30 Kasım 2019 Cumartesi

Mieville, Bekle Beni!

Güzel bir haberim var!

China Mieville’in tüm kitaplarının yeni baskılarının editörlüğü bundan sonra bende. Hatta (bir aksilik olmazsa) sonraki kitaplarının çevirilerini de ben yapacağım.

Yeni Paris’in Son Günleri incelememden sonra Yordam Kitap’ın sahibi Hayri Bey’den beni hem şaşırtan hem de sevindiren bir e-posta aldım. Kendisi eleştirilerimi inanılmaz bir anlayış ve olgunlukla karşıladı. Hem teşekkür etti hem de Mieville’in seri editörlüğünü önerdi bana.

Küçük bir deneme düzeltisinin ardından hem yayınevinin editörü hem de Hayri Bey sonuçtan oldukça memnun kaldılar ve seri editörlüğü için el sıkıştık. İlk kitap (yine bir aksilik olmazsa) baskısı tükenen "Elçilik Kenti" olacak. 

Ama önce elimdeki çeviriyi (Dagger and Coin 2) bitirmem lazım. Ki ona da daha bu hafta başladım. O nedenle en erken Nisan 2020 gibi çalışmalara başlayabileceğim. O yüzden nefesinizi tutmayın :)

Yeni Paris’in Son Günleri | Kitap İnceleme


China Miéville için son on yılın en yaratıcı fantastik ve bilimkurgu yazarlarından biri demek kesinlikle yanlış olmaz. Genç yaşında Arthur C. Clarke gibi prestijli bir ödülü üç kez, Locus Ödülü’nüyse tam dört kez kazanma başarısı gösteren İngiliz yazar, son derece uç noktalarda gezen hayal gücü ve orijinal kurgularıyla dikkat çekiyor. Yayımlattığı son kısa romanı Yeni Paris’in Son Günleri de yazarın bu özelliğini ziyadesiyle yansıtıyor.

Yurt dışında 2016 yılında basılan kitap bizleri İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Paris’e götürüyor. Ama bildiğimiz tarihin dışına çıkıp, alternatif bir zaman dilimi resmediyor sayfalarında. Bu yeni gerçeklikte tüm sürrealist eserler hayat bulmuş ve Paris’in sokaklarında cirit atmaya başlamıştır. Şehir halkıysa bir yandan işgalci Nazilerle savaşırken diğer yandan da sağı solu belli olmayan bu tuhaf yaratıklarla bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. Sadece bununla kalsa iyi, Nazilerin okült bilimlere olan tutkusu Cehennem ordularını da şehre çekmiş, işleri iyice çorba hâline getirmiştir. İşte bu karmaşada La Main à Plume’dan, yani sürrealist direnişçilerden biri olan Thibaut adındaki genç bir adamın başından geçenleri okuyoruz Yeni Paris’in Son Günleri kitabında.

S-Patlaması

Yeni Paris’in Son Günleri adına S-Patlaması denen, gizemli bir olay sonucunda şehirdeki tüm sürrealist eserlerin hayat bulması etrafına kurulu bir roman. Olay yaşandığı sırada Paris hâlihazırda Nazi işgali altındadır. Hitler’in askerleri tüm sokakları, tüm mahalleleri kontrol etmekte ve yerel halkı demir yumruğunun altında ezmektedir. Derken kaynağı bilinmeyen o esrarengiz patlama gerçekleşir ve sürrealizmle yakından uzaktan alakası olan her ne varsa – tablolar, heykeller, karakalem resimler, biblolar, şiirler ve daha nicesi – açıklanamaz bir şekilde hayat bulur. Böylece Paris’in kisvesi ve şehirdeki güç dengeleri sonsuza dek değişir.

