18 Temmuz 2018 Çarşamba

"Miskin mi demek istediniz?"

Şu sıralar harıl harıl Asimov'un Uzay Akımları (Current Of Space) kitabını çeviriyorum. Ortalarında bir yerlerde Fifelı Samia (Samia of Fife) adında genç bir kadın çıkıyor karşımıza. Asimov'un alametifarikası olduğu üzere kendisi bilime âşık olan, sıradan bir ev hanımı olmaktan uzak, ne istediğini bilen bir kadın olarak portre ediliyor.

Gelgelelim bir noktada anılarına dalıyor ve dadısıyla aralarında geçen bir konuşmayı hatırlıyor.

“Neden böyle parlıyor dadı?”
“Çünkü o kirt Miakins.”

'Miakins' mi? Bu kızın adı Samia değil miydi yahu? Miakins de nereden çıktı şimdi? Soyadı mı acaba diye merak ettim önce. Öyle ya... "Fife" gezegeninin veya şehrinin ismi olabilir sonuçta. Ama ı-ıh. Tam adı Fifelı Samia olarak geçiyor her yerde. Kitabı hızlıca taradığımda Miakins kelimesinin sadece iki yerde geçtiğini gördüm. İkisi de dadısı tarafından, Samia'ya hitaben teleffuz ediliyor. E, baş harfi büyük olduğundan özel isim olduğu da belli. İyi de ne ki bu şimdi??

Sonraki işim kendine güveni olan her çevirmenin yapacağı gibi bir koşu gidip her derde deva olan Google'dan kopya çekmek oldu! :P Ama karşıma çıkan sonuç hüsrandı:

"Miskin mi demek istediniz?"

"Hayır be her derde dana Google! Miskin demek isteseydim öyle yazardım, salak mıyım ben?" dedim (Ekranda "evet" çıkıyormuş). Ardından "Asimov" ve "Miakins" kelimelerini yan yana arattım, ama sonuç yine aynıydı. "Miskin mi demek istediniz?" Hışımla arama üstüne arama yaptım: Samia Miakins, Current of Space Miakins, Fife Miakins... Ama yok! Yok arkadaş, yok. En nihayetinde karşıma tek çıkan çevirmeye çalıştığım kitabın bölümleri oldu sadece.

Sonra, tam da ümidi kesmişken, "Ya acaba bir küçültme sıfatı falan mı? Hani Mehmet'e Memo deriz ya hani..." diye bir düşünce geçti aklımdan. Nasıl geçti diye sormayın, manyak işte...

Derken bir "anne-bebek" sitesinde çocuğunun adını "Savannah" koymak isteyen ama bunun nasıl kısaltılacağından emin olamayan bir anne adayının yazdıklarıyla karşılaştım. Hamile ve çocuklu anneler bu ismin kısaltılıp kısaltılamayacağı konusunda hararetli bir tartışmaya girmişler. En sonunda da bir tanesi iyice kızıp de demiş ki, "Her isim kısaltılabilir. Benim kızımın adı Mia. Ve ona Moo, Minky, hatta Miakins bile diyorlar."

Miakins = Miacık...

Böylece çeviri için araştırma yaparken girdiğim abuk sabuk sitelerin arasına bir de hamilelik sayfaları katıldı. Doğurtturdun be Asimov!

7 Haziran 2018 Perşembe

Na-niii! Na-nii!

Bu aralar acil servis şoförü gibiyim.

Bir-iki hafta önce muhabbet kuşumu kan revan içinde veterinere yetiştirmiştim. Her hafta kontrole gidiyoruz şimdi, pansumanı yapılıyor.

Dün akşam da tam iftar vaktinde canım annemin eli iki yerden birden çok fena kesildi, her yere kanlar fışkırdı. Turnike yaptık, acile götürdük apar topar. Dikiş attılar, 1 hafta elini suya sokmayacaksın dediler. (Bilin bakalım yemek ve bulaşıklar kime kaldı :P) Şimdi de annemi götüreceğim günaşırı kontrole.

