31 Aralık 2009 Perşembe

Nice senelere...


2010'un ve gelecek yılların geçtiğimiz yıllara nazaran daha mutlu, daha huzurlu ve daha sağlıklı olması dileklerimle.

Sevdiklerinizle dolu nice mutlu senelere...


Screenshot from Nightmare before Christmas

27 Aralık 2009 Pazar

Banka


İşim gereği bankalarla çok muhatap olurum ben. Hatta şu son bir yılım bankalara giden yolları aşındırmakla geçti desem yalan olmaz. Bankalara ne kadar işimiz düşerse düşsün, ne kadar işimize yararlarsa yarasınlar onları kimse sevmez. Bu büyük bir çoğunlukla beklemeyi sevmememizden kaynaklanıyor sanırsam. Çünkü hangi bankaya giderseniz gidin işleminizi gerçekleştirebilmek için en az on dakika beklemeniz gerekir. O da şanslıysanız. Gece gündüz cebimize gelen kampanya mesajlarının bundaki payı da yadsınamaz elbette. Ya da bu antipati sadece bana özel bir durum, bilemiyorum.

Geçenlerde pek gitmediğim bir bankaya işim düştü. İçeri girip sıra numarası almak için numaratör cihazını aranmaya başladım. Ama görünürlerde böyle bir cihaz yoktu. Bu esnada da güvenlik görevlisi kartal bakışlarını üzerime dikmiş, her hareketimi dikkatlice takip ediyordu. Öyle bir bakıyordu ki kendimi potansiyel bir suçlu gibi hissettim. Neredeyse kendim bile buraya aslında bankayı soymak için geldiğime inanacaktım. Güvenlik görevlisine yanaştım ve “Eee… Şey… Numara alacaktım da…” dedim hafif çekinerek. Adam beni şöyle baştan aşağı bir süzdü. Sonra da bankanın şerifi misali elleri silah kemerinde “Bizde numara yok. Sıraya gir.” dedi ters ters. Bir eliyle de duvar boyunca sıralanmış koltukları işaret ediyordu. “Nasıl yani? Numara yok da ne demek.” dedim kendi kendime ve ilerleyip en sondaki koltuğa oturdum. Yarı şaşkın yarı inanmaz bakışlarla etrafımı gözetlerken gişedeki müşterinin işi bitti ve gişe memurunun “Sıradaki!” diyen sesi duyuldu. Sıranın başındaki kişinin kalkıp gişeye yönelmesiyle birlikte herkes ayağa kalkıp bir yanlarındaki boşalan koltuğa oturdu. Ben de onlara uydum tabi… “Eskiden bu iş böyle mi yapılıyordu yahu?” diye düşünmeden de edemedim. Bir müddet sonra ise bu olay iyice komiğime gitmeye başladı. Her sırası gelen kişi kalktığında hepimiz popomuzu aynı anda kaldırıp bir sonraki koltuğa hop diye bırakıveriyorduk. Sanki “dans eden sandalyeler” oyunu oynuyormuşuz gibi… Hani utanmasam bir “Meksika Dalgalanması” başlatacaktım oracıkta.

***

Bir seferinde internet şifrem kilitlendi. Ne yaptım ne ettiysem de düzeltemedim. Görüştüğüm herkes inatla “Şubenize başvurun.” diyordu. Ben de en yakın şubeye yöneldim mecburen. Nereye başvuracağımı bilemediğimden güvelik görevlisinden yardım alayım dedim. Yalnız kendisi pek bir aksiydi. (Hepsi mi aksi olur kardeşim? Ortak payda falan mı bu acaba?)
“Merhaba” dedim, “İnternet şifremle ilgili…”
“Numara alın ve sıraya girin!” dedi görevli, lafımı bile bitirmemi beklemeden.
“Şey… Ben sadece şif…”
Numara alın ve sıraya girin!” dedi tekrar, oldukça otoriter bir sesle. Ben de bu otorite karşısında büzüşmüş şahsiyet olarak “Pekiiii…” dedim incecik bir sesle ve sıraya geçip beklemeye başladım. Yalnız elimdeki numara bir türlü gelmek bilmiyordu. Hayır, bırakın gelmeyi yanan numaraların elimdeki sayıyla hiç alakası yoktu. Atıyorum, benimki 100 ile başlayan bir numara ise yanan numaralar ya 800’lü, ya 400’lü ya da 900’lü şeylerdi. Abartısız en az 45 dakika bekledim orada. “Ya ben başka bir bankanın numarasını mı aldım acaba?” diye düşünürken beklenen (ya da beklenmeyen) oldu ve sıra bana geldi. Kendimi sevinçle gişeye atıp derdimi anlattım. Gişedeki kadın “Bu işlem için sıra numarası almanıza gerek yok, şuradaki masaya başvurun.” demez mi? Gel de çıldırma!