Paris halkı bu sürrealist canlılara manif adını verir. Manifler doğaları gereği karmaşık canlılar. Bizim dilimizi konuşamıyorlar, insanlarla da iyi geçindikleri söylenemez. Daha çok neden orada olduklarını anlamlandırmaya, ait olmadıkları bir dünyada var olmaya çalışıyormuş gibi bir hâlleri var. Bunu tam olarak başaramadıkları için de her şeyi yakıp yıkıyor, hatta Fransız ya da Alman farkı gözetmeksizin karşılaştıkları tüm insanları öldürüyorlar. Bu durum Nazilerin şehri bütünüyle kontrol altına almasına engel oluyor elbette ama Fransız direnişçilerin de manifleri tam anlamıyla bir müttefik olarak göremedikleri, hatta onlardan korktukları da bir gerçek.

Üstüne, Hitler’in kara güneş efsanesine ve okült güçlere karşı duyduğu tutku da işin içine giriyor. Karanlık sanatları kullanarak zaferlerini kesinleştirmek isteyen Naziler bir şekilde Cehennem güçleriyle anlaşma sağlıyor ve envai çeşit iblisi Paris sokaklarına salıveriyor. İblisler ve manifler birbirlerinden ölesiye nefret ediyor ve bu iki ırkın üyeleri bir sokakta karşılaştığında tam manasıyla kan gövdeyi götürüyor.

Ne ilginçtir ki, ya gençliğinde sürrealizmin sıkı bir savunucusu olduğundan ya da tamamen bilinmeyen bir sebepten dolayı, kahramanımız Thibaut ile manifler arasında sıra dışı bir ilişki mevcuttur. Normalde karşılarına çıkan her şeyi ezip geçen bu gerçeküstü varlıklar Thibaut ile karşılaştıklarında şöyle bir duraksıyor, afallıyorlar. Hatta içlerinden bazıları ona zarar vermeye yönelik herhangi bir harekette bile bulunmuyor. Thibaut bu alışılmadık özelliği sayesinde direnişçiler arasında kendisine sağlam bir yer ediniyor.

Kahramanımız hem şehrine hem de yoldaşlarına son derece bağlı biri olarak resmediliyor. Ancak günün birinde (kitabın hemen başında) hiç tanımadığı bir kadın kollarında can verirken genç adamın eline bir iskambil kartı tutuşturuyor ve son nefesinde onu yaklaşan bir tehlikeye karşı bölük pörçük uyarıyor. Ne yapacağını şaşıran Thibaut, anlamlandıramadığı bir içgüdüyle kartı yoldaşlardan saklıyor. Sonrasında da ölen kadının sözlerinin arkasında yatan anlamı çözmek için düşüyor yollara. İşte bu yolculuğu sırasında Sam adındaki kadın bir Amerikalı gazeteciyle kesişiyor yolları. Sam ona bir kitap yazmak için burada olduğunu, bu uğurda Paris’in fotoğraflarını çektiğini ve burada yaşananları tüm dünyaya göstermek istediğini söylüyor. Thibaut kadına pek güvenmese de şehrinde yaşanan bu tuhaf ötesi olayların bir kitapla ölümsüzleştirilmesi fikri aklını fena hâlde çeliyor. O noktadan sonra maceramız hiç beklenmedik, şaşırtıcı yönlere doğru yelken açıyor.

Kitapta Thibaut ile Sam’in başından geçenlerin yanı sıra, 1941 yılında (yani 9 sene önce) yaşananları konu alan bazı ara bölümler de var. Bu kısımlarda Varian Fry (binlerce Nazi karşıtı ve Yahudi mülteciyi soykırımdan kurtaran ünlü Amerikalı gazeteci) ile meşhur roket bilimcisi Jack Parsons’ın (kendisi aynı zamanda okült ustası Aleister Crowley’in bir öğrencisi olur) buluşması anlatılıyor. Bu iki tarihi kişilik arasında geçen olaylar dönemin ünlü sürrealistlerine dek uzanıyor. Evet, bu kısacık romana iki farklı zaman dilimi sıkıştırmayı başarmış Mieville…

2 Kasım 2019 Cumartesi

Kara Prizma Hakkında

Sevgili dostlar,

Kara Prizma'nın devam kitabını ben çevirmeyeceğim. Annemin rahatsızlığından ötürü çevirilere uzunca bir süre ara vermek zorunda kaldım.