Panik anında araba nasıl sürülür, kan nasıl durdurulur, kırmızı ışıkta nasıl geçilir, şehrin en izbe köşelerindeki nöbetçi eczaneler nasıl bulunur, ara sokakta yol vermeyen şoförlere nasıl küfredilir, arkada annenizin olduğunu hatırlayıp nasıl kızarılır... Hepsini öğrendim!

Meslek değiştirip ambulans şoförü mü olsam acaba? (Olacakları görür gibiyim...)

25 Mayıs 2018 Cuma

Müebbet muhabbet

İki gündür veterinerlerde koşturuyoruz. Çılgın'ın kanadında bir kitle çıkmış. Doktor da oraya operasyon yaptı. Ama bizimki durur mu? Gagalayıp kanattı orayı eşek sıpası. Kan kaybından gidiyordu az kalsın...

Üstüm başım, yüzüm gözüm kan olmuş bir vaziyette yine veterinere gittik dün. Adam orayı dağladı, dikiş attı, bir daha gagalayamasın yarasını diye de kafasına bu koniyi taktı.

Şimdi çay kaşığıyla yem ve su veriyoruz beyime. O ise hâlâ şaklabanlık peşinde. Koniyi çıkarmak için geri geri koşuyor, bizi kandırıp aparatı çıkarttırmak için kafasını okşatıyor (hiç yapmaz). Bir yandan üzülüyorum bir yandan da gülüyorum kerataya.

Şuncacık can, nasıl da içini acıtıyor insanın... 9 yıllık arkadaşımız sonuçta. Dua ediyoruz şimdi iyileşsin diye.

27 Nisan 2018 Cuma

İkinci Baskı!


Cthulhu mitosu ile Titanik faciasını harmanladığım kısa romanım "Geçmişin Gölgesi Geleceğin Laneti" (Bkz. Bir kitaba neden uzun isim vermemeliyiz) ikinci baskısını yapmış. 

Başta emekleri için sevgili editörüm Aşkın Güngör olmak üzere okuyan herkese ve bugüne kadar tek kuruş telif ödemeyen yayınevime teşekkürler 😄

19 Nisan 2018 Perşembe

Kitapkolik...


Kitap alıp alıp okumamanın zararları... 

Uzun zamandır merak ettiğim bir romanı Kitapyurdu'ndan sipariş etmek üzereydim az önce. Sonra dur dedim, bir bakayım kitaplığımda var mı... Aradım taradım, tam yok galiba derken çıktı karşıma. Ama bir de ne göreyim? İki tane var! Üstelik ikisini de altlı üstlü koymuşum kitaplığa ve bundan haberim bile yok 😅 

Bir kısmını okumaya başlasam iyi olacak gaaalibaaaaaağğğ...

11 Nisan 2018 Çarşamba

Gece yarısı editör tırlatması...

