16 Mayıs 2012 Çarşamba

Ne dedin, ne dedin?

Dün öğleden sonra acil olarak bankaya gitmem icap etti. Hava da bir acayipti ki sormayın gitsin. Sabahtan beri bir açıp bir kapıyor, adeta Artema reklamına nazire yapıyordu kendisi. Üzerimde de incecik bir tişört ve kot pantolondan başka bir şey yoktu işin kötüsü.

"Ben dışarı çıkayım da yağmur başlasın artık." dedim çalışma arkadaşlarımdan birine, sokağa adımımı atarken. İster inanın ister inanmayın ama bunu dememle birlikte ilk damlaların tepeme inmesi de bir oldu. "Çenem tutulsun!" diyerek yarı koşar vaziyette bankanın yolunu tuttum. Ama nafile... Öyle ahım şahım yağmamasına rağmen düşen damlaların iriliği sayesinde birkaç dakika içinde sırılsıklam olmuştum bile.

Bankanın kapısından girdiğimde içerideki tüm müşteriler dönüp afallamış bir şekilde bana baktı. Benim dışımdaki herkes gayet kuruydu ne de olsa.
"Ne oldu hocam, bu ne hal?" diye sordu müşteri temsilcimiz Onur, gayet şaşkınca.
"Yağmur yağıyor." diye cevapladım, gayet ıslakça.
"Ne yağmuru yahu. Daha demin camdan baktım, ortalık günlük güneşlikti." dedi kafasını pencerelerin olduğu tarafa doğru uzatarak.
"Vallahi yağıyor yahu! Yalan mı söyleyeceğim? Baksana şu halime."
"Yok hocam, yok. Ahmak ıslatandır o." dedi gayet doğal bir şekilde.
O anda göz göze geldik ve aramızda derin bir sessizlik oldu.
"Bir dakika, bir dakika... Sen ne demek istiyorsun bakayım bana?" diye sordum sonunda, bıyık altından gülerek.
"Yok hocam! Öyle demek istemedim!" diye atıldı Onur, eli ayağı birbirine dolaşarak. Sonradan yüzümdeki gülümsemeyi görüp rahatladı tabi. Ama lafı da yemiştim hani.

Hava da benim zeka seviyem hakkında aynı fikirde olacak ki işimi bitirip de dışarı çıktığımda beni masmavi bir gökyüzü ve parıldayan bir güneş karşıladı. Hatta o kadar sıcaktı ki geri dönünceye kadar üzerimdeki her su tanesi kuruyuverdi, gitti.

***

Ofise döndüğümde yoğun bir iş temposu kucakladı beni. Sadece yarım saat geçmiş olmasına rağmen evraklar masamın üzerini istila etmişti. Muhasebecimiz Ayşegül ile sevkıyattan Yücel ise harıl harıl bir irsaliyeyi kesmek için uğraşıyordu. Sorunlu bir müşterinin sorunlu bir irsaliyesiydi. Baktım iş bayağı karışık, bari ben de yardım edeyim dedim ve geçtim Ayşegül'ün yanına. Ayşegül ile ben masanın arkasındayız, Yücel de karşımızda...
"Bu adama gıcık oluyorum." dedi Ayşegül. "Her işi sorunlu, her işi problemli! Sinir herifin teki."
"Yanındaki de öyle..." dedi Yücel, dalgın dalgın.
"Nasıl yani? Bana mı dedin?" dedim ben.
"Yok abi! Adamın yanında çalışan adamı kastettim!" dedi Yücel, panikle. Sonra şaka yaptığımı anlayınca güldüler tabi.

Aynı günde kazara da olsa ikinci lafını yiyen ben de onlarla birlikte güldüm. Ama benimki daha çok "Ne olacak benim bu halim?" gülüşüydü.


29 Nisan 2012 Pazar

17. İzmir Kitap Fuarı’nın ardından

On yedi yıl… Dile kolay. Tam on yedi yıl önce başlamış İzmirli kitap tutkunlarının her yıl iple çektiği bu güzel ve anlamlı organizasyon. Üniversite yıllarımda sınıf arkadaşlarımla birlikte Altıncı İzmir Kitap Fuarına katıldığımız zamanı hatırlıyorum da… Ne kadar heyecanlı ve ne kadar da hevesliydik. İşin güzel tarafı hâlâ öyleyiz. Bir diğer güzel şey de aradan onca yıl geçmesine rağmen fuarın kapılarından içeri girerken yanımda aynı dost yüzlerin olması, yüzlerinde ve gözlerinde hâlâ aynı samimiyeti görebilmem. 

Oysa ne kadar da emindim bu yılki fuara içim buruk, boynum bükük katılacağımdan. Yayın evim, bir hafta kadar önce bana bu sene İzmir fuarına katılmayacağını bildirmişti çünkü. Moralim acayip derecede bozulmuştu. Ama çok şükür ki hiç de öyle olmadı ve oldukça eğlenceli, moral depolatan, kütüphanemi dolup taşıran bir fuar haftası geçirdim. 