İthaki Yayınları'na da birkaç ay önce durumu ilettim, görüştük. Ve hem sizleri daha fazla bekletmemek hem de seriyi geciktirmemek için devam kitaplarının başka bir çevirmen tarafından tercüme edilmesinin daha iyi olacağı konusunda hemfikir olduk.

Sizlerden neredeyse her gün bu konuyla ilgili soru aldığım için bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim.

Anlayışla karşılayacağınızı umuyor, özürlerimi sunuyorum.

26 Eylül 2019 Perşembe

Evladiyelik Ciltler, Ömürlük Hediyeler

Dün hayatımın en güzel, en muhteşem sürpriz hediyelerinden birini aldım.

Annemin rahatsızlığı nedeniyle son birkaç aydır hastanelerde koşturduğumdan (hatta bir nevi orada yaşadığımızdan) birçok şeyden uzak kalmıştım. Bunlardan biri de JBC Yayıncılık'ın Batman Günü'nde düzenlediği Jock imza günüydü (Kendisi dünyaca ünlü bir çizerdir). Hatta sadece imza günüyle sınırlı kalmayıp üstadın birbirinden müthiş çizimleriyle dolu "Jock & Sanat" adlı koleksiyonluk eserini de bastılar.

Ama işte... Sağlık sorunlarıyla boğuştuğumuzdan ne gidip görmek kısmet oldu bu ustayı ne de imzasını almak. Diyordum kiiiii... JBC'nin sahibi Ertan Ergil'den hayatımın en büyük sürpriz hediyesini aldım. Durumumu bilen, sık sık arayıp bir ihtiyacınız var mı diye soran Ertan abi bana bir Jock & Sanat gönderdi. Hem de adıma imzalı!

Bitmedi. Bir de üstüne Jock'un çizdiği meşhur "Batman: Kara Ayna" macerası ile benim için gelmiş geçmiş en iyi Batman serüveni olan "Öldüren Şaka"nın karton ciltli, büyük boy özel baskılarından da yollamış.

Her üçü de tam anlamıyla evladiyelik, muhteşem birer eser olmuş. Özellikle Öldüren Şaka'nın hem eski hem de yeni renklendirmesini içermesine bayıldım. O sayfaların dönemin kağıt kalitesiyle basılması da beni eski günlere götürdü.



Sevgili Ertan Ergil'e ve Jbc Yayıncılık'a bu muazzam eserleri dilimize kazandırdıkları için ne kadar teşekkür etsek az. Ama benim için daha da önemlisi Ertan abinin sürprizi oldu elbette. O anda hissettiğim duyguları, boğazımda oluşan yumruyu anlatmaya kelimeler yetmez... Ömrümün sonuna kadar saklayacağım bunları.

Çok teşekkürler Ertan abi, iyi ki varsın.

5 Temmuz 2019 Cuma

Ejderhanın Yolu'nda Türkçe Kelimeler

Şu sıralar çevirdiğim "Ejderhanın Yolu" adlı fantastik romanın yazarı Türkçe hayranı çıktı :) 

Adı Daniel Abraham. Kendisi Enginlik Serisi'nin (Leviathan Uyanıyor) iki yazarından biri ve G.R.R. Martin'in asistanı. Kendi tasarlardığı bir dünyada, "Dagger and Coin" adında beş kitaplık bir fantastik macera yazmış. Bu arada da yabancı kelimeler uydurmak yerine Türkçeden kelimeler seçmiş.

Mesela küçük bir tiyatro kumpanyası işleten ve çok bilgili olan bir adam var romanda. Adı "Kitap rol Keshmet." Askerî bir birliğin maskarası olan, herkesin dalga geçtiği başka bir karakterin adı da "Palliako." Palyaçodan türetilmiş ama ç harfini k okumuş sanırım :) "Kurtadam" diye bir ırk var bir de. 

