Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Çevirmenliğe Veda...

Ve perde... 2012 yılında başladığım profesyonel çevirmenlik hayatıma bugün itibarıyla noktayı koyuyorum. Bundan sonra yayınevleri ve benzeri kuruluşlar için çevirmenlik ve editörlük yapmayacağım. 

Bu kararı almamın birkaç farklı sebebi var. Birincisi ailevi sağlık sorunları. Annemle babamın hastalıkları, hastane ve doktor ziyaretleri bir süredir hem vaktimin hem de enerjimin çoğunu alıyordu. Çeviri yapmaya ne zamanım ne de boş vaktim kalıyordu.

İkinci ve bir o kadar önemli olan etmense tabii ki bu işin maddi getirisinin artık yok denecek kadar az hâle gelmesi. 2012'de bu işe başladığımda asgarî ücret 700-800 TL civarındaydı. Bir kitap çevirdiğimde yaklaşık 3000 TL ücret alıyordum. Çeviri üç ay sürerse ayda 1000 TL gibi bir kazancım oluyordu. Yani asgarî ücretin biraz üzerinde. Sigortası yoktu ama bu kadarı bana yeterliydi. Sevdiğim işi yaparak para kazanma fırsatı doğmuştu. Böylece bu maceraya atılmış oldum.


Ancak serbest edebiyat çevirmenliği günümüz şartlarında sürdürülebilir bir meslek olmaktan çıkalı çok oldu. Asgarî ücret artık 28.000 - 33.000 TL civarında. Bir kitap çevirdiğimde aldığım ücretse ortalama 30.000 TL. Yine üç ay süren hummalı bir çalışmanın ardından alıyorum bu ücreti. Bu da ayda 10.000 TL'ye denk geliyor. O da ücretimi vaktinde alabilirsem tabii... Genelde kitabı teslim ettikten iki ay sonra ödeniyor. Bazen de 1 sene sonra. O da şanslıysanız... 2 sene telifini alamadığım çevirilerim oldu, inanın. Bir daha yayınevlerinden iş alamam korkusuyla, elinizde sözleşme olmasına rağmen kuzu kuzu bekliyorsunuz paranızın yatırılmasını.


Son birkaç yılda yapay zekânın iyice yaygınlaşması çeviri ücretlerinde düşüşe sebep olduğu gibi, bazı yayınevleri de eserlerini makine çevirisiyle, daha ucuza basmayı tercih ediyor. Bu da gelen iş sayısında hatırı sayılır bir azalmaya neden oldu. 


Velhasılıkelam, çevirmenliği bırakıyorum. Önümüzde Pegasus Yayınları'ndan çıkacak 2 tane Ender (Orson Scott Card) kitabı daha var. Bunlar da basıldığında son çevirilerim olacaklar. 


Aslında daha yapmak istediğim çok şey vardı. The Vagrant'ı çevirmek isterdim. Witcher kitaplarının çevirilerini düzeltmek isterdim. China Mieville kitaplarının çevirilerini düzeltmek isterdim. Brandon Sanderson'dan bir kitap çevirmek isterdim. Dresden Dosyaları'nı çevirmek isterdim... Ama işte... Bu hikâyenin sonuna geldik. 


Bugüne kadar bana destek veren, değerli yorumlarını esirgemeyen, çalışmalarımı öneren, inceleyen, tez konusu edinen, benimle röportaj yapan ve çeşitli mecralarda sevdikleri çevirmenler arasında adımı zikreden herkese sonsuz teşekkürler.


Şimdi biraz aile tarafına ağırlık vereceğim. Belki sonra, vakit bulabilirsem, eskisi gibi kendi hikâyelerimi karalamaya dönebilirim. Belki...

29 Ağustos 2025 Cuma

Yeni Çeviri(ler): Ender'in Oyunu ve devam kitapları

Uzuuuuuuun zamandır üstünde çalıştığım ve hastalıktır, salgındır derken basılı hâlini görmenin bir türlü nasip olmadığı Ender serisinin ilk dört kitabı nihayet raflardaki yerini aldı.

Bu dört kitabı çevirirken yaşadıklarımın haddi hesabı yok desem yeridir. Ölenler ve doğanlar, hastanelerde geçen uzun geceler, çevirilere ara vermek zorunda kaldığım koskoca bir yıl... Daha neler neler. Ama hiçbiri bu yazının konusu değil. Hayır efendim! Tam aksine, 2021'den beri üzerinde çalıştığım, bilimkurgu türünün efsaneleri arasına adını yazdıran ve pek çok ödüle layık görülen bu serinin nihayet basılışını kutlamak için buradayız! Ya da daha doğrusu buradayım... Çünkü buraları çok boşladığımdan artık yazılarımı okuyan birilerinin kaldığını sanmıyorum. Haklı olarak...

Neyse efenim! Ender serisi sonunda burada! Hem de ilk dört kitabı aynı anda basılarak! Hatta isteyenler için karton kutulu edisyonuyla! 

Aslında Pegasus beş ana kitabı ve ilk iki cilt arasında yer alan kısa hikâyeyi hep birlikte basmak istiyordu ama az önce kısaca değindiğim mücbir sebepler amansızca araya girip beni çevirilerden bir yıl kadar uzaklaştırınca daha fazla bekleyemediler tabii. Bu süreçte bana gösterdikleri anlayış ve destekleri için kendilerine ne kadar teşekkür etsem az.

Bu kitaplar fi tarihinde Altıkırkbeş Yayınları tarafından da yayınlanmıştı bildiğiniz gibi. Ama çeviri kaliteleri pek iyi değildi, üstüne bir sürü yazım yanlışı/baskı hatası vardı sayfalarında. Umarım bu sefer kimilerinin birer başyapıt olarak gördüğü bu kitapları hak ettikleri kadar iyi bir Türkçeyle sizlerle buluşturabilmişimdir.

                          

Beşinci kitabın (Ender In Exile) çevirisi de tamamlandı. Şu sıralar altıncı kitabın (War of Gifts) çevirisine devam ediyorum. Kim bilir? Okurlardan yeterince iyi tepkiler gelirse Bezelye'nin maceralarını anlatan Gölge Serisi'nin çevirilerine de devam ederim belki?

Şimdiden keyifli okumalar...


13 Temmuz 2024 Cumartesi

Yeni Çeviri: Perdido Sokağı İstasyonu


Karanlık fantastik ve steampunk türlerinin başarılı bir karışımı olan Perdido Sokağı İstasyonu, yeni kapağı ve tarafımdan gözden geçirilmiş çevirisiyle raflarda.

China Mieville'in dünyaca ünlü bu romanı daha önce Yordam Kitap tarafından dilimize kazandırılmıştı bildiğiniz gibi. Ben de yayıneviyle giriştiğimiz ortak çalışma vesilesiyle kitabın çevirisini gözden geçirip hem daha okunaklı kılmaya hem de hatalarından arındırmaya çalıştım. Ortaya güzel bir sonuç çıktığı fikrindeyim. Tabii son karar okur olarak sizlere ait.

Böylelikle China Mieville'in üç kitabının Türkçe çevirisini elden geçirmiş oldum. Daha önce Elçilik Kenti ve Şehir ve Şehir için de benzer bir çalışma yapmıştım hatırlayacağınız üzere.

Başta kitabın asıl çevirmeni olan Güler Siper olmak üzere Yordam Kitap'a bana bu çok sevdiğim kitap üstünde çalışma fırsatı sundukları için çok teşekkürler.

Dilerseniz romanın ilk 30 sayfasına buradan göz atabilirsiniz. 

Keyifli okumalar. 

10 Ocak 2024 Çarşamba

Bitmeyen Çeviri Düzeltisi: Perdido Sokağı İstasyonu

Geçen yılın sonundan itibaren Perdido Sokağı İstasyonu'yla China Mieville'in eski çevirilerini düzeltme maceramın üçüncü adımına başladım.

Bu kitabı 2012 yılında okumuş ve çok sevmiştim. Fantastik edebiyatın artık klişeleşmiş öğelerini kullanmak yerine çok farklı ırklar ve teknolojiler kullanan, steampunk ve büyü etmenlerini birleştiren güzel bir romandı. Çevirisini iyi olarak hatırlıyordum ama tıpkı Şehir ve Şehir’de olduğu gibi, orijinal metni görünce aslında ne kadar eksik kaldığını fark etmiş oldum.

Uzun ve karmaşık cümleler sadeleştirilmiş, kelimeler ve betimlemeler atılarak yazılmış örneğin.

Eski Çeviri: Işık kalın, kirli pencerelerle savaşmaktan vazgeçmişti, içerisi iyice loştu. 
Yeni Çeviri: Işık, sanki kalın ve kirli pencerelere mücadele etmekten yarı yolda vazgeçmişçesine içeriyi gölgelere teslim etmişti.

Eski Çeviri: Nerede yaşadıkları ve neye benzedikleri önemli değildi.
Yeni Çeviri: Nerede yaşadığının ya da nasıl göründüğünün bir önemi yoktu; Umma Balsum da en az usta bir Tekraryapımcı veya genetikçi kadar hünerli bir mucizeciydi.

Bazı yer isimleri, özel isimler, istasyon isimleri, mahalle isimleri, gün isimleri, para birimleri ve özel terimler iki ya da üç farklı şekilde çevrilmiş. Kitabın ilk yarısında ayrı, ikinci yarısında ayrı isimleri olmuş.

Para birimleri çok karıştırılmış. Aynı para birimi üç-dört farklı şekilde çevrilmiş.

Zanꜳt, hꜻa, iƂlis, dæprem gibi yazarın özel simgelerle yazdığı kelimeler olduğu gibi, dümdüz yazılmış: Zanaat, hava, iblis vs.

Jabber diye bir tanrı var kitapta, karakterler sık sık onun adını kullanıyor. Jabber aşkına, Jabber bilir gibi gibi. Bunlar Allah aşkına ya da hay aksi falan filan olmuş. Jabber hiçliğe karışmış.

Bazı şeyler hiç anlaşılmamış. Çevirmen kelimeleri doğru anlamlarıyla çevirmiş ama yazarın ne anlatmak istediğini tam olarak anlayamadığı için kastedilen asıl kelimeyi değil, ona yaklaşık kelimeleri kullanmış. En çok zorlayanı da bu.

Eski Çeviri: İzleyen iki saat içinde hava sertleşmeye başladı.
Yeni Çeviri: Sonraki iki saat içerisinde ortam iyice gerilmeye başladı.

 

Eski Çeviri: “Liman işçisi insanlardan ne haber?”
Yeni Çeviri: “Limandaki insan işçilerden ne haber?”

 

Eski Çeviri: “Buraya gelme niyetim bambaşka, Isaac. Aldığım habere göre sana uğramama değecek bir şeyler varmış.”
Yeni Çeviri: “Beni buraya boş vaatlerle getirmişsin Isaac. Mesajında sana uğrarsam harcadığım zamana değeceği yazıyordu.”

 

Eski Çeviri: Köprünün ardında da kendine özgü o iğrenç kokusuyla, Kinken mezbeleliği vardı. Payanda ve organik çimentoyla desteklenmiş çürük duvarları, arduvaz çatıların ağırlığıyla çöktü çökecekti.
Yeni Çeviri: Onların ardında da sanki soğuktan kamburunu çıkarmışçasına göçmüş arduvaz çatıları, çökmekten ancak payandaları ve organik çimentoları sayesinde kurtulan çürümüş duvarları ve kendine özgü o iğrenç kokusuyla Kinken mezbeleliği yer alıyordu.