***

Başka bir gün başka bir banka… Çok acil halletmem gereken bir iş vardı elimde. Banka da inadına tıklım tıklımdı. Hemen kendime bir sıra numarası aldım ve tabeladaki ile karşılaştı. Önümde abartısız 30 kadar kişi vardı. “Demokraside çareler tükenmez.” deyip elimi çantama attım ve kredi kartımı çıkarıp öncelikli numaralardan bir tane aldım. Ne de olsa kartla alınan sıra daha çabuk geliyordu. Ne olur ne olmaz deyip ilk aldığım numarayı da sakladım ve beklemeye başladım. Ama o sıra bir türlü bana gelmek bilmedi! Ne normal sıra ne de öncelikli numara… Bir saate yakın bir o elimdeki kâğıda bir de bu elimdeki kâğıda bakıp acıklı gözlerle tabelayı seyredip durdum. Sonunda tam ümidi kesmişken o meçhul Ding- Dong! sesi duyuldu ve sıra bendeydi! Hemen ardından ikinci bir Ding- Dong! sesi daha duyuldu ve o da ne? Sıra yine bendeydi! Hem birinci hem de ikinci gişede yanan numaralar benim numaralarımdı. İkisi de aynı anda gelmişti. O anda çılgın kahkahalar atarak bankanın önünde kendini yakan bir ben canlandı gözlerimin önünde…

Bozuk para / Money Trail photo by ian

23 Aralık 2009 Çarşamba

Say bakalım


Geçen akşam işyerindeyken bir malzeme lazım oldu. Malzeme dediğimde öyle ahım şahım bir şey değil, ufak bir tefek bir parça. Her neyse, bir müşterimize bundan 500 tane lazımmış. Bizim elimizde de kalmamış. Tam o esnada da bizimle aynı işi yapan farklı bir firmanın elemanı oradaydı. “Bizde var abi.” dedi. Bizde “Tamam o zaman. Madem sizde var, sizden alalım o zaman. Sonra hesaplaşırız.” dedik. “Tamam.” dedi. Kaptım paltomu, çıktım elemanla yola…

Aşağı yukarı benim yaşlarımda genç bir çocuktu. Yağmur ha yağdı ha yağacak bir hava var üstümüzde asılı. Yağmura yakalamamak için hızlı adımlarla gideceğimiz yere vardık. Ardından eleman çabucak lazım olan malzemeyi arayıp çıkardı. Fakat o da ne? Poşetin ağzı açıktı. Eleman şaşkın bakışlarla bir poşete bir de bana bakmaya başladı. “Ne oldu?” dedim çocuğun tereddütlü bakışlarını yakalayınca.
“Normalde bir poşette 500 tane oluyor ama bu açık. İçinde de kaç tane olduğunu bilmiyorum.” dedi.
“Eee… Ne yapacağız?” dedim, vereceği yanıtı az çok tahmin ederek. Cevap tam da korktuğum gibi geldi.
“Sayacağız abi…”
Buruk bir gülümseme geçti yüzümden. Başka ne olabilirdi ki? “İyi, sayalım öyleyse.” dedim mecburen. Çöktük yere, boşalttık poşeti önümüze. Başladık parçaları tek tek saymaya. Aşağı yukarı yarım saat süren, bayağı uzun ve zahmetli bir sayma işleminden sonra poşette 402 tane parça olduğunu hesapladık. Eh ne yapalım, hiç yoktan iyidir diyerek parçaları teker teker toplayıp bir güzel poşetine geri yerleştirmiştik ki firmanın sahibi olan bey geldi.
“Ne yapıyorsunuz?” dedi.
Dedik abi durum böyle böyle, sayıyoruz bizde.
“İyi de niye sayıyorsunuz ki? Burada kapalı poşet var. Tam 500 tane, al.” demez mi? Elini uzatıp rafların birine uzandı ve kapalı bir poşet çıkarıp önüme koyuverdi.
Bir poşete, bir adama bir de yanımdaki elemana bakakaldım. Firma sahibi gülmeye başladı tabi halime. Yanımdaki eleman da mahcup mahcup “Abi vallahi bilmiyordum.” falan demeye başladı. Ben de dayanamadım, gülmeye başladım sonunda. Elimdeki açık poşeti elemana verdim ve “Al bakalım, artık kaç tane olduğunu biliyorsun işte. Fena mı?” dedim. Hep birlikte gülüştük biraz. ‘Başkası olsa kıyameti koparırdı herhalde.’ diye düşünmeden de edemedim. Her neyse, malzemelerimi alıp oradakilerle vedalaştım ve dışarı çıkıp işyerimin yolunu tuttum. İşte o an yağmurun başladığı andı.