Babür İmparatorluğu'yla ilgili şu malum tarihi romanın düzeltisine devam ediyorum. Az önce geldiğim bölümde "Mangligh boyunun beyi İbrahim Saru" (Ibrahim Saru, the leader of the Mangligh clan) diye bir adamdan söz ediliyor. Çevirmen "Mangligh" adını olduğu gibi bırakmış. Tabii benim gene kaşıntım tuttu. "Adamın adı İbrahim, halk Müslüman, boyun adı Mangligh, he mi? Olur mu len öyle şey?!" diyerek başladım araştırmaya.
Geçen seferden tecrübeli olduğum için bu sefer direkt Babürname'ye baktım ve "Manglıg ilinden İbrahim Saru" şeklinde çevrildiğini gördüm. Özbekistan'da Manglıg diye bir il var mı peki? Tabii ki yok... Hatta tarihi hiçbir kaynakta "Manglıg" diye bir yer yok. Yani yanlış çevrilmiş.
Bunun üzerine İngilizce Babürname'yi açtım. İyice arayıp taradıktan sonra denk gelen bölümü buldum ve orada da "Mingligh halkından İbrahim Saru," (Ibrahim Saru is of the Mingligh people) çevirisiyle karşılaştım. Mangligh oldu size Mingligh. E iyi de Çin'de ya da Hindistan'da değiliz. Özbekistan'ın göbeğinde, Semerkant ve Fergana civarındayız. Mingligh diye boy ismi mi olurmuş? Olmaz! Zaten aramalarda da öyle bir halk çıkmıyor kesinlikle.
Bu sefer de mingligh kelimesini araştırmaya başladım. Derken Cengiz Han'ın ordu düzenlerine verdiği isimlerle ilgili akademik bir makaleyle karşılaştım:
Tuman-begi (10,000 soldiers) 
Yuz-atlik (Centurion of horse)
Mingligh (1000 soldiers)
"Tuman-begi" bariz bir şekilde Tümen Beyi, ya da bizdeki Tümen Komutanı, yani 10.000 kişiye komuta eden subay. Yüz atlık ile ne kastedildiği de belli. O zaman Mingligh de Binbaşı, ya da eski adıyla Bin Beyi oluyor... mu acabaaa? 
İşi sağlama alıp Babürname'nin orijinal dilinde (orijinal dili, dikkatinizi çekerim) yazılmış metinlere de baktım. Ve şöyle bir cümle buldum:
"...tört-beš ming kišini šabīxūnğa yibärdük."
Aradaki "ming" kelimesine dikkat. Türkçesi:
"... dört-beş bin adamı gece baskınına gönderdik."
Ming = Bin
Mingligh = Binbaşı / Bin Beyi

Peki bu ne demek? Kitabın İngiliz yazarı Alex Rutherford, "mingligh" kelimesini yanlış anlamış ve bir boy olduğunu farz etmiş. Hatta Babürname'yi İngilizceye çeviren diğer kişi de aynı hatayı yapmış. Yaaaniiiiiiiiiiii... çevirmenin hatalarını geçtim, artık yazarın yanlışlarını da düzeltiyorum!!!! Nirvana'ya ulaştım!!!!! Nerede benim bir sıkımlık diş macunum???? 
Ben yatmaya gidiyorum... 

3 Nisan 2018 Salı

Bir Editörün (Hazin) Günlüğü



Babür İmparatorluğu’yla ilgili bir romanı düzeltme maceram, yirminci gün:

* Sabah erkenden kalk. Hırs yap. “Bugün en az 20 sayfa düzelteceğim! Bitecek o kitap!”

* Bilgisayarı aç, hevesle çalışmaya başla. İlk cümle hatalı, düzelt. İkinci cümle hatalı, düzelt. Üçüncü cümle hatalı, düzelt. Dördüncü cümle…

* Özel bir isme denk gel: “Chakraks.” Savaşçı bir Özbek kavmi. Hmmm… Çevirmen nasıl çevirmiş diye bak: “Şakraklar.”

* İçine kurt düşür. “Şakraklar doğru mu acaba yav? Tarihte böyle bir kavim var mıymış ki? Çakraklar olmasın o?”

* Kavimle ilgili kitapta geçen diğer detayları kontrol et. Savaşçı, acımasız, hain, dönek… Şakrak? Eli kanlı savaşçılar için fazla “şen şakrak” bir isim olmasından kıllan.

* Google’ı aç, Şakraklar adını arat. Karşına çıkan şen şakrak resim ve haberlere bakakal.

* Çakraklar olarak bir daha şansını dene. Bir sürü reiki ve yoga sitesiyle karşılaş. “Çakralar mı demek istediniz?”

