8 Şubat 2012 Çarşamba

Ruhlar Kayboluyor - Kitap İnceleme


Bazen bir şeyi anlatmak gerçekten de zor oluyor. Hele ki gerçekten sevdiğiniz biri ve onun değer verdiği bir şey söz konusuysa… Neden mi bahsediyorum? Pek sevgili yazarımız Aşkın Güngör ve onun yeni kitabı “Ruhlar Kayboluyor”dan elbette. Ne yazarsanız yazın bir türlü yakıştıramıyorsunuz ne o yazara ne de el emeği göz nuru olan kitabına. Yine de bir yerlerden başlamak gerek.

Ruhlar kaybolmaya başlasın

Geçtiğimiz ekim ayında okurlarıyla buluşan “Ruhlar Kayboluyor” uzun soluklu bir seri olarak tasarlanan yedi kitaplık “Kayıp Ruhlar Kulübü”nün ilk basamağı. Bundan tam yedi yıl önce yazılmaya başlanmış ve ancak günümüzde yayın aşamasına gelmiş. Yedi ayrı kişiyi (ya da yazarının deyimiyle yedi ayrı ruhu) konu alıyor ve karakterlerin her biri birbirinden ilginç. Her ruh için ayrı bir bölüm bulunuyor ve kitapta toplam 14 bölüm var.

Bir lanete maruz kalan ve alnında Ra’nın Gözü’nü taşıyan Levent Akarsu ilk ruh. Aynı zamanda ilk bölümün de başrol oyuncusu. Levent’in gücünü kazandığı kısımlardaki mekân ve karakter tasvirleri gerçekten çok başarılı. Okurken yazarın hayal gücünü takdir etmeden duramıyorsunuz. Bununla birlikte belki de anlatım olarak kitabın en zayıf bölümünü oluşturuyor bu sayfalar. Kahramanımızın aynı cümleleri sürekli tekrar etmesi ve bazı soruların yanıtını hiç olmayacak bir biçimde keşfetmesi okurken yerinizde hafifçe kıpırdanmanıza yol açıyor. Yine de olaylar merakınızı körükleyecek bir hızla gelişiyor ve bir çırpıda bölümün sonunda buluyorsunuz kendinizi.

İkinci bölümde güne normal bir genç kız olarak başlayan fakat ‘Hayalet’ olarak devam etmek zorunda kalan Melisa Çokeren’le tanışıyoruz. Ardından soluğu ‘Yabancı’ isimli bir diğer kahramanın yanında alıyoruz. Kendisi bizim dünyamıza ait olmayan lakin buraya nasıl geldiğini de hatırlayamayan yeşil tenli, sivri kulaklı, ayak bileklerinde minik kanatları olan biri. İşte bu noktadan itibaren kitaba dair hissettiğiniz tüm olumsuz düşünceleri bir daha hatırlamamacasına üzerinizden atıyor ve kendinizi kurguya kaptırıveriyorsunuz.

2 Şubat 2012 Perşembe

Matrakshop bizlerle


Daha önce Yemin ve Öç ile Yitik Öyküler Kitabı'nın sayfaları arasında çizimlerine rastladığınız sevgili A.Gökhan GÜLTEKİN son zamanlarda tatlı bir yorgunluk ve güzel bir projeyi hayata geçirmenin verdiği mutluluk içerisinde. Çünkü uzun zamandır planlanan matrakshop sonunda bizlerle.

2005 yılından beri kendisi gibi usta çizerler olan iki arkadaşıyla birlikte baskılı tişört işiyle haşır neşir olan sevgili Gökhan bu işi bir adım daha öteye taşımak istemiş ve hep birlikte www.matrakshop.com isimli internet sayfasını hayata geçirmişler. South Park, Şirinler, Sünger Bob gibi pek çok ürünün resmi lisansına sahipler. Aynı zamanda sitede kendi çizimlerinden oluşan çok hoş tasarımlar da var.


