29 Nisan 2017 Cumartesi

Çevirmenin Çemberi: Geliş


Asla büyük konuşmayın. Yoksa hiç ummadığınız bir anda hiç beklemediğiniz biri çıkar ve sizi söylediklerinize adam akıllı pişman eder. Ben dersimi aldım, siz de almayın…

Kim Stanley Robinson’ın fevkalade bir birikim ve araştırma isteyen bilimkurgu romanı 2312’nin çevirisini bitirdikten sonra, “Tamam,” demiştim, “bu kadar zor bir kitabı çevirebildim ya, bundan sonra sırtım kolay kolay yere gelmez.” Hiçbir yazarın beni bir daha Robinson kadar zorlayabileceğini düşünmüyordum çünkü. Nasıl da yanılmışım… Ne kadar safmışım! Ben ne bileyim Ted Chiang adında Çin asıllı bir Amerikalı bilimkurgu yazarının, hem de dört Hugo, dört Nebula, üç de Locus Ödüllü birinin çıkıp ağzımın payını oldukça matematiksel ve formüler bir şekilde vereceğini? Verdi vallahi, göstermeden vurdu hain…

Geliş, ya da kapağı kaldırıp ilk sayfaya baktığınızda göreceğiniz orijinal adıyla Hayatının Hikâyeleri ve Diğer Öyküler, Chinag’ın kariyeri boyunca kaleme aldığı 8 bilimkurgu öyküsünden oluşuyor. Yazar sistematik bir şekilde çalışmayı seven, düzen takıntılı biri olduğundan olsa gerek (iki satırdan kişilik analizi yapılır), her hikâyeyi yayınlanış tarihine göre sıralamış kitapta. Hatta işi bir adım ileri götürüp her birinin yaklaşık kaç karakter tuttuğunu, nerede ve hangi tarihte yayınlandığını da not etmiş hepsinin başına.

Bunların arasında Arrival filmine ilham kaynağı olan, Nebula ödüllü Hayatının Hikâyesi (1998) de var. Onun yanı sıra kitabın açılış öyküsü olan Babil Kulesi (1990) Nebula’ya, Cehennem Tanrı’nın Yokluğudur (2001) adlı öyküyse Hugo, Locus ve Nebula’ya layık görülmüş. Yani “filmi arkasına alarak prim yapan” bir kitap değil, dünya çapındaki eleştirmenlerin 15-20 yıl önce ödüllere boğduğu hikâyelerden oluşan bir derleme aslında bu. O nedenle, yayınevinin malum nedenlerden ötürü yaptığı tercihe aldırmayın ve kapağına göre yargılamayın kendisini.

27 Ocak 2017 Cuma

42 Numaralı Oda

Daha önce 42 dendi mi aklıma Douglas Adams’ın ünlü eseri Otostopçunun Galaksi Rehberi gelir, gülümserdim. Şimdiyse bambaşka bir şey, bir kâbus geliyor aklıma bu iki rakamı yan yana görünce. Artık seni hiç sevemeyeceğim 42…

Geçen gün 30 yaşındaki bir minik yavru olan erkek kardeşim Metin’in askerlik kâğıdı geldi. İlk yoklaması için askerlik şubesine çağrılıyordu. Ama bizim Metin yer bilmez yön bilmez; şubenin yerini ona tarif ederken gözlerindeki bakış son vedasını eden birini andırıyordu. Kaybolacaktı yani çocuk, dönemeyecekti bir daha geri… İşin aksi gibi işlemleri bu hafta bitirmesi gerekiyor, yoksa asker kaçağı durumuna düşecek. Böylece ertesi gün ben de çıktım onunla birlikte sabahın 8:30’unda yollara. İşin kötüsü bir hastayım bir hastayım ki sormayın gitsin. Ben diyeyim soğuk algınlığı kılığına girmiş veba, siz deyin öküz gribi… öyle bir şey.