 

Eski Çeviri: “Öyleyse iki nedenle, bu durumla daha iyi başa çıkabilecek ajanların yardımını almalıyız –bizden farklı akıl yapısında olmaları çok önemli–. Şimdi, bana göre böyle iki olası ajan var ve onlardan hiç olmazsa birine yaklaşmaktan başka da seçeneğimiz yok gibi.”
Yeni Çeviri: “Bu iki sebepten ötürü mevcut durumla başa çıkabilecek, daha iyi ajanlarla çalışmamız lazım; bizden daha farklı bir zihin yapısına sahip olmaları çok önemli. Şimdi, bana kalırsa bu sınıfa giren sadece iki ajan var ve bunlardan en az birine başvurmaktan başka bir seçeneğimiz yok gibi.”


Annemle babam da hâlâ hasta; ikisi de tam iyileşmedi maalesef. Vaktimin yarısını ev, hastane ve doktor üçgeni alıyor. Bu sebeplerden ötürü çeviri düzeltisini yetiştiremedim. Kitap da 736 sayfa olunca... 

Ama üzerinde çalışmaya devam ediyorum. En kısa sürede tamamlamaya çalışacağım. Bitirdiğimde mutlaka duyururum. Gecikme için kusura bakmayın lütfen. 

11 Kasım 2023 Cumartesi

Yeni Çeviri: Gwent - Witcher Kart Oyunu Sanatı

Yine Witcher'la alakalı bir referans kitabı, yine ben... Daha önce Witcher Evreni adlı, büyük boy, kuşe kâğıtlı, rengârenk resimlerle ve ansiklopedik bilgilerle dolu bir kitap çevirmiştim hatırlarsanız. İşte şimdi de yine ona benzeyen ama bu sefer Gwent hakkında olan başka bir çalışmayla karşınızdayım.

Witcher 3'ü oynadıysanız Gwent'in ne olduğunu zaten biliyorsunuz demektir. Hatta kendine ait, ücretsiz oyununu bile oynamış olabilirsiniz. Bilmeyenler için kısaca açıklamak gerekirse, Gwent bir kart oyunu. Witcher 3 oynarken karşımıza çıkan çeşitli karakterlerle bir masaya oturuyor ve kendi kuralları, kendi desteleri, kendi kartları olan bir iskambil oyununa tutuşuyorduk. 

Oyun içindeki bir mini-oyun anlayacağınız. Ama o kadar tutuldu, o kadar popüler oldu ki insanlar ana görevi takip etmeyi bırakıp Gwent oynayacak birilerini bile aramaya başlamıştı oyunun geçtiği topraklarda. Ciddiyim... Daha sonra bu popülerlikten faydalanmak isteyen stüdyo Gwent'in tek başına oynayabileceğiniz, özel bir oyununu çıkardı. Hatta telefonlara bile geldi daha bu oyun.

İşte bu kitap da Gwent oyunu için çizilmiş kartların enfes illüstrasyonlarından bir kuple sunuyor bizlere. Oyundaki her desteye sayfalar arasında yer verilmiş. Kuzey Krallıkları, Canavarlar, Nilfgaard... Hepsi var. Her destenin en çok sevilen görsellerinden bazılarına yer verilmiş. Hepsinin yanına da ya kartı çizen kişinin düşünceleri ya da kartta yazılan açıklamalar eklenmiş.

Açıkçası çizimlerin hepsini çok beğendim. Zaten oyunu oynarken de muazzam görünüyorlar. Hepsini böyle büyük boy, pırıl pırıl sayfalarda daha detaylı inceleyebilmek güzel bir deneyim sunuyor. Ama gönül isterdi ki çizerlerin açıklamaları yerine çizimlerdeki karakterler hakkında açıklayıcı bilgiler olsun yanlarında. Ayrıca bazı karakterlerin eksikliği de gözlerden kaçmıyor.

Son olarak, kitabın isminin farklı bir şekilde çevrilmesi taraftarıydım ama son raddede böyle oldu. Witcher isminin başlıkta geçmesi gerekiyordu, satışlar için daha iyiydi, falandı filandı. Neyse, sağlık olsun diyelim. Bu da Pegasus Yayınları'ndan, ciltli (sert kapaklı) ve büyük boy olarak yayınlandı.

Keyifli okumalar...

Yeni Çeviri: Witcher - Yetişkinler İçin Boyama Kitabı

Bir gün bir boyama kitabı çevireceksin deseler hayatta inanmazdım. Hele hele o kitabın Witcher hakkında olacağına hiç inanmazdım... Ama işte buradayız. Kahrolsun kapitalizm, popülizm ve bazı şeyler... :)

Witcher: Yetişkinler İçin Boyama Kitabı adından da anlaşılabileceği üzere hem oyunlardaki hem de kitaplardaki bazı karakterlerin siyah-beyaz çizimlerini içeren, 96 sayfalık bir boyama kitabı. Bir sayfada oyundan ya da kitaplardan alınmış bir paragraf, söz ya da alıntı var. Diğer sayfada da o karakterlerle alakalı, çok güzel hazırlanmış çizimler yer alıyor. 

Bazen kitaplardan çok iyi tanıdığımız Geralt, Yennefer, Ciri ve Dandelion gibi karakterlerin tek başlarına veya beraber çizilmiş sahnelerini görüyoruz. Bazen de Letho, Iorveth, Priscilla ya da Kocakarılar gibi ikinci ve üçüncü oyunda tanıştığımız tiplemeler çıkıyor karşımızda.

Çizimler gerçekten kaliteli ve özenerek yapıldıkları belli. Karakterlerin hepsi oyundaki görünümlerinin tıpkısının aynısı olarak çıkıyor karşımıza. Yani başka sanatçılara çizdirilmiş, uyduruk şeyler değiller. Bu oldukça hoşuma gitti.

Resimlere eşlik eden paragraflar, diyaloglar ve alıntılar da kimi zaman oyunlardaki bir sahneyi, kimi zaman da kitaplardaki maceralardan birini anımsatıyor insana.

İşin güzel tarafı resimleri fotokopiyle çoğaltıp canınızın istediği kadar, çeşitli şekillerde renklendirebilecek olmanız sanırım.

Resim çizmeyi ve boyama yapmayı sevenler için güzel bir fırsat. Pegasus Yayınları'ndan...


23 Eylül 2023 Cumartesi

Çevirmenin Çemberi: Şehir ve Şehir


Şehir ve Şehir'i okuyup sevmiş miydiniz? China Mieville'in keskin zekâsını ve o benzersiz hayal gücünü seviyor musunuz peki? Eh, işte şimdi ikisini birden daha çok sevmeye hazır olun.

Daha önce başkası tarafından tercüme edilmiş bir kitaba Çevirmenin Çemberi yazısı yazmak ne kadar doğru bilmiyorum. Sonuçta karşımızda iki ayrı kişinin çabalarıyla ortaya çıkmış bir eser var; bütün emek bana ait değil. Ama Şehir ve Şehir o kadar gurur duyduğum, beni o kadar heyecanlandıran bir çalışma oldu ki çeviri macerasını anlatmamaya gönlüm razı olmadı. Sonuç olarak işte buradayım. Seneler sonra ilk defa bir Çevirmenin Çemberi yazısıyla karşınızda…

2010 yılında China Miéville’e Hugo, Locus, Arthur C. Clarke, World Fantasy ve BSFA ödüllerini kazandıran bir roman Şehir ve Şehir. Tuhaf kurgu ve polisiye türlerinin çok başarılı bir karışımı olan kitap, Besźel ve Ul Qoma adlı iki komşu şehirde geçen bir cinayet soruşturmasını konu alıyor. Bu şehirler akıl almaz bir şekilde iç içe geçmiş durumda. Öyle ki bir caddenin sağı Besźel’e, solu Ul Qoma’ya ait olabiliyor. Bazı sokakları birbirini çaprazlama kesiyor, meydanları iç içe geçiyor, mahalleleri birbirine karışıyor, daha neler neler…

Ancak şöyle bir durum var ki şehir sakinlerinin birbirlerini “görmeleri” kanunen yasak. Besźler caddenin karşısında yürüyen Ul Qomalılara bakmıyor, çapraz yollarda araba sürenler trafikte birbirlerini dikkatle görmezden geliyor, bir yaya geçidinde karşı karşıya gelenler itinayla gözlerini başka tarafa kaçırıyor. Ve bunu yapmayı çocukluktan itibaren öğreniyorlar. Peki, bakarlarsa ne oluyor? İhlâl yapmış oluyorlar. Ve gizemli “İhlâl” gelip o kişileri oradan götürüveriyor. Bir daha kimse onlardan haber alamıyor, hatta isimlerini bile ağızlarına almıyorlar.

İşte böylesine tuhaf bir coğrafi ilişkiler yumağına hapsolmuş bu iki şehirde bir gece gizemli bir cinayet işleniyor. Davayı çözmekse başkarakterimiz Müfettiş Tyador Borlú’ya düşüyor. Ama bu hiç de göründüğü kadar basit bir cinayet değildir ve Borlú çok geçmeden kendisini iki rakip şehir arasında mekik dokuyup, çocukluğundan beri öğrendiği tuhaf kurallara uymak ve İhlâl işlememek için mücadele ederken bulacaktır.



Şehir ve Şehir’in çevirisini gözden geçirirken en çok keyif aldığım şey, eserin dilini yazarın anlatmak istediği asıl seviyeye çekmekti hiç şüphesiz.

Kitabın eski çevirisini okuduysanız belki siz de (benim gibi) şu cümleyi kurmuşsunuzdur: “Evet, gerçekten de başarılı bir polisiye romanı bu; ama içinde hiç bilimkurgu öğesi yok ki. Neden Arthur C. Clarke ödülü vermişler buna?

Meğer varmış. Hem de bir dünya dolusu. Öteyerler, bütünsel bölgeler, dışsal alanlar, bütünrafya… Bunun gibi daha bir sürü orijinal terim ve kelime oyunu var kitapta. Bilimkurgu öğeleri içermeyen şey, aslında romanın bizdeki eski çevirisiymiş. Ama çoğu ya hiç anlaşılmadığı, ya yanlış anlaşıldığı için çeviri sırasında kaybolmuş. İşte bunları kitaba geri eklemek, ona bilimkurgu kimliğini geri kazandırmak bu çeviri düzeltisi sırasında en çok keyif aldığım şey oldu kesinlikle.

Bir o kadar keyif aldığım bir şey varsa o da China Miéville’in yaptığı dil oyunlarıydı. Kitapta Besźce, Ul Qomaca ve İngilizce arasında bazı ince espriler bulunuyor. Bir Amerikan vatandaşıyla konuşuyorlar örneğin. Adam “pissed,” (öfkelenmek/tepesi atmak) diyor ama Beszce konuşan memur anlamıyor, “işemek” (piss) ne alaka diye amirine bakıyor. Lâkin önceki çeviride bu durum anlaşılmamış ve işin esprisi kaybolmuş. Eski çeviri şöyle:

“Ve bu bilgilerin birilerinin aklını başından aldığını söyledi,” diye ekledi Bay Geary.

Corwi bana baktı. Kafası karışmıştı.

“Bay ve Bayan Geary…” Thacker onlarla konuşurken, ben çabucak Corwi’ye Besźce açıklama yaptım.