Üstelik sadece tişört değil, çanta ve kupa gibi aksesuarlar da mevcut ürün yelpazelerinde. Mutlaka göz atın, hemen her zevke göre bir şeyler mevcut.

Kendilerine buradan sonsuz başarılar diliyorum. Yolunuz açık olsun arkadaşlar.

24 Ocak 2012 Salı

8:00 - Kitap İnceleme


Her insanın mutlaka bir sırrı vardır. Ama büyük ama küçük… Saklarsınız onu herkeslerden, gizlersiniz meraklı gözlerden, delik kulaklardan. Fakat şunu iyi bilirsiniz ki bir sırrı saklamaktan çok daha zor bir şey vardır şu hayatta: Bir sırrı açıklamak. Hatta bazen ölüm bile bir sırrı itiraf etmekten daha iyidir.

Bu cümle süslüyor on parmağında on bir marifet olan yazarımız Alper Kaya’nın yeni kitabı 8:00’ın gösterişli kapağını. Ve belki de en iyi bu söz tanımlıyor kitabın alengirli konusunu. İstanbul’un izbe bir barında başlıyor ve yine aynı mekânda sona eriyor hikâyemiz. Birbirini hiç tanımayan bir avuç müşteri var içeride. Her biri kendi şahsi meselelerine dalmış, sorunlarını alkolün zihni bulanıklaştıran etkisi yardımıyla unutmaya çalışıyor. Başlangıçta birbirlerine tamamen yabancı olan bu kişiler ufak bir olay sonucu bir anda kendilerini aynı masada oturmuş, dostça muhabbet ederken buluyor.

Kitabın en çarpıcı yeri kesinlikle karakter betimlemeleri… Alper Kaya’nın kaleminden dökülen karakterler öylesine gerçekçi, öylesine derin işlenmiş ki okurken her biri gözlerinizin önünde ete ve kana bürünüyor. Teker teker tanımaya başlıyoruz hepsini. Ya da daha doğrusu tanıdığımızı sanmaya… Çünkü işler çığırından çıkıp kendi aralarında Rus Ruleti oynamaya başladıklarında hep bildiğiniz ama itinayla görmezden geldiğiniz bir gerçeği vuruyor kitap yüzünüze: Aslında hiç kimse anlattığı kişi değildir.

Her karakterin geçmişine ait, açıklamaktansa ölmeyi tercih ettiği bir sırrı olduğunu öğreniyoruz yavaşça. Ve aslında her birinin normal hayata uzak, gazetelerin üçüncü sayfasına yaraşır kişiler olduğunu… Sahibinin “Hatırlatma tabancası” adını verdiği silah, içindeki tek mermiyle elden ele dolaşırken sayfalar da gözlerinizin önünde hızla akıp gidiyor. Ardından Alper Kaya yine yapacağını yapıyor ve okuyucularını bir anda ters köşeye yatırıveriyor. Ne mi yapıyor? Eh, bunu burada anlatıp da okuma zevkinizi baltalayacak değilim ama kesinlikle şaşıracağınızı, kitaba bakış açınızın o anda katmerlenerek artacağını garanti edebilirim. Bir de yazarımızın fantastik kökenine bir selam çaktığı final bölümü var ki sormayın gitsin.

Kısacası 8:00 kısa görünümüne rağmen dolu bir içerik sunmayı, bir ilk roman olmasına rağmen ise akıllara kazınmayı hakkıyla başarıyor.

Nice romanlara sevgili Alper…

20 Ocak 2012 Cuma

Heykel

Rahmetli dedem henüz genç ve yeni evliyken zorlu bir hastalığa yakalanmış. Ne yapmalı ne etmeli diye düşünürken, soluğu o zamanın ünlü doktorlarından birinin yanında almaya karar vermişler. Apar topar gitmişler bu meşhur doktora. “Doktor Bey halim yaman, bana bir çare!”

