca laf -aramızda- olmaktan çıktı sanki ama neyse…) Hevesle bir bardak kapıp kendine çay doldurmaya başladı. Sonra bir an benim masama bakarak “Sen çay almadın mı? Dur sana da doldurayım” diyerek masamdaki su bardağımı çevik bir hareketle kapıverdi. “Dur abi, ben istemiyorum” dedim telaşla. “Niye istemiyorsun birader, yapayım işte” diye itiraz etti.” İçmem, içersin derken ya üstün ikna kabiliyetimden ya da elindeki dumanı tüten çayın davetkar çağrısına daha fazla karşı koyamamasından dolayı Ceycey’i zor da olsa vazgeçirdim. Küskün bir tavırla masasına dönüp çayını höpürdetmeye başladı. Tam “Oh be, ucuz atlattım” derken Gülsüm girdi içeriye. Aramızda kalsın o da tam bir temizlik hastasıdır. (Yine mi aramızda olmadı?) “Günaydın” dedi bizlere ama her zamanki gibi yüzümüze değil yerlerin temiz olup olmadığına bakıyordu. Yeterince temiz olduğuna kanaat getirmiş olacak ki o da kendisine bir çay yapmaya yöneldi. Benim çay almadığı görünce bana da çay doldurmayı teklif etti ve az önceki sahnenin ikinci tekrarı gibi bir şey yaşandı aramızda. Size ikram edilen çayı geri çevirmenin en kötü tarafı da ne kadar kibar reddederseniz edin karşınızdaki insanın sanki ona hakaret etmişsiniz gibi bakmasıdır yüzünüze. İşte o bakışlardan biri vardı şimdi arkadaşlarımın yüzünde. İkisi de nispet yaparcasına çaylarını höpürdeterek karşımda içerlerken kafamı laptopumun arkasına saklayarak kahvaltımı olaysız ve çaysız bir şekilde bitirdim. Bunun sadece başlangıç olduğunu nereden bilebilirdim?

Kahvaltı faslından sonra o günkü işlerimi halletmek için hazırlandım ve dışarıya çıktım. İlk durağım kırtasiyemizdi. Samimi olduğum Birol ve Ali adında iki abim işletiyordu burayı. Oraya vardığımda sadece Birol abi vardı içeride. Kısa bir selamlaşma faslından sonra fotokopi çektirmek istediğim evrakları kendisine uzattım. Kağıtları makineye yerleştirirken, kaşlarımın yukarı kalkmasına neden olarak “Gel bir çay içelim” dedi sakince. Bu da nerden çıkmıştı şimdi? Samimiyiz dediysek bu kadar da değildi. “Yok abi sağol, acelem var” diyerek kibarca reddettim onu da. “İç ya, ne olacak” diye ısrar etti. Size çay ikram eden biri, kendisini reddettiğinizde mutlaka ardından ısrar eder. Bu yazılmamış evrensel ya da nikotinsel bir kuraldır. Tekrar reddettim. Yüzünde iki numaralı ikramı geri çevrilen alıngan insan bakışıyla “Sen bilirsin” diyerek fotokopilerimi çekti. Tam kapıdan çıkacakken “Ooo hoş geldin” nidalarıyla Ali abi girdi içeri. Kısa bir selamlaşmanın ardından o malum soruyu sordu. “Bir şey içer misin? Gel çay ikram edeyim.” Onu da yüzünde 42 numaralı alıngan insan bakışıyla arkamda bırakarak hızla oradan ayrıldım.

Az sonra postanedeydim. Sıra numarası alıp bir köşede sessizce beklemeye başladım. Bir taraftan da gözümün önünde uçuşan ince belli çay bardaklarını uzaklaştırmaya çalışıyordum. Neyse ki postane her zamankine nazaran oldukça boştu da fazla beklemem gerekmemişti. Sıram gelir gelmez bankoya yanaştım. Beni gören her zamanki görevli “Ooo cigerim. Hoş geldin sefa getirdin” dedi. Hoş bulduk demeye kalmadan “Bugün fazla iş yok, gel bir çay ısmarlayayım sana “ diye ekledi. “Ne bu ya? Bunlar aralarında gizlice sözleşmişler midir nedir?” diye düşünerek onu da dişlerim sıkılıyken ne kadar kibar olabiliyorsam o kadar kibarca reddettim. Yeterince kibar olamamış olmalıyım ki adamın yüzü bir karış asıldı ve 1 numaralı alıngan bakışlarla işlemimi gerçekleştirip beni pek de kibarca olamayan bir şekilde sepetledi. Bense içimden “En güzel çay, bilmem ne çay” melodisini mırıldanarak bankaya yöneldim. Oradaki ziyaretim ise güvenlik görevlisinin bana çay ikram etmesi üzerine oradan koşarak ayrılmamla sona erdi. Öğle yemeğinin ardından garsonun tüm sevimliliği ile bana çay ikram etmesinden, teklifini geri çevirdikten sonra ısrarla çayın ücrete dahil olmadığını belirtmesinden artık sıradanlaştığı için bahsetmiyorum bile…

Akşam yorgun argın ama zaferle döndüm evime. Bitkin bir şekilde ayakkabılarımın bağını çözerken farkında olmadan hafifçe inlemişim. Annem hemen yanımda bitiverdi ve “Ne oldu oğlum, neyin var?” diye sordu merakla. “Çok yorgunum anne, hafif başım ağrıyor bir de” dedim bende. Ne dese beğenirsiniz? “Dur sana demli bir çay yapayım hemen, iyi gelir…”

Pazarolla Sayı 89 için yazılmıştır.