30 Kasım 2014 Pazar

Hayalet Avcıları 30 Yaşında


90’lı yıllarda çocuk olduysanız hepinizin hayalindeki oyuncak ya bir Işın Kılıcı olmuştur ya da bir Proton Paketi. Hatırlıyorum da, ne zaman okul çantamızı sırtımıza taksak hemen aklımıza Hayalet Avcıları’nın alameti farikası sayılan bu ‘nükleer oyuncaklar’ geliverirdi. Hele bir de elimizde şemsiye benzeri bir şey varsa tamam! Anında abidik gubidik hecelerden ibaret olan İngilizcemizle jenerik müziğini mırıldanır (Huu guyu kaal? Goost bastır!!), deli danalar gibi koştururduk etrafta. İşte bu kadar hayatımızın içindeydi zamanının çok ötesindeki bu kült film. Hatta hâlâ öyle… Gösterime girdiği 7 Haziran 1984 tarihinin üzerinden bunca zaman (30 yıl!) geçmesine rağmen bugün bile her izleyişimde aynı keyfi alıyor ve esprilerine ilk kez duyuyormuş gibi gülebiliyorum. Ama bir filme klasik payesini kazandıran şey de bunlar değil midir zaten?

Ne ilginçtir ki Hayalet Avcıları bu kadar başarılı olmasını tesadüflere ve doğaçlamalara borçlu. Tabii bir de geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Harold Ramis’e (toprağı bol olsun). Çünkü filmin ilk taslağı şu anki hâlinden çok çok daha farklıymış. Oldukça hayalperest biri olan Dan Aykroyd, tıpkı “Blues Brothers” gibi hem kendisinin hem de sahne arkadaşı John Belushi’nin başrolleri oynayacağı yeni bir film çekme hevesiyle başlamış filmin senaryosunu yazmaya. Aykroyd’un ilk taslağı hem zamanda hem de boyutlar arasında yolculuk edebilen ve buralarda devasa hayaletlerle savaşan “Ghost Smashers” adlı üç kişilik bir ekibin maceralarını konu alıyormuş. O dev hayaletlerden biri de Stay-Puft Marshmallow Man imiş elbette… SWAT tarzı kıyafetler giyen bu ekip; hayaletleri ‘asalarla’ avlıyor, ıssız bir arazinin ortasındaki benzin istasyonunun altında saklanıyor ve uçan, siyah bir araba kullanıyormuş. Yönetmen Ivan Reitman ana fikri beğense de filmin o zamanın imkânlarıyla çekilmesinin olanaksız olduğunu belirtmiş ve Aykroyd’u bir diğer senariste, Harold Ramis’e yönlendirmiş. Daha gerçekçi biri olan Ramis’in devreye girmesiyle birlikte filmdeki pek çok fantastik öğe yerini daha gerçekçi ve bilimsel şeylere bırakmaya başlamış. Proton paketleri, itfaiye binası, Ecto-1, Egon’un bilimsel konuşmaları ve daha pek çok şey bu şekilde ortaya çıkmış. Fakat kader orada da durmamış.

13 Kasım 2014 Perşembe

Dumbledore’un Ordusu, Quidditch Dünya Kupası Finalleri’nde Tekrar Toplanıyor

Quidditch World Cup

Dumbledore'un Ordusu Quidditch Dünya Kupası Finalleri'nde Tekrar Toplanıyor

Gelecek Postası'nın Dedikodu Yazarı Rita Skeeter'ın Kaleminden

Ünlüler vardır, bir de ünlüler vardır. Büyücülük dünyasının pek çok ünlü yüzünün Patagonya Çölü'ne kurulmuş bu tribünlere teşrif ettiğini gördük. Bakanlar ve devlet başkanları, Celestina Warbeck, Amerikanın münakaşacı büyücü müzik grubu Kırık Kanatlı Snitchler... hepsi de kalabalıkların heyecanla dalgalanmasına, birer imza alabilmek için çalkalanmasına, hatta şeref tribününe erişebilmek için insanların başlarının üzerinden Köprü Büyüleri yapmalarına neden oldu.

Ama kötü şöhretli büyücülerden oluşan malum bir çetenin (artık en parlak dönemlerindeki dinç yüzlü gençler olmamalarına rağmen hâlâ tanınabilir durumdalar) finalleri izlemek için buraya geldiği duyulduğunda kamp sahasında ve stadyumda oluşan heyecan daha önce görülen hiçbir şeye benzemiyordu. Kalabalık çılgınca koşturmaya başlarken çadırlar uçuştu ve küçük çocuklar ezildi. Hayranları, Dumbledore'un Ordusu'nun görüldüğü söylenen bölgeye dünyanın dört bir yanından akın etti. En çok da hâlâ Seçilmiş Kişi olarak adlandırdıkları adamı şöyle bir görebilmek için...

Potter ailesi ile Dumbledore'un Ordusu'nun diğer üyeleri kamp alanının VIP alanında, yani kuvvetli tılsımlar ve Güvenlik Büyücüleri tarafından korunan bölgede ağırlandı. Varlıkları, güvenlik kordonuna alınmış alanın etrafında hepsi de kahramanlarını göz ucuyla da olsa görmek isteyen kişilerden oluşan büyük kalabalıkların toplanmasına neden oldu. Bugün saat 15'te, Potter iki küçük oğlunu gürültülü çığlıklar eşliğinde oyuncuların yerleşkesine götürüp Bulgar Arayıcı Viktor Krum'la tanıştırdığında dileklerine kavuştular.

34'üne girmek üzere olan ünlü Seherbaz'ın siyah saçlarına birkaç gri tel düşmüş olmasına rağmen, kimilerine göre on iki yaşındaki tarzdan yoksun bir çocuğa daha çok yakışacak o karakteristik yuvarlak çerçeveli gözlüklerini takmaya devam ediyor. Şimşek biçimli ünlü yara izinin bir arkadaşı var; Potter sağ elmacık kemiğinin üzerinde çirkin bir kesik taşıyor. Bu yaranın nasıl oluştuğuna dair bilgi talep ettiğimizde, Sihir Bakanlığı'nın her zamanki yanıtıyla karşılaştık: "Size daha evvel 541 kez söylediğimiz gibi, Seherbaz Bürosu'nun çok gizli işleri hakkında yorum yapmıyoruz Bayan Skeeter." Peki ne saklıyorlar? Seçilmiş Kişi bir gün hepimize patlayacak, bizi yeni bir terör ve kargaşa çağına sürükleyecek yeni gizemlere mi bulaştı?

24 Eylül 2014 Çarşamba

Aradığınız kişi şu anda nelerle uğraşıyor bir bilseniz...

Son dört aydır tüm telefon görüşmelerimi denize karşı yapıyorum. Neden mi? Çünkü cep telefonum çekmiyor ve ne zaman biri beni arasa yüzüne kapanıyor. Eş dost neyse, onlarla anlayışla karşılıyor da biri iş için aradığında çok fena oluyor yahu!

"İhsan ey, elimizde şöyle bir iş var. Ne dersiniz? Alo? Aaa? Herife bak, yüzüme kapattı!"

Şimdi gel de adama anlat... Bu devirde teknoloji öyle bir ilerledi ki, "Telefonum çekmiyor," desem, "Tabii tabii, ben de tünele giriyorum zaten. Bay baaay," derler insana. Ben de bu sorunu geçici olarak çözebilmek için evimizin ön balkonuna çıkıp sahil tarafına doğru 45 derece sarkıyorum efenim. Bu sayede evimizin hakikaten deniz gördüğünü keşfettim. Çok mutluyum! Ayrıca yan apartmandaki bıyıklı amca... Biliyorum bana karşı boş değilsin ama ben senin bildiğin erkeklerdenim. Valla. Seni görmek için eğilmiyorum o kadar, telefonla konuşuyorum. Cidden... 

Son olarak, sevgili Turkcell... Sözüm sana. Her ne kadar bana sunduğun deniz manzaralı telefon görüşmesi hizmeti için müteşekkir olsam da şu baz istasyonu sorununu bir çözsen artık diyorum. 4 ay oldu be insafsız! Müşteri hizmetlerindeki tüm elemanlarınla içli dışlı olduk artık, ama sende hâlâ tık yok. Senin yüzünden bıyıklı amcayla da içli dışlı olacağım bu gidişle. Ya da asfaltla... İnsanlar sanal gerçeklikten, sanal ikizlerden konuşuyor, ben hâlâ çekmeyen bir telefonla uğraşıyorum. Cellocanlar götürsün seni e mi?

20 Eylül 2014 Cumartesi

Elif - Kitap İnceleme

MonokL Yayınları, 2014, 368 Sf.
Çevirmen: Gökhan Sarı
Editör: M. İhsan Tatari
Günümüz fantastik edebiyat okurunun en büyük sorunu artık pek az orijinal eserle karşılaşabilmesidir. Misal, eğer bir High Fantasy okuyorsanız sayfaların arasında elflerle cücelerin cirit atacağını, çok büyük bir karanlık varlığın alt edilmesi gerektiğini ya da bir seçilmiş kişinin büyümesine tanıklık edeceğimizi bilirsiniz. Maalesef bu durum fantastiğin diğer dalları için de geçerlidir. Neyse ki arada çok nadiren de olsa yukarıda saydığımız kalıpları umursamayan ve “Artık beni hiçbir şey şaşırtamaz,” diyen okurları bile ters köşeye yatırmayı başarabilen farklı eserler de çıkıp yüzümüze çılgınca bir sırıtış yerleştirebiliyor. G. Willow Wilson’ın kaleme aldığı Elif de işte tam da bu sınıfa giren kitaplardan biri.

Elif (ya da orijinal adıyla Görünmez Elif) konusunu iki sağlam temele dayandırıyor. Bunlardan ilki Kur’an-ı Kerim’deki her kelimenin aslında birden fazla anlamı olması ve yıllar geçtikçe yeni anlamlar kazandığı gerçeği. Yıllar içinde sürekli kendini yenileyen ve okuyanın algısına, bilgi seviyesine, bakış açısına göre değişen bir yapısı vardır kutsal kitabımızın. Bunun en güzel örneğini yine bizzat yazar veriyor bizlere: Arapçada “Zerre” kelimesi, Kur’an’ın indiği ilk yıllarda “kum taneciği” anlamına gelirmiş, çünkü o zamanlarda bilinen en küçük parçacık buymuş. Fakat aynı kelime bugün “atom” anlamında kullanılmaktadır (Kim bilir, belki de yarın nano-teknoloji için kullanılır).

Kitabın temellerini dayandırdığı ikinci gerçek ise Fransız yazar Petis de la Croix’nın on altıncı yüzyılda kaleme aldığı, kaynağı bugün bile bir muamma olan Binbir Gündüz Masalları. De la Croix’nın iddia ettiğine göre, bu öyküleri kendisine bir derviş anlatmıştır, fakat yöre tarihine hâkim olan zatlar o tarihe dek bu öykülerin hiç duyulmadığı konusunda hemfikirdir. Genel kanı De la Croix’nın bu kitabı o zamanların popüler eseri Binbir Gece Masalları’ndan esinlenerek, kendi başına yazdığı yönündedir. İşte Wilson bu iki unsuru çok başarılı bir şekilde harmanlayıp işin içine çizgi-roman yazarlığından gelen zengin hayal gücünü de katarak ortaya oldukça sürükleyici bir eser çıkarmış.