“Yanlış anlama, aklını başından almış derken birilerinin bundan hoşlanmadığını kastetti. Sinirlenmişler, yani. Amerikalılar işte.”

Bu kısımları İngilizce kelimeleri koruyup küçük birer ek yaparak baştan çevirdim. Hem daha anlaşılır kıldım hem de yazarın vermek istediği asıl anlamı korudum.

“Ve bu bilgilerin birilerinin tepesini attırdığını söyledi,” diye ekledi Bay Geary. ‘Tepesini attırmak’ derken İngilizcedeki pissed kelimesini kullanmıştı.

Corwi kafası karışmış bir şekilde bana baktı. “Bay ve Bayan Geary…” diye araya girdi Thacker. Adam onlarla konuşurken ben de fırsattan istifade Corwi’ye dönüp durumu Besźce olarak izah ettim.

“İşemek anlamındaki ‘pissed’ değil. ‘Öfkelenmek’ anlamında. Amerikalılar öyle der.”

Feld adlı uyuşturucunun ismiyle yapılan üç dilli kelime oyunundan bahsetmeden olmaz. Mieville burada âdeta kendini aşmış. Önce eski çeviriye bakalım:

Bu otun sokaktaki adı Feld, bilimsel adı ise Catha edulis idi. Tütün ve kafeinle güçlendirilip sakız gibi çiğneniyor, içindeki uyuşturucu madde dil altından kana karışıyordu. Üç ismi vardı: Ona ana vatanında khat, İngilizcede kedi anlamına gelen cat, bizim dilimizde ise feld deniyordu.

Şimdi burada uyuşturucunun kana karıştırılma şekli yanlış çevrilmiş, o ayrı. Az önce bahsettiğim üç dilli kelime oyunuysa hiç anlaşılmıyor ne yazık ki. Bu cümlenin yeni çevirisi şöyle oldu:

Bu otun sokaktaki adı feld idi. Catha edulis bitkisinin bir tür melezinin tütün, kafein ve daha sert maddelerle güçlendirilmesiyle elde ediliyordu ve fiberglas ya da benzer bir maddeyle diş etlerinizi aşındırıp kanınıza karışmasını sağlıyordunuz. İsmi üç farklı dilde yapılmış bir kelime oyunundan ileri geliyordu. Ana vatanında ona khat diyorlardı. İngilizcede “kedi” anlamına gelen cat kelimesinin bizim dilimizdeki karşılığıysa feld idi.

Buna benzer başka bir örnek de “I’ll be back,” (Geri döneceğim) cümlesiyle yapılan kelime oyununda yaşanıyor. Yazar burada Terminatör filminin ünlü repliğine bir gönderme yapmış, ama eski çeviride bu nüans gözden kaçmış maalesef. Bahsettiğim bölümün eski çevirisi şöyle:

“Bir yere ayrılma,” dedim. “Geri geleceğim.” İngilizce konuşmama rağmen, Aikam bu dediğimi anlamıştı. Gülümsedi. Ona da Avusturya aksanıyla aynı şeyleri söyledim. Yolanda bir şey anlamadı.

Bu kısmı baştan çevirip, “I’ll be back” cümlesini metne ekleyerek (Türkçe yazıp okuduğunuzda bütün oyun bozuluyor çünkü) hem daha anlaşılır kılmaya hem de espriyi korumaya çalıştım:

“Burada kal,” dedim. “Geri döneceğim.” İngilizce konuştuğum için Aikam meşhur ‘I’ll be back’ repliğini tanıyıp gülümsedi. Ben de onun için aynı sözü bir kere de Avusturya aksanıyla tekrarladım. Yolanda espriyi anlamadı.

Star Wars da kitaptaki göndermelerden nasibini almış. Bir noktada karakterlerden biri şanssızlığından yakınırken “The force was not with me,” diyor. “Güç benimle değildi,” diyor yani. Maalesef bu gönderme de eski çeviride anlaşılmamış ve “Şansım yaver gitmedi,” şeklinde tercüme edilmiş bu cümle. Bu da düzeltildi.



Kitabın bir bölümünde “Gallimaufrians” adlı uydurma bir halktan bahsediliyor. Arkeoloğun biri anlatıyor: “Sözüm ona tarihi eserleri çıkarıp kendi ıvır zıvırlarıyla karıştıran, sonra da hepsini tekrar gömen farazi bir medeniyet bu,” diyor.

Eski çevirmen bu kelimeyi olduğu gibi bırakmış. Peki İhsan durur mu? Hayır, durmaz! Çünkü işgüzarlık… aman, şey… editörlük bunu gerektirir. Dedim şunu bir araştırayım, bakalım buna benzer bir medeniyet ismi var mı… Yokmuş. Ama onun yerine “gallimaufry” diye küflü bir tabir buldum. “Karmakarışık” manasına geliyormuş. Taaa 1800’lü yıllarda Fransızcadan geçmiş İngilizceye. O zamandan beri de pek kullanılmamış.

“Haaa,” dedim. “Tarihi eserleri kendi eşyalarıyla karıştırdıkları için bunu kullanmış yazar.” Karmakarışıklar gibi bir anlamı vardı yani. Dedim ben bunu değiştiririm! “Karmançormanlar” olsun diye düşündüm önce. Ama zihnimin karanlık köşelerindeki bir ben “Yaşıyor! YAŞIYOR!” diye bağıran Doktor Frankenstein misali, “Daha eski bir kelime bulmalısın. Daha eski! DAHA ESKİİİ!” diye hönkürüyordu gözlerini pörtleterek.

Ben de açtım sözlükleri, başladım karıştırmaya. Darmadumanlar olmaz, Darmadağınıklar olmaz, Tarumarlar heç olmaz… Derken “hercümerç” kelimesine denk geldim. Eski Türkçede “karmakarışık” anlamına geliyormuş. Hah, dedim. Hem eski, hem de Farsçadan geçmiş. Öbürü de Fransızcadan geçmişti zaten. İkisi de F ile başlıyor, hohoho! Böylece “Hercümerçler” yaptım onu. Ama epey uğraştırdı kerata.



Herhâlde en uzun ve ayrıntılı bölüm bu olacak. Şehir ve Şehir’de bir sürü değişiklik yaptım çünkü. Bunun sonucunda da roman 50 sayfa kadar uzadı.

En büyük değişiklik tabii ki az önce de bahsettiğim özel terimlerde yaşandı. Kitapta iç içe geçmiş iki şehir söz konusu olduğu için belirli yerlerden bahsetmek için özel bir jargon geliştirmiş bu iki kentin halkı. Mesela Besźel’desiniz diyelim, ama yanından geçtiğiniz sokak Ul Qoma’da. O sokaktan diğer şehrin ismini ağzınıza almadan, orayı gördüğünüzü kabul etmeden, “öteyer” (elsewhere) diye söz etmek zorundasınız. Bu terim önceki çeviride hiç yok mesela. Eklendi.

Eğer bir mahalle, meydan, park, cadde vs sadece tek bir şehre aitse, içinde komşu şehirden bir parça yoksa buralara “bütünsel” (total) bölge deniyor. Şehirlerin birbirinden bütünüyle ayrıldığı yerlerse “dışsal” (alter) bölge adını alıyor. Aslında “alter” kelimesinin tam karşılığı dışsal değil, değişken. Ama “dışsal” yazarın kullandığı anlamı çok daha iyi karşılıyor. Bu iki terim de eski çeviri sırasında kaybolanlardan. Eklendi.

İki şehrin birbirlerini kesen sokaklarına “çapraz hatlar” (crosshatch) deniyor. Bu kelime daha önce verdiğim örneklerin aksine eski çeviride var; ama bazı yerlerde atlanmış, kullanılmamış. Bu da anlam karmaşasına sebep olmuş. Mümkün mertebe düzeltildi.

Bu tür terimlerin eski çeviride hiç yer almaması cümleleri de epey kısaltmış ve anlamlarını değiştirmiş. Bununla ilgili birkaç örnek cümle vermek istiyorum izninizle.

Eski Çeviri: Her yerde kısa yollar keşfederdim.
Yeni Çeviri: Kestirme yollarım öteyerdeydi.

Eski Çeviri: Sarsılarak yavaşladık, arabaların arkasında durduk. Durduğumuz sokakta antikacı dükkânları vardı.
Yeni Çeviri: Hem yerel hem de öteyer araçlarının arkasında sarsılarak yavaşladık ve Besźel binalarının antikacı dükkânlarından oluştuğu bir çapraz hatta geldik.

Eski Çeviri: Burası Besźel’in sakin bir semtiydi, ama caddeler çok kalabalıktı. Kalabalığı yararak ama insanlara bakmadan yürüyordum.
Yeni Çeviri: Besźel’de kalan bölge sakin bir semtti, öteyerdeki sokaklarsa kalabalık. Onları görmezden geldim ama aralarından geçip gitmek zaman aldı.

Eski Çeviri: İki şehre ait bölgeler ve birbirini çapraz kesen kısımlar gösterilmiş, sınırlar griye boyanmıştı.
Yeni Çeviri: Başları kanunlarla derde girmesin diye iki şehri birbirinden ayıran bütün çizgiler ve tonlamalar – bütünsel bölgeler, dışsal alanlar, çapraz hatlar– yerlerini koruyordu fakat gözle görülür şekilde silik ve grinin belirgin tonlarındaydılar.

Eski Çeviri: Şehrin eski sokakları çok dardı, hızlı gidemiyordum. Arabayı bırakıp koşmaya başladım.
Yeni Çeviri: Şehirlerin en eski sokakları bir arabanın geçemeyeceği kadar dar ve dolambaçlıydı. O yüzden araçtan inip Eski Besźel’in parke taşlarıyla kaplı sokakları ve saçaklı evleri ile Eski Ul Qoma’nın karmaşık mozaikleri ve kubbelerinin arasında koşmaya başladım.

Örnekleri çoğaltmak mümkün ama sizi daha fazla sıkmayayım. Yarınız döküldünüz zaten; yazının bundan sonraki kısmını çok az kişi okuyacak muhtemelen (Böhü!)

Özel terimlerle devam edelim. “Grosstopical” iki şehrin farklı bölgelerini oluşturan fakat aynı coğrafi alanı kaplayan yerler için oluşturulmuş bir kelime. Uydurma bir terim. Eski çeviride yok. Coğrafik/Coğrafya kelimesinden yola çıkarak “bütünrafik/bütünrafya” gibi bir terim türettim ben de bunun için. Benzer şekilde “Dopplurbanology” adlı başka bir uydurma terim daha vardı kitapta. O da “ikizkentbilimi” oldu. (Aslında buna “ikizkentoloji” desem çok daha güzel olurmuş, şimdi fark ettim. Tüh… Neyse, sağlık olsun, ne yapalım? O an aklıma gelmedi.)

Besźel polis güçlerinin ismi orijinal metinde “Policzai” (eğik harfle) olarak geçiyor. Aynı şekilde Ul Qoma polisinin adı da “Militsya” (yine eğik harfle). Yazar bu isimleri bilerek böyle yazmış ve bu şehirlerde yabancı bir dil konuşulduğu vurgusunu vermeye çalışmış. Ancak eski çeviride Policzai direkt “Polis,” Militsya ise sadece “Milis” diye çevrilmiş, o otantik hava kaybolmuş. Ben ikisini de Policzai ve Militsya olarak değiştirip orijinal hâllerine geri çevirdim.