Doktor, dedemi güzelce muayene etmiş sonra da bir tedavi yöntemi uygulamaya başlamış. Ama iyi olacağına gittikçe daha kötü oluyormuş dedem. Meğerse ‘ünlü’ doktorumuzun uyguladığı tedavi aslında yanlışmış ve az kalsın o gencecik yaşında dedemi hakkın rahmetine kavuşturuyormuş. Neyse ki bizimkiler durumun farkına varmış da dedem zor da olsa kendisini erken ölümün ve hastalığının pençesinden kurtarmış. Ama o günden itibaren de yaptığı hatadan dolayı doktoru hiç affetmemiş. Küfürbaz bir insan olduğu için de sürekli kulaklarını çınlatmış durmuş yıllar boyunca.

Yıllar yıllar sonra, dedemlerin oturduğu apartmanın karşısındaki parka bir heykel dikildi. Bilin bakalım kimin? Evet, doğru tahmin; o meşhur doktorun heykeli… Bu yetmezmiş gibi parkın ismini de değiştirip doktorun adını verdiler bu yeşil alana. İşin en ilginç tarafı da heykelin duruş şekliydi: bir elini yanındaki kızın omzuna koymuş, diğer eliyle tam da dedemlerin evinin balkonunu gösterecek şekilde ileriye uzatıyordu. Sanki ona bir şeyler anlatıyormuş gibi bir hali vardı. Dedem bu işe çok bozulmuştu tabi. Anneannem ise çok gülmüştü. “Sen çok seversin ya, ondan diktiler herhalde.” deyip deyip gülüyordu. 

“Nereyi gösteriyor bu heykel dede?” diye sormuştuk muzip muzip, balkonda durmuş parktaki heykeli seyrederken.

Dedem şöyle bir durdu, düşündü, sonra da aynen şöyle dedi: “Beni gösteriyor tabi. Bir tek şu pez****gi öldüremedim diyor!” 

14 Ocak 2012 Cumartesi

Çok yönlü Blogger ödülü

Sevgili Pabuç ve Hypatia, geçen (öhöm!) ay beni mimlemiş ve blog sayfamı "Çok Yönlü Blogger" ödülüne layık görmüşlerdi sağ olsunlar. Ben de ne yapıp edip mimi cevapsız bırakmayacağıma dair kendilerine söz vermiştim ve şimdi bunu tutmanın tam zamanı (Aksi takdirde bana üç vakte kadar dayak görüyorum).

Her mimde olduğu gibi bunda da bazı kurallar var elbette. Öyle ödülü alıp kaçmak yok anlayacağınız. Bakalım ne eziyetl... öhöm... şartları varmış bu ödülün.

1. Size bu ödülü layık gören kişiye teşekkür etmeli ve ona geri bağlantı vermelisiniz.


Elbette, büyük zevkle...

Neredeyse ilk günlerimden beri beni takip eden, yorumunu, desteğini ve de ene önemlisi arkadaşlığını benden esirgemeyen sevgili Pabuç, yazılarını "Bu da geçer" isimli sayfasında bıkmadan usanmadan yayınlamaya devam etmekte. Arada bir bıktım dese de biz içten içe içindeki yazı canavarının yeniden ortaya çıkacağını biliriz.

Gerek kaliteli yazıları gerekse değerli kişiliğiyle kısa sürede bütün ödül, takdir ve alkışları toplayan sevgili Hypatia ise birbirinden güzel paylaşımlarıyla "Hypatia'nın araştırmacı ruhu" isimli sayfasında arz-ı endam etmekte. Blog dünyasına yeni giriş yapmasına rağmen kırk yıllık blog yazarlarına taş çıkarttıracak kadar da güzel şeyler yazmakta kendisi.

Her ikisine de bu ödül için çok teşekkür ederim. Eksik olmayın arkadaşlar.