18 Aralık 2009 Cuma

Eve dönüş (Bölüm 5) -Son-


Ertesi sabah küçük grup yanlarında bir refakatçi ile meydandan ayrılıp Tüp Geçit’in yolunu tuttular. Geçidin girişine vardıklarında refakatçi gizli bir şifreyle kapıyı açtı ve içerideki arkadaşlarını onların geçişi hakkında bilgilendirdi. Köpekler, yeni gelenleri koklayıp cyborg olmadıklarını onayladı. Bunun üzerine iyi silahlanmış koruyucular öne çıkıp Cesur’u ve yanındakileri selamladılar. Geçişlerinde de yardımcı oldular. Tünelden çıktıklarında artık Avrupa yakasındaydılar.
“Bundan sonrası size kalmış. Ben burada ayrılıyorum.” dedi refakatçi. “Şu anda Kennedy Caddesi üzerindeyiz yani hemen hemen Sultan Ahmet Parkı’nın dibinde.  Kapalı Çarşı ise kuzeyimizde. Yerinizde olsam şu yolu takip eder ve Ayasofya’dan uzak dururdum. Orası şu “Yeni Tanrı” saçmalıklarıyla uğraşan fanatiklerle dolu. Hem böylece Yerebatan’ın zombi kaynayan tünellerinden de uzaklaşmış olursunuz.” diye devam etti. Cesur, adama teşekkür etti ve kısa bir vedalaşmanın ardından yıkıntıların arasına daldılar. Avrupa yakasının da Asya’dan pek bir farkı yoktu. Görünüşe göre burası çölden çok molozlarla kaplıydı. Uzaktan Süleymaniye Camii’nin ayakta kalan tek parçası, ışıl ışıl parlayan cevahir minaresi görünüyordu.

Uzun ve zahmetli uğraşlar sonunda Kapalı Çarşı’nın harabelerine vardılar. Cesur, bazı yerleri yıkılmış olsa da yapının halen ayakta olduğunu görünce şaşırdı. Temkinli bir şekilde içeri girdiler fakat görünürde ne bir kimse ne de bir ikinci giriş görünüyordu. Sonunda Cesur dayanamayıp silahlarını yere bıraktı ve bağırmaya başladı.
“Kayıp Şehir halkı! Burada olduğunuzu biliyoruz! Aranızdan birini size geri getirdim. Bizi içeri almayacak mısınız?”
Sesi taş duvarlarda yankılanıp kendisine geri geldi. Fakat bir müddet yanıt alamadı. Bir an sonra nereden çıktıkları anlaşılmayan iki köpek hızla üzerlerine koşmaya başladılar. Cesur bir an korku ile kasılıp kaldı. Fakat köpekler saldırmadı, sadece yeni gelenleri kokladılar. Sonra hiçbir şeyden şüphelenmemiş olacaklar ki Kartal ile şakalaşmaya başladılar.
“Temiz!” diyen bir kadın sesi duyuldu tepelerinde bir yerden. Birdenbire mekanik bir tıkırtı duyulmaya başlandı. Ardından da tam önlerindeki zeminde geniş bir kapak açıldı. Kapaktan dışarı bir kafa uzandı ve “Ne halt ettiğinizi sanıyorsunuz siz? Oldu olacak herkese yerimizi ilan etseydiniz! Girin içeri!” diyerek bağırdı.
Bu lafı ikiletmediler ve açılan geçitten hızlıca geçtiler. Şimdi dar ve uzun bir taş merdivenin üzerindeydiler. Basamaklar sonsuza kadar aşağı iniyormuş gibi görünüyordu.
“Cyborglardan nasıl kurtuldunuz?” diye sordu onları karşılayan adam. Eski püskü kıyafetler giymiş, topluca bir adamdı. Birbirine girmiş saç ve sakalı yer yer beyazlamaya başlamıştı. Gözünde bir motorsikletçi gözlüğü, elinde ise eski bir makineli tüfek vardı.
“Hangi cyborglar? Sahilden beri kimseye rastlamadık.” diye cevapladı Cesur.
“Gerçekten mi? Hayret…” dedi adam, gözlerini kırpıştırarak. Oldukça şaşırmış görünüyordu.  “Son bir aydır sürekli buralarda dolanıp yerimizi arıyorlar. Bulamadılar elbette. Sanırım sonunda pes ettiler. Hah! Bunu şefe söyleyinceye kadar bekle.” diyerek keyifle kıkırdadı ve basamaklardan aşağı inmeye başladı. Grup da onu takip etti.