Hikâyemiz Reza adlı, İranlı bir arifin gerçek bir cini hapsetmesiyle ve ona zorla Binbir Gündüz Masalları’nı anlattırmasıyla başlıyor. Görünürde alelade masallardan oluşan bu derleme, içinde tamamen cinler tarafından yazılmış, tuhaf öyküler barındırmaktadır. Fakat aslında Kur’an benzeri, çok katmanlı bir dil kullanmakta ve içerisinde çok daha derin anlamlar barındırmaktadır. Reza bu gerçeğin farkındadır ama hikâyelerin manalarını çözemez. Fakat gelecekte birilerinin yapabileceğini iyi bildiğinden öyküleri özenle, tek tek kaydeder.

Ardından yüzlerce yıl sonrasına, isimsiz bir Orta Doğu şehrine gidiyor ve kitaba ismini veren kahramanımızla tanışıyoruz. (Gerçi onu “kahraman” diye nitelendirmek pek doğru olmaz, çünkü çoğu zaman o da olaylar karşısında en az bizim kadar şaşkın, hatta bazen de patavatsız biri oluyor.) Kendisi hayatını hackerlık yaparak kazanan, gerçek ismi yerine ekran adını, yani elifbanın ilk harfi olan Elif’i kullanmayı tercih eden genç bir delikanlıdır. Sansüre ve sansürcülere karşı koyan herkese din, dil, ırk gözetmeksizin yardım eder. İşi bu insanlara sanal alemde koruma sağlamak ve yakalanmalarına engel olmaya çalışmaktır. Ama ne ailesinin ne de çok samimi olduğu kapı komşularının kızı Dina’nın bundan haberi yoktur. Babası Arap, annesiyse Hintlidir ve karışık kanının Arapların ağır bastığı bu ülkede kendisine pek de yardımcı olduğu söylenemez. Ama bu durum internetten tanıştığı İntizar adlı, zengin ve genç bir Arap kızıyla âşk yaşamasına engel olmaz.

Derken bir gün işler raydan çıkmaya başlar. Devletin içinde Tanrı’nın Eli kod adlı, çok yetenekli bir anti-hacker ortaya çıkar. Kimliği kimse tarafından bilinmemektedir, ama tüm korumaları üstün bir başarıyla yıktığına kimsenin şüphesi yoktur. Şehirdeki tüm haktivistler birer birer yakalanmaya başlar, sıranın Elif ile arkadaşlarına gelmesi çok yakındır. Bu da yetmiyormuş gibi babası İntizar’ı başkasıyla evlendirmeye karar verir. Hatta başlık parası bile hazırdır. Çaresiz ve umutsuz İntizar babasının bu isteğine rıza göstermek zorunda kalır. Ama ‘müstakbel’ nişanlısından intikam almayı da ihmal etmez ve adamın çok çok çok istediği bir şeyi gizlice Elif’e gönderir: Elf Yevm, yani Binbir Gündüz Masalları. Olaylar da o noktadan sonra iyice karmaşık bir hâl alır.

Elif o noktadan sonra bir yandan Tanrı’nın Eli adlı anti-hackerdan ve Devlet Güvenlik ajanlarından kaçmaya, diğer yandan da Elf Yevm’in sırrını çözmeye çalışmaya başlıyor. Üstelik istemeden de olsa işin içine Dina’yı da katıyor. Sonunda kendilerine yardımcı olabileceğini umdukları, Vampir Vikram adlı birinin yanında alıyorlar soluğu. Ama o da ne? Vikram normal bir insan değil, düpedüz cindir! Hem de ne cin!

Vikram’a özel bir paragraf açmak istiyorum, çünkü kendisi açık ara farkla son yıllarda okuduğum en eğlenceli karakterdi. Az önce de belirttiğim gibi kendisi bir cin. Ama Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndaki gibi değil. Silah kaçakçılığı yapan, adam yiyen, elini kana bulamaktan çekinmeyen biri. Bununla birlikte olmayacak yerlerde olmayacak şeyler yaparak okuru sürekli şaşırtmayı ve yüzünüze kocaman bir gülücük yerleştirmeyi de çok iyi başarıyor. Zaten kitap da işe onun girmesiyle şekil değiştiriyor. Hackerlarla ve devlet ajanlarıyla dolup taşan konuya bir anda cinler alemi de giriyor ve her şey pek bir şenleniyor. Vikram’la ilgili bir diğer ilginç anekdotta kendisinin M.Ö. 700 yılı civarında Sanskritçe olarak yazılan ilk vampir hikâyesinden alınmış olması (Vikram ve Vampir).

Kitabı okurken oldukça keyifli ve bol karakterli bir maceranın yanı sıra satır aralarında da pek çok şeye rastlıyorsunuz. Orta Doğu ülkelerinin genel durumuna, baskıcı rejimlere, kültür farklılıklarına, İslam’ı yanlış anlamaya meyilli batılılara ve Müslümanlığa sonradan geçmiş bir kadının yaşadığı zorluklara dair pek çok şey barındırıyor sayfaları arasında. Bu son ikisi özellikle ilginç çünkü kitabımızın yazarı G. Willow Wilson, Amerika’da doğmuş ama daha sonra Müslümanlığı tercih edip eşiyle birlikte Mısır’a yerleşmiş bir bayan. O nedenle olaylara onun gözünden bakmak gayet enteresan bir tecrübe oluyor bizler için.

Wilson aynı zamanda tam bir çizgi-roman hastası ve şu aralar Marvel Comics bünyesinden çıkan Ms. Marvel serisinin yazarlığını yapıyor. Bizler onu belki de en iyi M.K. Perker ile birlikte çıkardığı “Kahire” adlı çizgi-romandan tanıyoruz. Bunun yanı sıra teknolojiye ve internete de bir hayli ilgi duyuyor. Kısacası Wilson cinlerden, İslam’dan, internetten, Orta Doğu ülkelerinden ve daha pek çok şeyden dem vururken neden bahsettiğini çok ama çok iyi biliyor. O yüzden, Ian McDonald’ın kaleme aldığı ve bizleri hayal kırıklığına uğratan Derviş Evi’nin aksine, kitapta ele aldığı konulara oldukça hâkim olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Üstüne bir de çizgi-roman tadında; aksiyonu, macerası, karakteri ve kahkahası bol bir macera eklediniz mi kesinlikle kaçırılmaması gereken kitaplar arasına rahatlıkla giriyor Elif.

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Dresden Dosyaları 5: Ölüm Maskeleri - Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2014, 432 Sf.
Çevirmen: Ulaş Apak
Editör: Yosun Erdemli
"Bazı günler sadece yataktan çıkmamanız gerekir. Ne kadar para verilirse verilsin." - Harry Dresden

Mütemadiyen sürünen ve bizi sık sık kahkahalara boğan bahtsız büyücümüz Harry’nin muhteşem maceraları tüm hızıyla devam ediyor. Bu kez karşımızda yepyeni bir düşman var: Denerianlar. Şeytanlarla işbirliği yapan düşmüş melekler olarak tanımlanan bu yeni rakipler kesinlikle ama kesinlikle çok güçlüler ve Harry'nin onlara karşı tek başına hiç şansı yok. Neyse ki daha önceki kitaplardan yakından tanıdığımız, eski bir dostu koşuyor yardımına: Michael. Üstelik o da yalnız değil. Shiro ve Sanya adında akıldan kolay kolay çıkmayacak, çok sevdiğim iki yeni karakter de tüm macera boyunca onlara yardım ediyor.

Tabii Harry'nin tek sorunu sadece Denerianlar değil. Kızıl Meclis hâlâ Beyaz Konsey'le savaş hâlinde ve vampirler Harry'yi hazırlıksız yakalamak için fırsat kolluyorlar. Vampirlerin Kızıl Lordu kendisini ölümüne bir düelloya davet ediyor. Chicago mafyası bilmediği bir nedenden dolayı onu öldürmeye çalışıyor. Kiralık katil olarak nam salmış korkunç bir gulyabani gece gündüz peşinde. Murphy gizemli bir cinayeti çözmesi için büyücümüzden yardım istiyor. Bu esnada Hz. İsa'nın Kefen'i de çalınıyor ve Peder Forthill'in bir dostu onu bulması için Harry'yi tutayor. Kısacası yine her şey sarpa sarmış durumda... 

İşin içine Arşiv ve Kinsaid gibi iki sevilesi karakterin katılması, Susan'ın tekrar (ve çarpıcı bir şekilde) ortaya çıkması ve Thomas'ın yeniden boy göstermesi ile kitap iyice şenlikli bir hâl alıyor. Arada bazı "eah," dedirten anlar var, bazı yerleri biraz fazla abartılı, bazı tavır ve davranışları da Harry'ye yakıştıramıyor insan. Ama genel olarak bakıldığında hızla ve keyifle okunan, güzel bir maceraydı. Sevenlerine tavsiye olunur.

Yoksa siz hâlâ Harry’nin nefes kesen maceralarını okumadınız mı?

15 Eylül 2014 Pazartesi

Alacakaranlık Nöbeti - Kitap İnceleme

Pegasus Yayınları, 2014, 464 Sf.
Çevirmen: Ferda Yaraş
Editör: Dilek Yücel
"Eğer bir entrika söz konusuysa suçlanacak tek kişi Gesar olabilir."

Nöbet Serisi'nin üçüncü kitabı olan Alacakaranlık Nöbeti, kesinlikle en az ilk iki cilt kadar, hatta belki de onlardan bile daha iyi. İlk kitapta Aydınlık, ikincisinde de Karanlık Varlıkların bakış açısını konu alan yazar bu sefer olaylara bir de Diğerlerinin penceresinden bakmamızı sağlıyor. Ne mutlu ki tüm hikayeler Anton'un bakış açısından anlatılıyor, böylece ikinci kitabın başındaki gibi sıkıcı bir durumdan da kurtulmuş oluyoruz.

Kitap hakkında söylenecek çok söz var. Örneğin Vitezslav, Edgar ve Kostya gibi tanıdık karakterlerin bize bol bol eşlik ettiği ya da tüm ipuçlarının her zamanki gibi son hikayede birbirine bağlandığı gibi şeyler. Ama ben sadece şunu söylemekle yetineceğim: Gesar, seni aşağılık herif... sana hayranım!

Gesar her zamanki gibi bütün şovu çalıyor. Olmadık anlarda olmadık şekillerle karşımıza çıkması, her şeyi önceden planlaması, daha Anton sormadan bazı sorulara cevap vermesi, hatta yediği haltlarlı pişkin pişkin kabullenmesi... Ama en güzeli Zavulon'a sürekli laf çarptırıp durması! Dünya üzerindeki en güçlü iki büyücünün lise talebeleri gibi birbirlerine laf sokmasını izlemek apayrı bir keyif doğrusu.

Tek şikayetim kitabın editörsel hatalarına. Kitabın bazı bölümlerinde noktalama ve tırnak işaretlerinin yerinde yeller esiyor. Tamam, yayınevinin seriyi hızlı bir şekilde dilimize kazandırma çabasını takdir ediyorum. Ama biraz daha özen gösterilerek bu hatadan kolaylıkla kurtulunabilir. Çünkü okurken feci tökezlemenize neden oluyor. 