2. Kendiniz hakkınızda 7 gerçeği paylaşın.

Hah! Şimdi geldik işin alengirli kısmına. Kendi kendini rezil etmek! İşte bu konuda üstüme yoktur. Üstelik genellikle ekstradan bir çaba sarf etmeme bile gerek kalmıyor. Sokağa çıkmam, ağzımı açmam ya da sadece kendim olmam yetiyor da artıyor bile. Beni uzun zamandır takip edenler şuradaki yazımda kendimle alakalı 7 acayip huyumu anlattığımı hatırlayacaktır. Orada yazdıklarımı tekrar etmemek adına 7 garip huyumu daha ifşa ediyorum efendim, kemerlerinizi bağlayın!

5 Ocak 2012 Perşembe

Yürü(yeme)yen merdiven

Geçen sabah, her zamanki gibi işe gitmek üzere metroya binmiştim. Sardalye konservelerinin rahat ve ferah bir yer gibi görünmesine neden olacak denli sıkışık bir yolculuktan sonra kendimi zor da olsa kapılardan dışarı attım ve istasyona indim. Sabahın henüz erken saatleri olduğundan ben dâhil pek çok kişinin henüz uykusu açılmamıştı. Yavaş adımlarla yürüyen merdivene ilerledim, topluluğa ayak uydurarak.

Başlangıçta her şey gayet normaldi. Yürümek istemeyenler sol tarafta bekliyor, benim gibi boş durmayı sevmeyenler ise sağ taraftaki basamakları tırmanıyordu. Ben de bir yandan merdiveni çıkarken diğer yandan mahmur gözlerle etrafı seyrediyorum. Sonra birdenbire garip bir şey fark ettim. Basamakları tırmanıyordum tırmanmasına ama baktığım manzara hiç değişmiyordu nedense. Şaşkınlıkla gözlerimi üzerinde durduğum yürüyen merdivene çevirdim ve hayretle basamakların geri geri gitmeye başladığını gördüm. Resmen olduğum yerde sayıyordum. Bir anda etrafımdaki kalabalıktan bir şaşkınlık nidası kopuverdi. Ardından yönünü şaşırmış merdivenimiz hızını arttırmaya başladı. Biz durur muyuz? Biz de arttırdık hızımızı merdivene inat. Hep beraber koşar adım merdivenleri tırmanma gayretine giriştik. Ben diyeyim yirmi siz deyin otuz kişi, başladık hızlı hızlı koşmaya… Ama ne hacet? Biz hızlandıkça merdiven de inat edermiş gibi giderek süratleniyordu.

En sonunda hatalı da olsa teknoloji insana üstün geldi ve komedi filmlerini andırır bir şekilde, koşar adım ileri gitmemize rağmen hep beraber gerisin geri indik.

Sonrası gür kahkahalar…

2 Ocak 2012 Pazartesi

Yitik Öyküler Kitabı, Gölge E-Dergi'de...

İnternetin saygın yayınlarından biri olan Gölge E-dergi, bu ayki sayısında Yitik Öyküler Kitabı'nın çıkış hikayesine de yer verdi. Yazıyı aşağıda okuyabileceğiniz gibi derginin tamamına da buradan ulaşabilir ve zengin içeriğinde gönlünüzce kaybolabilirsiniz.

Keyifli okumalar ve teşekkürler Gölge Ekibi...