* Çakrakları tırnak içinde yaz, Google’ın arama üçkâğıtlarına başvur. Bu sefer de çakra yerine yanlışlıkla çakrak yazan reiki ve yoga siteleriyle karşılaş. Kudur…

* Saatlerce ara ama bir şey bulama. Öğlene doğru Mehmet Berk Yaltırık’a (tarihçi ve yazar) mesaj at. Durumu anlatıp kibarca (salya sümük) yalvar.

* Gelen cevap: “Araştırmalarımda böyle bir boya hiç denk gelmedim. Jigrak adı verilmiş, orijinal ismi bu. Ama Türkçe bir karşılıklarını bulamadım. En olmadı Çakraklar dersin, dipnot olarak belirtirsin.”

* Teşekkür et. Şakrakları şen şakrak bir biçimde Çakraklar olarak değiştirmeye hazırlan.

* Rahat edeme. Huzursuz ol. İçine sinmesin. Bulmak için inat et. Babürname’nin İngilizcesini ara, bul, indir. “Jigrak” kelimesinin geçtiği bölümü bul. Şimdi de Babürname’nin Türkçesini ara, bul, indir. Jigrak’ın karşılığına bak: Çegrekler. ÇEGREKLER! Yihhuu!

* Mutluluk dansı et!

* Dansın tam ortasında saate bakakal. Akşam olmuş! Bütün günün tek bir kelimeyi araştırarak geçmiş. Peki kaç sayfa düzeltmişsin? Dört… DÖRT!!!

* Ağla….

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Yeni “Kız Tavlama” Yöntemim

Dün doğum günümdü. Yaş oldu artık 37. Tohuma kaçma ve turşusu kurulma evresine iyice girdim anlayacağınız. Bu yaşa gelip de hâlâ bekar olunca yaş günü tebriklerini yarısı da “Evlen artık!” mesajlarıyla doluydu. 40’a doğru yaklaştıkça mahalle baskısı über bir noktaya geliyormuş, gönülsüz bilimsel deneyimden bu sonucu çıkardım. Çınlayan kulaklarla…

Neyse efendim, sosyal medya ve internet aracılığıyla değil de eski usul, telefonla arayıp kutlayanlar arasında uzun zamandır tanıdığım, çok sevdiğim, kardeşim gibi gördüğüm Fatma da vardı. Kendisi sürekli çok sıradan bir hayatı olduğunu iddia etse de ne zaman konuşsak ya başka bir şehirde, ya başka bir kıtada ya da yepyeni bir etkinliğin kursunda oluyor. Bu sefer de memleketindeydi meselaaa…

Konuşmanın ortasında geçenlerde bana musallat olan, üç gün boyunca bahçemizden gitmeyen ve en sonunda bir kafese koyup eve getirmek zorunda kaldığım kanarya ötmeye başladı.

Fatma: Aaa? O kanaryayı eve mi götürdün?
Ben: Evet. Mecbur kaldım biraz. Gitmiyor bir türlü! Ne zaman balkona çıksam masanın üstünde oturuyordu.
Fatma: Sıcaktan bayılan kuş, değil mi bu? Hani hortumla su vermiştin?
Ben: Evet, ta kendisi. Önce serçe sanmıştım aslında. Görsen… kapkahverengi bir şey. Hayatta kanarya demezsin. Ama bir ötüşü var, sorma gitsin. Üç gün kediler yemesin diye peşinde koştum, sonunda da bir kafese koymak zorunda kaldım.
Fatma: Ee? Yadırgamadı mı kafesini?
Ben: Yoo… İlk gün akşama kadar uyudu. İkinci gün de şakımaya başladı.
Fatma: Adı ne?
Ben: Maşuk.
Fatma: Oooo… O zaman bu kuş sana kur yapıyor abi.
Ben: Neden o?
Fatma: E baksana. Seni görünce ötüyor, yanından hiç ayrılmıyor. Minnettar kalmış sana abi.
Ben: Hmmm… Yani diyorsun ki ben buna hortumla su verdim diye beni sevdi, öyle mi?
Fatma: Evet. Kesin dişi bu kuş.
Ben: Eh, o zaman tanıştığım bir sonraki güzel kıza hortumla su vereyim. Bakalım ne olacak.
Fatma: …………
Ben: Niye susuyorsun yav? Bugüne dek her yöntemi denedim, başarısız oldum. Bir de bunu deneyeyim, ne var?
Fatma: (Kahkahalarla) Ay abi…

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Bu bizim bahçemiz değil… (Ya da: Çılgın Bahçıvan Bahçemize Ne Etti?)