Velhasılkelam, temposu önceki kitaplara nazaran biraz daha yavaş olmasına rağmen ben bu cildi de çok ama çok beğendim. Ellerine sağlık Sergey Lukyanenko, teşekkürler Pegasus.

12 Eylül 2014 Cuma

Kitaplığınızdaki En İyi 10 Kitap Kapağı


Sevgili Settie'nin blogunda görüp hunharca çaldığım (erkek adam sözünü tutar) bu minik ama keyifli etkinlikte, adından da anlaşılacağı üzere, kütüphanemizdeki kitaplardan kapaklarını en çok beğendiğimiz 10 tanesiyle bir defile düzenliyoruz. (Hiçbirine bikini giydirmedim, korkmayın. Hepsi üstsüz!) Bu listeyi hazırlarken şunu fark ettim ki okuduğum kitaplardan neredeyse hiçbirinin kapağını beğenmiyormuşum. Aslına bakarsanız sayıyı 10'a tamamlamak bir hayli zor oldu benim için, o yüzden ufak bir üçkâğıda kaçıp bir tane de e-kitap ekledim. Şşşt... çaktırmayın, aramızda. 


1- Yüzük Kardeşliği (J.R.R. Tolkien): 

98 yılında fantastik edebiyatla tanışmama vesile olduğu için bu kitabın bendeki yerinin farklı olduğunu daha önce çeşitli rıhtımlarda birkaç kez dile getirmiştim. O yüzden ilk sırayı ona ve aradan bunca yıl geçmesine rağmen hâlen büyük sevgi duyduğum Gandalf'lı kapağına ayırmak istedim. John Howe'un bu çizimi çok meşhurdur zaten. Hatta filmdeki pek çok mekan ve karakter tasarımı (mesela Balrog) onun çizimlerinden referans alınarak hazırlanmıştır. 

Üzücü olansa canım kitabımın kapağının ne kadar eskimesi! Alalı 16 yıl olmuş yahu! Böhü... 




2 - Fahrenheit 451 (Ray Bradbury):

Yanılmıyorsam ilk kez 99 yılında görmüş ama hakkında "yanlış" bilgi sahibi olduğum için almadan geçmiştim yanından Fahrenheit'ın. Eh, o zamanlar ne kitap tanıtımı yapan bloglar vardı ne de gazete ekleri. Online kitap satışı yapan site bile yoktu diyeyim, siz anlayın gerisini. 

Hatırlıyorum da, mağaza görevlisine kitabın konusunu sorduğumda "Amerika'nın ekonomik yapısını bilimsel bir bakış açısıyla inceleyen bir roman," cevabını almıştım. Aslında dediği kısmen doğru, ama böylesine nefes kesici bir hikaye bu kadar mı banal pazarlanır be arkadaş? Desene, "Kitap çarpık bir gelecekte geçiyor. Montag adında, işi kitapları yakmak olan bir itfaiyecinin maceralarını anlatıyor," diye... Yıllarca sırf bu yüzden uzak durdum o yüzden. Neyse ki sonra "Hazal" oldu. Ölmeden okudum, mutluyum!



3 - Elantris (Brandon Sanderson):

Hem Elantris'in hem de yazarı Brandon Sanderson'ın bendeki yeri özeldir. Bir kere adam çok yetenekli! Kıskanılacak derecede hem de... Kitaplarını okurken kim bilir kaç kez, "Keşke bunu ben akıl etseydim," demişimdir. Elantris de kendisinin ilk kitabı olmasına rağmen tam bir klasiktir. İncelemesini şurada yapmıştım hatta.

Bu kitabın kapağını özel kılan iki şey var. Birincisi üstündeki Aon, yani büyülü sembol. Elantris evreninde her varlığın, her şehrin ve her insanın kendine has bir Aon’u bulunur. Arkadaş Yayınları baskısının kapağında bulunan sembol de Elantris şehrinin rünüdür aslında. Yani kapakta iki kez “Elantris” yazmaktadır. Kapağın ikinci özelliğiyse sıradan bir karton kapağa değil de dokunduğunuzda deri kaplama hissi veren, girintileri ve çatlakları olan özel bir kapağa sahip olması.



4- The Witcher: The Last Wish 
(Andrzej Sapkowski):

Evet, tamam, biliyorum. Bu kitabın kendisine değil, dijital versiyonuna sahibim. Ama bu beni şu muhteşem kapağa hayran hayran bakmaktan alıkoyuyor mu? Kesinlikle hayır! Belki serideki en iyi kitap (yani Sword Of Destiny) değil, ama olsun. 

Witcher Geralt'ın maceraları diğer fantastik eserlere pek benzemez. Çünkü oldukça gri bir dünyada geçer. İyi ve kötü birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz, herkes çıkarı öyle gerektirdiğinde elini kana bulayabilir. Bu da sürekli şaşırmanıza neden olur okurken. Karakterleri inanılmaz inandırıcı ve sevilesi, maceraları soluk kesici ve düşündürücüdür. Yazarın hikaye boyunca sizi güldürüp en sonunda afallatması, aptallaştırması, hatta ağlatması da efsanedir ayrıca.

Ah bir de dilimize çevrilse... Hatta çevirmeni ben olsam! Ne güzel olurdu... (Evet, bu bir tekliftir!)

9 Eylül 2014 Salı

Askerden Mektuplar - 1

(Not: Bugün eski arşivleri karıştırırken askerden yolladığım e-maillere denk geldim. İster nostalji deyin ister erkeklerin askerlik hatıralarına duyduğu aşk, okurken gülmeden edemedim. Ben de ara ara birkaçını burada yayınlamayı düşünüyorum. Yani askerde değilim, panik yok! 2005-2006 senesine ait yazılardır. Keyifli okumalar...)

04 Mart 2006, Konya


Selamlar, yine ben! Askere gönderip de benden ve destansı uzunluktaki e-maillerimden kurtulacağınızı mı sandınız?! Bundan sonra her çarşı iznimde yine sizlerleyim efenim. Tabii artık hayatım uzunca bir müddet boyunca keple bot arasına sıkışmış olacağından anlatacaklarım da genellikle askerlik hatıralarım üzerine olacak. Erkeklerin askerlik hatırası bitmez diye boşa dememişler, onu anladım yalnız.

Buraya geldiğimden beri bir yürüyüş eğitimidir sürüp gidiyor. Salı sabahı yine eğitim vardı mesela. Hepimize 4 tane yeni marş dağıttılar, ezberlenecekmiş. Bundan sonra canımız sıkıldığı zaman marş söyleyecekmişiz. Banyoda, tuvalette, iş yaparken... Öyle diyor takım komutanı. İşin kötü tarafı bunu tek ciddiye alanların aramızda en kart sese sahip olanlar olması. Hadi iş yaparken neyse de yan kabinden yükselen Çanakkale Marşı eşliğinde tuvalete girmek pek bir garip oluyor yahu... Öhöm, neyse!

“İstikamet sağınız, marş marş! İstikamet solunuz, marş marş aşağı!” nidaları eşliğinde sabahtan akşama tüm bölüğü dolaşırken hayatta bundan daha kötü bir şey olamayacağını düşünüyorduk. Meğer ne kadar da yanılıyor muşuz! 

Çarşamba sabahı “Yarın paşa gelecek!” haberiyle başladı ve tüm eğitimler iptal oldu. Hepimiz sevinçten havalara uçtuk tabii! Ama bu sefer de herkesi temizlik yapmaya gönderdiler. “Olsun. Yürüyüş yapacağıma temizlik yaparım daha iyi,” diye düşünüyorduk hepimiz. Biz ne bilelim her ama her köşe bucağı sildireceklerini? Tuvaletler, banyolar, mutfaklar, depolar, sokaklar... Tüm günümüzü akşama kadar hazırlık yaparak, orayı burayı süpürüp silerek geçirdik. 

Perşembe sabahı tüm hazırlıklar tamamlanmış bir şekilde karargahın önünde sıraya girdik ve elimizde tüfeklerle, hazır ol vaziyetinde paşayı beklemeye başladık. Hatta karşılamada bir aksaklık olmasın diye sabah 5.30’da kaldırıldık! Bütün tuvaletler, fast-food, yemekhane  ve kantin kapatıldı. Maksat temiz kalsın, paşa temiz görsün. Acıkan beklesin... Sıkışan? O da beklesin! Paşa temiz görsün!

Ama 1 saat geçti yok, 2 saat geçti yok, paşa bir türlü gelmek bilmedi. Onun yerine “Paşa öğlen gelecekmiş” haberi geldi. Tabii bütün program değişti ve hepimiz görev yerlerimize dağıldık, ama tuvaletler vs kilitli kaldı. Paşa temiz görsün! Öğle vakti yine karşılama vaziyeti aldık, gene gelmedi. Bu seferde “Paşa saat 16.00’da gelecekmiş,” dendi. Haydiiii... Bir daha dağıldık, akşam 16’da yine toplandık, paşa yine gelmedi! Sayesinde köşe kapmaca oynar gibi bütün gün o köşe senin şu köşe benim dolanıp durduk bölükte. Tuvaletler de açılmadı tabii, perişan olduk vallahi. Bir müddet sonra tüm ağaçların, çalıların ve duvar diplerinin arkasında bazı gölgeler görülmeye ve hataya yer bırakmayacak rahatlama sesleri duyulmaya başlandı :) Paşa gelseydi manzaradan çok memnun kalacağına emindim. 

Gelseydi, evet... çünkü gelmedi! “Yarın sabah erkenden gelecek,” dediler en son... Bu haber üzerine artık biz de daha  fazla dayanamadık ve hep beraber, Çanakkale Marşı eşliğinde, tuvaletlere koşturduk. Neyse efenim, ertesi sabah saat 10’da geldi paşamız. Oturdu, çay içti bizim albayla. Ondan sonra da tabldotta mangal yakmışlar, et yemişler beraber. Biz görmedik tabii. Onlar kuzu kızartma yerken biz de yemekhanede havuç kızartmalarımızı kemiriyorduk et niyetine. Yediğim en turuncu pirzolaydı...

Gece rahat uyuyunuz. Ben sizin yerinize nöbet tutuyorum efenim. Evet, memleketin göbeğinde, Konya'da. Ne var? :P

3 Eylül 2014 Çarşamba

İki saniyelik iş

Evdeki tadilat bitti ama toplanma derdi ondan daha zorlu geçecek gibi görünüyor. Kendimi her tür ıvır zıvırın satıldığı o tuhaf antika dükkânlarından birinde yaşıyormuş gibi hissediyorum. Her şey her yerde. Her kapıdan biri çıkıp o odada olması imkânsız bir şeyi elime tutuşturuyor. Hani bir yerlerden Mr. Wing çıkıp hayatta kalan son Gremlin’in içinde yaşadığı sepeti bana verse yadırgamayacağım. O derece!