Besźel vatandaşlarından da Besźli veya Besźelli olarak değil, tıpkı kitapta yazdığı gibi “Besź” diye bahsediliyor artık (Türkiye-Türk gibi düşünün).

Başka bir değişiklik Ul Qomalıların yakarış cümlelerinde yaşandı. Kitapta Ul Qoma halkının “ışığa” taptığı belirtiliyor. Hatta şehirdeki en büyük yapılardan birinin adı “Mutlak Işık Kilisesi.” Dolayısıyla şaşırdıklarında veya kızdıklarında “Holy Light!” diye bağırıyorlar. “Kutsal Işık!” diyorlar yani, ya da “Işık aşkına!” Ama eski çeviride bu ayrıntı gözden kaçmış ve Ul Qomalılardan biri ne zaman “Holy Light” dese “Aman Tanrım” diye çevrilmiş. Bu da değiştirildi ve hepsi ışıkla ilişkilendirildi.

Bunların haricinde bazı özel isimlerde yapılan küçük ama önemli dokunuşlar var. Mesela “Inspector Borlú” ilk kitabın aksine “Dedektif Borlú” yerine “Müfettiş Borlú” olarak geçiyor artık metinde. “Milkrat” adlı özel fare türünün ismi sadece “fare” yerine, “sütfaresi” olarak yazıldı. “Mectec” (Mise-en-crime technician) adlı özel terimin kısaltması “Oyim” (Olay yeri inceleme memuru) yerine “Cintek” (Cinayet Mahalli Teknisyeni) şeklinde değiştirildi. “Major Yorj Syedr” adlı karakterin ismi “Büyük Yorj Syedr” yerine olması gerektiği gibi “Binbaşı Yorj Syedr” olarak yazıldı.

Bir de bazı cümleler nedenini anlamadığım bir sebepten ötürü iki kere çevrilmişti. Sanki editör cümleyi düzeltmiş ama eskisini silmeyi unutmuş gibi. Buna benzer 10-15 cümleye rastladım kitapta. Onları da sildim.

Son Sözler


Son olarak burada anlattıklarımın hiçbirisini kitabın önceki çevirmeni Mehtap Gün Ayral’ı rencide etmek için yazmadığımı belirtmek isterim. Öyle bir niyetim kesinlikle yok, olamaz da. Bu yazının tek amacı iki çevirisi arasındaki farklılıklara dikkat çekmek ve insanları yeni çeviriye bir şans vermeye teşvik etmek.

Şehir ve Şehir’in gerçekten de kendine has bir dili var. Eğer bilimkurgu ve fantastik edebiyatla hiç alakanız yoksa, anlatılanları gerçek dünyayla ilişkilendirip bildiğimiz kurallara oturtmaya çalışırsanız bir çevirmen olarak işin içinden çıkamazsınız. Anladığım kadarıyla Mehtap Hanım da bu durumdan mustarip olmuş. Ayrıca aynı dönemde bazı ailevi sebepler yüzünden kitapla istediği kadar ilgilenemediğini de belirtmiş kendisi. Çeviride yaptığım değişiklikleri kabul edip, benim ismimin de kitapta ikinci çevirmen olarak yer almasına izin verdiği için kendisine buradan teşekkürlerimi yolluyorum. Yordam Kitap’a da bana bu kitabı düzeltme şansı verdiği için ayrıca teşekkürler.

Epey bir uğraştım anlayacağınız. Ama ortaya güzel bir çalışma çıktığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Hatta Şehir ve Şehir en çok gurur duyduğum çevirilerimden biri oldu benim için. Umarım siz de okurken benim kadar keyif alırsınız. Eski çeviriyi okuyanların da bu yeni baskıya bir şans daha vermesiyse en büyük temennim.

Not: Bu yazı ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

4 Haziran 2023 Pazar

Aklın Çocuklarına Veda


Ender serisinin dördüncü cildi olan Aklın Çocukları'nın (Children of the Mind) çevirisi de nihayet tamamlandı.

Bu aslında üçüncü kitabın direkt devamı, hatta ikinci parçası. Yazar ikisini tek cilt gibi düşünmüş, ama daha sonra bölme kararı almış. 

O yüzden üçüncü kitapta ucu açıkta kalan pek çok konunun sonunu bu sayfalarda görüyoruz.

Şimdi geriye bir tek serinin beşinci cildi, Ender Sürgünde kalıyor. Onu da çevirmeyi tamamladım mı Ender'le vedalaşma vakti gelecek. Bakalım...

Kitap önceki ciltler gibi yine Pegasus Yayınları'ndan çıkacak.

30 Mayıs 2023 Salı

Yeni Çeviri: Şehir ve Şehir


Tuhaf Kurgu türünün aykırı çocuğu China Mieville'e Arthur C. Clarke Ödülü'nü kazandıran Şehir ve Şehir için yaptığım çeviri düzeltisi nihayet raflardaki yerini aldı.

Yaptığım düzeltmeler ve tamamladığım eksikler sayesinde kitap artık 100 sayfa daha uzun. Eskisi 283 sayfaydı, artık 384 sayfa oldu. Yaptığım düzeltmeler ve tamamladığım eksikler sayesinde kitap artık 51 sayfa daha uzun. Eskisi 332 sayfaydı, artık 383 sayfa. (Ben PDF’e göre konuşmuştum. Basılı hâlinde sayfa sayısı farkı daha az. O heyecanla acele etmişim, erken konuşmuşum. Kusura bakmayın.)

Çok heyecanlıyım bu kitap için. Normalde kendi çevirdiğim/düzelttiğim kitaplar için pozitif yorum yapmaktan kaçınırım, kendimi övmüş gibi görünmekten çekinirim ama Şehir ve Şehir gerçekten çok güzel oldu bu hâliyle. Kitap boyut atladı, şekil değiştirdi âdeta.

Peki, nedir bu kitabın olayı? Şöyle ki romanda Beszel ve Ul-Qoma adlı iki hayali şehir var. Bunlar sadece birbirine komşu olmakla kalmıyor, ama aynı zamanda caddeleri, sokakları, meydanları ve daha bir sürü bölgesi iç içe geçiyor. Sokaklar birbirini çaprazlama kesiyor. Meydanın bir yarısı bir şehre, öteki yarısı diğer şehre ait olabiliyor. Ve iki şehir halkı da birbirini pek sevmiyor. Ama asıl tuhaf olan birbirlerini "görmelerinin" yasak olması. Bir caddenin sağında Beszel, solunda Ul-Qoma vatandaşları yürüyor diyelim. Birbirlerine bakmaları yasak. Birbirlerini görmeleri bile yasak. Yanlışlıkla omuz omza çarpışırlarsa hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar. Çünkü kanunlar böyle. Çünkü çocukluklarından beri böyle yetiştirilmişler.

Bakarlarsa, kanunları çiğnerlerse ne oluyor? İhlâl! Adını korku dolu fısıltılarla andıkları İhlâl gelip onları götürüyor. Ve bir daha onlardan kimse haber alamıyor. 

İşte böyle bir ortamda gizemli bir cinayet işleniyor. Bunu çözmekse başkarakterimiz Dedektif Tyador Borlu'ya kalıyor. Gelin görün ki katili yakalamak istiyorsa dedektifimizin bazı kuralları çiğnemesi ve iki şehrin çetrefilli kurallarıyla mücadele etmesi gerekecektir.

Kitap geçen seferki gibi yine Yordam Kitap etiketiyle çıkıyor. Ama bu sefer yeni kapakla. Düzeltilmiş çeviriyi okumak istiyorsanız yeni kapaklı baskısını tercih etmeye özen gösterin lütfen.

Kıyaslama yapabilmeniz için kitabın birkaç sayfasını paylaşıyorum aşağıda.

ESKİ ÇEVİRİ

NE SOKAĞI, ne de mahalleyi görebiliyordum. Etrafımız toprak rengi binalarla çevriliydi. Mahalleli uyanır uyanmaz üstüne ne bulursa geçirmiş, saçlar başlar darmadağın, ellerinde kahveleriyle pencerelerden sarkmış, bir yandan kahvaltılarını ederken, bir yandan da bizi seyrediyorlardı. Binaların ortasında kalan bu alan kim bilir ne amaçla açılmıştı. Maketten bir arazi gibiydi. Belki de burayı ağaçlandırıp bir de yapay göl konduracaklardı. Küçük bir koruluk vardı, ama fidanlar kurumuştu.

Çimenlerin arasından ayrık otları fışkırmıştı, iki tarafı kamyon altında ezilmiş çöplerle kaplı patikalar oluşmuştu. Etrafta çeşitli birimlerden polisler vardı. Buraya ilk gelen dedektif ben değildim -Bardo Naustin ve tanıdığım birkaçı benden önce gelmişti- ama içlerinde en kıdemli olanı bendim. Komiser yardımcısının arkasından, memur arkadaşların toplaştığı yere gittim. Fıçı şeklindeki çöp kovalarıyla çevrili bir kaykay sahasıyla, az katlı metruk bir yapının ortasında duruyorlardı. Uzakta rıhtımdan gelen sesleri duyabiliyorduk. Mahallenin gençleri, ayakta dikilen polislerin önündeki duvara oturmuştu. Martılar havada dönüp duruyor, yiyecek arıyorlardı.

“Müfettiş,” dedi biri. Başımı sallayarak dönüp baktım. Biri bana kahve ikram etti, ama istemedim ve görmem gereken kadının yanına gittim. Kaykay rampasının hemen yanında yatıyordu. Ölülerin dinginliği hiçbir şeye benzemez. Rüzgâr tıpkı bu kadının saçlarında dolaştığı gibi, bütün ölülerin saçlarında dolaşır, ama ölüler hiç tepki vermez. Kadın çok çirkin bir pozisyonda yatıyordu. Bacakları sanki kalkıverecekmiş gibi kıvrılmış, kolları da tuhaf bir şekilde bükülmüş, yüzü yere yapışmıştı.

Genç kadının, tepesinde topladığı kahverengi saçları, topraktan fışkıran otlara benziyordu. Neredeyse çıplaktı. Sabahın ayazında kadını bu halde görmek, insanın tüylerini ürpertiyordu. Külotlu çorabı kaçmıştı. Topuklu ayakkabılarının teki ayağındaydı. Ayakkabının diğer eşini aradığımı gören bir kadın polis, uzaktan bana el salladı. Ayakkabının başında duruyordu.

Ceset bulunalı ancak birkaç saat olmuştu. Ölen kadına baktım. Pislik içindeydi, nefesimi tuttum, yüzünü görebilmek için yere doğru eğildim, ama görebildiğim tek şey açık kalmış bir gözdü.

“Shukman nerede?”

“Daha gelmedi, Müfettiş…”

“Biriniz arayın, söyleyin elini çabuk tutsun.” Parmağımla saatime vurdum. Olay yeri denen şey, benden sorulurdu. Patolog Shukman gelene kadar, kimse cesedi yerinden oynatamazdı. Yapılacak başka şeyler de vardı elbette. Etrafı kontrol ettim. Burası gözlerden uzak bir yerdi. Çöp konteynerleri bizi saklıyordu,ama mahallenin her yerinden, böcekler gibi, üstümüze yönelen bakışları hissedebiliyordum. Sanki etrafımız sarılmıştı.