Geçen ay birkaç günlük bayram tatilini fırsat bilip rahmetli dedemin uzun zamandır uğramadığımız yazlığına bir gidelim dedik. Maksat hem birkaç kulaç atmak hem de evin orasını burasını onarmak. Bir de sevgili arka bahçemizi düzenlemek tabii… Küçük bir yerdir, bir ucundan ötekine taş çatlasa on adımda ulaşabilirsiniz ama (kısmen) yeşil çimlerle kaplı zemini, bir-iki gül ağacı ve sarmaşıklarla kaplı parmaklıklarıyla gönlümüzde ayrı bir yeri vardır bu minik köşenin. Yazlığa varır varmaz çoğunlukla ilk işimiz arka tarafa geçip bahçemizin görüntüsünden bir yudum çekmek olur. 

Ama bu sefer gittiğimizde bir de ne görelim? Bizim küçük çimenliğimiz olmuş size koskoca bir yağmur ormanı! Upuzun otlar, sağdan soldan fışkıran sarmaşıklar, ne idüğü belirsiz küçük ağaçlar… Öyle ki öteki ucuna ulaşabilmek için elinize bir pala alıp otları kese kese ilerlemeniz gerekebilirdi. Bir de üç tane kedi yuvalanmıştı bir köşeye. Bir anne, iki yavru… Ama onlar da ortamdan etkilenmiş olacak ki hepsi de birer aslan edasıyla dolanıyordu otların arasında. “Bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur” atasözümüzün en derin anlamlarını iliklerimize dek idrak etmiştik anlayacağınız. Bu bizim bahçemiz değildi…

30 Haziran 2017 Cuma

Çevirmenin Çemberi: Ender’in Gölgesi


Ender’in Oyunu’nu hiç okumadıysanız bile adını mutlaka duymuşsunuzdur. Orson Scott Card’ın ilk kez 1977’de bir kısa hikâye olarak kaleme aldığı, daha sonrasındaysa 1985’te romanlaştırdığı bu eser askerî bilimkurgunun en başarılı örneklerinden biridir. Yazara hem Hugo hem de Nebula ödülü kazandırmış, ardından pek çok devam kitabına ve yan seriye kavuşmuştur. Hatta Card günümüzde bile seriyi devam ettiriyor.

Hem Ender’in Oyunu hem de ana serinin devam kitapları ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip. Gel gelelim Altıkırkbeş Yayınları’ndan çıkan çoğu eserin muzdarip olduğu kötü çeviri sorunundan dolayı (eğer bu yayınevinden çıkan çeviri bir eseri anlamakta ve okumakta güçlük çekiyorsanız üzülmeyin, suç sizde değil) çok istememe rağmen ben bu seriyi hiç okuyamamıştım. Hep içimde bir ukde olarak kalmıştı desem yeridir hatta. O nedenle Pegasus Yayınları hiç beklemediğim bir anda benimle çalışmak istediklerini söyleyip, üstüne bir de Ender’in Gölgesi’ni teklif ettiklerinde acayip mutlu oldum. Sözleşme görüşmeleri devam ederken e-postalarda tüm ciddiyetimi korurken masanın altında şıkkıdı şıkkıdı oynuyordum hatta. Ama aramızda tabii bunlar, şşşt…

Yahu, sen değil miydin Kim Stanley Robinson ve Ted Chiang gibi yazarları çeviren?” diyebilirsiniz elbette ama çevirmenlik böyle bir şey işte… Kaç tane usta yazarın eseri üzerinde çalışırsanız çalışın dünyaca ünlü başka bir üstadın bir o kadar ünlü bir kitabı karşınıza çıkınca bir amatör gibi seviniyorsunuz yine de.