Geçen pazarki görevim kışlık giysilerin olduğu iki heybeyi kız kardeşimin bazalı yatağının altına yerleştirmekti. Üstelik heybelerin beş saniye içinde kendilerini yok etmek gibi bir niyeti de yoktu. Aksi gibi kız kardeşimin odasının da dağınıklık konusunda evin geri kalan kısımlarından bir farkı yoktu. Ben de bunun üzerine heybeleri bir müddet görmezden geldim. Dedim belki insafa gelirler de kendi kendilerine girerler. Ama nerdeeee… Kafamı her çevirişimde pişkin pişkin oturuyorlardı yerlerinde. Zaten heybelerin hepsi böyledir! Siz onları ne kadar görmezden gelirseniz, onlar da o kadar gözünüze batarlar. Mesela geçen kış, yazlık giysilerimle dolu olan heybeleri kendi yatağımın altına atmam gerekiyordu, ama “Üşeniyorum, öyleyse yarın,” diye diye onları sürekli görmezden geldim. Sonra bir de ne göreyim? Bir akşam eve döndüğümde ikisi de yatağımın üstüne çıkmış, gözüme gözüme giriyorlar. Hainler! Hmmm… Gerçi şimdi düşündüm de, onları oraya üşengeçliğimden bıkmış olan annem de koymuş olabilir. Ama bu, heybelerin yüzsüz olduğu gerçeğini değiştirmez! Siz neresinin tersi neresinin yüzü olduğunu anlayabiliyor musunuz? Yaaa…

Öhöm… Ne diyordum? Kız kardeşimi yatağının altına tıkıştıracaktım. Aman, şey… heybeleri kardeşimin yatağının altına şey edecektim. Bir müddet sonra, heybelerin pişkin bakışlarına dayanamadığımdan, “Hadi,” dedim kardeşime, “şunları atalım hemen yerine de kurtulalım. Alt tarafı iki saniyelik iş.” Kardeşim önce biraz mırın kırın etse de gözlerimdeki yılmaz azmi (ya da delice bakışı) gördükten sonra o da ayaklandı. Heybeleri ittire kaktıra odaya getirdik, yatağın ayak ucuna bıraktık ve bazayı çekiştirmeye başladık. Ama o da ne? Baza efendi bana mısın demiyor! Sen misin bana kafa tutan, diyerek kız kardeşimi nazikçe kenara çektim ve erkeklere özgü acı kuvvetimi sergilemek üzere yapıştım yatağa. Yapıştım derken yüzükoyun yapıştım demek istiyorum, çünkü tüm kuvvetimle asılmamla yatağın üzerine devrilmem bir oldu. “Bu işte bir terslik var,” diyerek çarşafları bir kenara ittim ve o da ne? Yatağın açılacak köşesi öbür baştaymış meğer. Yani duvar tarafında…

“Eyvah! Ne olacak şimdi?” dedi kardeşim.

“Bir şey olmaz canım. Yatağı çeviririz, olur biter. İki saniyelik iş,” diye yanıtladım. Ama odanın dört bir yanının eşyalarla dolu olduğu gerçeğini göz ardı etmek gibi bir gaflette bulunmuştum. Sağa çeviriyoruz, baza dolaba çarpıyor; sola çeviriyoruz, yolumuz makyaj masası tarafından hunharca kesiliyor. Tek çare yatağı havaya dikmek, kendi ekseni etrafında şöyle bir çevirmek ve tekrar yerine koymakta. Ne olacak canım, iki saniyelik iş!

(Bundan sonrasını bir sirk ya da lunapark müziği eşliğinde okuyunuz. Mesela şununla.)

Yatağı havaya dikmemle beraber kulağıma çalınan çıt sesi o iki saniyelerin acısını feci şekilde ödeyeceğimin habercisiydi adeta. Çünkü bazanın kapağı bozuktu ve kendi kendine açılmaya başlamıştı! “Hayııııır!” çığlıkları eşliğinde dizlerimi bazaya dayadım, biraz daha açıldı. “Sakın açılma, n’olur açılma!” dememle birlikte biraz daha açıldı. Kardeşim koşarak sırtını bazaya yasladı, bunun üzerine biraz daha açıldı. En sonunda biz çığlıklar atarken baza milim milim açıldı, beraberinde bizi de ittirip havaya kaldırdı ve bütün yatak odanın ortasında bir çadır gibi açılıverdi. Durumumuz tam bir komedi filmi gibiydi. Artık yatak hiçbir şekilde kıpırdamadığı gibi bizi de duvara mıhlamıştı. O anda her yetişkin erkeğin yapması gereken davranışı sergiledim ve şöyle bağırdım: “Anneeeee!!!!”

Böylece “iki saniyelik” işim, ailemin geri kalanının da ufacık odaya doluşmasıyla beş kişinin bir yatağa karşı giriştiği çetrefilli bir güreş müsabakasına dönüştü. Yatağın bayağı dişli çıktığını, hain mobilya yardakçılarının da ona çaktırmadan yardımcı olduğunu belirtmem gerek. Sonunda zor da olsa yatağı kapatmayı başardık, nefes nefese üzerine oturduk veeeee… heybelerin hâlâ yerde olduğunu gördük!

2 Eylül 2014 Salı

Batman: Kara Ayna - Kitap İnceleme

JBC Yayıncılık
2014, 304 Sf.
Batman: Kara Ayna, 300 küsur sayfalık, dev bir Kara Şövalye ziyafeti. İçerisinde Detective Comics'in 871-881 arasındaki sayılarını içeriyor. Bu da her biri üçer bölümden oluşan 4-5 macera demek oluyor bizler için.

Cilde adını veren Kara Ayna adlı macera gayet ilginç başlayıp beklenmedik bir şekilde sona eriyor ve benim adıma oldukça keyifli, hatta şaşırtıcıydı. Ondan sonraki iki macera için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ne yazık ki. İlginç başlayıp Batman adına sönük bittikleri kanaatindeyim. Sonra Joker gelip çok kısa bir süreliğine de olsa ortalığı her zamanki gibi birbirine katıyor. Ama bu ciltte karşılaşacağınız en kötü karakter hiç beklemediğiniz, sizi şaşkına çevirecek biri. Son hikaye hepsinden de iyiydi diyerek spoiler vermekten kaçınmakla yetineceğim. İlk hikayede başlayan olayların taaa en sondaki maceraya bağlanmasıysa kesinlikle en keyifli anlardan biriydi.

Gel gelelim bu hikayelerin geçtiği zaman aralığı Bruce Wayne'in ortalardan kaybolduğu ve yerine Dick Grayson'ın (ilk Robin) baktığı döneme denk geliyor. Grayson, Batman'lik konusunda ustasına nazaran biraz daha farklı davranıyor haliyle. Belki iş başındayken değil ama, olayı çözme ve düşünme aralarında farkı oldukça hissediyorsunuz. 

Çizimleri de genel anlamda beğensem de Batman ile Dick'in resmedilişini bir türlü sevemedim. Gordon olması gerektiği gibi görünüyor mesela. Gotham, Robin, Barbara, Alfred... Ama aynı şey Batman için geçerli değil. Kulakları çok kısa, yüzü bir tuhaf... Biliyorum, kulağa biraz mızıldanmak gibi geliyor; fakat çizgi-romanda konu kadar çizime de önem veririm ben.

Yine de keyifle okuduğum, Batman'e doyduğum bir kitaptı. JBC Yayıncılık'a emekleri için teşekkürler.

Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati - Kitap İnceleme

Kabalcı Yayınevi
2012, 254 Sf.
90'lı yılların sonunda Douglas Adams'ın neredeyse tüm kitaplarını okumuş olduğumu zannederek huzur içinde yaşıyordum. Ama sonra bir gün durumun pek de öyle olmadığını gördüm; radarımdan kaçan bir eseri daha vardı üstadın: Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati. Sadece adı bile bu kitabı okumak için müthiş bir şevk duymama neden olmuştu. Ama heyhat! Baskısı çoooook uzun yıllar boyunca tükenmişti ve yıllarca aramama rağmen hiçbir yerde bulamadım kendisini. Ta ki Kabalcı, Sarmal baskısını yeniden yayınlamaya karar verene dek.

Kitap çıkar çıkmaz ilk işim onu özel olarak bulup kendi ellerimle satın almak oldu. Okumaksa bugüne nasipmiş. Ama... ama, ama, ama... üzülerek belirtmeliyim ki benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Bunun sebebiyse kesinlikle Adams değil, çeviri.

Kitabın çevirisi berbat. Hatta berbattan da öte, korkunç. Kate yerine yazılan Kaleler mi istersiniz, "Uh-huh" kelimesinin "Hı-hı," yerine "Oh, ah" olarak mı yazılmasını? Hadi bunları geçtim, cümlelerin çoğunun anlam bütünlüğü yok. Bu güya editörden geçmiş haliymiş, ama basbayağı çevirmenin ham çevirisi basılmış. Yanlış çeviriler, devrik cümleler, anlatım bozuklukları... hepsi gırla gidiyor. Ve bunun sonucunda ne oluyor biliyor musunuz? Douglas Adams'ın kelime oyunlarıyla yaptığı tüm o esprilerin hemen hemen hepsi güme gidiyor, sıradanlaşıyor ve kayboluyor. Üstüne bir de Adams'ın her zamanki performansından uzak oluşu eklenince "bitse de gitsek" havasına girmeniz kaçınılmaz bir hâle geliyor.

Hikaye aceleye getirilmiş sonuna ve ortalama bir konuya sahip olmasına rağmen yine de güzel sayılır, ama başta da belirttiğim gibi çeviri kitabı katlediyor maalesef. Keşke Kabalcı basmadan önce bir elden geçireymiş şunu. Çok yazık...

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Evine usta girsin!

İstanbul’da oturduğumuz zamanlarda karşı dairemizdeki tonton teyzeden işitmiştim bu lafı ilk kez. “Eğer birine beddua etmek isterseniz hiç o güzel kafanızı yormayın. Evine usta girsin, deyin yeter,” demişti anneme. Tabii o zamanlar ufacık bir velet olduğumdan ve annemin bacaklarına sarılıp tonton teyzeye kaçamak bakışlar attığımdan bu sözün değerini kavrayamamıştım. O günlerde karşı komşumuzun benim için tek anlamı yaptığı enfes mi enfes kurabiyelerdi ne de olsa. Şimdiyse ne demek istediğini çok ama çok iyi anlıyorum.

Her şey çocuğun pazara kaçmasıyla başladı… Durun bir saniye, bu başka bir hikâyeydi. Ne diyordum? Hah, hatırladım! Her şey banyomuzdaki 3-4 duvar fayansının bir gece ansızın intihar etmesiyle başladı. Ailecek o tarafa koşturduğumuzda kapının arkasındaki duvarda tablo boyutunda bir boşluk olduğunu gördük hayretle. “Eh, ne yapalım? Dört fayans alıp taktırırız artık,” dedik. Ama aksilikler bir başladı mı hepsi üst üste gelir kuralı burada da devreye girdi… 

Ertesi gün gelen usta fayanslara şöyle bir bakıp sadece düşenleri değiştirmekle bu işten paçayı sıyıramayacağımızı, inşaat ustasının malzemeden çaldığını ve çok geçmeden tüm fayansların ikişer üçer döküleceğini söyledi. Bizim cevabımız da pek bir medeni ve de anlayışlı oldu tabii: “Hadi oradan!” diye bağırdık (adam gittikten sonra elbette… yiğitliğimiz dillere destandır!) “Aklınca bizi kandırıp daha fazla para koparacak! Yer miyiz biz bu numaraları, hahayt!”