Yan yana iki çöp konteynerinin durduğu yerde, paslı zincirlerin yanında ıslak bir şilte vardı. “Şilte kadının üstündeydi.” Konuşan, Lizbyet Corwi’ydi. Lizbyet, daha önce de birkaç kez birlikte çalışma fırsatı bulduğum zeki bir kadındı. “Pek de iyi saklayamamışlar aslında, bir çöp yığını gibi görünsün istemişler, herhalde.” Cesedin çevresinde, dikdörtgen şeklinde bir koyu toprak izi gördüm, ıslak şiltenin iziydi bu. Naustin yere çömelmiş, toprağı inceliyordu.

“Çocuklar bulmuş,” dedi Corwi.

“Nasıl bulmuşlar?”

Corwi topraktaki pati izlerini gösterdi. “Kedinin bir şeyleri tırmaladığını görmüşler. Ne olduğunu anlayınca da tabanları yağlamışlar, sonra da polisi aramışlar. Bizimkiler geldiğinde…” Corwi, daha önce görmediğim iki devriye memuruna baktı.

“Cesedi yerinden mi oynatmışlar?”

Corwi başını salladı. “Yaşıyor mu diye kontrol etmek istemişler.”

“Adları ne bunların?”

“Shushkil ve Briamiv.”

“Kadını bulanlar da bunlar mı?” Duvara tünemiş çocukları gösterdim. İki kız, iki oğlan vardı. On beş yaşlarındaydılar. Soğukkanlı bir şekilde oturmuş, önlerine bakıyorlardı.

“Evet, serseriler işte.”

“Sana da sabah sabah iş çıktı.”

“Toplum hizmeti fedakârlık ister, değil mi ya?” dedi Corwi. “Belki de ayın keşini seçmek için toplanmışlardır. Sabah yediye doğru gelmişler buraya. Kaykay sahası ona göre ayarlanmış besbelli. Birkaç yıl önce yapılmış burası. Mahallenin gençleri sıraya bindirmişler işi. Gece yarısından sabah dokuza kadar serseriler, dokuzdan on bire kadar çeteler, on birden gece yarısına kadar da kaykaycılarla patenciler kullanıyormuş.”

“Üstlerinden bir şey çıktı mı?”

“Oğlanın birinde küçük bir çakı bulduk. Ama çok küçük. Onunla fare bile kesemez. Oyuncak gibi bir şey. Hepsi de tütün çiğniyor. Başka bir şey yok.” Corwi omuz silkti. “Duvarın dibinde bulduğumuz esrar
onların değil, ama etrafta onlardan başka kimse de yoktu.”

Öbür polisin elindeki torbayı gösterdi. Torbanın içinde reçineyle kaplı minik ot demetleri vardı. Bu otun sokaktaki adı Feld, bilimsel adı ise Catha edulis idi. Tütün ve kafeinle güçlendirilip sakız gibi çiğneniyor, içindeki uyuşturucu madde dil altından kana karışıyordu. Üç ismi vardı: Ona ana vatanında khat, İngilizcede kedi anlamına gelen cat, bizim dilimizde ise feld deniyordu. Otu kokladım. Çok kalitesizdi. Ceketlerinin içinde tir tir titreyen dört gencin yanına gittim.

N’aber, polis?” dedi içlerinden biri. Oğlan Besz aksanlı hip-hopvari bir İngilizceyle konuşuyordu. Gözlerime baktı, rengi atmıştı. O da, yanındaki arkadaşları da pek iyi görünmüyordu. Oturdukları yerden kadının cesedini görmeleri mümkün değildi, ama yine de o tarafa bakamıyorlardı.

Feldi bulduğumuzu anlamışlardı, onlara ait olduğunu düşündüğümüzü sanıyorlardı. Hiçbir şey söylemeden kaçarak uzaklaşabilirlerdi.

“Ben Müfettiş Borlu,” dedim. “Ağır Suçlar Birimi (ASB).” İlk adımın Tyador olduğunu söylemedim. Tam arada bir yaştaydım, ilk adıyla hitap edilmek için çok yaşlı, ergen çocuklarla teklifsizce konuşmak içinse çok gençtim.

***

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ, YENİ ÇEVİRİ

NE SOKAĞI ne de siteyi doğru dürüst görebiliyordum. Etrafımız toprak rengi binalarla çevriliydi. Mahalleli saçları başları darmadağınık vaziyette ve ellerinde kahve fincanlarıyla pencerelerden sarkmış, bir yandan kahvaltılarını ederken diğer yandan da bizi seyrediyorlardı. Binaların arasında kalan açık arazi bir ara elden geçirilmişti. Bir golf sahasına benziyordu. Ya da küçük bir çocuğun kum havuzuna. Belki de burayı ağaçlandırıp bir de yapay göl konduracaklardı. Küçük bir koruluk vardı ama fidanlar kurumuştu.

Çimenleri ayrık otları bürümüş, üzerleri kamyon tekerleği izleriyle yol yol olmuştu. Çer çöpün arasında taş döşeli yürüme yolları gözüküyordu. Etrafta çeşitli birimlerden polisler vardı. Buraya ilk gelen dedektif ben değildim –Bardo Naustin ile tanıdığım birkaç kişiyi daha görmüştüm– ama içlerinde en kıdemli olan bendim. Komiser yardımcısını takip ederek meslektaşlarımın büyük bir bölümünün toplandığı yere, terk edilmiş alçak bir kule ile fıçı şeklindeki çöp kovalarıyla çevrili bir kaykay sahasının bulunduğu noktaya gittim. Bir avuç çocuk duvarda oturuyor, onların önünde de polis memurları duruyordu. Martılar toplanan kalabalığın üstünde daireler çizip yiyecek arıyorlardı.

“Müfettiş,” dedi birisi. Onu başımla selamladım. Biri bana kahve ikram etti ama kafamı iki yana salladım ve görmek için geldiğim kadına baktım.

Kaykay rampalarının hemen yanında yatıyordu. Hiçbir şey ölüler kadar hareketsiz duramaz. Saçları rüzgârla hareket eder –tıpkı şu anda bu kadınınkilerin hareket ettiği gibi– ve hiçbir şeye tepki vermezler. Kadın çok çirkin bir pozisyonda uzanıyordu; bacakları sanki kalkıverecekmiş gibi kıvrılmış, kolları da tuhaf bir şekilde bükülmüştü. Yüzü yere yapışıktı.

Genç bir kadındı; başının iki yanından sallanan örgülü kahverengi saçları, topraktan fışkıran bitkilere benziyordu. Neredeyse çırılçıplaktı ve sabahın ayazında teninin pürüzsüz olduğunu, tüylerinin soğuktan ürpermediğini görmek üzücüydü. Üzerinde sadece kaçmış külotlu çoraplar ve topuklu ayakkabılarının teki vardı. Ayakkabının diğer eşini aradığımı gören bir kadın polis uzaktan bana el salladı. Ayakkabının başında nöbet tutuyordu.

Ceset bulunalı ancak birkaç saat olmuştu. Ölen kadına baktım. Yüzünü görebilmek için nefesimi tutup toprağa yaklaştım ama seçebildiğim tek şey açık kalmış bir gözdü.

“Shukman nerede?”

“Daha gelmedi Müfettiş…”

“Biriniz arayın, söyleyin elini çabuk tutsun.” Parmağımla saatime vurdum. Cinayet mahallinden ben sorumluydum. Patolog Shukman gelene kadar kimse cesedi yerinden oynatamazdı ama yapılacak başka şeyler de vardı elbette. Etrafı kontrol ettim. Ücra bir köşedeydik ve çöp konteynerleri bizi gözlerden saklıyordu, fakat bütün sitenin dikkatinin haşereler misali üzerimize üşüştüğünü hissedebiliyordum. Etrafta boş boş dolanıyorduk.

Arazinin kıyısındaki iki çöp kutusunun arasında, zincirlere dolanmış paslı demir parçalarının yanında ıslak bir şilte vardı. “Şilte kadının üstündeydi,” dedi Lizbyet Corwi adlı memur. Daha önce birkaç kez birlikte çalışma fırsatı bulduğum, zeki bir kadındı. “Cesedi pek iyi sakladığı söylenemez aslında, ama onu bir tür çöp yığını gibi göstermiş sanırım.” Ölü kadının etrafında dikdörtgen şeklinde, daha koyu bir toprak izi olduğunu gördüm. Şiltenin bıraktığı nemli iz olsa gerekti. Naustin yere çömelmiş, toprağı inceliyordu.

“Kadını bulan çocuklar şilteyi hafifçe kaldırmışlar,” dedi Corwi.

“Onu nasıl bulmuşlar peki?”

Corwi topraktaki küçük pati izlerini gösterdi. “Onu hayvanların pençelerinden kurtarmışlar. Karşılarındaki şeyin ne olduğunu anlayınca tabanları yağlamışlar, sonra da polisi aramışlar. Bizimkiler geldiğinde…” Corwi tanımadığım iki devriye memuruna bir bakış attı.

“Cesedi yerinden mi oynatmışlar?”

Corwi başıyla onayladı. “Hâlâ hayatta olup olmadığını kontrol etmek istedik dediler.”

“Adları ne bunların?”

“Shushkil ve Briamiv.”

“Kadını bulanlar da şunlar mı?” Başımla duvara tünemiş çocukları işaret ettim. İki kız, iki de oğlan vardı. On beş yaşlarındaydılar. Üşümüşlerdi ve başları öne eğikti.

“Evet, hepsi birer müptela.”

“Sabah dozlarını mı alıyorlarmış?”

“Adanmışlık diye buna denir, ha?” dedi Corwi. “Belki de ayın keşi olmaya falan çalışıyorlardır. Buraya sabah yediye doğru gelmişler. Görünüşe göre kaykay sahası ona göre ayarlanmış. Burası yapılalı sadece birkaç yıl oldu; eskiden burada hiçbir şey yoktu. Ama mahalleli daha şimdiden pistin hangi saatlerde kime ait olduğunu belirlemiş. Gece yarısından sabah dokuza kadar sadece müptelalar geliyor; dokuzla on bir arasında çeteler o günkü planlarını yapıyorlar; on birden gece yarısına kadar da kaykaycılarla patenciler kullanıyor.”

“Üstlerinden bir şey çıktı mı?”

“Oğlanların birinde küçük bir çakı bulduk. Ama harbiden küçük. Onunla bir sütfaresi bile kesemezsin, oyuncak gibi bir şey. Bir de hepsinde tütün vardı. Başka bir şey yok.” Omuzlarını silkti. “Üzerlerinden esrar çıkmadı; onu duvarın dibinde bulduk ama…” Tekrar omuz silkti. “Etrafta onlardan başka kimse yoktu.”

Meslektaşlarımızdan birine yaklaşmasını işaret etti, sonra da adamın elindeki torbayı açtı. İçinde reçineyle kaplı, küçük ot demetleri vardı. Bu otun sokaktaki adı feld idi. Catha edulis bitkisinin bir tür melezinin tütün, kafein ve daha sert maddelerle güçlendirilmesiyle elde ediliyordu ve fiberglas ya da benzer bir maddeyle diş etlerinizi aşındırıp kanınıza karışmasını sağlıyordunuz. İsmi üç farklı dilde yapılmış bir kelime oyunundan ileri geliyordu. Ana vatanında ona khat diyorlardı. İngilizcede “kedi” anlamına gelen cat kelimesinin bizim dilimizdeki karşılığıysa feld idi. Otu kokladım. Çok kalitesizdi. Kabarık ceketlerinin içinde tir tir titreyen dört gencin yanına gittim.