Yazarının kaleminden Yitik Öyküler Kitabı
Önce Yemin ve Öç, şimdi de Yitik Öyküler Kitabı… Bu kitaplar benim mi, bunları gerçekten de ben mi yazdım? Bu soruları hala soruyorum kendime. Oysa çok değil sadece birkaç yıl öncesine kadar ne hikâye yazmışlığım vardı ne de başka bir şey. Evet, kendi çapımda kısa mizah yazıları yazıyordum, çizdiğim çizgi-romanlar da vardı ama bunlar hep gülüp eğlenmek için yaptığım şeylerdi. Hiçbirini profesyonel anlamda kaleme almamıştım. Kitap çıkarma fikri ise tatlı ve ulaşılamaz bir hayaldi benim için. Peki, ne oldu da bu noktaya gelebildim? Vallahi ben de bilmiyorum.
Her şey oldukça sıradan bir gecede başladı. Zaten hep öyle olmaz mı? Evde oturmuş, günün yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışırken bulanık zihnimin derinliklerinde bir öykü fikri canlanıverdi. Öyle aniden ve birdenbire… Konuşan bir kılıç, emekli bir şövalye ve bir cadı hakkında biraz komik biraz fantastik bir maceraydı aklımda şekillenen. İçine serpiştirebileceğim esprileri düşünürken bile keyifle sırıtmaktan kendimi alamıyordum. Hevesle yerimden kalktım, bilgisayarımın başına geçtim ve bugün “Cesur ve Geveze” olarak bilinen hikâyenin ilk satırlarını yazmaya başladım. Garip bir şekilde, kendimi de hayretler içerisinde bırakarak yazdıkça yazıyordum. Hikâyeyi tamamladım, blog sayfamda yayınladım ardından heyecanla yorumları beklemeye başladım. İlk gelen tepkiler oldukça olumluydu ve okuyan herkes daha fazlasını yazmam için beni teşvik ediyordu. Sevmiştim bu işi.

24 Kasım 2011 Perşembe

İmza günü ve sonrası

Bildiğiniz (ya da bilmediğiniz) üzere geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Kitap Fuarı'nda imza günüm vardı. Hala inanamasam da gerçekten de vardı. Üstelik çok da güzel geçti. Hiç beklemediğim kadar iyi ve eğlenceli... Hem çok güzel insanlarla tanışmış oldum hem de gelme imkanı bulan eş-dostla kucaklaştım binlerce kitapseverin arasında. Ama durun durun, yine ortasından başladım anlatmaya. En iyisi baştan alayım.

Cumartesi günü iş yerimden izin alıp (Hayır, efendim. Olağanüstü bir kıvırma ve atlatma harekatına girişip biraz da zor kullanarak erken çıktığım kocaman bir iftiradır!) soluğu hava alanında aldım. Sorunsuz bir şekilde İstanbul'a vardığımda gözlerim beni alanda karşılayacak olan çok özel birini aramaya başladı. Sonra onu gördüm, o da beni... Ardından birbirimize doğru ağır çekimde koşmaya başladık. Saçlarımız rüzgarda savrulurken kollarımızı hasretle iki yana açmıştık. Onu ne kadar çok sevdiğimi, ne kadar özlediğimi size anlatamam. Yani askerlik arkadaşım Erhan'ı... (Siz kim sanmıştınız?)

Yazılarımı uzun zamandır takip ediyorsanız Erhan ve sevgili eşi Tuğba'dan burada birkaç kez bahsettiğimi hatırlamanız muhtemel (Ayrıca yine yazılarımı uzun bir süredir takip ediyorsanız akıl ve ruh sağlığınızı bozmuş olmam da muhtemel ama o apayrı bir konu). Canımdan çok sevdiğim bu neşeli, bir o kadar da deli dolu çift beni evlerinde konuk etme nezaketinde bulundular sağ olsunlar. Birlikte bütün gece oturduk, muhabbet ettik, müzik dinledik, arada Tuğba'nın ünlü aşçılığı sayesinde doyasıya tıkındık (pilav gerçekten de harikaydı, tekrar belirteyim) ve oyun oynadık. Evet, oyun oynadık. Benim gibi büyümüş de küçülmüşlerden onlar da... En son hatırladığım saatin gece üçü gösterdiği ve benim sürünerek yatağıma gittiğim. Onların ise hala deliler gibi eğlendiği...

14 Kasım 2011 Pazartesi

Yitik Öyküler Kitabı çıktı

Rıza Türker
Yitik Öyküler Kitabı isimli yeni kitabım (gel de aynı cümlede iki kez kitap kelimesini kullanma. Aaa? Üç oldu!) bu ayın 12'si yani kitap fuarının ilk günü itibariyle raflardaki yerini aldı. Üstelik değerli yazar, sevgili dost Aşkın Güngör'ün "Kayıp Ruhlar Kulübü" adlı kitabıyla yan yana! Kitabımın çıktığına mı sevinsem yoksa ağabeyim kadar sevdiğim bu değerli şahsiyetle aynı standı paylaştığıma mı, bilemedim doğrusu. Bu yıl düzenlenen İstanbul kitap fuarını ziyaret etme imkanı bulursanız her iki kitabı da BU Yayınları standından temin edebilirsiniz.