Yermişiz…

Aradan birkaç gün geçtikten sonra bir de baktık ki banyomuzdaki tüm fayanslar karalar bağlamış, “Siz olmadan bu banyoda yaşayamayız!” nidaları eşliğinde intihara meylediyorlar. Çünkü hepsi de aşağı doğru meyletmişti, şaftları kayıvermişti hafiften. Bunun iki anlamı vardı: ya usta doğru söylüyordu, ya da geceleri şişman bir ninja edasıyla çaktırmadan evimize girip fayanslara rüşvet veriyordu. Her hâlükârda artık banyonun duvarlarını komple yaptırmaya mecburduk. Ustalar çağrıldı, çalışmalara başlandı. Ustabaşının hesabına göre her şey üç gün içinde halledilecekti. Derken annemin hatun damarı tuttu ve “Madem yaptırıyoruz, o zaman küveti de değiştirelim,” demeye başladı. Kocalık damarı tutan babamsa buna katiyetle karşı çıktı. “Karıştırma şimdi küveti müveti! Ölürüm de yaptırmam!” Ertesi gün bir de baktım ki tadilat planlarına küvet de dahil olmuş ve ustanın tahmini bitiriş süresi hesapları beş güne çıkmış.

Tadilatlar başlayalı daha bir gün bile olmamışken küçük tuvaletimizin fayanslarının halatsız bungee-jumping’e heves sarmasıysa işlerin iyice çığırından çıktığı nokta oldu. İnşaat ustası gerçekten de malzemeden çalmıştı çünkü ve fayansların arkasında koca koca boşluklar vardı. Bu kadar dayanmaları bile mucizeymiş doğrusu… Böylece ustalar bir taraftan büyük tuvaleti yıkıp dökerken diğer taraftan da küçüğü onarmaya çalışıyordu, ama bu kahramanca çabalarının nafile olduğu anlaşılınca sonunda onun da komple değiştirilmesine karar verildi. Tahmini varış süresi bir hafta.

Bu evin evlikten çıktığı, inşaat alanı süsü verilmiş tımarhaneye döndüğü noktaydı aynı zamanda. Sürekli bir usta gelip bir usta gittiğinden evin kapısı sürekli açık kalmaya başladı. Bu esnada biz de halıları, tabloları vs. koridordaki tüm eşyaları toparlayıp salona tıkıştırdık. Maksat eşyalarımız kirlenmesin… ama ne mümkün? Ustalar bu sefer de ayakkabılarıyla dolaşmaya, sigara izmaritlerini yerlere atmaya, canları çay istedikçe mutfağı karıştırmaya, soğuk su almak için buzdolabını karıştırmaya başlamasın mı? Hâl böyle olunca mutfaktaki eşyaların bir kısmını da salona tıkıştırdık. Sonra koridordaki tüm duvarlar siyah el izleriyle kaplanmaya başladı. “Duvarları boyatmak farz oldu,” dedi annem. “Önce cesedimi çiğnemen gerek!” diye karşılık verdi babam. Ertesi gün eve bir de boyacı geldi… Tahmini tırlatma süresi oldu iki hafta… 

Koridorları boyama işlemi birkaç yanlış anlamanın, yanlışlıkla atılan bir iki fırça darbesinin ve aşırı hevesli bir boyacının sayesinde bütün evi boyamaya dönüştü. Böylece geri kalan bütün odalardaki eşyalar da salona taşındı. 

Aradan üç hafta geçti. Üç hafta... Şu anda sağ yanımda bir klozet, sol yanımdaysa bir makyaj masasıyla birlikte salonun ortasında oturuyorum. Kendimi "Para Tuzağı" filmindeki Tom Hanks gibi hissediyorum. Bu da yetmiyormuş gibi tavanda gezinen pembe renkli, minik bir kertenkele omzumun üzerinden yazdıklarımı okuyor. Terbiyesiz… 

Annemin içerden gelen sesini duyuyorum. “Madem koridorları boyattık bari bir de süpürgelik yaptıralım.”
Hayatta olmaz!” diyor babam. “Öldürseniz de gebertseniz de yaptırmam!” 
Sanırım yarın eve kimin geleceğini hepimiz biliyoruz…

Tahmini kafayı sıyırma süresi bilinmiyor.

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Tavan arası: Çizgi roman tadında bir seri - Dresden Dosyaları

Harry Blackstone Copperfield Dresden. O bir büyücü, ama akranlarından oldukça farklı bir büyücü. Günümüz Chicago'sunda yaşıyor örneğin. Hayatını başkaları adına paranormal soruşturmalar yaparak, kayıp kişi ya da eşyaları bulmaya çalışarak veya danışmanlık hizmeti sunarak kazanmaya çalışıyor. Hatta sarı sayfalarda bir ilanı bile var. Tıpkı özel bir dedektif gibi... Ama işi hiçte kolay değil, çünkü hiç kimsenin onu ciddiye aldığı yok. Tanıdığı hemen hemen herkes kendisine bir şarlatan ya da bir üçkağıtçı gözüyle bakıyor. Onu tutmak için ofisine telefon edenlerse ya fal baktırmak ya da bir aşk iksiri hazırlatmak istiyor. Yani Harry'nin bakmadığı tarzda işler... Bu yüzden faturalarını ödeme, kirasını karşılama ve karnını doyurma konularında ciddi sıkıntıları var Harry'nin.

Neyse ki Chicago Özel Soruşturmalar biriminden Karrin Murphy kendisine inananlar arasında. Karrin ne zaman başı sıkışsa ve içinden çıkılamayacak derecede karışık bir davayla karşılaşsa (yani tüm çareler tükendikten sonra) Harry'den yardım istiyor. Gerçi bu, çözümden çok bela getiriyor kahramanımızın başına. Ve şuna emin olun, belayı üzerine çekme konusunda Harry'nin üstüne yok. İçinde yaşadığınız şehir genelev işleten vampirlerle, motosiklet çetesi kuran kurtadamlarla, kara büyücülerle ve gözü pek mafya babalarıyla dolu olduğunda; bunlardan biri büyük bir iş çevirmeye kalktığında 'ayaklarına bağ olmaması için ortadan kaldırılacaklar' listelerinin en başına sizin adınızı yazdığında tersinin olması zaten düşünülemez. Neyse ki Dresden, büyücü sıfatını hakkıyla taşıyor.

Gücünün zirvesindeyken oldukça yetenekli bir büyü kullanıcısı Harry. Rüzgarlara hükmedebiliyor, ateş yağmurları yağdırıyor, şimşekler çaktırıyor ve etraftaki her şeyi havaya uçurmaktan da geri kalmıyor. Dresden’in dünyasında büyü, hayatın ve insan ruhunun bir parçası. Kaynağını mutlu bir anıdan, üzüntüden, korkudan ya da öfkeden alabiliyor. Tek yapmanız gereken ona uzanmak ve kullanılabilir bir enerji haline getirmek. İksir yapımında da mahir biri Harry; son iç çekiş, karanlıktaki tıpırtılar gibi tuhaf bileşenler kullanıyor üstelik. Gerçi Bob olmasa iksirde bu kadar iddialı olamazdı. Bob kim mi? Konuşan bir kafatası... Daha doğrusu kafatasının içinde yaşayan bir hava ruhu. Binlerce yıllık tecrübesi sayesinde büyü ve iksir hakkında neredeyse her şeyi biliyor Bob, ama bir sorunu var: Kafayı seksle bozmuş durumda ve bu da Harry ile arasında oldukça komik diyalogların yaşanmasına neden oluyor. Dresden'in kendisi de alay etmeyi ve ince espriler yapmayı seven biri. Sivri dilini düşmanlarını deli etmek için kullanmaktan da hiç çekinmiyor. Bu da kitabı okurken bol bol sırıtmanıza neden oluyor.

Toparlayacak olursak; elimizde çok özel yetenekleri olan, büyük güç büyük sorumluluk getirir ilkesini düstur edinmiş, ihtiyacı olanlara yardım elini uzatmaktan asla çekinmeyen bir kahraman var. Fakat bütün gücüne ve iyi niyetine rağmen başı beladan kurulmuyor, kiralarını ödemekte sıkıntı yaşıyor ve istisnasız olarak hep kaybedeni oynuyor. Bu saydıklarım size bir çağrışım yaptı mı? Evet, tıpkı eski dostumuz Örümcek Adam gibi...

Peki bir de şu açıdan bakalım. Beş parasız oluşunu bir daha sayalım. Üzerine vampir, kurtadam ve benzeri kabuslarla sürekli savaş halinde olduğunu, hizmetlerini inanlara bir dedektif ya da danışman gibi sunduğunu, ayrıca gözünün arsızca sürekli oynaşta olduğunu da ekleyelim. Gevezelik etmekten geri kalmayan yardımcısını da unutmayalım tabii. Dylan Dog diyen? Aynen öyle...

Yazar Jim Butcher bir çizgi roman karakterini bizlere en çok sevdiren unsurları ustaca bir araya getirmiş sanki. Güçlü ama mütemadiyen sürünen, iyi kalpli ama kaybeden ve en önemlisi de yeteneklerini saymazsak bizlerden farksız biri Harry Dresden. Yani tüm unutulmaz çizgi roman kahramanları gibi...

Yurtdışında on dördüncüsü basılan, ülkemizdeyse (şimdilik) ilk üç cildi yayınlanan bu seriyi her çizgi roman severe gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Okuduğunuza kesinlikle pişman olmayacaksınız.

(Not: 2013'te gün yüzü görmemiş bir fanzin için yazılmış, sonra da tavan arasına atılmış, "Çizgi-roman okurlarının sevebileceği macera romanları," konulu makaledir. Dresden serisi şu anda yurtdışında on beş, ülkemizde ise beş basılı kitaba sahiptir.)

8 Ağustos 2014 Cuma

Rahat...

Dün öğle vakitlerinde kapı zilimiz acı acı çalmaya başladı. Ben daha koltuğumdan kalkamadan ikinci kez, koridora adım atmaya başladığımdaysa üçüncü kez uzun uzun çalmıştı bile. Sanırsınız ki yangın var! "Kim öldü acaba?" diye düşünerek (selam insan psikolojisi) soluğu bir koşu antrede aldım ve kapıyı alelacele açtım. Karşımda kimi bulayım beğenirsiniz? Elinde ufak bir koli taşıyan, bezgin bakışlı bir kargocu... Bir de sanki onu görmemişim gibi, "Kargoooo..." diye bağırmasın mı suratıma? O anda bir aydınlanma yaşayarak "kimin öldüğünü," daha doğrusu ölmek üzere olduğunu keşfetmiş bulundum. (Kargocunun üzerine atılıp bir güzel ayak yiyen ben tabii ki...) Tam o esnada annem Hızır gibi sahneye girerek bilmeden hayatımı kurtarıverdi. "Aaa, kargom mu geldi? Hele şükür!" dedi sevinçle, kutuyu adamın elinden hevesle kaparken.

Ben de imza işlerini halledip benzer bir hevesle kapıyı adamın suratına kapattıktan sonra annemin yanına gittim. "Ne bu?" diye sordum merakla.

"Ekmek kızartma makinesi," dedi, kutuyla cebelleşirken. "Yeni aldım, çok güzel."

"Hmmm..." dedim, bir tost makinesinin neresinin çok güzel olabileceğini düşünerek. Altı üstü bir kızartma makinesiydi işte, neyi özel olabilirdi ki? Derken annem kutunun içinden minyatür bir uzay istasyonunu andıran bir şey çıkardı.