İzmirliler bilir; senede bir gün şehre acayip derecede yoğun ve şiddetli bir yağmur yağar, sokakları seller götürür ve çöp tenekeleri sandal olmaya özenerek caddelerde aheste aheste dolanmaya başlar. Ama ertesi gün o yağmur hiç yağmamış gibi günlük güneşlik olur her taraf. İşte o yağmurlardan biriyle başladı 17. İzmir Kitap Fuarı… Fuara gittik, gidiyoruz, birazdan gideceğiz derken yağmur yağdı da yağdı, seller aktı da aktı ve camdan bakmaktan yorgun düşen tüm Arap kızları yanına diğer milletlerden arkadaşlarını da alarak başka işlerle meşgul olmaya başladı. Ama yağış bir türlü dinmek bilmedi… 

Günlerden Cumartesi olduğundan öğlene kadar çalışıyordum güya. Fakat önümde biriken işler de yağmurla doğru orantılı gidiyordu aksi gibi. Böylece sözde saat 15:00’te olan buluşmamız hem yoğun yağmur hem de yoğun iş tempom yüzünden önce 16:00’e, sonra 17:00’e erteledi; en sonunda da kendini ‘İptal Edilmiş Randevular Çukuru’nda buluverdi. Saat 17:30 gibi şansıma söverek kapıdan çıktığımda yağmur hâlâ yağıyordu. Kendimi zar zor şirket arabalarından birine attım ve iş arkadaşım beni eve bırakırken küskün gözlerle dışarıyı izlemeye başladım. Derken hiç beklemediğim iki şey gerçekleşti: Yağmur birdenbire sona erdi ve tıkanan trafiğin etkisiyle aracımız tam da fuarın kapısının önünde duruverdi. Gözlerime inanamadım! Hatta onları bir iki kez kırpıştırma gereği bile hissettim. Bir fuar kapısına, bir de tıkanan trafiğe baktım bir müddet. Sonunda dayanamayıp “Ben iniyorum!” dedim ve hücum borusu eşliğinde kapılara koşturdum.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Biz bunu istiyoruz: The Witcher


Başlangıcını Kralkatili Güncesi’yle yaptığımız okur odaklı projemizin ikinci adımını da nihayet sizlere sunmaktan onur duyuyoruz.

Okurların isyanına, dilimize bir türlü kazandırılamayan kaliteli kitaplardan uzak kalmasına ya da bilinmeyen cevherlerin bu bilinmezliğine ışık tutmak için başlattığımız Biz Bunu İstiyoruz projemizde ikinci adım çok büyük bir efsaneye ayrılmış durumda: The Witcher!

The Witcher denilince aklımıza hemen bilgisayar oyunu gelir ki bu oldukça da doğaldır. Sadece Türkler değil, İngiliz ve Amerikalılar bile önce onu oyunla tanıdı. Fakat Rivialı Geralt’ın ortaya çıkışı aslında bir kitap serisine dayanıyor. Hem de kara fantastik kurgunun en sağlam eserlerinden olarak. Dahası, kendisi öyle bir doğuyor ki peşine pek çok ülkeden aldığı ödülleri takarak, bu türde ne kadar kalıcı olduğunu ilan ediyor.

Polonyalı yazar Andrzej Sapkowski’nin ilk olarak 1986’da kaleme aldığı The Witcher: The Last Wish öykü kitabı, aynı zamanda The Witcher’ın ilk oyununun da senaryosunu oluşturuyor. Şu ana kadar beş roman, iki oyun, bir televizyon dizisi ve çizgi roman serisi olarak dünyayı kasıp kavuran Geralt, kitaplarıyla oyunundan çok önce kült eser olmuştu bile. Ne gariptir ki, piyasanın öncüleri olan Amerikan ve İngiliz yayınevleri bu seriyi 2007’de kendi dillerine kazandırdı. Fakat onlardan çok önce başkaları bu kült eseri kendi okurlarına tanıtmıştı bile.

Böylelikle bir projenin daha sonuna gelirken sizleri Rivialı Geralt’ın gri, iyinin ve kötünün, canavarın ve insanın hiçbir şekilde ayrılamadığı dünyasında arka kapak yazıları, incelemeler, okur yorumları ve ön okumalarla baş başa bırakıyoruz! Dileriz, bu eşsiz eser de dilimize kazandırılır da Türk okurları olarak Geralt’ın karanlık dünyasında kendine gri bir yol çizer.

Projeye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli. Keyifli okumalar!

15 Nisan 2012 Pazar

Yitik Öyküler, Hürriyet Keyif ekinde!