“N’aber aynasız?” dedi oğlanlardan biri, İngiliz hip-hop jargonunun Besź dilindeki karşılığıyla. Başını kaldırıp gözlerime baktı ama yüzü solgundu. O da arkadaşları da pek iyi görünmüyordu. Oturdukları yerden kadının cesedini görmeleri mümkün değildi, ama yine de o tarafa bakamıyorlardı.

Feld ’i bulduğumuzu, onlara ait olduğunu anladığımızı biliyor olmalıydılar. Hiçbir şey söylemeden kaçıp gidebilirlerdi.

“Ben Müfettiş Borlú,” dedim. “Ağır Suçlar Birimi.”

Ben Tyador , dememiştim. Bu yaştaki insanları sorgulamak zordu; asıl isimleriyle hitap edilmek, üstü kapalı laflar ve oyuncaklar için fazla yaşlı ama bir görüşme sırasında direkt muhatabınız olamayacak kadar da gençtiler.



17 Aralık 2022 Cumartesi

Soykırım Gibi Çeviri

Ender Serisi'nin üçüncü kitabı olan Soykırım'ın çevirisini nihayet bitirdim. Ama ben de bittim. Sanırım "2312" (Kim Stanley Robinson) adlı devasa bilimkurgu romanından sonra çevirdiğim en zor kitap buydu.
 
Aslında 2312 kadar bilimsel açıklama yoktu içinde, onun kadar ağır da değildi. Filotlar ve çalışma presipleriyle ilgili sayfalarca süren, karmaşık açıklamaları saymazsak tabii. O kısmı gerçekten zorluydu. 

Mesonlar, atomlar, nötronlar falan derken "filot" adını verdiği yeni olguyu bildiğimiz fizik kurallarının içine katmayı ve yepyeni bir fiziksel düzen kurmayı hedeflemiş yazar.

Ama bir önceki kitabında kime insan denir, kime uzaylı tartışmasından yola çıkan Card bu sefer işi bir adım ileriye götürüp tanrı nedir, kime tanrı denir konusunu irdelemiş. Batı ve Uzak Doğu dinlerini ayrı ayrı ele alıp bunları birbirleriyle çarpıştırmış. İnancı sorgulamış. 

Öyle olunca da felsefi ve teolojik tartışmaların bol bol döndüğü, 600 sayfalık bir roman çıkmış ortaya. 3 ayda bitiririm dediğim kitabın çevirisini 6 ayda zor tamamladım.

Özetle, beynim yandı 😅 Muhtemelen seneye Pegasus Yayınları'nda...

15 Nisan 2022 Cuma

Bayinizden ısrarla isteyiniz...


İngilizcede bir şeyi kesip biçip havalı kısaltmalar bulmak ne kadar kolay yahu. Orson Scott Card "computer interface implants" (bilgisayar arayüzlü implantlar) kelimelerinden "cifi" diye bir isim türetmiş mesela. Hem orijinal olmuş, hem de sci-fi (bilimkurgu) gibi okunan bir şey çıkmış ortaya.
 
Nasıl yapmış peki? Baş harflerini birleştirmiş sadece. Computer'ın "c"sini, inter-face'in "i" ve "f"sini, implant'ın "i"sini yan yana yazmış alt tarafı. Ben aynısını yapsam ne oluyor peki? "Bayi..." 

Gitti bütün karizma! 😅

11 Haziran 2021 Cuma

İki Şehrin Arasında Delirmeceler

Şehir ve Şehir'in çevirisini düzeltirken "Gallimaufrians" adlı uydurma bir halktan bahsedilen bir yere geldim. Arkeoloğun biri anlatıyor: "Sözüm ona tarihi eserleri çıkarıp kendi ıvır zıvırlarıyla karıştıran, sonra da hepsini tekrar gömen farazi bir medeniyet bu," diyor.

Çevirmen "Gallimaufrianlar" yazıp geçmiş. Peki İhsan durur mu? Hayır, durmaz! Çünkü işgüzarlık... aman, şey... editörlük bunu gerektirir.

Dedim şunu bir araştırayım, bakalım buna benzer bir medeniyet ismi var mı... Yokmuş. Ama onun yerine "gallimaufry" diye küflü bir tabir buldum. "Karmakarışık" manasına geliyormuş. Taaa 1800'lü yıllarda Fransızcadan geçmiş İngilizceye. O zamandan beri de pek kullanılmamış.

"Haaa," dedim. "Tarihi eserleri kendi eşyalarıyla karıştırdıkları için bunu kullanmış yazar." Karmakarışıklar gibi bir anlamı vardı yani. Dedim ben bunu değiştiririm! "Karmançormanlar" olsun diye düşündüm önce. Ama zihnimin karanlık köşelerindeki bir ben "Yaşıyor! YAŞIYOR!" diye bağıran Doktor Frankenstein misali, "Daha eski bir kelime bulmalısın. Daha eski! DAHA ESKİİİ!" diye hönkürüyordu gözlerini pörtleterek.


Ben de açtım sözlükleri, başladım karıştırmaya. Darmadumanlar olmaz, Darmadağınıklar olmaz, Tarumarlar heç olmaz... Derken "hercümerç" kelimesine denk geldim. Eski Türkçede "karmakarışık" anlamına geliyormuş. Hah, dedim. Hem eski, hem de Farsçadan geçmiş. Öbürü de Fransızcadan geçmişti zaten. İkisi de F ile başlıyor, hohoho! Böylece "Hercümerçler" yaptım onu.

Sonra biraz altında "usturlabı bulan Arap bilim adamı Arzachel"den bahsedilen bir satıra denk geldim. "Arzachel diye Arap bilim adamı mı olurmuş canım?! Onun kesin başka bir adı vardır?" diyerek gene bıraktım çeviriyi, gene başladım araştırmaya.

Neyse, bu seferki daha kolay oldu ve zat-ı muhteremin bizim tarihimizdeki isminin "El-Zerkali" olduğunu buldum. Onu da değiştirdim.

Başka bir sayfada, “Efendim, Bay Geary... AWOL’a gitti, efendim," diye bir çeviriyle karşılaştım. "İyi de AWOL yer ismi değil ki? Go AWOL firar etti demek!" dedim, keçilerim yavaştan firar etmeye başladığı sırada... Onu da değiştirdim!

Daha sonra "topolganger" diye başka bir uydurma terime rastladım. Topography (topoğrafya) ve doppelganger kelimelerinin birleşiminden oluşturulmuş. Ama eski çeviride ortadan kaybolmuş, yok olmuş, hiç çevrilmemiş bu kelime. "Firar etmiş." Onu da "topoğrafikizi" diye değiştirdim. Değiştirdim de değiştirdim, değiştirdim de değiştirdim.

Velhasılıkelam ben bugün yine bir sürü şey değiştirdim ama gene akşam oldu, gene 3-4 sayfa çeviri yapabildim sadece. Teslim tarihi bir gün daha yaklaştı, programım bir gün daha aksadı. Şimdi benim zaten yarım olan aklımın atan sigortalarını kim değiştirecek, ben asıl onu merak ediyorum.

2 Haziran 2021 Çarşamba

Uydurukçu Geldi Hanıııım!

Bir çevirmen, kelime ormanlarında on atmasyoncu gücündedir derler... 

Bugünlerde China Mieville'in "Şehir ve Şehir" adlı romanının çeviri düzeltisini yapıyorum. Bundan beş yıl kadar önce, kitabı ilk kez okuduğumda, "Tamam güzel kitap ama neden Arthur C. Clarke ödülü almış ki? O kadar bilimkurgu yanı yok," demiştim. Ama artık sebebini anlıyorum.

Kitapta yan yana iki şehir var. Hatta sadece yan yana değiller, bazı sokakları ve mahalleleri iç içe geçiyor, bazı noktalarda ortak yolları kullanıyorlar. Mesela bir otobanın bir şeridi bir şehre, öteki şeridi de diğer şehre ait ve bunlar arasında geçiş yapmak kesinlikle yasak. Şehir halkları da birbirlerini görmezden gelmeyi öğrenmişler. Aynı sokakta yan yana yürüseler dahi birbirlerini itinayla görmezden geliyorlar, yok sayıyorlar. Çünkü görürlerse yasalara karşı gelmiş sayılıyorlar. Böyle orijinal bir konusu var kitabın.

Yazar China Mieville işte bu tuhaf düzeni anlatabilmek için birçok uydurma terim kullanmış: Total, alter, crosshatched, elsewhere, grosstopical...

Ama gelin görün ki eski çeviride bunların hiçbiri yok. Önceki çevirmen bu kelimelerin ifade ettiği şeyleri anlamamış, kelime oyunlarına uygun karşılık bulamamış ve... dolayısıyla da hepsini çevirmeden geçip gitmiş. Öyle olunca da aslen bir bilimkurgu, hatta tuhaf kurgu olan kitap daha ziyade iyi bir polisiyeye indirgenmiş. Okuması hâlâ keyifli ama eksik bir eser...
 
O yüzden az önce saydığım bütün kelimelere Türkçe karşılıklar uydurmak zorunda kaldım. Bunu yaparken de hem yazarın verdiği anlama sadık kalmaya hem de bizim dilimizde güzel görünecek karşılıklar bulmaya çalıştım: Bütünsel, dışsal, çapraz hatlar, öteyer, bütünrafya...

Örneğin eski çeviride şöyle bir cümle geçiyor:

"Tramvay sarsılarak yavaşladı ve arabaların arkasında durduk. Durduğumuz sokakta antikacı dükkânları vardı."

Ama bu cümlenin doğru ve tam çevirisi aslında şöyle:

"Tramvay hem yerel hem de öteyer araçlarının arkasında sarsılarak yavaşladı ve Besź binalarının antikacı dükkânlarından oluştuğu bir çapraz hatta geldik."

Eski çeviriden başka bir örnek:

"Kemerlerin üstünde başka başka binalar yükseliyordu."

Doğru çevirisi:

"Kemerlerin üst kısımları, yani rayların geçtiği bölümler öteyerdeydi ama bazılarının ayakları bizim tarafta kalıyordu."

Bir tane daha:

"Burası Besźel’in sakin bir semtiydi, ama caddeler çok kalabalıktı. Kalabalığı yararak ama insanlara bakmadan yürüyordum."

Hâlbuki yazarın anlatmak istediği şey şu:

"Bölgenin Besźel’de kalan tarafı sakin bir semtti, öteyerdeki sokaklarsa kalabalık. Onları görmezden geldim ama aralarından geçip gitmek zaman aldı."

Son bir örnek:

"İki şehre ait bölgeler ve birbirini çapraz kesen kısımlar haritada gösterilmiş, sınırlar griye boyanmıştı."

Doğrusu:

"Başları kanunlarla derde girmesin diye iki şehri birbirinden ayıran bütün çizgiler ve tonlamalar – bütünsel bölgeler, dışsal alanlar, çapraz hatlar– haritadaki yerlerini koruyordu fakat gözle görülür şekilde silik, grinin belirgin tonlarındaydılar."

Bunların dışında yanlış anlaşılan veya çeviri sırasında kaybolan şeyler de var. İşte bu yüzden bir ayda düzeltisini bitiririm dediğim kitabın daha yüzüncü sayfasındayım. Bu gidişle "yine" vaktinde teslim edemeyeceğim. Ama en azından kitap artık eskisine nazaran daha bir bilimkurgu, hatta tuhaf kurgu tadında oluyor.