Günün sürprizi ise Aşkın Güngör'ün sitesinde dolanırken Yitik Öyküler'in Vatan Kitap'ta yayınlanan tanıtımına rastlamam oldu. Tanıtımının yapıldığını daha önceden duymuştum ama bu kadar ayrıntılı bir yazı beklemiyordum doğrusu. Tahminlerimde yanılmıyorsam Aşkın ağabey tarafından kaleme alınmış hem de. Okurken hem duygulandım hem de her yanımı bir heyecan sardı. Ne mi yazıyordu? Gelin, hep beraber bakalım.


***

M. İhsan Tatari'den Yitik Öyküler Kitabı

A.Gökhan Gültekin
M. İhsan Tatari imzalı fantastik öykü derlemesi Yitik Öyküler Kitabı raflardaki yerini aldı.

BU Yayınevi’nden çıkan, M. İhsan Tatari’nin yazdığı dokuz öyküyü içinde barıdıran kitap okurları maceradan maceraya sürükleyecek. Ayrıca her hikâyeye özel çizilmiş görseller kitaba farklı bakış açıları kazandırıyor. Bu çizimler Celalettin Ceylan, A. Gökhan Gültekin, Devrim Kunter ve Rıza Türker’e ait.

Bundan bir yıl önce ilk kitabı Yemin ve Öç ile karşımıza gelen Tatari’nin, yeni eseri olan Yitik Öyküler Kitabı’nın arka kapak tanıtımında şunlar yazıyor:

Dokuz…
Kılıçlar ve kalemler, şövalyeler ve hırsızlar, büyücüler ve cadılar, yaşayan ölüler ve insanlar, cesurlar ve korkaklar, dürüstler ve yalancılarla dolu dokuz farklı öykü.
Mısır’ın engin çöllerinden nükleer bir felaket sonrası İstanbul’a, iblislerin hüküm sürdüğü alternatif boyutlardan gelecek zamanların teknoloji harikası şehirlerine, perili köşklerden cıvıl cıvıl üniversite kampüslerine dek uzanan dokuz farklı hikâye.
Kimi zaman heyecanlandıran, kimi zamansa duygulandıran, kimi zaman düşündüren kimi zamansa kahkahalar attıran dokuz farklı macera.
Dokuzu da aynı yazarın kaleminden, dokuzu da tek bir kitapta, elinizde tuttuğunuz cildin sayfalarında…
Hayal gücünüzün kapılarını aralayın.


Celalettin Ceylan
Editörlüğünü ve sayfa tasarımını Aşkın Güngör’ün üstlendiği kitabın kapak tasarımını Rıza Türker, iç sayfa çizimlerini ise Celalettin Ceylan, Devrim Kunter ve A. Gökhan Gültekin üstlenmiş. Ayrıca değerli yazarlarımızdan Aşkın Güngör’ün bu kitaba da bir Ön(süz)söz yazdığını not olarak düştükten sonra, kısaca öykülere göz atalım:

Yitik Öyküler Kitabı’nda dokuz öykü var. Bu öyküler Arayış, Mektup, Çölün Yüreği, Cesur ve Geveze, Eve Dönüş, Bahar Şenliği, Nazik Bir İş, Kılıçların Gardiyanı ve Ölüm Kulesi adını taşıyor.

Öykülerin tamamı fantastik bir artalana inşa edilse de, yazarlar için en büyük lütuflardan olan esprili ve eğlenceli anlatım dili kullanabilme meziyetine sahip M. İhsan Tatari, hemen her öyküsüne kendi ‘özel şerbetini’ katmayı da başarıyor. Hem fantastik hem de alabildiğine gerçek evrenler ortaya çıkıyor böylece. Ve Tatari, bazen bir şövalye atının terkisinde, bazen vampirlerle dolu bir şatonun kuytu köşesinde, bazen bir ormanın sık ağaçları arasında gizlenmiş de, tanık olduğu olayları okura anlatıyormuş hissi vermeyi başarıyor. Genç bir yazar için hiç de azımsanacak bir özellik değil bu.