Bu sabah oldukça hoş bir sürprizle karşılaştım. Kayıp Rıhtım forumunda sabah kahvaltısı sonrası kısa bir gezintiye çıkmıştım ki bir de ne göreyim? Yitik Öyküler Kitabı konusunda, sevgili Yosun Erdemli'den şöyle bir mesaj var: "Hürriyet'in Pazar ilavesi Keyif'te kitap tanıtımlarına alınmış Yitik Öyküler. Tebrikler İhsan."

İlk verdiğim tepki, ekrana sabitlenip kalmış bakışlarla "Nasıl yani?" demek oldu yavaşça. Hiç beklemiyordum çünkü böyle bir şeyi. Son hatırladığım Şener Şen misali topuklarım bir tarafıma vura vura mahalle bakkalına koşturduğum. Son kalan gazeteye uçarcasına atıldım ve hızla Keyif ekini aramaya başladım. Bu esnada da bakkalımız hem tereddütlü bir şekilde bana hayırlı pazarlar diliyor hem de kaçamak bakışlarla ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Yüzündeki ifadeye bakılırsa "Oha, yavaş! Hiç mi gazete görmedin hayatında..." tarzı cümleler geçiyordu aklından.

Ama oradaydı işte! Kitap tanıtım sayfalarında... Sayın Çağlayan Çevik, haftanın yenileri köşesinde benim kitabıma da yer vermişti sahiden.
Ne yalan söyleyeyim, yerli fantazya öykü veya romanlarında özgünlük arayanlardanım. Yani isimleri Tom, Jack olmayan kahramanlar veya Elf, Ork gibi kaynağı belli türlerin yerine ifritlerin, pirabokların, dev analarının, al karılarının olduğu metinler ilgimi çekiyor. Her zombi hikâyesinde “birgün İstanbul’u da işgal etse ya bunlar,” diye iç geçirenlerdenim. Daha doğrusu geçirenlerdendim, demeliyim. Çünkü İhsan Tatari’nin Yitik Öyküler Kitabı her anlamda hasretimi dindirdi. Hem de ne dindirmek. Kitapta yer alan toplam dokuz öyküde kılıçlar, şövalyeler, büyücüler, cadılar, yaşayan ölüler, cyborglar, cesur insanlar, kahramanlar, kalem erbabları, üç kağıtçılar, mutantlar ve haliyle insanlar geçit resmi düzenliyor. Büyük kimyasal savaş sonrası İstanbul’un orta yerinde cyborgların insan avına çıktığı, insanların gözü dönmüş zombilerle uğraşmadığı, aşkını arayan adamların aslında bir cadı tarafından aşkın dehlizlerine itildiği, artık yazı yazmanın unutulduğu yıllarda mektup yazmak için insan üstü mücadelenin verildiği öyküler. Yitik diyarlardan gelen, Yitik Öyküler Kitabı bize bir yandan da şunu müjdeliyor; bu topraklarda artık fantazya yazınının özgün ve iyi örnekleri veriliyor, yeter ki görebilelim. Heyecanla okuyacağınız öyküler toplamı.
Bu güzel tanıtım için sayın Çağlayan Çevik'e, haberden haberdar ettiği için kıymetli Yosun Hanım'a ve benden desteğini esirgemeyen siz değerli dostlarıma buradan selam olsun.

Not: Orijinal metini görmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

12 Nisan 2012 Perşembe

Çok çalışmak bünyeye zararlıdır

Yeni yıla iş yerinde girdiğimde bir şeylerin feci derecede ters gideceğini tahmin etmeliydim. Millet dışarıda havai fişekler atıp deliler gibi yılbaşını kutlarken ben muhasebe katında oturmuş stok kayıtlarını düzeltmekle cebelleşiyordum, bizim çocuklar da depo sayımını tamamlamaya çalışıyordu. Kepenkleri indirdiğimizdeyse saat gece 1:30’u gösteriyordu. Bir de üstüne arsızca “Yeni yıla burada girdik ya, artık bütün yılı çalışarak geçiririz.” diye espri yapmıştım. Artık yeni yıl dileği kabul edildiğinden midir yoksa hakikaten de “yılbaşını nasıl girersen bütün yılı öyle geçirirsin” hurafesinin gerçek olmasından mıdır nedir bilmem, o günden beri işten erken çıkmak nasip olmadı bana. Hal böyle olunca ne blog tutmaya ne de hikâye yazmaya zaman bulamaz oldum. Demek ki neymiş? Sonucunu düşünmeden espri yapmayacakmışsın. 

Başka mekân ve insan yüzü göremediğim için yazdığım da konuştuğum da iş yeriyle alakalı oluyor kaç zamandır. O da yazmaya vakit bulabilirsem tabi… Ama bu kısıtlama kesinlikle başıma gelen komik şeylerin azaldığı anlamına da gelmiyor. Mesela ne mi? 