Bundan sonra ne iş yapıyorsun diye soran olursa uydurukçuyum diyeceğim :)

4 Şubat 2021 Perşembe

Yeni Çeviri: Kral Kanı (Hançer ve Sikke 2)

Hançer ve Sikke (The Dagger and The Coin) serisinin ikinci kitabı "Kral Kanı" için yaptığım çeviri önümüzdeki hafta Pegasus Yayınları aracılığıyla fantastik edebiyat okurlarıyla buluşacak.

Enginlik Serisi'nin (Expanse) iki yazarından biri olan Daniel Abraham'ın kaleme aldığı kitap arka planda bankacılar ile kralların, para ile hançerin arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Ön plandaysa Marcus, Üstat Kit, Cithrin, Dawson ve Geder'in maceraları devam ediyor.

İlk kitabın tanıtımında da belirttiğim gibi, seri "low fantasy" türünde. Yani kudretli büyücüler, destansı savaşlar, mistik canavarlar gibi etmenlere çok fazla rastlamıyoruz. Daha çok siyasi çatışmalar ve entrikalar üzerinden gidiyor kitaplar. Ama arka planda ejderhaların yarattığı, birbirinden farklı on üç ırkın bulunduğu fantastik bir dünya da yer alıyor.

Kral Kanı'nın editörlüğü önceki ciltte olduğu gibi yine Pelin Zorbay'a ait. Kitap şu anda ön siparişte; 18 Şubat 2021'den itibaren de raflardaki yerini alacak.


8 Ocak 2021 Cuma

Yeni Çeviri: Kan, Ter ve Pikseller

Bu sefer değişik bir kitapla, video oyun dünyası üzerine yazılmış kurgu dışı bir eserle karşınızdayım. Kotaku adlı dünyaca ünlü oyun sitesinin eski yazarlarından Jason Schreier'ın kaleme aldığı Kan, Ter ve Pikseller (Blood, Sweat and Pixels)...

Kitapta Pillars of Eternity, Uncharted 4, Stardew Valley, Diablo III, Halo Wars, Dragon Age: Inquisition, Shovel Knight, Destiny, The Witcher 3 ve iptal edilmesiyle çok konuşulan Star Wars 1313'ün arkasındaki yapım hikâyeleri anlatılıyor.

Geliştiriciler bu oyunları yapmaya nasıl karar verdi, hangi aşamalardan geçtiler, ne tür zorluklarla uğraştılar? Hepsi belgelerle ve röportajlarla anlatılmış. Aynı zamanda Dragon Age 2'nin neden kötü bir oyun olduğu, Neil Druckmann'ın nasıl Naughty Dog'un tepesine tırmandığı ve CD Projekt Red'in kuruluş öyküsü gibi ilginç yan detaylar da var.

Çevirinin en zor yanı hiç şüphesiz durmadan oyun oynama isteği uyandırmasıydı :) Ayrıca The Witcher 3'le ilgili bölümü diğerlerinden daha hızlı çevirmiş olabilirim...

Bu benim ilk kurgu dışı çevirim oldu aynı zamanda. Yıllardır Oyungezer'de haberler ve incelemeler yazdığım için kitapta anlatılan konulara az çok hâkimdim zaten. Bugüne dek hep iki ayrı kulvar olarak gördüğüm çevirmen kimliğim ile Oyungezer yazarı kimliğimin tek bir potada erimesi de ilginç bir tecrübe oldu benim için.

Editörlüğünü Emre Aygün'ün üstlendiği kitap bu haftadan itibaren İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. İlgilenenlere duyurulur.

29 Aralık 2020 Salı

Yeni Çeviri: Elçilik Kenti

Aslında Elçilik Kenti'ne tam olarak "yeni çeviri" demek yanlış olur. Çünkü daha önce sayın Betül Çelik tarafından Türkçeye çevrilmiş bir eserdi zaten. Ben sadece düzeltisini yaptım. Ama kitabın yarısına yakın bir kısmını baştan çevirdiğim, bazı terimleri değiştirdiğim ve okunabilirliğini artıracak düzeltmelerde bulunduğum için Yordam Kitap'ın sahibi Hayri Bey benim adımı da "çevirmen" sıfatıyla kapağa ve künyeye, Betül Hanım'ın isminin yanına yazma inceliği göstermiş. O yüzden "yeni çeviri..." Kendilerine buradan kocaman bir teşekkürler.

Betül Hanım'a haksızlık olmasın. Gerçekten de anlaşılması zor bir metindi. Mieville dilin sınırlarını sonuna kadar zorlamış. Üstüne bir de tuhaf mı tuhaf uzaylıların, âdetlerin, biyolojik icatların, hatta katman katman bir uzayın bulunduğu bir bilimkurgu romanı yazmış.

Elçilik Kenti, Arieka adında uzak bir gezegende geçen olayları konu alıyor. Burası insanların ve Ariekalı denilen, tuhaf uzaylı yaratıkların bir arada yaşadığı bir yer. İnsanlar uzaylıların şehrinin ortasındaki özel bir alanda, Elçilik Kenti denen yerde yaşıyorlar.

Romanın ana konusu lisanlar üzerine. Ariekalılar (ya da diğer adlarıyla Ev Sahipleri) insanların normal şartlarda konuşamadığı, iki sesli bir lisan kullanıyorlar. O nedenle onlarla anlaşabilmek için "Elçilere" ihtiyaç duyuyorlar. Elçiler birbirlerine tıpatıp benzeyen, birbirlerinin cümlelerini tamamlayan ve her daim birlikte dolaşan klonlar. Hatta isimleri bile iki sesten oluşuyor. Mesela EdGar, ArnOld ve JasMin gibi...

Ariekalıların bir diğer özelliği de kesinlikle yalan söyleyememeleri. Onların lisanı bir şeyi olduğu gibi, düz mantıkla dile getirmekten oluşuyor. Öyle ki benzetme bile yapamıyorlar. Bir şeyden bahsederken bir benzetme kullanabilmeleri için o şeyin gezegende sahiden de var olması gerekiyor. Örneğin "içi boş bir ceviz kabuğu gibi" diyebilmeleri için gezegenin bir yerlerinde sahiden de öyle bir kabuğun bulunması ve varlığını devamlı surette sürdürmesi şart. Yoksa bunu söyleyemiyorlar.

Ama aynı şey Elçiler için geçerli değil elbette. O nedenle arada bir yalan festivalleri düzenliyorlar ve Elçiler küçük yalanlar söyleyerek onları eğlendiriyor. Bir nevi büyücülük gösterisi gibi geliyor bu Ariekalılara.

Derken günün birinde gezegene imkânsız bir Elçi geliveriyor. EzRa... Ve (kitabın sürprizlerini bozmamak için açıklamayacağım bazı nedenlerden ötürü) gezegendeki tüm dengeler değişiyor.

Mieville bu romanında hem farkını konuşturarak alışılmışın dışında bir bilimkurgu yazmış, hem de etkili bir hitabın toplulukları nasıl yanlış yönlere sürükleyebileceğini, hatta mahvedebileceğini değişik bir bakış açısıyla irdelemiş. Yazarın önceki kitapları kadar sevmedim açıkçası. Evet, çok ilginç fikirler vardı. Gezegen, Elçilik Kenti, uzaylılar, Arieka... Hepsi de Mieville'den bekleyeceğiniz türden orijinalliklere ve şaşırtıcı özelliklere sahip. Ama kitabın bazı yerlerde fazla uzatıldığı görüşündeyim. Ayrıca başkarakterimiz Avice de bana en az 2312'deki Swan kadar kendini beğenmiş ve soğuk biri gibi geldi; kendisine bir türlü ısınamadım. Mieville'e başlamak için uygun bir kitap değil kesinlikle. Şehir ve Şehir ile Perdido Sokağı İstasyonu yazarın farklı, tuhaf ve büyüleyici fikirleriyle tanışmak için daha iyi birer seçenek hâlâ.

Kitabın ilk çevirmeni ben olmadığımdan Elçilik Kenti için bir Çevirmenin Çemberi yazısı yazmayacağım. Uygun olacağını sanmıyorum. Ama iki baskı arasındaki farklılıkları merak edenler için yaptığım önemli değişiklerden bazılarını aşağıda sıralayayım.

Shift Parents, ilk çeviride “grup anne babaları” olarak çevrilmiş. Ancak buradaki “shift” kelimesi söz konusu kişilerin daimi olmadığı, belli aralıklarda değiştiği manasını içeriyor. Öyle ki kitaptaki ebeveynler belirli dönemlerin ardından gezegenlerine geri dönüyor ve yerlerine yeni ebeveynler geçiyor. Öz aileleri değiller. O nedenle “dönemsel ebeveyn” olarak değiştirildi.

Exoterre, uzaylı canlılar için kullanılan, yazarın uydurduğu bir kelime. Bilimde kullanılan "exoplanets" (ötegezegenler) teriminden türetilmiş. Romanda Dünya gezegeninin adı ve yeri unutulmuş. Dolayısıyla yazar “dünya” kelimesini kullanmaktan kaçınıp, ona “Terre” diye yeni bir isim takmış. Exoterre ise “dünyalı olmayan canlı” anlamına geliyor. İlk çeviride ses uyumuna uygun olarak “egzoterreler” olarak çevrilmiş. Kısaltması exot ise “egzot” olmuş. Ancak bu çeviri hem kelime oyununu anlamını hem de sözcük anlamını tamamen yok ediyor. O nedenle, ötegezegenlerden yola çıkarak bunu “öteterreliler” olarak değiştirmeyi uygun gördüm. Kısalmasıysa “ötegil” oldu. “Öteki” dersem metin içindeki normal öteki kelimesiyle karışıyordu (Öteki adam, öteki ev” gibi).

Language kelimesini Ariekalıların dilinden bahsedildiği yerlerde "Lisan" olarak değiştirmeyi uygun gördüm. Böylece başka dillerden veya genel olarak dillerden bahsedildiğinde Lisan'dan bahsedilip bahsedilmediğini anlaşılmayı kolaylaştırdım.

Ev Sahiplerinin konuşmaları kitabın orijinal metninde olduğu gibi, kesir çizigisiyle ikiye bölünerek yazıldı. İlk baskıda uzaylıların konuşmaları kesme işaretiyle ayrılarak, iki kere yazılmıştı. Mesela, "Evet/Evet" gibi. Artık yazarın niyetlendiği gibi, kesir çizgisiyle altlı üstlü olarak yazıyor hepsi. Bu bizi epey uğraştırdı doğrusu. Yordam Kitap'tan Gönül Hanım'a bana gösterdiği sabır için buradan tekrar teşekkürler. Lisanların yazımıyla ilgili daha fazla bilgiye şu yazımdan ulaşabilirsiniz.

Dilerseniz "Kenning" terimini çevirirken çektiklerimi buradan, "Licence Party" kelime oyununa aslına sadık bir karşılık bulmak için attığım taklaları da buradan okuyabilirsiniz.

Bunların haricinde arıkameralar, GüvenPersoneli, plastaş gibi gibi burada saymakla bitiremeyeceğim daha bir sürü irili ufaklı değişiklik yaptım, devrik cümleleri düzelttim ve yanlış anlaşılan kısımları tekrar çevirdim. Kitabın ilk baskısından daha anlaşılır ve akıcı bir çeviri olduğunu umuyorum.

Son olarak kapakla ilgili yorum ve eleştirilerimi anlayışla dinleyen ve yeni bir kapak çalışması yapmayı kabul eden Yordam Kitap ekibine ve yayın dünyasındaki kıdemli çizerlerimizden Savaş Çekiç'e bir kez daha teşekkür ederim.