Ama ortada büyük bir sorun vardı. Yazının başında da belirttiğim gibi daha önce Ender kitaplarının hiçbirini okumamıştım. Ve Ender’in Gölgesi, yani bu yazıya konu olan kitap, ilk romana paralel bir şekilde ilerliyor, hatta kimi yerlerde onunla aynı bölümleri paylaşıyor. Yani sizin anlayacağınız iki kitap da aynı karakterleri, aynı mekânları ve kısmen de olsa aynı olayları görüyoruz. Ama başka birinin, eski çevirilerde adı “Bean” olarak geçen karakterin bakış açısından…

O nedenle ilk yaptığım şey kendimi kurban edip dilimize çevrilmiş baskısını okumak oldu. Evet, İngilizcesini de okuyabilirdim ama görmem gerekenler sadece iki kitap arasındaki ortak noktalar değildi. İsim ve terim çevirilerini de görmem lazımdı. Tamam, bir Altıkırkbeş çevirisi asla baz alınmaz ama bir okur olarak en çok nefret ettiğim şeylerden biri daha önce dilimize bir şekilde kazandırılmış bir ismi, bir terimi vs farklı şekillerde görmektir. Örnek vermem gerekirse, Çıkın Çıkmazı’nı Bag-Yaka ya da Punisher’ı (İnfazcı) Mavi Kaplan olarak görmek bende karmaşık duygulara, hafif çapta depresyona ve bilimum ağız bozukluklarına neden olabiliyor. Bu yüzden Mazer Rackham’ın adının arada ısrarla “Mazhar” olarak yazıldığı, herkes kelimesinin “herkez” olduğu, –de ve –ki eklerinin bitişik mi yazılsak ayrı mı karmaşası yaşadığı bir çeviri okudum kolları sıvamadan önce. Evet, yaptım bu eziyeti kendime. Sizin için nelere katlanıyorum, bakın, görün! Öhöm…

Neyse efendim… siz deyin iş ahlakı, ben diyeyim mazoşistlik, bu çabamın karşılığını hem aldım hem de alamadım. Şöyle ki, eski çeviriyi okumuş olmam sayesinde Ejder Ordusu, Savaş Okulu, Böcekler, Parlayan Elbise, Taktik Okulu gibi isimler bu şekilde, okurların alışık olduğu hâlleriyle bırakıldı. Gel gelelim çok kritik hatalar ya da yanlış çeviri tercihleri de vardı. Bunların en başında da Bean karakterinin adı geliyor. Ender’in Oyunu’nu okuyanlar bilirler, Bean kitaplarda Savaş Okulu’ndaki en küçük ama en zeki çocuk olarak geçer. Sadece yaş bakımından değil, cüsse olarak da küçücüktür. Ender’in Gölgesi adlı kitabımızda da başrol tamamen kendisine ait. Ama gelin görün ki Bean bir isim değil, bir lakap. Karakterin bastıbacaklığına yapılan bir atıf. Ender’in Oyunu’nda Ender’le ilk kez karşılaşmalarında şöyle bir diyalog geçer:
“İsmini söyle çocuk?”
“Bu askerin ismi Bean Efendim.”
“Bu ismi cüssen için mi yoksa beynin için mi aldın?” Diğer çocuklar biraz güldü.
Soru işaretinin yanlış kullanımı ve “Efendim”in sebepsiz yere büyük harfle başlaması tamamen Altıkırkbeş’in güzellikleri… Neyse, burada dikkat etmemiz gereken asıl nokta Ender’in Bean’in adıyla dalga geçmesi ve diğer çocukların gülmesi. Ama neden? Komik olan ne? İsminin cüssesiyle ya da beyninin büyüklüğüyle ne alakası var? Eski çeviride bunun sebebini hiçbir zaman anlayamıyoruz. Üstelik kitapta bunun gibi birkaç yer daha var (Hatta hiç çevrilmeyip atlananlar da var ama o ayrı konu).