* Diğer firmalarla ay sonu mutabakatlarını yaptığımız zamanlardı. Muhasebeciliğin en civcivli dönemleri yani… Ofisteki iki telefon sık sık aynı anda çalıyor, biz de hangisine bakacağımızı şaşırıyorduk. Yine iki telefonun aynı anda çaldığı bir anda Ayşegül (yeni arkadaşımız) bir telefonu kaptı, ben de ağır çekimde uçarak diğerine atladım. Şans eseri ikimiz de yan yana, aynı masanın arkasında duruyorduk. Benim konuşmam biraz hararetli geçiyordu; bir iş konuşmasından çok ağız dalaşı gibiydi desem yeridir. Neyse efendim, karşımdaki şahısla görüşmemizi bitirir ve en derin saygılarımızı karşılıklı olarak birbirimizin sülalesine iletirken benim kulaklarımdan hafifçe dumanlar çıkmaya başlamıştı bile. O sinirle telefonu Çat! diye kapatıverdim. Aynı anda Ayşegül şaşkın şaşkın bir bana, bir elindeki ahizeye bakmaya başladı. 

“Ne oldu?” diye sordum merakla. 

“Abi…” dedi hala bir ahizeye bir bana bakarak. “Benim telefonumu kapattın!” 


* Bir gün yine hararetle çalışırken, hararetimiz fazla yükselmiş olacak ki, elektrikler aniden kesiliverdi. Önümüzde bir sürü yığılmış iş vardı ama öylece kalakalmıştık işte… Ne yapacağımızı bilemez bir vaziyette öylece bekledik bir müddet. Derken ofisin kapısı açıldı ve elinde iki boş pet bardakla Kadir girdi içeri. İçlerinde de birer sallama çay poşeti vardı. 

“Hayırdır Kadir?” dedim. 

“Sebilden sıcak su almaya geldim abi.” dedi gayet doğal bir şekilde. 

“Oğlum elektrikler kesik, nasıl alacaksın ki?” dedim gülerek. 

“Sizin de mi kesik?” dedi şaşırarak. “Aşağı katın elektrikleri kesilmiş de… Ben de bari sizden alayım demiştim.” Gözlerini kırpıştırarak odadan çıktı ve merdivenlerden aşağı seslendi: “Yukarının da cereyanları kesikmiş arkadaşlar!” 

Biz gülmekten yerlere yattık tabi… 


* Muhasebe bölümü çalıştığımız binanın üçüncü katında bulunuyor. Zemin katta da sevkıyatçı arkadaşlar var. Fatura ve irsaliye trafiğimiz çok olduğundan bu iki kat arasında koşturmacamız bol olur. Bir gün Yücel isimli arkadaşımız koşa koşa merdivenlerden çıkıp yanımıza geldi ve bir irsaliye kestirmek istediğini söyledi. Ayşegül de başladı bilgileri girmeye. Bir malzemede ufak bir anlaşmazlık olunca “Durun ben bir aşağıya sorayım.” diyerek telefona sarıldı. Kimse cevap vermeyince ahizeyi yerine koyup bizim kapının önüne çıktı ve merdivenlerden aşağı seslenmeye başladı. Biz de bu esnada masalarımıza oturmuş, kulak misafiri oluyorduk. Baktı yine cevap veren yok bir kat aşağı indi ve tekrar seslendi. Bu kez sesini duyurmayı başarabilmişti. Kısa bir konuşmanın ardından “Tamam!” dedi ve yukarı çıkan ayak seslerini duymaya başladık. Ama nedense ayak sesleri bizim katta durmadı ve bir kat daha çıkmaya devam etti. Ayşegül’le gözlerimizi kırpıştırıp birbirimize bakakaldık. Bir anlık bir sessizlik oldu, ardından yavaş adımlarla aşağı indiğini duyduk Yücel’in. Kapıyı açtığında yüzünde şaşkın bir ifade vardı: 

“Üç kat çıkmaya alışmışız yahu. Hızımı alamayıp en üste çıkmışım. Bir an nereye geldiğimi şaşırıp kaldım.” dedi. Sonrası kahkahalar… 

14 Mart 2012 Çarşamba

Bursa Gazisi

Bursa Gazisi unvanını da gururla taşıdığı diğer madalyalarının (Ketçap & mayonez savaşları fedaisi, istilacı çay ordusu mağduru, zamansız yağan yağmurların bedbaht bedevisi) yanına ekleyen Yorgun Savaşçı’dan hepinize selam olsun. Bir ‘kitap fuarı sonrası’ yazımla birlikte yeniden karşınızdayım. Bu kez değişiklik yapıp “Yaz artık şu hatıralarını!” baskısına maruz kalmadan kendi rızamla başlayayım istedim. Okurlarımın bana doğru tehditkâr bir biçimde salladığı tava ve oklavaların bununla kesinlikle ilgisi yok. Vallahi! 