Uzun bir inişin ardından nihayet Kayıp Şehir’e varmışlardı. Yerin kilometrelerce altında, taştan yapılma devasa bir şehirdi burası. Taş binaları, meydanları hatta bir çarşıları bile vardı. Cesur hayranlık ve şaşkınlıkla etrafını izliyordu. İlk kez bu kadar büyük ve canlı bir yerleşim yerindeydi. Onun bu şaşkın bakışlarını gören adam kıkırdadı ve “Güzel değil mi?” diye sordu. “Hepsini şefimize borçluyuz. Gerçi kendisine şef dememden pek hoşlanmaz. Ona Başvekil denmesini tercih ediyor. Onunla tanışıncaya kadar bekle. İşte geliyor.” diyerek uzakta, korumaları ile yaklaşan uzun bir kadını gösterdi. “Sizi gördüğüne memnun olacaktır. Yeni birilerini görmeyeli uzun zaman olmuştu.” dedi sakallı kendi kendine.
Bu cümle ile Cesur’un beyninde çanlar çalmaya başladı ve olduğu yerde durdu. Adamı kolundan tutup “Yeni birileri derken sadece beni kastediyorsun sanırım? Ne de olsa Siyem sizlerden biri…” dedi.
“Sen neden bahsediyorsun?” diye sordu sakallı.
“Siyem’i diyorum. Bana burada yaşadığını söyledi. Annesi ile kaçırılmış. Onu size geri getirdim.” dedi küçük kızı işaret ederek.
Sakallının verdiği cevap tam da Cesur’un duymaktan koktuğu şeydi.
“Bu kızı hayatımda ilk defa görüyorum.”
Cesur yavaşça ve korkuyla arkasına dönüp kıza baktı.
“Yalandı değil mi? Kaçırılman… Annen…”
Kız cevap vermedi, yüzünde zalimce bir sırıtış vardı. Birkaç adım geriledi ve konuşmaya başladı. Fakat bu kez dudaklarından dökülen ses mekanikti.
“S.İ.Y.E.M.! Sağ Kalan İnsanları Yok Etme Modülü devrede! Öncelikli emir: Kayıp Şehir’e giriş yap. Durum: Emir yerine getirildi. Yeni emirler alınıyor. Yeni emir: Yok et!”
Ardından birkaç biyonik takırtı duyuldu. Önce gözleri kırmızı bir ışıkla parlamaya başladı. Sonra kolları dirseklerinden imkânsız bir şekilde geriye kıvrılarak iki namluyu açığa çıkardı. Artık sağ kolunun yerinde bir minigun sol kolunun olduğu yerde ise bir alev silahı duruyordu. Diz kapaklarının altından da iki biyonik bacak fırladı ve küçük kız bir anda iki metrelik bir robota dönüştü.

Sakallı avazı çıktığı kadar “Cyborg!” diye bağırarak Cesur’u da tuttuğu gibi kendilerini bir sütunun ardına attı. Siyem anında yaylım ateşine başladı. Şehir çığlıklar ve silah sesleri ile yankılanmaya başladı. Herkes çığlıklar atarak kaçmaya, bu acımasız makinenin yolundan çekilmeye çalışıyordu.
“Lanet olsun! Ben ne yaptım?” diye bağırdı Cesur.
“Kendini suçlama! Köpekler bile onun ne olduğunu anlayamadı!” diye bağırdı sakallı, gürültünün üzerinden sesini duyurmaya çalışarak.
O anda Cesur’un gözlerinin önüne Siyem’in masum ama tehlikeli soruları geldi.