"Baaak..." dedi annem, makineyi masanın üzerine koyarken. "Şöyle sürgüsünü açıyorsun, ekmekleri falan buradan böyle koyuyorsun..." diye anlatmaya başladı sonra da. Ben de bu esnada zihin gözümün önünde tören yürüyüşüne geçen ünlü uzay gemilerini düşünüyordum. "Şu açma kapama düğmesi. Buna basınca da defrost yapıyor, ne güzel di mi? Ve bu da... a-aa? 'Rahat' da neymiş ki?"

"Ne neymiş, ne neymiş?" diye sordum, düşüncelerim 10 dakika film arasına girerken.

"Baksana, 'Rahat' yazıyor şu tuşun üzerinde," dedi annem, makinenin üzerindeki üç tuştan birini göstererek.

Eğilip mevzu bahis düğmeye biraz daha yakından bakmamla gülmeye başlamam bir oldu. "Anne 'Reheat' yazıyor orada. 'Yeniden ısıt' demek yani," dedim, gülmeye devam ederken.

Annem şöyle bir durdu, biraz düşündü, sonra da omuzlarını silkerek, "Ee, rahatmış işte, yalan mı?" diyerek yeni oyuncağıyla neşeli bir şekilde oynamaya devam etti.

20 Temmuz 2014 Pazar

Tavan arası: Gohor: Kıyametten Sonra

“İyi bilimkurgu iyi edebiyattır,” der Metis'in kapakları, oldukça güzel ve de anlamlı bir sözle. Ayrıca bir o kadar da doğrudur da. Asimov’un, Aldous Huxley’nin ve Ursula Le Guin’in yazdığı sayısız eser bu sözün ete kemiğe (ya da daha doğrusu sayfaya ve mürekkebe) bürünmüş hâlidir âdeta. Peki iyi bilimkurgu yazmak sadece yabancılara has bir yetenek midir? Tabii ki hayır! Sanılanın aksine bizim topraklarımızdan da bu türde kalem oynatan pek çok başarılı yazar çıkmıştır. Örneğin büyük usta Sadık Yemni, daha çok çevirmen kimliğiyle tanıdığımız Dost Körpe ve tabii ki on parmağında on bir marifet barındıran sevgili Aşkın Güngör. 

Tür ve konu açısından çok geniş bir yelpazeye sahip olan, çoğunlukla da fantastik ve bilimkurgu üzerine eserler veren Aşkın Güngör, yazdığı kitapları edebiyat sosunu bolca bandırmaktan geri kalmaz. Bunun en güzel örneklerinden biri de yazarın en çok tanınan kitaplarından biri olan Gohor’dur şüphesiz. Uzak bir gelecekte, bilinen medeniyetlerin tamamen yıkıldığı ve yeni bir düzenin kurulduğu bir dünyada geçer Gohor. Dünyanın bizim bildiğimiz şekli çoktan tarih olmuştur, artık ne alfabe ne isimler ne de ülkeler aynıdır. İnsanlar kendilerine rüzgârın, kuşların, soyu tükenmekte olan fillerin ve bunun gibi doğal şeylerin seslerini andıran isimler takmışlardır. Şanslı olanlar yeni kurulan on cam kentten birinde dış dünyanın tehlikelerinden uzak, lüks ve refah içinde bir hayat sürdürmektedir; fakat aynı şey şehir standartlarına uygun olmayanlar veya kabul görmeyenler için geçerli değildir ne yazık ki. Onlar dışarıda, bu acımasız ve yeni dünyanın ortasında sefalet içinde yaşamaya mahkûmdur. 

Gohor’da birbirlerinden oldukça farklı iki şehir anlatılır ve her ikisi de romanın geçtiği dünyaya değişik pencerelerden bakabilme imkânı sağlar biz okuyuculara. Bunlardan ilki kitabımızın kahramanı Gohor’un evi olan Gününgülü Köyü’dür. Fakir bir yerleşim yeridir Gününgülü, dağınık hâlde dizilmiş ahşap barakalardan oluşur. Evler yağ lambalarıyla aydınlatılır, elektrik nedir bilmezler; mobilyaları derme çatmadır, giysileri yamalı. Ne hastalıklara karşı bir çareleri vardır ne de vahşi hayvanlara karşı bir korumaları. Hemen yakınlarındaki Cam Kent Ramelya sakinlerinin aksine tam bir sefalet içinde yaşarlar, işin kötüsü Ramelyalılar komşularının çektiği sıkıntıları bilir ama umursamazlar.

Cam Kent Ramelya ise büyük yıkımdan sonra inşa edilen, etrafı cam bir fanusla sarılı on modern kentten biri ve Gününgülü’nün komşusudur. Buradaki insanlar refah ve zenginlik içinde yaşamaktadır. Yerçekimine karşı koyan arabalara, tüm ev işleriyle ilgilenen robotlara, hareketli fotoğraflara, ihtişamlı saydam binalara ve pahalı kıyafetlere sahiptirler. Onları her tür tehlikeden koruyan Anka ve Kızıl Baykuş birlikleri – özel bir teçhizat sayesinde uçabilen güvenlik güçleri – sürekli tepelerinde kol gezmektedir. Kısacası Gohor başta olmak üzere Gününgülü’nde yaşayan her çocuğun hayali, her yetişkinin kalbindeki gizli arzudur Ramelya’nın sunduğu hayat, konfor ve huzur.

Peki gerçekten de öyle midir? Rüzgârı tenlerinde hiç hissedemeyen, güneşi cam bir fanusun ardındaki sarı bir leke gibi gören, toprakla hiç temas kuramayan bu insanlar gerçekten de mutlu mudur? O hâlde neden her birinin yüzlerinde sahte bir gülümseme var? Neden hiçbirinin gözleri Gününgülü halkınınki gibi gülmüyor? Tüm bu teknolojiye, bu ayrıcalıklara, bu modern hayata sahip olmakta mı yatar mutluluk? Yoksa Gününgülü’ndeki samimiyette, dostlukta ve karşılıksız sevgide mi?

İşte bu sorulara ve çok daha fazlasına cevap arıyor ve satır aralarında okura hayatı inceden inceye sorgulatıyor Gohor. Günümüzde yiten sadakat, dostluk ve erdemi hatırlatıyor, unutulmasın istiyor. Bunu yaparken de bizleri hayal dünyasının uçsuz bucaksız topraklarında eşsiz bir maceraya çıkarıyor. Kısacası her anlamda bir bilimkurgudur Gohor, ama bir o kadar da edebiyattır da. Üstelik en güzel yanı ne biliyor musunuz? Tamamen bizim topraklarımızdan çıkması…

(Not: 2013'te Roman  Kahramanları dergisinin çocuk eki için yazılmış, ama gün yüzü göremeyip tavan arasına atılmış, "Çocuklar/gençler için üretilmiş yapıtlarda düşsel veya gerçek kentler," konulu makaledir.)

25 Haziran 2014 Çarşamba

Gülümseyin

Sene 1999, üniversite yıllarım... Bugünlerde hemen hemen herkeste 2 tane olan cep telefonlarının yeni yeni yaygınlaştığı, MSN’e burun kıvrılıp ICQ’nun kullanıldığı, dijital fotoğraf makinelerinin esamesinin bile okunmadığı zamanlar. Hazır yemekten bıkıp ev yemeğine hasret kaldığımız günler. 

Sınıf arkadaşımız Fatih’in annesi, hâlimizi tahmin etmiş olacak ki, bir akşam hepimizi yemeğe davet etti sağ olsun. Biz de 9-10 kişilik, kızlı erkekli bir grup olarak soluğu onların evinde aldık. Bir saat kadar muhabbet ettikten sonra sıra geldi günün anlam ve önemine, yani yemek faslına. O zaman doğalgazın de’sinden bile haberimiz olmadığından masanın hemen yanı başında bir de kömür sobası vardı. O yüzden biraz sıkış tıkış geçtik sofranın başına, ama zor da olsa yerleşmeyi başardık. Derken, tam da çatal bıçaklarımızı hevesle kuşanmışken, “Bir dakika!” dedi Fatih, ev sahiplerine has o özgüven dolu sesle. “Başlamadan önce bir fotoğraf çekilelim de hatıra olsun.”
“Tabii,” dedik, “harika bir fikir.” Yüksek sesle yanıt verdik ki karnımızın gurultusu duyulmasın. 

Hemen bir fotoğraf makinesi bulundu, bu ulvi görev Fatih’in annesi Hicran Teyze’ye verildi ve yüzlerdeki aç ifadeler geniş gülümsemelerin arkasına saklandı. Amma velâkin, birkaç dakikalık zorlu uğraşının ardından Hicran Teyze makineyi indirdi ve, “Hepinizi almıyor, biraz yanaşın,” dedi. Böylece zar zor yerleştiğimiz sandalyelerden kalkıp hep birlikle sobanın yanına, masayla büfenin arasına sıkıştık. Hicran Teyze makineyle biraz daha uğraşıp bir iki adım yana geçtikten sonra, “Cık!” dedi, “biraz daha sıkışın.” Böylelikle adam adama markaja giriştik bizde. Sen kafanı eğ, siz aynı sandalyeye oturun, biraz daha sıkışın, biraz daha derken hepimizin hevesle beklediği o, “Hah, tamam,” duyuldu en nihayetinde ve ardından garip bir biçimde Ramazan toplarıyla özdeşleştirdiğim flaş sesi geldi kulaklarımıza. Sonrası malumunuz... Allah Allah sesleriyle sofraya yumuluş. 

Hicran Teyze’nin yemeği de konukseverliği de her zamanki gibi harikaydı. Çok güzel bir akşam geçirdik o gün. Güldük, yemek yedik, konuştuk, yemek yedik, Fatih gitar çaldı, yemek yedik... bir de yemek yedik. Unutulmaz bir akşamdı. Fakat o geceye damgasını vuran ve bugün bile hatırlamamızı sağlayan şey Hicran Teyze’nin fotoğrafçılık maharetiydi. Çünkü bir hafta sonra fotoğraflar baskıdan çıkınca karşılaştığımız poz buydu:


İşte 9-10 kişilik grubumuz :P

19 Haziran 2014 Perşembe

Dünya Kupası hatırası

Dünya Kupası başladı malumunuz. Akabinde de yer gök futbol oldu. Babam da, her ne kadar bu tür turnuvalardan zerre haz etmediğinden yakınsa da hiçbir maçı sektirmeden izlemeye devam ediyor. Tüm skorları, puan durumlarını, fikstürü vs her şeyi TRT spikerlerinden iyi biliyor maşallah.

Geçen gün de Avustralya – Hollanda maçı vardı. Spiker Tim Cahil adlı oyuncudan bahsediyordu, arada 35 yaşında olduğunu söyledi. Bunu duyan babam da, “Yuh!” dedi. “İhtiyarlamış, kocaman adam olmuş, hâlâ top oynayacağım diye uğraşıyor. Moruk!”

Sonra şöyle bir durdu (34 yaşında olduğumu hatırladığını hemen fark ettim, ama renk vermedim), ağzını yavaş yavaş kapadı, gözleri hafifçe irileşti, bana kaçamak bir bakış attı ve hemen kıvırdı: “Ya, aslında o kadar da ihtiyar değilmiş canım! Daha genç sayılır.”

10 Haziran 2014 Salı

Laptopunuz boğulursa...