Sebebi, biraz önce de belirttiğim gibi, Bean’in aslında bir isim değil, bir lakap olması. İngilizcede “fasulye” anlamına geliyor ve karakterin kısa boyunu vurgulamak için kullanılıyor. Dolayısıyla Bean’in adı benim çevirimde “Bezelye” hâlini aldı. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, biz birinin beyninin küçüklüğünden bahsederken “fasulye beyinli” değil, “bezelye beyinli” deriz. Aynı şekilde, bir şeyin çok ama çok küçük olduğunu ifade etmeye çalıştığımızda “fasulye kadar” demeyiz. Bizim kültürümüzde fasulyeye daha mülayim bir anlam yüklüdür; fasulye gibi nimetten deriz mesela… Öte yandan küçüklük vurgusu yapmak istediğimizde “bezelye tanesi kadar” deriz. Son olarak, hem Bean’in hem de Bezelye’nin “Be” harfleriyle başlaması bu seçimi yapmamdaki bir diğer etken oldu. Dolayısıyla kitap boyunca Bezelye olarak göreceğiniz karakter ilk kitaptaki Bean ile aynı kişi.

Ender Serisi’nin sıkı bir hayranı olan Kemal Bey başlangıçta bu çevirimi reddetmeyi düşünmüş fakat daha sonra Yüzüklerin Efendisi’ndeki Strider – Yolgezer çevirisini anımsamış ve en sonunda da neden olmasın demiş. Kendisine bana tanıdığı bu esneklikten ötürü buradan tekrar teşekkürler. Ve umarım sizler de kitap boyunca Bezelye ismiyle yapılan kelime oyunlarını ve şakaları gördükçe bana hak verir ve bu zorunlu (ama doğru) değişiklikten ötürü beni mazur görürsünüz.

Bir diğer önemli değişiklik Ender’in Oyunu’nda I.F. Uluslararası Donanma ya da kısaca sadece I.F. olarak geçen askerî kurumun adı için yapıldı. Buradaki sorun I.F.’nin zaten hâlihazırda Uluslararası Donanma’nın (International Fleet) kısaltması oluşu. Yani I.F. Uluslararası Donanma yazdığınız vakit aslında iki kere “Uluslararası Donanma” yazmış oluyorsunuz. O nedenle eski çevirilerde I.F. olarak geçen kısaltma U.D. olarak değiştirildi.

Eski çeviriyle ilgili son büyük farklılık Savaş Okulu’ndaki çocukların lakaplarıyla alakalı. Tıpkı Bean/Bezelye’de olduğu gibi, diğer çocukların bazıları da aslında gerçek isimleriyle değil, takma adlarla çağrılıyor. Mesela Hot Soup, Fly Molo gibi isimler Sıcak Çorba ve Sinek Molo olarak değişti. Eski çeviride doğru bir biçimde Çılgın Tom olarak çevrilen Crazy Tom ise Türkçeleştirilmiş şekliyle bırakıldı elbette. Bir tek Achilles adlı karakterin adında Türkçeleştirmeye gitmekten ve “Aşil” olarak yazmaktan kaçındım. Nedenini soracak olursanız, kitabın ilerleyen kısımlarında “İsmi a-KİL-yus olarak değil, a-ŞİL olarak telaffuz ediliyor,” şeklinde birkaç bölüm ve açıklama çıkıyor karşımıza.

Dilimize artık iyice yerleşmiş olan ve bu saatten sonra değiştirilmesi mantıksız, hatta çirkin kaçacak “Ender” (Bitirici) lakabıysa olduğu gibi bırakıldı elbette. Derin bir oh çektiğinizi duyar gibi mi oldum ne?