Bunun gibi bir sürü Türkçe kelime var kitapta. Karşılaştıkça sırıtıp duruyorum, yeri geldikçe de dipnotlarla orijinal metinde böyle yazdığını belirtiyorum ki Türk okurlar da anlasın. Yabancı romanlarda Fransızca, Latince ve Arapça gibi dillerin kullanıldığını çok görmüştüm ama Türkçe bir ilk oldu, güzel de oldu.

25 Haziran 2019 Salı

Çevirmenin Çemberi: Gökteki Çakıl Taşı


Gökteki Çakıl Taşı bende karışık duygular oluşturan bir kitap oldu. Bir yandan bir üçlemenin daha hakkından geldiğim ve seriyi kazasız belasız tamamladığım için seviniyordum. Diğer yandan da Asimov’a veda edecek olmanın üzüntüsü vardı içimde. Böylesine büyük bir ustanın kitaplarını çevirmek herkese nasip olmaz ne de olsa. Hele hele yayınlanışının üstünden bunca yıl geçtikten sonra…

İşin ilginç yanı, Gökteki Çakıl Taşı’nın (Pebble In The Sky) Asimov’un kariyeri boyunca yazdığı ilk roman olması. Üstat o güne dek hep kısa hikâyeler kaleme almış, bu kitapsa romancılığa attığı ilk adım olmuş. Nasıl yani, dediğinizi duyar gibi oluyorum. Sonuçta karşımızdaki bir üçlemenin üçüncü cildi, o zaman önceki iki kitaptan evvel yazılması gerekir, değil mi? Mantıken öyle… Ama işin aslı öyle değil işte.

Asimov, Gökteki Çakıl Taşı'nı 1950 yılında yayımlatmış. Toz Gibi Yıldızlar ve Vakıf ise bir yıl sonra, 1951’de basılmış. Bununla birlikte kitapta anlatılan olaylar kronolojik olarak Toz Gibi Yıldızlar’dan yaklaşık 7500, Uzay Akımları’ndan ise 1300 yıl kadar sonra gerçekleşiyor. Trantor İmparatorluğu artık iyice güçlenmiş ve Galaktik İmparatorluk hâline gelmiştir. Dünya ise artık hepten öksüz kalmış, galaksinin geri kalanı tarafından dışlanan bir yere dönüşmüştür. Dünyalılar dışında hiç kimse bu gezegenin insanoğlunun beşiği olduğuna inanmaz. Çoğu kişi için gökteki önemsiz bir çakıl taşından ibarettir yalnızca.

Derken, 1950’lerde yaşayan mutlu ve emekli bir terzi olan Joseph Schwartz gizemli bir kaza sonucu kendini gelecekte, bu dünyada buluverir. Ne olduğunu, oraya nasıl geldiğini bir türlü anlayamaz. Dünya yabancılaşmış, radyoaktif bir yer hâline gelmiştir. İnsanlarsa anlamadığı bir dil konuşmaktadır. İşin kötüsü nüfus fazlalığını azaltmak için 60 yaşını geçen herkese ötanazi uygulanmaktadır. Bildiğiniz, ilaçla uyutulup öldürülüyorlar yani. Ve Joseph altmış iki yaşındadır…









Üst üste iki Asimov çevirdikten sonra insan yazarın diline artık iyice alıştığımı, üçüncüyü daha kolay ve hızlı bir şekilde çevirebileceğimi düşünür, değil mi? Açıkçası ben öyle düşünmüştüm. Sonrasında da ağzımın payını bir güzel aldım. Hem de oldukça bilimsel bir şekilde…

Yazımın başında da belirttiğim gibi, Gökteki Çakıl Taşı üstadın yayımlanan ilk romanı. Dolayısıyla o alışık olduğumuz, akıcı ve sade üslubu burada henüz tam olarak oturmamış. İşte bu yüzden Asimov’un bu kitaptaki cümle yapıları öncekilere nazaran daha farklıydı. Ve bol miktarda, uzun uzun bilimsel açıklamalar içeriyorlardı. Özellikle üçüncü bölümden beşinci bölüme kadar olan yerler, yani yaklaşık 30 sayfalık bir kısım vardı ki düşman başına!