Bildiğiniz üzere dün Bursa Kitap Fuarı’nda imza günüm vardı. Sabah 4:00 otobüsüne yetişebilmek için kargaların sabah kahvaltısına başlama fırsatı dahi bulamadığı, pirelerin ise uygunsuz yerlerde uçuş talimi yaptığı bir saatte evden çıkmam gerekti. Hemen sokağın köşesindeki taksi durağına yöneldim, önünde boş bir taksi bulunca da çok sevindim. Ama çok geçmeden bu sevincim kursağımda kaldı çünkü taksi vardı, durak vardı ama ortada şoför yoktu! Ne yapsam ne etsem, yoksa geç mi kalacağım falan derken bir de baktım karşıdan bir başka taksi yaklaşıyor. Üstelik boş! Hemen, uzun zamandır göremediği sevgilisine kavuşan bir adam misali kollarımı iki yana açarak arabanın üzerine koştum. Hani altımda kumsal, arka planda deniz olsa, adamın yüzünde de o yarı uykusuz yarı nemrut ifade olmasa çok güzel bir an olabilirdi bu. 

Kısa bir yolculuğun ardından gecenin 3:30’unda, Üçyol’daki otobüs bürolarının önünde beklemeye başlamıştım. Hava inadına esiyor ve bu saatte dışarıda gezme gafletini gösterenleri (o gafil ben oluyorum) buz gibi kollarıyla zalimce kucaklıyordu. Etrafta kimsecikler yoktu. Üstelik binmem gereken servis de görünürlerde değildi. Hafiften endişelenmeye ve otobüsü kaçıracağımı düşünmeye başladım. Bilirsiniz; “Ya servis gelmezse, ya bir aksilik çıkarsa?” tarzı sorular dolanmaya başladı beynimin şüpheci hücrelerinde. 

Derken tam karşımdan pek de tekin görülmeyen iki kişi yaklaşmaya başladı. “Hah, bir bu eksikti.” diye düşünürken bir başka taksi kaldırıma yanaştı ve içinden uzun boylu, yapılı ve kel kafalı bir adam iniverdi; şöyle bir bana bir de onlara baktı ve hızlı adımlarla yanıma geldi. Elindeki küçük seyahat çantasından anladığım kadarıyla o da bir yolcuydu. Bunu gören şüpheli ikiliyse hafifçe yön değiştirerek yanımızdan geçip gitti.

“Selamünaleyküm!” dedi babacan bir tavırla. 
“Aleykümselâm.” diye yanıtladım tavşancan bir edayla. 
“Sizin yolculuk ne tarafa?” 
“Bursa.”
“Ooo, beraberiz demek. Ben Bursa otobüsünün şoförüyüm.” diye geldi cevabı. O anda oldukça rahatladım tabi, korkmama gerek yoktu. Üstelik o olmadan otobüs hareket edemezdi, servisi kaçırma olasılığı da bir anda ortadan kalkmıştı. 

Sonradan öğrendiğime göre adam eski bir boksördü aynı zamanda. Servis gelinceye kadar kafasının tasını attıran kaç kişinin ağzını burnunu çekinmeden kırdığını gayet ayrıntılı bir şekilde öğrendim. Bu sohbet esnasında ağzımı açmamaya özellikle dikkat ettim tabi. Maazallah adamın kızdırırım falan… İşin ucunda kitap fuarına gitmek yerine gözümü hastanede açmak vardı ne de olsa. Artık kitap imzalamak yerine sizlere kol ve bacak alçılarımı imzalatır, eksik dişlerim ve çatlak gözlüğümle sempatik bir şekilde sırıtırdım. Neyse ki çok geçmeden servis arabası geldi ve sorunsuz bir yolculuğun ardından kendimi otobüsün rahat koltuğuna atıverdim. Balıkesir’e kadar sakin geçen yolculuk orada binen ve tam önümdeki koltuğa oturan yaşlı teyzeyle biraz renk kazandı. Teyze, sağ olsun, koltuğunu yatırmak için elini arkaya attı ve benim tepsinin kenarını bir güzel kavrayıverdi. Ardından eski topraklara yakışır bir şekilde sertçe asıldı ve şaşkın bakışlarım arasında, üzerinde meyve suyu olan bardağımla birlikte bir güzel kapatıverdi tepsiyi. Olan pantolonuma oldu tabi… Allah’tan bardağın içinde çok fazla bir şey kalmamıştı. Teyzenin bana attığı kaçamak bakış ve ne yaptığının farkında değilmiş gibi panikle önüne dönmesini saymıyorum bile. 

3 Mart 2012 Cumartesi

Bursa'nın ufak tefek taşları...

Bildiğiniz (ya da şimdi öğreneceğiniz) üzere 10. Bursa Kitap Fuarı önümüzdeki hafta yani 10 Mart günü ziyaretçilerine kapılarını açacak. Eğer çok büyük bir aksilik olmazsa (olur ya; lastik patlar, şoför atlar ya da ne bileyim Asteriks'deki tonton şefin de sürekli söylediği gibi gökler başımıza yıkılır falan) ben de gelecek Pazar yani 11 Mart günü Bursa Kitap Fuarında olacağım inşallah. 