Şu sıcak yaz günlerinde çalışmak zorundaysanız laptopunuzu kucağınıza çekip yanına bir bardak serinletici içecek almak gibisi yoktur. İstediğiniz yerde oturabilir, masa başının kısıtlamalarından kurtulabilir ve çalışıyormuş gibi görünüp çaktırmadan keyif çatabilirsiniz. Ama... laptopunuz da sıcaktan bunalıp, "O içtiğinden ben de istiyorum!" derse, elinizin hafif bir dokunuşuyla bardağınızın içindekiler tamamen klavye takımınıza dökülürse... işte o zaman serin sulardan sıcak kumlara kafa üstü çakılmış gibi olursunuz! Nereden mi biliyorum? Bizzat yaşadım da ondan! Peki böyle bir durumla karşılaştığınızda ne yapmalı? Gelin size Yorgun Savaşçı farkıyla, adım adım anlatayım!

2 Haziran 2014 Pazartesi

İmdat!

Nedendir bilinmez, şu son birkaç haftadır teknolojik aletlerle aram tuhaf bir biçimde ters. Hatta "ters" kelimesi durumumu özetlemekte bir hayli yetersiz kalıyor desem yeridir. Aslında her şey Turkcell hattımın aniden sıfır çekmesiyle başladı. Evde nereye gidersem gideyim, soluğu hangi odada alırsam alayım telefonum bir türlü çekmiyor. Bunun sonucunda da ne zaman biri beni arasa ulaşamıyor. Eğer ulaşacak kadar şanslıysa da telefonun yüzüne kapanması şerefine nail oluyor. Böylece başlangıçta oldukça sevecen konuşan dostlarım, beş dakikalık zorlu uğraşların ve yüzlerine kapanan sayısız aramanın ardından pek bir nemrut oluveriyorlar. "Nasılsın canım kardeşim?" diye başlayan konuşmalar, "Senin deee.... Telefonunun daaa...!" gibi sevgi (!) dolu cümlelerle bitiyor. 

Gel gelelim eğer ön balkona çıkıp kafamı camdan 45 derece açıyla dışarı sarkıtır ve İzmir'in deniz manzarasına bakarak o şekilde, 3 kat aşağı düşmeden durabilirsem o zaman telefonum çekiyor. Ama bu sefer de internetim çekmiyor ve gelen e-postaları, whatsup mesajlarını vs kaçırıyorum. Bu yüzden haftalardır ön balkon ve arka oda arasında mekik dokuyup duruyor, bir taraftan da Turkcell'e saygı ve sevgilerimi iletiyorum. Bir ay önce ettiğim şikayeti hâlâ değerlendiriyorlar. Hâlâ... Neyi bekliyorlar emin değilim. Sanırım bir Selocan kapıp öldürmekle tehdit etmemi falan...

Bu yetmiyormuş gibi yıllar sonra paraya kıyıp yükselttiğim bilgisayarım aşırı derecede ısınma problemi gösteriyor. İçini açtım, temizledim, fanlarını kontrol ettim ama ı-ıh... bana mısın demiyor. Boş durumdayken bile 50 dereceyi görüyor. Sebebini anlamadım gitti. 

Bu da yetmiyormuş gibi geçen gün yaşadığım ufak bir kısa devre kazası sonucunda flash-diskim nalları dikti. Tüm yarım kalmış öykülerim, hikaye fikirlerim, roman taslaklarım... hepsi ama hepsi bir anda yok olup gitti. Yedeğini de en son 1 yıl önce almış olmam tuzu biberi oldu. Evlat acısı gibi oturdu desem yeridir a dostlar!

Bu da yetmiyormuş gibi geçen gün çevirilerimi yaptığım laptopuma meyve suyu döktüm! Yaralı parmağa işemeyen kardeşim Metin sağ olsun, nasıl olduysa o gün bana meyve suyu getireceği tutmuş. Bardağa yanlışlıkla şöyle bir değmemle içindeki tüm sıvının laptopun üzerine dökülmesi bir oldu. Allah'tan cihaz çalışıyor ama tuşları yapış yapış! Bir tuşa basıyorum, oraya yapışıp kalıyor. Üç gündür içini açıp temizlemekle, tuşları silmekle vs uğraşıyorum Daha da kötüsü bir-iki tuşu sizlere ömür. İnternetten yeni tuş takımı sipariş etmek zorunda kaldım. Daha daha daha kötüsü ise yeni gelen klavyenin bozuk çıkması oldu!!! Şimdi de onu geri kargolamakla ve garanti işlemleriyle uğraşmam gerekecek. Sorunumu çözememiş olmam da cabası!

Kısacası... İmdaaaaaaaaat!!!

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Gündüz Nöbeti - Kitap İnceleme

Pegasus Yayınları, 2014, 520 Sf.
Çevirmen: Ferda Yaraş
Gündüz Nöbeti, Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Nöbet serisinin ikinci kitabı. Serinin ilk kitabı Gece Nöbeti’nin aksine, bu cildin sayfaları arasında yaşanan maceralara Karanlık Varlıklar’ın gözünden şahit oluyoruz.

Kitap toplamda yine üç ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde… şey, gelin ilk bölüm hiç yokmuş gibi davranalım. Çünkü ilk kitapta en çok nefret ettiğim karakterlerden biri olan Cadı Alisa ile baş başa bırakıyor sizi bu bölüm ve üzülerek söylemeliyim ki uzun zamandır okuduğum en sıkıcı hikâyeye sahip kendisi. Tamam, burada anlatılanlar kitabın ilerleyen bölümlerinde, özellikle de son kısımlarında oldukça önemli bir yere sahip. Ama yine de gereksiz yere uzatılmış gibi geldi bana. Çok daha kısa ve sade bir biçimde anlatılabilir, ufak bir ara bölüm gibi sunulabilirmiş.

İkinci bölüm ise… Ah, ikinci bölüm! İddia ediyorum, şimdiye kadar okuduğum tüm Nöbet maceralarının arasında en iyisi bu bölümdü! Hikâye daha en başından itibaren sizi avcunun içine öyle bir alıyor ki kendinizi bir anda sayfaları hızlı hızlı tüketirken buluyorsunuz ve maceranın sonunu görene dek kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. İçerdiği gizem unsuru, Anton ve arkadaşlarının geri dönüşü, hikâyenin baş kahramanı… hepsi ama hepsi ustalıkla kaleme alınmış.

Üçüncü ve son bölüm ise, Gece Nöbeti’nde olduğu gibi tüm bölümlerin birbirine bağlandığı ve her şeyin açıklığa kavuştuğu bir kapanış macerası. Yazarın bu özelliğini, yani kitabın başından itibaren anlattığı tüm açık uçları yine başarılı bir macera eşliğinde toparlama yöntemini gerçekten beğendiğimi söylemem gerek. Bu son hikâye de Nöbet serisine yakışır bir öyküydü. Son, son, son kısımlarda işi Hıristiyanlık öğelerine bağlamayıp durumu gereksiz yere aşırı dramatikleştirmeseymiş çok daha iyi olurmuş kanımca. Onun haricinde güzel bir ‘satranç’ oyunuydu.

Üçüncü kitabı merakla bekliyorum. Şehir fantastiği ve az aksiyon bol entrika dolu maceraları sevenlere tavsiye olunur.

1 Mayıs 2014 Perşembe

Silo - Kitap İnceleme



Silo, ya da orijinal adıyla Wool, çok uzun zamandır radarımda olan bir kitaptı. Sıkı bir Fallout hayranı olduğum için kıyamet sonrası bir dünyada geçen herhangi bir şeyin gözümden kaçmak gibi bir şansı yok zaten. Bundan iki yıl kadar önce Kayıp Rıhtım’ın “Biz Bunu İstiyoruz” projesi için düşünmüştük kendisini, ön okumasını bile hazırlamıştık hatta; fakat hazırlıklarımız tamamlanmadan önce kitabın telif haklarının alındığını öğrenmiştik. Böylece projeyi rafa kaldırmış ve basılsa da okusak diye beklemeye başlamıştık iştahla. Gel gelelim, kaderin bir cilvesinin sonucu, kitap döndü dolaştı ve editörlük için yine benim önüme geldi. Böylece hem bu çok merak ettiğim eseri herkesten önce okuma şansı buldum hem de gerçekten de beğendiğim bir kitabın hazırlık aşamasında benim de imzam oldu.

Dışarı çıkmak istiyorum! 

Silo, günümüzden yüzlerce yıl sonra, yeryüzünün zehirli gazlar yüzünden artık yaşanılamaz bir hâle geldiği bir zaman evresinde geçiyor. Hayatta kalan bir avuç insan yeraltına gömülü, yüzlerce kat derinliğindeki bir silonun içinde yaşıyor. Dışarıyla olan tek bağlantıları silonun en üst katındaki (buraya En-Tepe diyorlar) ekranlara kameralar vasıtasıyla yansıtılan görüntüler: uçsuz bucaksız, bomboş ve tozla kaplı bir arazi. 

Her toplulukta olduğu gibi silonun da kendine özgü kuralları var. En önemli kural, dışarıdan asla bahsetmemek. Eğer dışarısıyla ilgili herhangi bir düşüncenizi yüksek sesle dile getirirseniz, dışarıya karşı bir merakınızın olduğundan bahsederseniz ya da dışarıya çıkmak istediğinizi söylerseniz temizlik cezasına çarptırılıyorsunuz. Yani içerisinde sadece yirmi dakikalık oksijen barındıran bir radyoaktif elbiseyle dışarıya yollanıyor, dış dünyanın görüntüsünü sağlayan silo kameralarını yün bir bezle temizliyor ve sürgün ediliyorsunuz. İşin ilginç tarafı şimdiye dek sürgün edilip de temizliği yapmamış tek bir kişinin bile olamaması.

Peki ama neden? Sizi sürgüne gönderen, sizi ölüme gönderen bu insanlara neden iyilik yapıyorsunuz? Dışarıdan bahsetmek neden yasak? İnsanları yeraltında bu şekilde yaşamaya iten şey nedir? İşte kitabın size sordurduğu sorular ve macera boyunca oldukça başarılı bir şekilde cevapladığı, okudukça size inanılmaz bir tatmin hissi veren ve merak unsurunu bir an için bile yitirmeyen konusu bu.

Şeytan, ayrıntılarda gizlidir

Monokl Yayınları, 2014, 520 Sf.
Çevrimen: Gökhan Sarı,
M. Rasim Emirosmanoğlu
Kitabın bir diğer başarılı yanıysa karakterleri. Önce silonun şerifi Holston’la tanışıyoruz ve nedendir bilinmez, kendisine çok kısa bir sürede derin bir saygı duyarken buluyorsunuz kendinizi. Ardından eşi Allison’la başından geçenlere tanık oluyoruz. Hemen ardından Başkan Jahns ve Şerif Yardımcısı Marnes’ın keyifli yolculuğu bekliyor bizleri. Yolculuk silonun içinde gerçekleşiyor elbette, En-Tepe’den En-Derin’e yapılan uzun bir iş seyahati. Sonra acar kızımız Juliette ile Mekanik Departmanı’nın iyi insanları sahne alıyor ve macera bu şekilde akıp gidiyor. Sürekli yeni bir şeyler öğrenip yeni yerler görüyor, yeni karakterlerle tanışıyor ve hem öykünün geçtiği evren hem de silo hakkında durmadan yeni şeyler öğreniyoruz. Alış-veriş için jeton kullanılması, ağaç yetiştirilmediği için çok değerli olan kâğıtlar, toprak çiftlikleri, IT departmanının gizemli dokunulmazlığı, geçmişteki isyanlar, doğum kontrol yöntemleri derken kitap alıp başını gidiyor ve siz de peşinden keyifle sürükleniyorsunuz.