Aslında o noktaya gelinceye kadar gayet mutlu mesut çeviriyordum cümleleri. Schwartz’ın eski zamanlardaki günleri, yeni bir dünyaya gelişi, nerede olduğunu anlamaya çalışması… Gayet sade ve keyifli bir şekilde geçip gitti buralar. Ama meğersem bu kısımlar fırtınadan önceki sessizlikmiş. Çünkü üçüncü bölümde, kitabın henüz otuzlu sayfalarında proteinlerden, yaşamın oluşma biçiminden ve radyoaktif etmenlerin bunların üstündeki etkilerinden bahsetmeye başlıyor Asimov. Açılışı da şu cümleyle yapıveriyor:

“Temel olarak bütün yaşamlar tek bir kökenden gelir çünkü hepsi protoplazma dediğimiz kolloidal dispersiyon hâlindeki protein karışımlarından oluşur.”

Kolloidal dispersiyon hâlindeki protoplazmalara gelince yolda hızla giderken birdenbire arıza yapıp öksürmeye başlayan bir araba gibi şöyle bir tekledim zaten. Asimov ondan sonra tam dört sayfa boyunca – dört – koca koca, metin duvarlarından hallice paragraflar eşliğinde zincirleme reaksiyonlardan, organik ve inorganik maddelerden, radyoaktif izotoplardan ve protoplazmalardan bahsedip duruyor.

Tam bunları bir şekilde atlattım derken sadece birkaç sayfa sonra, dördüncü bölümde bu sefer de insanın beyin yapısından ve düşüncelerin nasıl oluştuğundan söz etmeye başlıyor. Ama tabii bunu işin bilimsel kısmı üzerinden yapıyor. Hâl böyle olunca da ortaya sinir hücreleriyle, beyindeki sinir sistemiyle, aralarında oluşan tepkimelerle alakalı uzun uzun paragraflar çıkıyor. Bu bölümde beni bilhassa zorlayan şey, Asimov’un sinir hücrelerinin arasındaki bir doku duvarından bahsetmesi oldu. Çünkü günümüzde sinir hücreleri arasında bir boşluk olduğu açıkça biliniyor. Herhangi bir doku duvarından söz edildiğiniyse hiç duymamıştım. Acaba ben mi yanlış biliyorum diyerek bu noktada sinir hücreleriyle ilgili pek çok makale karıştırdım ve söz konusu duvarla ilgili bir şey bulmaya çalıştım. Yaklaşık yarım gün debelendikten sonra da herhâlde o zamanlar, yani 50’li yıllarda öyle düşünüldüğüne ama artık geçerliliği olmadığına karar vermek zorunda kaldım. Bir hatam varsa affola.

Tabii şimdi burada böyle anlatılınca çevirirken yaşadığım zorluğu yansıtmak biraz zor oluyor. Hatta kitabı açıp bahsettiğim kısımlara bakabilir ve kolay anlaşıldıklarını bile savunabilirsiniz belki. Ama inanın metni İngilizce olarak okurken hiç de kolay olmuyor bu kısımları anlamak. Cümlenin tam ortasında bırakın bilmeyi, tek kelimesini bile anlamadığınız bilimsel bir terimle karşılaşınca zihninizde yerlerini değiştirip birbirine bağladığınız o cümle iskambil kâğıdından bir şato gibi dağılmaya başlayıveriyor. Siz de aman yüklemini tutayım, ay öznesini düşürdüm derken tam anlamıyla beyniniz sancımaya başlıyor.

İşin komik tarafı Asimov da okurlarının bazılarının bunlardan bir şey anlamayacağını düşünmüş olacak ki tam bu açıklamaların orta yerinde şöyle bir cümle kurmuş:

“Dediklerimi anlıyor musun?”

Ağlamaklı bir sesle, “Hayır, anlamıyorum!” diye haykırdığım sırada kitaptaki karakterin yaşadığım hisleri harfi harfine özetlemesi gerçekten de ironik bir andı.