Küçüklüğümde bu yeşil şehre çok gidip gelirdik. Orada pek çok güzel anım var; o yüzden Bursa'nın yeri ayrıdır bende. Mesela sülalece Uludağ'a gidip kaybolduğumuz; o da yetmiyormuş gibi yazın ortasında önce sise, sonra yağmura ardından da dolu yağmuruna maruz kaldığımız geziyi hiç unutmam mesela. Tahmin edebileceğiniz gibi çok eğlenmiştik! Yine sülalece Karamustafa Hamamı'na gidip hep birlikte bir güzel hastalandığımız bir başka seyahati de sık sık anımsayıp gülümseriz. 

Babamın iş münasebetiyle kullandığı ufak bir motosikleti vardı bir de. Beni arkasına oturtturur, oradan oraya gezip dururdu. Ben de adamcağızın sırtına sıkıca yapışır, düşmemek için dua eder dururdum. O gezilerden tek anımsadığım altımızdan geçip giden asfalt ve babamın geniş sırtı... 

Bir seferinde de ailece gitmiş fakat her zaman konakladığımız otelde yer bulamamıştık. Biz de mecburen başka bir yerde kalmak zorunda kalmıştık. Ama otel o kadar kötüydü ki... Koridorları labirent şeklinde tasarlanmıştı ve rehber olmadan odanızı bulmak gibi bir şansınız yoktu mesela. Halılar falan da bayağı kirliydi. Başka yer kalmadığından orada konaklamak zorunda kalmış lakin bütün gece korkumuzdan uyuyamamıştık. 

Kulağa öyle gelmese bile hepsi de hakikaten güzel günlerdi. O yüzden uzun yıllardır adım atma şansını yakalayamadığım bu toprakları yeniden ziyaret edebileceğim için mutluyum. Endişe mi? Yok canım, niye endişeleneyim? Başımıza gelmeyen kalmamış ne de olsa, daha kötü ne olabilir ki? (Gulp!) 

İzmir'den Bursa'ya günübirlik gitmek pek kolay değil tabi. Özellikle uçakla gitmeye çalışmak bir hayli güç bir uğraşmış taze edindiğim bilgilere göre. Çünkü bizim buradan oraya giden tek uçak öğlen 16:30'da kalkıyor, dönüş için ilk uçaksa 17:30'da. Kısacası uçakla gitmeye kalktığım zaman fuara adımımı atmamla geri dönmem bir olacak. O yüzden bana altı saatçik (!) mecburi bir otobüs yolculuğu görünüyor ufukta. Hatta ufukta değil, direkt cepte; biletimi şimdiden aldığıma göre... Yine de bu durumdan hiç ama hiç şikayetçi değilim. Düşünsenize bir; o yolculukta, o fuarda ve dönüş seyahatinde ne maceralar yaşarım kim bilir? Bayağı bir yazı malzemesi çıkar blog için kanımca. Yayın evinden fuara katılacak arkadaşları yeniden görmek de güzel olacak eminim. Bir de işin içinde Kayıp Rıhtım'dan sevgili berre ve blog dostlarından Hypatia ile tanışabilme olasılığı da var tabi. Hal böyle olunca insan ister istemez heyecanlanıyor ve bazı şeyleri seve seve görmezden gelmeye başlıyor.

Şimdilik tek derdim sabah saat dörtteki otobüsüme nasıl yetişeceğim ve o uykusuzlukla fuarda benimle konuşma bahtsızlığına erecek olan insanlara neler geveleyeceğim. 

Ziyaretçi: "Bir imzanızı alabilir miyim acaba? Adım Mıstık." 
mit: "Ne? Yastık mı? Tabii... Kuş tüyü olsun lütfen."
Ziyaretçi: "Ne yastığı yahu? İmza diyorum, imza. Hani kapağa..."
mit: "Hadi yatağa mı? Hemen! Bir dakika, önce pijamalarımı giymem lazım."
Ziyaretçi: "Aaa! Herife bak, düpedüz soyunuyor yahu!"

Ertesi gün çıkacak manşeti tahmin edersiniz sanırım: Sanat için soyundu! 

Uzun lafın kısası Pazar günü Bursa Kitap Fuarında olacağım. Bu sayede hem BU Yayınları standında kitaplarımı imzalayacağım hem de yeni çıkan kitaplardan birkaçını daha bohçama atıp okunacaklar listemi biraz daha kabartacağım (bu listenin adını "okumak istediğim ama bir türlü başlayamadığım devasa kitap yığını" olarak değiştireceğim bu gidişle). Adresim; Salon 2, stand 501 A. O civarlarda olan, olacak olan, olmayıp da olabilecek gibi olan herkesi beklerim efendim.

Darısı İzmir Kitap Fuarının başına...