Yitik Öyküler Kitabı’ndaki öyküler sadece fantastik değil. Araya birkaç da bilim kurgu öyküsü katmış Tatari.Mektup ve Eve Dönüş böyle öyküler.

İlerleyen teknolojinin basit bir mektup yazmayı bile nasıl eziyete dönüştürdüğünü anlatan Mektup, keyifli üslubu, sürpriz çıkışlarıyla hem güldürmeyi hem de ince ince düşündürmeyi başarıyor.
Devrim Kunter

Eve Dönüş’teyse basbayağı karanlık bir gelecek tasviri var. Makinelerin hükmettiği, insan ırkının büyük çoğunluğunun zombiye dönüştüğü bu gelecekte, genç bir savaşçının soluk soluğa okunan serüvenini aktarıyor Tatari. Ve bunu da öyle ustalıkla yapıyor ki, kahramanımızın üstüne atılan zombilerden birinin bizzat yazarın kendisi olduğunu anlamakta gecikmiyoruz.

Kitaptaki fantastik öyküler de bilim kurgu öyküler kadar iyi. Tatari’nin tasarladığı evrenler kendi içinde çelişkisi olmayan, sağlam, ayağı yere basan yerler. Tüm imkansızlıkların gerçekleşmesine karşın hem de. Öyle ki Cesur ve Geveze adlı öyküde bir cadıyı haklamak için yola çıkan yaşlı şövalyeyle geveze kılıcının bitmek bilmeyen atışmaları bile inandırıcı olmayı başarıyor. Bunu sağlayan, Tatari’nin mekan tasarımları kadar diyalog yazımlarında da son derece başarılı olabilmesi elbette.

Sözün özü, bir solukta okunacak ve her biri bambaşka evrenlere açılan harika dokuz öykü okumayı isterseniz, Yitik öyküler Kitabı tam size göre.

Vatan Kitap, Kasım 2011

***

Bu güzel yazıyı hazırlayan Aşkın Güngör başta olmak üzere benden desteğini, yorum ve eleştirilerini esirgemeyen herkese teşekkürler. 

Şimdi... Gel 20 Kasım, gel!

Not: Yazının orjinaline, künye bilgilerine ve ön okumasına buradan ulaşabilirsiniz.

13 Kasım 2011 Pazar

Aşkın Güngör'den iki güzel kitap haberi



Uzun zamandır sesi soluğu çıkmayan sevgili Aşkın Güngör, ilham perilerinin saldırısına uğramış gibi görünüyor. Çünkü bu kez bir değil, tam iki farklı kitapla çıkıyor karşımıza. Üstelik ikisi de uzun soluklu serilerin birinci kitabı!

Bunlardan ilki daha önce bu sayfalarda tanıştığınız sevimli Dedektif Bol Bel.



İstanbul’un Anadolu Yakası’nda, Fillibaba Yolu 11 numaradaki deniz mavisi rengindeki kulübecikte yaşar kendisi. Hayal Gücüyle oluşturulmuş nesnelere sahiptir. Şekli de üzerindeki yazılar da değişebilen tabela, papağan sesli kapı zili, Babil Taşı, Boyut Anahtarı ve daha nicesi… Hepsi bir yana, Genişleyen Oda adını verdiği, bütün bu nesneleri koyduğu, zamanla başka bir boyuta dönüşen bir de odası vardır bürosunda. O boyuttan gelen Hayal Gücü Varlıkları zaman zaman bir olayı çözmesinde yardımcı olur ona, zaman zaman da kendileri bir olaya dönüşür.