“Yıldızlara şükürler olsun ki tek kelimesini bile anlamadım. Anlamaya çalışsaydım beynimin sancısından bir köpek gibi havlardım.”

Bir noktada artık iyice çıldırıp, “Yahu, ben bunları günümüzün imkânlarıyla çeviremiyorum! 80’li yıllarda bu cümleleri nasıl çevirmişler? Nasıl?” diye bağırıp her şeyi bir kenara attığımı hatırlıyorum. Sonrasında meraktan kitabın ilk Türkçe baskısını aramaya başladım. 1984 yılında, “Zamandan Kaçış” adıyla Altın Kitaplar’dan çıktığını gördüm. İndirdim kitabı, açtım ilgili bölümü ve baktım nasıl çevirmişler diye.

Çevirmemişler…

O koca koca paragrafların, o uzun uzun sayfaların hiçbiri eski kitapta yoktu. İşte o anda balataları sıyıran birinin yavaş yavaş başlayan, sonra da giderek yükselip hızlanan kahkahalarını attığım doğrudur. Eğer olur da ileride bir gün birisi bu iki kitap arasında bir çeviri karşılaştırması yaparsa neler diyeceklerini merak ediyorum doğrusu. Kendilerine şimdiden, geçmişten selam olsun.

30 Mayıs 2019 Perşembe

Çevirmenin Çemberi: Kara Prizma

Bilimkurguyu çok severim. Ama ben bu işe, yani çevirmenliğe fantastik edebiyat sevdasıyla başlamıştım. Yazdığım hikâyeler ve kitaplar da çoğunlukla fantastik üzerine kuruludur zaten. Fakat her ne hikmetse bir noktada yolum bilimkurguya saptı ve arka arkaya bu türde kitaplar çevirmeye başladım. Silo, Ender’in Gölgesi, 2312, Geliş… Asimov’un Galaktik İmparatorluk üçlemesi falan derken bu birkaç sene böyle devam etti. Sonunda bir gün Alican Saygı Ortanca’yla yeni çevirimin ne olması gerektiği hakkında konuşurken, kendisinin arka arkaya saydığı bilimkurguların ardından tüm iş adamı ciddiyetimle, “Yiteeeer yea! Yiter! Fantastik yok mu fantastik!” diye hönkürmem sonucunda kendimi Kara Prizma ile bakışırken buluverdim. 725 sayfacık zarif (!) endamıyla gözlerimi her anlamda yuvalarından uğratıverdi kendisi. “Sen miydin fantastik isteyen? Al sana fantastik!” diyordu âdeta bana. Çeviri süresi de sayfa sayısıyla doğru orantılı oldu elbette ve beş-altı ay boyunca cebelleştim kendisiyle.

Kara Prizma büyünün sihirli sözcükler ve asalar yardımıyla değil de ışığın farklı tayflarının kullanılmasıyla yapıldığı bir dünyada geçiyor. Bu dünyada yaşayan ve genellikle renkli gözlü olan insanlardan bazıları ışığın belirli bir tayfını alıp onu istediği gibi şekillendirebiliyor. Buna “lüksin” deniliyor. Örneğin kırmızı lüksin yanıcı özelliğe sahipken süperviyole ise görünmez. Ancak herkes her ışığı kullanamıyor ve buna göre sınıflara ayrılıyorlar. Kırmızılar, maviler, sarılar… İki rengi bir arada kullanabilen bikromlar da var, üç renge birden hükmedebilen polikromlar da. Her nesilde tüm renkleri kullanabilense tek bir kişi var, o da ülkenin hükümdarı ve dini lideri olan Prizma. Yani bu evrendeki en güçlü kişi.

Romanımız dönemin Prizma’sı Gavin Guile’ın başından geçenleri anlatıyor. Onun yanı sıra eskiden Gavin’in nişanlısı, şimdilerdeyse bir Kara Muhafız olan yetenekli savaşçı Karris Beyazmeşe ve Kip adındaki küçük bir öksüz de kitabın diğer iki kahramanı. Kara Prizma bu üç kişi arasında dönüşümlü olarak değişerek bizlere yepyeni bir fantazya diyarında epik bir macera sunuyor.