26 Şubat 2012 Pazar

Sinema hatıraları

Sinemaya gitmeyi oldum olası çok severim. Elimde buram buram tereyağı kokan patlamış mısırımla koltuğuma yerleşmenin, filmlerin kimi zaman gülüp kimi zaman heyecanlandıran o büyülü dünyasında kaybolmanın verdiği hazzı başka hiçbir şeye kolay kolay değişmem. Bana sinemada film izlemek kadar keyif veren başka bir şey varsa o da sinemaya eş-dost ve arkadaşlarımla gitmek şüphesiz. Çünkü onlarla daha bir keyifli, daha bir maceralı oluyor her şey. İşte size onlardan bir kuple… 

* Bir keresinde erkek kardeşimin doğum günü şerefine sinemaya gitmeye karar vermiştik. Kız kardeşim Esra ve kuzenim Cihat’la birlikte dört kişiydik. Vizyonda da “George of the Jungle” adında bir Tarzan parodisi vardı, hiç unutmam. Çok güzel ve keyifli bir filmdi, bol bol kahkaha atmıştım tüm seans boyunca. Ama bu kahkahalarımın yarısını yanımda oturan Esra’ya borçluydum. Çünkü film altyazılıydı ve sevgili kız kardeşim yazıları okurken filmi takip edemiyor, filmi izlerken de diyalogları kaçırıp duruyordu. Mesela o anda komik bir sahne gerçekleşiyordu ve tüm salon kahkahayı patlatıyorduk. Esra hariç… Tam gülüşmeler yavaş yavaş dinerken o bana dönüp şöyle fısıldıyordu: “Ne dedi?” Birkaç dakika sonra komik bir şey daha oluyordu ve Esra yine bana dönüp o meçhul sorularından birini yöneltiyordu: “Ne oldu?” Filmi mi takip etsem, ona mı açıklama yapsam şaşırmıştım anlayacağınız. 

* Üniversite yıllarımda sınıf arkadaşlarımla birlikte “Perili Köşk” adındaki korku filmine gitmeye karar vermiştik. Beni tanıyanlar korku filmleriyle aramın ne kadar iyi oluğunu bilir, afişini görsem kaçarım. O derece yani… Tabi o zamanlar gençliğimin de verdiği ‘yiğitliğe şokella sürdürmeme’ çabalarımdan dolayı sesimi çıkartmamıştım. Neyse efendim filme girdik, başladık izlemeye. Işıkların kapanmasıyla ben koltuğuma gömüldüm zaten. Neyse ki çok başarılı bir film değildi ve korkulacak pek bir şey yoktu ortada. Derken bir sahnede başaktörlerden biri köşkün bahçesinde dolaşırken yoruldu ve başucunda büyükçe bir heykel bulunan mermer bir havuzun kenarına oturdu. O anda heykel hareket etti ve koskocaman eliyle adamı yakalayıp suda boğmaya başladı. O elin hareket etmesiyle birlikte ben bir çığlık attım ki sormayın gitsin. Etrafımdaki diğer seyirciler, özellikle de Soner adlı arkadaşım filmdeki sahneden değil de benim çığlığım yüzünden koltuklarında öyle bir sıçradılar, öyle bir korktular ki anlatamam. 

* Bir bayram akşamı evde sıkılan üç kardeş, Zor Ölüm 4’e gitmeye karar verdik. Her zamanki gibi son anda harekete geçtiğimiz için sinemaya vardığımızda neredeyse tüm koltuklar dolmuştu. Sadece en ön sıranın en solunda yan yana üç koltuk bulabilmiştik hatta. Buna da şükür deyip biletlerimizi aldık ve salona geçtik. Kapıdan girmemizle birlikte sağ gözümün üst köşesinde bir tıkırtı duymam bir oldu. Sonra birdenbire görüşüm bulanıklaştı. Şaşkınlıkla elimi gözlüğüme attım ve yerinde yeller estiğini fark ettim. İnanır mısınız bilmem ama kapıdan adımımı atmamla gözlüğümün sapının kırılması bir olmuştu. Ne yapacağımı bilemedim tabi, öyle kalakaldım kapıda. O esnada arkadan gelen diğer seyircilerin – nazik – seslenişleri kibar itiş kakışlarıyla kendimi içeriye girmiş buluverdim. Eh, bilet parasını da ödemiştik haliyle. Bu noktadan sonra dönüş yoktu. Koltuklarımıza yerleştik ve filmin başlamasını beklemeye koyulduk. Ben de bu esnada gözlüğümü gözümde tutabilmek için başımı geriye yaslamak, sağa sola eğilmek gibi çeşitli atraksiyonlara giriyordum mecburen. Derken film başladı. Lakin en ön sıranın en solunda olduğumuz için filmi takip edebilmek bizim için tam bir işkenceydi. Önce en soldan başlayıp perdenin sağına doğru altyazıyı hızlı bir şekilde okuyor, ardından kafamızı 45 derece yukarı kaldırıp önce perdenin soluna sonra çabucak sağına bakarak filmi kaçırmamaya çalışıyorduk. Bu esnada ben de sürekli kayıp düşen gözlüğümle cebelleşiyordum bir de. Arada da kız kardeşimin soruları geliyordu yine: “Ne oldu? Ne dedi?” Tam bir komediydi anlayacağınız. İki saate yakın bir seanstan sonra üçümüzün salonu terk edişiyse kesinlikle görülmeye değerdi; 45 derece açıyla yukarı bakan, boyunları tutulup kalmış üç kardeş…