Gizemli Şeyler Dedektifi Bol Bel okura ‘mevhaba’ dediği ilk kitap olan Sözcük Korsanı’nda İstanbul’un bir kısmını etkisi altına olan ‘konuşamama’ sorununu çözmeye çalışıyor. Bu olayda en büyük yardımcıları Büyük İlköğretim Okulu’nun beş afacan öğrencisi.

Editörlüğünü Mavisel Yener'in, kapak ve iç resimlerini ise Gökçe Akgül'ün üstlendiği kitap Tudem Yayınevinden çıktı ve birkaç kitaptan oluşacak bir sevinin (aman, pardon... serinin) ilk basamağını oluşturuyor. Kitaptan örnek bir bölüm okumak isterseniz tek yapmanız gereken şey buraya tıklamak. Künye bilgileri, arka kapak yazısı ve kapak çizimine de yine aynı yerden ulaşabilirsiniz.

İkincisi ise benim uzun zamandan beri büyük bir merak ve heyecanla beklediğim Kayıp Ruhlar Kulübü. 




Yedi kişi… Yedi kader… Yedi kayıp ruh… Yaşamın bir yerlerinde kesişecek yedi karanlık öykü…

Uzun soluklu, tam yedi kitaplık Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinin başlangıcını oluşturan Ruhlar Kayboluyor bu yedi kişiye odaklanıyor.

Pek de bildik kahraman çizgisinde olmayan kişiler bunlar. Zaafları, hayata veya kendilerine duydukları öfkenin neden olduğu olumsuz tavırları, kimisi pek de masum olmayan beklentileriyle kusurlu varlıklar hepsi. Ve bir ayağı bildik evrene, diğeri kâbuslar diyarına basan serüvenlerinde bir çeşit sacayağı görevi görüyor, evrenin dağılmasını önlüyorlar. Bunu bilinçli tercihle, kahramanca güdülerle yaptıklarını söylemek mümkün değil. Ana gayeleri kendilerini kurtarmak. Ama —kaderin tuhaf bir oyunu olsa gerek— kendilerini sadece bu boyutu değil, tüm varoluş boyutlarını etkileyecek bir komplonun içinde buluyorlar. Kısacası, bir ara boyuta sürükleniyorlar.

Bildik dünyanın üstüne saydam kılıf gibi geçirilen bir boyut bu. Sokaklarda ateş gözlü dev kurbağalar, umut, mutluluk, huzur gibi olumlu duyguları emen sülükler, et yiyen bitkiler, devasa yarasalar, köpekle fare karışımı korkunç yaratıklar, iğrenç böcekler ve daha bir yığın vahşi yaratık fink atıyor. Normal insanlar tarafından görülemeyen bu yaratıklar kayıp ruhlar tarafından görülebiliyor. Dahası, yaratıklar için de diğer insanlara oranla daha fark edilir hale geliyor bu yedi anti-kahraman.

Yedi sene önce yazımına başlanan ve ancak günümüzde tamamlanarak yayın aşamasına gelen binlerce sayfalık Kayıp Ruhlar Kulübü dizisinde fantastik unsurların yanı sıra korku öğeleri de bolca yer alıyor. Okura da ilk kitap olan Ruhlar Kayboluyor’la bu tuhaf evreni ziyaret etmek kalıyor.

Çizimleri Volkan Akmeşe tarafından kaleme alınan kitap BU Yayınevi tarafından basıldı. Kitapla ilgili örnek bölüm, künye ve arka kapak yazısına buradan ulaşabilirsiniz. 

Ayrıca her iki kitap da şu anda gerçekleşmekte olan İstanbul Kitap fuarında yer almakta. Sizi bilmiyorum ama her ikisi de "almak istediğim kitaplar" sıralamasının en üstlerinde yer alıyor. Özellikle de Kayıp Ruhlar Kulübü beni oldukça heyecanlandırıyor.

Sevgili Aşkın Güngör'ü buradan bir kez daha tebrik ediyor, başarılarının devamını diliyorum. Okurun bol (bel) olsun inşallah.