15 Nisan 2019 Pazartesi

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları | Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2015
Çevirmen: Aslı Dağlı
Editör: Emre Aygün
Keyifle okunan, bir an bile sıkmayan, eğlenceli bir gençlik fantazyası.

Kitabımızın başkahramanı Jacob, büyükbabasının anlattığı tuhaf hikâyelerle büyüyen, sıradan bir çocuk. Ama çocukluk yıllarını geride bırakıp 16 yaşına geldiğinde kendisine anlatılan şeylerin aslında gerçek olmadığını, küçük bir çocuğu eğlendirmek için sıkılan palavralar olduğunu anlıyor. Ardından dedesiyle arası açılıveriyor. Ama günün birinde dedesi tıpkı hikâyelerinde anlattığı tuhaf bir "şey" tarafından öldürülünce aslında tüm o tuhaflıkların gerçek olabileceği fikri kafasına dank ediveriyor.

Böylece hem hakikati öğrenmek hem de büyükbabasının son nefesinde kendisine verdirdiği sözü tutmak için düşüyor yollara. Ve kendisini Bayan Peregrine ile Tuhaf Çocuklarıyla karşı karşıya buluveriyor.

Kitap bir bakıma Harry Potter'ın formülünü uyguluyor aslında. Sıradan bir çocuk. Tuhaf güçlere sahip çocuklarla dolu bir yetimhane. Hepsini koruyup gözeten bir öğretmen. Kaçınılması gereken gölge yaratıklar. Benzerlikler çok bariz. Bununla birlikte kendi ayakları üstünde durmayı ve kendi evrenini yaratmayı başarıyor yazar. Hikâyesini anlatmak için gerçek fotoğraflar kullanması da öyküsünün etkisini arttırıyor.

Açıkçası okurken hiç sıkılmadığım, acaba ne olacak diye her sayfayı merakla çevirdiğim bir kitap oldu. Hatta son bölümlerde heyecan dozu öyle bir artıyor ki satırları atlaya atlaya okumamak için kendimi zor tuttum. Tabii bunda Aslı Dağlı'nın çok başarılı ve akıcı çevirisinin de katkısı büyük.

Bakalım devam kitabında neler olacak?

13 Nisan 2019 Cumartesi

Çevirmenin Çemberi: Uzay Akımları

Asimov’la üç perdelik çeviri dansımızda sıra Uzay Akımları’na geldiğinde kafam pek yerinde değildi açıkçası. Bir daha başkalarının çevirilerine editörlük yapmayacağıma dair dizlerimin üstüne çöküp gök gürültüleri eşliğinde yumruklarımı havaya sallayarak ettiğim tüm yeminlere rağmen, yaşadığım maddi sıkıntılardan ötürü tükürdüğümü bir güzel yalamak zorunda kalmış ve Babür İmparatorluğu’yla ilgili tarihi bir romanın düzeltisine başlamıştım. Ama ne yazık ki düzeltmem gereken kitap hatalı çevirinin sınırlarını dikiş yerlerinden patlatırcasına zorladığından o iş maddi bir destekten çok ruhi bir kösteğe dönüştü.

O yüzden, en nihayetinde Uzay Akımları’na geçebildiğimde beynim hayli yorgundu. Delhi, Agra ve Semerkant civarlarında dolaşırken bir anda Trantor, Sirius ve Arcturus civarlarına ışınlanınca da hepten ambale oldum. Neyse ki kitap beklediğimden daha keyifliydi. Bir Asimov romanı çeviriyor olmanın verdiği kıvanç, romanı okurken aldığım keyifle birleşince ortaya gayet memnun kaldığım, güzel bir çeviri süreci çıktı.