Neyse efendim, askerlik şubesine zorlu şartlar altında giriş yaptıktan sonra Metin’i muayene için İzmir Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk ettiler. Birkaç sene evvel bel fıtığı ameliyatı geçirmişti, o yüzden Beyin Cerrahi’ne görünmesi gerekiyormuş. Adam eline bir zarf tutuşturmuş, sonra da onu yollarken demiş ki, “Git orada muayeneni ol, sonra hemen yanıma gel. 1 saatlik iş zaten.” Böylece tuttuk hastanenin yolunu.

İçeri girince karşımıza çıkan ilk danışma masasına kapağı atıp Beyin Cerrahi’ne görünmek istediğimizi söyledik. Masadaki görevli elimizdeki zarfa bakıp, “42 numaralı odaya gidin,” dedi. O neredeydi peki? En üst katta. Peki dedik, koştuk merdivenlere… Sedyelerden falan asansörle çıkmaya imkân yok zaten. Çıktık iki kat yukarı, vardık 42 numaralı odaya. Orada bizi ne bekliyordu dersiniz? Tabii ki upuzun bir sıra! Bayağı bir bekledikten sonra masadaki görevli elimizdeki zarfa bakıp, “46 numaralı odaya gidin,” dedi. Şaşırdık. “E ama bizi buraya yolladılar,” desek de adam “Sıradaki!” diye bağırarak bizi başından savuşturmuştu bile.

46 numaralı odaya vardığımızda adam zarfı aldı, açtı, içindeki kâğıdı bize geri verdi ve “42 numaralı odaya gidin,” dedi. Bu kadar… Hepsi bu. Sadece zarfı açmak için kuyruktan çıkıp başka bir yere gitmiştik.

42 numaralı odaya geri döndüğümüzde yeniden sıraya girmemiz söylendi. Gene bekledik… Sıra bize gelince görevli memur kâğıdı bizden aldı, şöyle bir baktı, sonra da “Şimdi bunu alın, hastanenin girişinde kayıt bölümü var. Oraya kaydettirin,” dedi… Böylece indik iki kat aşağı, geldiğimiz yolu baştan tepip girişe gittik ve kaydımızı yaptırdık. Kayıt memuru bize dönüp, “42 numaralı odaya gidin,” dedi.

2 Ocak 2017 Pazartesi

Pusova | Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2015, 168 Sf.
Editör: Yankı Enki
Yerli yazarların eserlerini okumak ülkemizde riskli bir iştir. Hele ki fantastik ve bilimkurgu alanında… Zaten son dönemlerde de Wattpad gibi platformlar sayesinde yazar ve kitap sayısında büyük bir artış gözlenirken kalite anlamındaysa ters oranda, ciddi bir düşüş yaşanıyor. Dolayısıyla Türk okurlara her zamankinden daha temkinli yaklaşmak zorunda bırakılıyoruz. Neyse ki Galip Dursun’un ilk öykü derlemesi olan Pusova’da bunun tam tersi bir durum söz konusu.

Pusova’nın sayfalarını çevirmeye başladığınızda fark edeceğiniz ilk şey yazarın kaleminin gücü ve kelimeleri kullanmaktaki ustalığı olacak. Galip Dursun etkileyici betimlemeler konusunda gerçekten de maharetli. Ek olarak belki de çoktan unuttuğunuz ama bir zamanlar günlük hayatımızın bir parçası olan eski kelimeleri, deyimleri ve söyleyişleri de aralarda kullanarak yüzünüze nostaljik bir tebessüm yerleştirmeyi başarıyor.

Sadece üslup olarak değil, kurgulama anlamında da yetenekli bir yazar Galip Dursun. Hikâyelerinin çoğunda kâh fantastik kâh bilimkurgu etmenlerini baz alarak oluşturduğu dünyaları çok sevdim. Bilhassa da distopik bir İstanbul’la ilgili olanları… “Sıfır Numara Film” ve “Gezinti” adlı öykülerinde bu tanıdık kentin iki farklı kıyamet sonrası yüzüyle tanıştırıyor bizleri yazarımız. Ve ikisi de dünya yaratma anlamında cidden çok başarılı.