“Burası neresi?”

“Burada kaç kişi yaşıyor?”


“Lanet olası cyborg!” diye mırıldandı. Sütunun köşesinden sarkıp pompalı tüfeğiyle bir iki el ateş etti. Siyem sarsılmadı bile. Ateş kusarak etrafını yakıp yıkmaya devam ediyordu.

“Faydasız!” diye bağırdı sakallı. “Normal silahlar işe yaramaz. Dinle… Yardım etmek ister misin?”
“Elbette ki isterim. Bu pisliği başınıza ben açtım, temizlemek de bana düşer!”
“Güzel.” diye kıkırdadı sakallı. “Beni izle!” Minigun’ın yaylım ateşine yakalanmamak için hızlıca yer değiştirdiler. Cesur, köpeğinin de peşlerinde olduğunu görünce rahatladı. Cyborg’un görüş alanından çıktıklarına emin olduklarında hızlıca meydana bakan balkonlardan birine tırmanıp ufak bir odaya girdiler. Burası bir gözcü noktası olmalıydı. Küçük bir masa ve cephane kutuları vardı. Sakallı çabucak kutulardan birini açıp iki roketatar çıkarttı. “İşte al bunu ve bitirelim şu işi! Aşağıda insanlarım ölüyor!”
Cesur bu lafı ikiletmedi ve silahı çabucak kaptı.
Sakallı, Cesur’a şöyle bir bakıp “Umarım sen de bir cyborg’a falan dönüşmeye kalkmazsın evlat.” dedi endişeyle. Cesur sırıttı ve “Hayır ama hurdaya dönüşecek birini tanıyorum.” dedi.

İkili çabucak balkona geri döndüler. Meydan altlarında alev alevdi. Çığlıklar ve minigun’ın sesi ortalığı kasıp kavuruyordu. “Al bunu aşağılık pislik!” diye bağırdı sakallı ve ilk atışı yaptı. Roket, cyborg’un tam sırtında patladı. Cyborg hâlâ ayaktaydı. Sendeleyip geri döndü ve kendisine ateş edenlere baktı. Yüzün bir kısmı darbenin etkisiyle yanmıştı ve mekanik iskeletinin birazı ortaya çıkmıştı. Ardından Cesur roketini yolladı ve cyborg bir kez daha vuruldu. Darbenin etkisiyle geriye uçan robot inatla hareket etmeye devam etti ve kalkmaya çalıştı. Sakallı bir atış daha yaptı. Ardından da Cesur… Cyborg bir kez daha yere yığıldı ve cızırtılar eşliğinde havaya uçarak yok oldu.

***

“Ne yapmaya niyetlisin Arayıcı?” diye sordu Başvekil, günün ilerleyen saatlerinde Cesur ile buluştuklarında. Uzun boylu, kır saçlı bir kadındı. Kırmızı uzun bir pelerini ve zamanına göre şık sayılabilecek kıyafetleri vardı.
“Gördüğümüz gibi efendim, Cyborglar yeni bir tür geliştirmiş. Köpekler bile aradaki farkı anlayamıyor. O kadar insancıllar ki bir an bile şüphelenmedik. Kadı’yı uyarmam gerek. Korkarım ki bir sonraki hedef o. Çok geç kalmış bile olabilirim.” diye yanıtladı Cesur.
“Anlıyorum. Kayıp Şehir bugün büyük bir felaketin eşiğinden döndü. Bunda senin de payın büyük. Her ne kadar o tehlikeyi kapımıza sen getirmiş olsan da…”
“Bunun için üzgünüm efendim.”
“Özür dileme. Aradaki farkı kimse anlayamazdı. Sen doğru olduğuna inandığın şeyi yaptın.”
“Ama benim yüzümden şehriniz gizliliğini kaybetti.”
“Aldırma. Sonsuza kadar gizli kalamazdık zaten.” diye gülümsedi şef. “Şimdi git. Çok geç olmadan Kadı’yı uyar. Ama şunu bil ki şehrimin kapıları sana her zaman açık.”
Cesur, Başvekil’e teşekkürlerini sundu. Ardından Sakallı ile (lakabı da zaten buydu) dostça vedalaştı ve köpeğiyle birlikte Kadıköy’e doğru yola çıktı. Görünüşe göre savaş daha yeni başlıyordu.