Herkese keyifli okumalar.

3 Kasım 2020 Salı

Yeni Çeviri: Ejderha Yolu (Hançer ve Sikke 1)

Daniel Abraham'ın beş ciltlik Hançer ve Sikke (The Dagger and The Coin) serisi için yaptığım çevirilerin ilki, Ejderha Yolu (The Dragon's Path) bugün Pegasus Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Kitap fantastik bir evrende geçiyor. Fakat alıştığımız ırkların yerine yazarın kurguladığı, tamamen orijinal 12 (insanlarla beraber 13) farklı ırk var bu diyarlarda. Hepsi ejderhalar tarafından yaratılmış. Hatta sadece onlar değil, yaşadıkları şehirler, yollar ve daha pek çok şey de ejderhaların ürünü. Ancak günün birinde, kendi aralarında büyük bir savaşa tutuşan bu devasa yaratıkların nesli tükenmiş ve insanlığın 13 ırkı kendi başlarına hayatta kalabilmenin yollarını aramak zorunda kalmış.

Birden fazla başkarakteri konu alan kitap bizlere eski savaş kahramanı Markus Wester ve köpeksi Tralgu ırkının bir mensubu olan sağ kolu Yardem; insan ve Cinnae melezi, yetim ve öksüz Cithrin; beceriksiz ve ezik biri olan Geder Palliako; gururlu ve asabi saray soylusu Dawson Kalliam ve belki de romandaki en ilginç karakter olan Kitap rol Kesmet'in gözünden bu evrenin farklı köşelerinde yaşananları anlatıyor.

Roman fantastik türüne girse de kendisine daha çok "low-fantasy" demek daha doğru olacaktır. Yani etrafta ellerinden ateş topları fırlatan büyücülere vs rastlamıyoruz. Onun yerine fantastik öğeler arka planı oluşturuyor. Bizse daha çok bu dünyadaki entrikalara, savaşlara ve ırklar arasındaki meselelere odaklanıyoruz.

Hançer ve Sikke'nin numarası, ordu (hançer) ve para (sikke) arasındaki çatışmaları ön plana alması ve askeri gücün mü yoksa finansal gücün mü dünyayı şekillendirmekte daha etkin olduğunu konu alması. Bankacılara karşı soylular...

Daha önce de belirttiğim gibi, kitabın yazarı Daniel Abraham tam bir Türkçe hayranı. Öyle ki kitapta Kurtadam, Başrahip, Orman ve Sınır Kuşku gibi bazı Türkçe kelimeler var. Kendisine bu konuyla ilgili bir soru sorulduğunda söz konusu kelimeleri Türkçeden aldığını belirtmiş. "Olağan Şüpheliler" filmini de çok seviyormuş.

Ejderha Yolu'nun editörlüğü Pelin Zorbay'a ait. Kitap, 3 Kasım'dan itibaren raflardaki yerini aldı. Keyifli okumalar...

16 Temmuz 2020 Perşembe

Ev Sahiplerinin Lisanı hakkında


Elçilik Kenti'nin çevirisini düzeltirken yaptığım küçük dokunuşlardan biri de Ev Sahiplerinin Lisanıyla ilgili. 

Kitapta Ariekalılar, ya da yerel halk tarafından "Ev Sahipleri" olarak adlandırılan bir uzaylı ırkı var. Bu uzaylılar iki farklı ağza sahip. Dolayısıyla da konuşurken aynı anda iki farklı ses, iki farklı kelime çıkarıyorlar. 

Yazar China Mieville bu durumu belirtmek için uzaylıların konuşmalarını kesir çizgisiyle ayırarak yazmış. Böylece üstteki ve alttaki kelimelerin aynı anda duyulduğu izlenimini vermeye çalışmış.


Ama bizdeki ilk çeviride bu konuşmalar kesir çizgisiyle değil, kesme işaretiyle ayrılarak yazılmış. O yüzden üstteki bu örneğin çevirisi önceki baskıda şöyle olmuş: 


“hoş geldiniz kaptan/hoş geldiniz kaptan,” dedi İspanyol Dansçı. “lütfen bizimle gelin/lütfen bizimle gelin.”


Tabii ben mükemmeliyetçi ("kıl" diye okunur) biri olduğum için diyalogların bu hâli hiç içime sinmedi. Ben de bunun üzerine Yordam Kitap'ın sahibi Hayri Bey'le görüştüm, ona durumu buradaki örneklerle açıkladım ve yazarın yaptığı gibi, kesir çizgisiyle yazdığım takdirde kitabın basılı hâlinde bir sorunla karşılaşıp karşılaşmayacağımızı sordum. Onlar da ufak bir deneme yaptılar ve bu şekilde basmanın mümkün olduğunu söylediler. Dolayısıyla Elçilik Kenti'nin yeni baskısında (matbaada son anda bir karışıklık olmazsa) Ev Sahiplerinin konuşmaları aslına uygun şekilde, aşağıdaki gibi olacak :)

12 Temmuz 2020 Pazar

Nenning???


Bir, "Bundan sonra editörlüğünü yaptığım çevirilerle ilgili yorumda bulunmayacağım!" sözünün bir kez daha çiğnendiği yazıya daha hoş geldiniz.

Elçilik Kenti'nin çeviri düzeltisine devam ediyorum. Gerçi yazar China Mieville'in karmaşık yazım stili sağ olsun, ben mi kitabı düzeltiyorum, yoksa egomu hunharca ayaklar altına almak suretiyle kitap mı beni düzeltiyor bilemiyorum. Her neyse...

Kitabın bir bölümünde karakterlerden biri için bir tür benzetme yapılıyor. Gerçek ismi yerine yaptığı işe uygun bir isim takıyorlar kendisine. Ve bunun bir "kenning" olduğu söyleniyor. Kitabın ilk baskısındaki çeviri şöyle: 

“Ona ne diyorlar biliyor musunuz? Uyuşturucu-tanrı.”
Kısa bir sessizliğin ardından, “Bu bir lakap (kenning),” dedim dikkatle.
“Hayır,” dedi Bren. O birleşik mecaz için söylenen eski terimi kimlerin bildiğini tartmak için odaya göz gezdirdi. “Bu kemik evi gibi değil, Avice.” Göğsünü, kendi kemik evini yumrukluyordu. “Daha basit. Yalnızca gerçek.”
 
Gördüğünüz gibi, eski tercümede "kenning" kelimesi "lakap" olarak çevrilmiş. Aslında bir bakıma mantıklı... Ama ondan sonra gelen diyaloglarla tutarsızlık yaşanıyor bu sefer de. Çünkü lakap kelimesinin anlamı metnin şu hâliyle, "birleşik mecaz için söylenen eski terim" olarak açıklanmış oluyor. Okuyunca da doğal olarak ne alaka diyor insan. Dahası, kenning için verilen "kemik evi" örneğinin de bizde hiçbir anlamı yok. "Bone-house", yani kemik-evi eski İngilizcede vücut, göğüs sözcükleri için kullanılan bir tür benzetme. İşte kenning ile kast edilen şey de aslında bu: Bir şeyi direkt olarak söylemek yerine onu dolaylı olarak anlatan "iki kelime" kullanmak.

Tabii ilk başta bunu bilmiyordum. İngiliz Dil Edebiyatı değil, tekstil mezunuyum çünkü. Düne kadar bana "Kennnig nedir?" diye sorsalar muhtemelen vereceğim cevap "Nenning?" olurdu :) Hâl böyle olunca içimdeki Saadettin Teksoylarla birlikte hummalı bir araştırmaya giriştim. Gelin görün ki bizdeki sözlüklerin hiçbirinde kenning teriminin anlamı bulunmuyor. 

Allem ettim kallem ettim, internetin altını üstüne getirdim ve sonunda bazılarının buna "mecaz-ı mürsel" dediğini keşfettim (Edebiyat okuyanlar yüzlerini buruşturarak hatırlamıştır şimdi bunu). Kenning'i karşılayan en iyi şeyin bu olduğu hakkında alevli tartışmalara bile denk geldim bazı sitelerde. Ama bence yanılıyorlar. Neden? Çünkü şöyle;

Kenning, eski İngiliz şiirlerinde bariz bir şeyi "iki kelimeyle" anlatma yolu olarak geçiyor. Deniz değil de "yelken yolu," güneş değil "gök mumu," kan değil "savaş teri..." Ya da yukarıdaki örnek olduğu gibi, göğüs yerine "kemik evi."

Ama mecaz-ı mürsel bir kelimenin yerine "sadece tek kelime" getirilerek yapılıyor. Mesela, "Sınıf, yeni öğretmenini merakla bekliyordu," gibi. Burada "öğrenciler" yerine sınıf kullanılmış. İşte bu mecaz-ı mürsel. Dolayısıyla kenning'le alakası yok.

Ne olabilir, ne olabilir diye düşündüm durdum bunun üstüne dün bütün gün. İngilizce derslere bakıyorum, yok. Akademik makalelere bakıyorum, yok. Sözlükleri karıştırıyorum, yok. Hepsi kenning'in ne olduğunu anlatıyor ama Türkçedeki karşılığını bilen yok.

Sonunda, bir grup İngilizce öğrencisinin kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir yazışmaya denk geldim (Düzgün çeviri yapmak adına her tür yazışmanız itinayla okunur). "Ya bu kenning denen şey biraz bizim dolaylama gibi bir şey aslında," demiş birisi. Dolaylama! İşte bu ya!

"Derya kuzusu" (balık), "ince hastalık" (verem), "beyaz perde" (sinema) gibi dolaylı yoldan, "iki kelimeyle" anlatma yöntemine dolaylama deniyor bizde. Dahası, internette "kenning ve dolaylama" olarak aratınca "Türkçe eğitimi veren İngilizce kaynaklarda" hakikaten de bunun için "dolaylama" adının kullanıldığını gördüm. O cümleyi yazan arkadaşa buradan selam olsun.

Ondan sonrası biraz daha kolaydı. Tek yapmam gereken "kemik evi - göğüs" benzetmesinin yerine geçebilecek, benzer bir dolaylı anlatım bulmaktı. Onu da "kafa - akıl kutusu" ile bir nevi çözdüm diyebilirim. Tam karşılığı olmadı ama en azından anlaşılır, en azından yazarın anlatmak istediğine sadık bir çeviri çıktı ortaya.

“Ona ne dediklerini biliyor musunuz? Uyuşturucu-tanrı.”
Kısa bir sessizliğin ardından, “Bu bir dolaylama,” dedim dikkatle.
“Hayır,” dedi Bren. İkili mecazlar için kullanılan bu eski terimi kimlerin bildiğini görmek için odaya göz gezdirdi. “Bu akıl kutusu gibi bir şey değil Avice.” Kafasına, kendi akıl kutusuna hafifçe vurdu. “Bu daha dolambaçsız bir şey. Gerçeğin ta kendisi sadece.”

Ha, niye bu kadar uğraştın derseniz, kitap zaten başlı başına dil ve dilbilgisi üzerine. China Mieville sadece bir bilimkurgu yazmamış, aynı zamanda lisanın sınırlarını zorlamış. Tabii bu arada benim akıl sağlığı sınırlarımı da zorluyor, orası ayrı.

İşte güneşli bir pazar günü bunlarla eğleniyorum ben de :) Ne güzel di mi?