Uzay Akımları (Currents Of Space), üçlemenin ilk kitabı olan Toz Gibi Yıldızlar’dan yaklaşık 6200 yıl sonra, 11129 yılında geçiyor. O nedenle iki roman arasında aynı evrende geçmeleri dışında hiçbir bağlantı yok. Bununla birlikte Trantor İmparatorluğu’nun artık kurulduğunu ve giderek yayılmaya başladığını görüyoruz. Bu da Biron Farrill ve arkadaşlarının başarılı olduğu izlenimini uyandırıyor bizde. Dünya gezegeni ise çok farklı ve enteresan bir konumda çıkıyor karşımıza. Ama kitabın sürprizlerini bozmamak için bunun ne olduğunu söylemeyeceğim.

Kitapta Florina adlı bir tarım gezegeni ile ona hükmeden Sark adlı egemen bir gezegen arasındaki ilişki anlatılıyor. Florina “kirt” denilen, çok özel bir bitkinin tüm galakside yetiştiği tek yer olma özelliğine sahip. Sark çok uzun yıllar önce burayı hâkimiyeti altına almış ve gezegenin halkını âdeta köle gibi çalıştırıyor. Galaksinin geri kalanıysa kirtten mahrum kalmamak adına Sark’ın yaptıklarına göz yumuyorlar.

Derken günün birinde Rik adındaki, yarım akıllı bir Florinalı birdenbire akli melekelerini geri kazanmaya başlıyor ve aslında başka bir gezegenden geldiğini, geçmişte başka biri olduğunu hatırlıyor. Daha da önemlisi Florina’nın yakında yok olacağı gibi çok elzem bir bilgiye de sahip kendisi. Böylece başına ne geldiğini araştırmak için koyuluyor yola. Ancak hiç hesaplamadığı şey hem Trantor casuslarının hem de Sark kuvvetlerinin onun peşine düşeceği… Polisiye-bilimkurgu tadındaki maceramız da bu şekilde başlamış oluyor.

30 Mart 2019 Cumartesi

Yeni Çeviri: Gökteki Çakıl Taşı - Isaac Asimov

Isaac Asimov'un Galaktik İmparatorluk üçlemesinin son kitabı "Gökteki Çakıl Taşı" (Pebble In The Sky) için yaptığım çeviri 5 Nisan'da görücüye çıkıyor.

Aslında kendisi Asimov'un kariyeri boyunca yazdığı ilk kitap. Üstat o güne dek sadece kısa bilimkurgu hikâyeleri kaleme alıyormuş. Gökteki Çakıl Taşı ile ilk romanını yayımlamış. Böylece Vakıf ve Robot serilerine giden yolda da ilk adımı atmış aslında.

Bununla birlikte kitapta anlatılan olaylar kronolojik açıdan üçlemenin ilk iki cildi olan Toz Gibi Yıldızlar ve Uzay Akımları'ndan sonra geçiyor. Bu sefer Trantor İmparatorluğu'nun en görkemli yıllarındayız. Dünya ise galaksideki diğer gezegenler tarafından küçümsenen, değersiz görülen bir yer. Sadece gökteki bir çakıl taşı...

1949 yılının Amerikasında yaşayan Joseph Scwartz beklenmedik bir olay sonucunda işte kendini tam olarak bu gelecekte, bu istenmeyen gezegende buluveriyor. Ne dillerini ne âdetlerini anlayabildiği bu gezegenden kaçmak, evine dönmek için çabalayan Scwartz'ı ve bizleri tahmin edemeyeceğimiz bir macera bekliyor sonrasında.

Editörlüğünü sevgili Ömer Ezer'in üstlendiği kitap 5 Nisan'da raflardaki yerini alacak. Bu ayrıca Asimov'la olan üç perdelik, çok özel dansımın da sonuna geldiğim anlamına geliyor. Böylesine büyük bir ustanın kitaplarını çevirmek benim için gerçekten ama gerçekten de tarif edilmez bir onur ve mutluluktu. Bana bu fırsatı sundukları için sevgili Alican Saygı Ortanca'ya ve İthaki Yayınları ailesine teşekkürü borç bilirim.

Keyifli okumalar...