Bununla birlikte karakterleri yeterince inandırıcı bulmadım ne yazık ki. Keza bazı öykülerde anlatılan konuların da yaratılan dünyaya göre sönük kaldığını düşünüyorum. Örneğin sigara yakan bir karakter sadece birkaç satır sonra tekrar sigara yakabiliyor. Ya da daha yeni yakmasına rağmen “bitirmiş” olarak camdan atabiliyor. “Gizli kapaklı” işleri sevmediğini söyleyen bir “kaçakçıyla” tanışıyoruz. Birkaç sayfa evvel soğuktan donan bir adam, bir sayfa sonra ne kadar terlediğinden bahsedebiliyor. “Sıfır Numara Film” adlı öyküde duygularla ilgili anlatılan ve dikkatli olunması gerektiğine dair yapılan tüm o ikazlara rağmen karakterin son eyleminin hiçbir şeye neden olmamasını da inandırıcı bulmadığımı üzülerek belirtmek istiyorum. Oysa yaratılan dünya, o distopik İstanbul cidden muazzamdı.

Aynı şekilde etkileyici betimlemeler yaparken kendisine ters düştüğü ve zıtlık yarattığı kısımlar da olmuş yazarın. Mesela “dikkatli” bir şekilde hareket eden bir karakter bir an sonra “dalgınlığından” sıyrılabiliyor. “Huzurlu” bir rüyadan bir satır sonra “kâbus” olarak söz edilebiliyor… gibi gibi. Yine de tüm bunlar bir “ilk kitap” için oldukça doğal şeyler. Zamanında benim de benzer hatalara imza atmışlığım vardır mutlaka.

Kitaptaki favori öyküm “Gâvur ve Piç” oldu. Yine distopik bir ortamda geçen hikâye klişelerden sıyrılması ve sürpriz sonuyla gerçekten de keyif verici bir okuma deneyimi sunuyor okura. Onun ardından “Pusova” geliyor elbette. Yazarın kendisine gönderme yaptığı kısımları da ayrıca keyifli buldum. En az sevdiğim öyküyse yabancı ve çok bilindik bir mitolojiden bir varlığı karşımıza çıkaran Ağıt oldu. Türk kökenli öykülerden oluşan bir derlemede orijinal ya da bizden bir varlık beklerken o çok bilindik mitolojik yaratığı görmek biraz hayal kırıklığı yarattı bende.

"Gezinti" ve "Sıfır Numara Film" öylüleri de distopik İstanbul tasviri açısından güzeldi.

Bununla birlikte diğer öyküleri pek sevmedim. Kimi konu açısından tatmin etmedi beni, kimi de anlatım. Hikayelerin kendisiyle çeliştiğini düşündüğüm kısımlar da oldu. Bir de gözüme batan ufak tefek hatalar. Kitabın editörlüğünü de genel olarak başarılı bulsam da arada yanlış virgül kullanımları ve çok sık kelime/isim tekrarı görmek üzdü. Özellikle son 3 öykü hak ettiği kadar ilgi görememiş sanki.

Yine de Pusova kesinlikle kötü bir kitap değil. Bakmayın siz bu kadar yermeme; gayet sağlam bir potansiyeli var ve genel olarak sevdim. Eleştirilerimin sebebi daha iyi olabileceğini bilmem ve yazarın bunu yapabileceğine inanmam. Sonuç olarak Pusova oldukça başarılı, hatta her yeni yazarın gıptayla bakacağı türden bir ilk kitap. İleride çok daha iyilerinin geleceğine de eminim. Eline sağlık Galip…
Genel olarak okumaktan keyif aldığım bir derlemeydi Pusova. Bizden bir şeyler arayanlar göz atabilirler.

ShareThis