Kitabın mutfak kısmı da çok başarılı. Yazarımız Hugh Howey, her karakteri öyle güzel ele almış ki uzun zamandan beri hayali bir kahraman için bu kadar üzüldüğümü ya da bu kadar öfkelendiğimi hatırlamıyorum. En sevdiğim karakterler Holston ile Solo oldu kuşkusuz. Gel gelelim böyle söyleyince de Juliette, Bernard, Knox, Jahns, Marck ve Walker’a haksızlık yapmışım gibi geliyor. Ne kadar çok isim saydığımın farkında mısınız? Karakterlerin ne denli başarılı olduğunu varın, siz düşünün. Bunun yanı sıra gizemlerin ortaya çıkış şekli ve arkalarında yatan mantık da gayet başarılı. Çoğu şeyin cevabını öyle pattadanak değil de gayet mantıklı bir şekilde öğreniyorsunuz. Üstelik tüm sırlara vakıf olduğunuz andan itibaren kitap sıkıcılaşmak yerine apayrı bir dönemece giriyor ve kendinizi olaylara iyice kaptırmış bulunuyorsunuz.

Kısacacı Silo, son yıllarda okuduğum en başarılı post-apokaliptik romanlardan biriydi. Hem de içinde bir tane bile zombi ya da benzeri yaratık olmamasına rağmen. Eh, Ridley Scott kitabın film haklarını alırken ne yaptığını kesinlikle çok iyi biliyormuş.

Keyifli okumalar…

Not: İlk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

29 Nisan 2014 Salı

Gece Nöbeti - Kitap İnceleme

Pegasus Yayınları, 2013, 528 Sf.
Çevirmen: Ferda Yaraş
Bu Rusların nasıl bir kafa yapısı var arkadaş? Adamların doğaüstü şeylere kafası çok feci basıyor. Atmosferinden tutun ince detaylarına kadar her şeyi o kadar iyi dokuyorlar ki kıskanmamak elde değil! Mesela S.T.A.L.K.E.R. ya da Metro 2033… ve tabii ki bir de Gece Nöbeti.

Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Gece Nöbeti, bugüne dek okuduğum en orijinal kurgulardan birine sahip. Her şeyden önce bu bir şehir fantastiği, yani çoğu fantastik romanda karşılaştığımız kurtadamlar, vampirler, iblisler ve büyücüler gibi doğaüstü varlıklar günümüzde, şehirlerde, bizim aramızda yaşıyorlar. Kitapta bu varlıkları birer polis gibi izleyen iki gizli kurum var. Birincisi, Karanlık Varlıkları (kurtadamlar, kara büyücüler, vampirler) takip eden ve Antlaşma’nın dışına çıkmamalarını sağlamaya çalışan Gece Nöbeti. İkincisiyse, Aydınlık Varlıkları (ak büyücüler, şifacılar) kontrol eden ve yine  Antlaşma’nın dışına çıkmadıklarından emin olan Gündüz Nöbeti. Yani her şey Antlaşma’da, bir tür ateşkeste bitiyor. Peki nedir bu Antlaşma? Basit olarak açıklamak gerekirse; eğer bir Karanlık Varlık güçlerini kullanarak normal bir insana kötülük ederse, bu durum Gece Nöbeti’ne olaya müdahale etme ve bir iyilik yapma hakkı kazandırıyor. Ne kadar adil, değil mi? Hiçte bile! Bir de madalyonun öteki tarafından bakın. Eğer bir Şifacı, güçlerini kullanıp ölüm döşeğinde olan bir insanı iyileştirerek kadere etki ederse bu da Gündüz Nöbeti’ne karışma hakkı ve eşit derecede bir kötülük yapma imkânı veriyor. Kısır döngü…

Bir de Alacakaranlık var tabii… Gece Nöbeti evreninde Aydınlık ve Karanlık Varlıklar, gölgelerini çağırıp içlerinden geçerek Alacakaranlık denen bir dünyaya geçiş yapabiliyorlar. Bir nevi Limbo olarak adlandırabileceğimiz bu yerde gerçek dünyanın gölgelerden oluşan, paralel bir yansıması karşılıyor bizleri. Bu, kitaptaki derin kurgudan sadece bir örnek. Lukyanenko gerçekten de çok sağlam temellere dayanan, karmaşık ve bir o kadar da ilgi çekici bir kurgu oluşturmayı başarmış.

Kitapla ilgili çok beğendiğim bir diğer hususta olayları bize sunuş şekli. Kitaptaki olaylara Anton adında, acemi bir Gece Nöbeti ajanının gözünden tanıklık ediyoruz. O da tıpkı okur gibi çoğu şeye yabancı ve maceraları, arkadaşlarıyla sohbetleri, patronuyla gerçekleştirdiği konuşmalar sırasında yeni yeni şeyler öğreniyor. Tabii onunla eş zamanlı olarak biz de bu dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya başlıyoruz. Böylelikle “şu şudur, bu budur,” şeklindeki uzun ve boğucu bilgilendirme metinleri olmadan, macera içindeki konuşmalar sırasında pek çok şey öğreniyoruz. Hatta, dikkatli bir okursanız, satır aralarını da okuyup Anton’un gözünden kaçan pek çok küçük ayrıntıyı yakalayabiliyorsunuz. Ayrıca her hikâyenin (toplamda 3 ayrı bölümden oluşuyor ve son hikâyede hepsi birbirine bağlanıyor) kendi içinde bir gizeme sahip olması ve bunun ne olduğunu son ana kadar tahmin edememeniz de bir diğer güzel yanı.

Kitabın aldığı olumsuz eleştiriler genelde içinde az aksiyon olması ve espri barındırmamasına yönelik. Ama ikisi de tam olarak doğru değil. Evet, hikayelerin büyük bir kısmı boyunca Anton’un kendi kendine konuşmasını ve olaylar üzerine kafa patlatmasını okuyoruz. Ama bu esnada da pek çok şey öğreniyor, pek çok ipucu yakalıyoruz. Ayrıca kitapta yeteri kadar aksiyon sahnesi olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında gerçekten de çok zekice ve ince esprilere de sahip, birkaç yerde sesli güldüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat ikisi de dozunda. Bu biraz da beklentilerinizle alakalı bir durum. Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki bir film, bir oyun ya da bir kitap çıkmadan önce onunla ilgili sayısız yoruma ve incelemeye ulaşma imkânımız var. Bu da merak ettiğimiz eseri elimize alamadan önce beklentilerimizin tavan yapmasına ve hakkında iyi olan birçok şeyi de önceden bitirip tüketmemize neden oluyor. Sonuç, kaçınılmaz hayal kırıklığı…

Benim bu kitaptan beklentim yepyeni bir yazarın yepyeni bir kurgusuyla tanışmak ve Moskova’da geçen bir şehir fantastiği okumaktı. Bunu da fazlasıyla aldım.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Bir sınav günü hatırası...

Doğup büyüdüğünüz yerin dışında araba sürmek nedense hep maceralı bir iş olmuştur. O yerde kaç yıl yaşarsanız yaşayın, mutlaka bilmediğiniz, hatta adını bile duymadığınız bir yer illa ki çıkar karşınıza. Ben de neredeyse on yıldır İzmir’de yaşamama rağmen konu araba sürerek bir yere gitmek olduğunda istisnasız her seferinde kaybolurum. Öyle böyle değil… Bornova’ya gidiyorum derken kendimi Karşıyaka yolunda bulan biri insanım ben. Suratta afallamış bir ifade, bakışlar Küçük Emrah modunda… Artık bu durumu o kadar kanıksadım ki, evden çıkarken acaba bu sefer nasıl kaybolacağım diye düşünmek âdetten oldu. En çok da kardeşim Metin’i Açık Öğretim sınavlarına götürürken yaşıyorum bu durumu. Kaybolmanın stresi tek başına yetmiyor, işin içine bir de sınava geç kalma telaşı eklensin ki iyice şenlikli hâle gelsin dermiş gibi…

Geçtiğimiz hafta sonu yine sınavlar vardı malumunuz. Ben de ailenizin şoförü olarak yine direksiyon başındaydım. Cumartesi günü sınav yeri Buca’daydı. Her nasıl olduysa giderken çok fazla sorun yaşamadık, ben de içten içe sevindim hatta. “Bu sefer kaybolmadım işte, ha-ha!” nidaları attım arabanın içinde. Sen misin erken konuşan? Biz o Buca’dan bir türlü çıkamadık! Artık nerede yanlış yöne saptıysam kendimizi ortasında boş bir lunapark bulunan, genişçe bir meydanda buluverdik. Etrafta ne bir tabela var, ne de bir yaya. Tabii ikimiz de yiğitliğe şokella sürdürmemek için hiç bozuntuya vermiyoruz, sanki her şey çok normalmişçesine konuşuyoruz, şakalar yapıyoruz o sırada. Kaybolduğumuzu birbirimize çaktırmıyoruz güya, öyle de zekiyiz!

Ben: “Metin, bak lunapark!”
Metin: “Aaa, ne güzel! Lunaparklara bayılırım.”

Lunaparkın etrafında zorunlu bir tur attıktan sonra (yol tek yöndü) meydanın solunda kalan başka bir ara sokağa sapıverdim. Aksi gibi buradaki yollar iyice dardı ve manevra yapmak biraz zordu. Neyse efendim, bir sağ, iki sol, sonra bir daha sağ derken karşımıza bir tek yön tabelası çıkıverdi. Mecburen takip ettik tabii ve o da ne? Lunaparklı meydan yine karşımızda!

Ben: “Metin, bak lunapark…”
Metin: “Aaa, ne güzel. Lunaparklara bayılırım…”

Lunaparkın etrafındaki mecburi turumuzu bir kez daha attıktan sonra bu sefer başka bir ara sokağa saptık. Bu yol yokuş aşağıydı ve içimden bir ses caddeye çıkması için yalv… öhöm… caddeye çıkacağını söylüyordu. Ama bu sefer de karşımıza bir dozer çıkıverdi, yol çalışması varmış. Pos bıyıklı, görevli bir amca kırmızı bir bayrak sallayarak üzerimize koşturdu.

Adam: “Yassah hemşerim! Geçemezsiniz! Yukarı dönün.”
Ben: “Abi biz yokuştan indik zaten. Aşağı inmek istiyoruz biz!”
Adam: “Olmaz! Yukarı didim!”

Kendisine en derin saygı ve sevgilerimizi sunarak (tabii ki içimizden) mecburen yokuş yukarı devam ettik. Az sonra kaçınılmaz olarak lunaparkın etrafındaki üçüncü turumuzu atıyorduk.

Ben: “Ay gene mi bu lunapark?!”
Metin: “Allah kahretsin bu lunaparkı! Lunaparklardan nefret ediyorum!”


Kurtulana kadar kaç tur attığımızı sormadığınız için şimdiden teşekkürler…

ShareThis