8 Şubat 2012 Çarşamba

Ruhlar Kayboluyor - Kitap İnceleme


Bazen bir şeyi anlatmak gerçekten de zor oluyor. Hele ki gerçekten sevdiğiniz biri ve onun değer verdiği bir şey söz konusuysa… Neden mi bahsediyorum? Pek sevgili yazarımız Aşkın Güngör ve onun yeni kitabı “Ruhlar Kayboluyor”dan elbette. Ne yazarsanız yazın bir türlü yakıştıramıyorsunuz ne o yazara ne de el emeği göz nuru olan kitabına. Yine de bir yerlerden başlamak gerek.

Ruhlar kaybolmaya başlasın

Geçtiğimiz ekim ayında okurlarıyla buluşan “Ruhlar Kayboluyor” uzun soluklu bir seri olarak tasarlanan yedi kitaplık “Kayıp Ruhlar Kulübü”nün ilk basamağı. Bundan tam yedi yıl önce yazılmaya başlanmış ve ancak günümüzde yayın aşamasına gelmiş. Yedi ayrı kişiyi (ya da yazarının deyimiyle yedi ayrı ruhu) konu alıyor ve karakterlerin her biri birbirinden ilginç. Her ruh için ayrı bir bölüm bulunuyor ve kitapta toplam 14 bölüm var.

Bir lanete maruz kalan ve alnında Ra’nın Gözü’nü taşıyan Levent Akarsu ilk ruh. Aynı zamanda ilk bölümün de başrol oyuncusu. Levent’in gücünü kazandığı kısımlardaki mekân ve karakter tasvirleri gerçekten çok başarılı. Okurken yazarın hayal gücünü takdir etmeden duramıyorsunuz. Bununla birlikte belki de anlatım olarak kitabın en zayıf bölümünü oluşturuyor bu sayfalar. Kahramanımızın aynı cümleleri sürekli tekrar etmesi ve bazı soruların yanıtını hiç olmayacak bir biçimde keşfetmesi okurken yerinizde hafifçe kıpırdanmanıza yol açıyor. Yine de olaylar merakınızı körükleyecek bir hızla gelişiyor ve bir çırpıda bölümün sonunda buluyorsunuz kendinizi.

İkinci bölümde güne normal bir genç kız olarak başlayan fakat ‘Hayalet’ olarak devam etmek zorunda kalan Melisa Çokeren’le tanışıyoruz. Ardından soluğu ‘Yabancı’ isimli bir diğer kahramanın yanında alıyoruz. Kendisi bizim dünyamıza ait olmayan lakin buraya nasıl geldiğini de hatırlayamayan yeşil tenli, sivri kulaklı, ayak bileklerinde minik kanatları olan biri. İşte bu noktadan itibaren kitaba dair hissettiğiniz tüm olumsuz düşünceleri bir daha hatırlamamacasına üzerinizden atıyor ve kendinizi kurguya kaptırıveriyorsunuz.

2 Şubat 2012 Perşembe

Matrakshop bizlerle


Daha önce Yemin ve Öç ile Yitik Öyküler Kitabı'nın sayfaları arasında çizimlerine rastladığınız sevgili A.Gökhan GÜLTEKİN son zamanlarda tatlı bir yorgunluk ve güzel bir projeyi hayata geçirmenin verdiği mutluluk içerisinde. Çünkü uzun zamandır planlanan matrakshop sonunda bizlerle.

2005 yılından beri kendisi gibi usta çizerler olan iki arkadaşıyla birlikte baskılı tişört işiyle haşır neşir olan sevgili Gökhan bu işi bir adım daha öteye taşımak istemiş ve hep birlikte www.matrakshop.com isimli internet sayfasını hayata geçirmişler. South Park, Şirinler, Sünger Bob gibi pek çok ürünün resmi lisansına sahipler. Aynı zamanda sitede kendi çizimlerinden oluşan çok hoş tasarımlar da var.


Üstelik sadece tişört değil, çanta ve kupa gibi aksesuarlar da mevcut ürün yelpazelerinde. Mutlaka göz atın, hemen her zevke göre bir şeyler mevcut.

Kendilerine buradan sonsuz başarılar diliyorum. Yolunuz açık olsun arkadaşlar.