- Son -

Screenshot from Fallout 3
Cyborg Art by Akiroshadowheart

16 Aralık 2009 Çarşamba

Yağmur


Eski yazılarımı okuyanlar bilirler, yağmur ve aramda oldukça enteresan bir ilişki vardır benim. Ne zaman sokağa çıksam yağmur yağar. Abartmıyorum, gerçekten de öyle… İzmir gibi sıcak bir memleketin ortasında dolu yağmuruna tutulmuşluğum bile vardır. Eski dostum yağmur, sağ olsun hiç yalnız bırakmaz beni. Nerede yakalasa sarılıp bir güzel sırılsıklam eder.

Örneğin bu sabah… İşe gitmek için yataktan kalkıp dışarı baktığımda havada tek damla yağmur yoktu. Gerine esneye banyoya gidip tıraşımı oldum, üzerimi değiştim falan derken bir de baktım yağmur başlamış Hem de ne yağmur! Ortalığı sular seller götürüyor. İşe gitmem gerektiği için mecburen çıktım tabi sokağa. Şemsiyemi açıp durağa doğru koşturmaya başladım. Ama yağmur o kadar şiddetliydi ki şemsiye bile kısa sürede su geçirmeye başladı. Elimde işlevini tamamen yitirmiş bir şemsiye ile otobüs durağına vardığımda başım hariç her tarafım sırılsıklam olmuştu bile. Kendimi zar zor otobüse attım. Biz yoldayken yağmur biraz azalmaya başladı. Metro istasyonuna vardığımızda ise hemen hemen durmuştu. “İyi bari, metrodan inice ıslanmam.” dedim kendi kendime. Metrodan iş yerine bayağı uzun bir yürüyüş mesafem var çünkü. Her neyse metroya bindim, durağıma vardım ve indim. Tam birkaç adım atmıştım ki bilin bakalım ne oldu? evet, bildiniz. Yağmur yeniden başladı…. Beni mi bekliyorsun be mübarek?

Geçenlerde de babamla birlikte bir yere gidiyorduk. Beraber hazırlandık, indik apartmanın kapısına. Bir de baktık ki yağmur başlamış. Babam “Hayda! Az önce baktım bir şey yoktu. Hakikaten de sen sokağa çıkınca yağmur başlıyor yahu! Ne iştir anlamadım.” diyerek başladı gülmeye. Aynı akşam eve dönmek için yola çıktığımızda da aynı şey oldu üstelik. Tam ben kapıya inmiştim ki yağmur başladı. Babam gene gülüyordu tabi kıkır kıkır.

Yani demem o ki, eğer bir gün bir yerde, hiç olmadık bir anda, hiç beklenmedik bir vakitte yağmur sizi bulursa bilin ki Yorgun Savaşçı oralarda bir yerde…

15 Aralık 2009 Salı

Eve dönüş (Bölüm 4)


Cesur, gözlerini açtığında gün doğmuştu. Uyuyakalmış olmalıydı. “Kahretsin!” diyerek ayağa kalktı. Siyem’in yatağının boş olduğunu gördüğünde ise okkalı bir küfür savurdu. Fakat az ötede kızın ayakta dikildiğini görünce sakinleşti. Köpeği de kızın hemen yanındaydı. “Anlaşılan birileri benden daha iyi nöbet tutmuş.” dedi kendi kendine. Yavaş adımlarla onlara yöneldi. Siyem başını kaldırmış, bakışları sabit, kolları iki yana açık vaziyette güneşe bakıyordu.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu Cesur merakla.
“Hiç bir şey.” diye yanıtladı kollarını indiren kız.
“Güneşin altında fazla kalmamalısın. Tehlikelidir. Açık alanda bu şekilde kendini belli etmek de öyle…”
Siyem hiç cevap vermedi. Onun yerine uzaktaki bir yapıyı göstererek “Orası neresi?” diye sordu.
“Orası eski Göztepe trafo merkezi. Düzenleyiciler’in üslerinden biri.”
“Orada kaç kişi yaşıyor?
“En fazla 10. Eğer bize yardım ederler mi diye merak ediyorsan hiç umutlanma. Onlar sadece kendi amaçlarına hizmet eder. Haydi gel, bir şeyler yememiz gerek.”

Ama Siyem hiçbir şey yemedi. Hatta Cesur’un tüm ısrarlarına rağmen su dahi içmedi. “Sen uyanmadan önce bir şeyler atıştırmıştım.” dedi. Cesur buna pek ihtimal vermese de fazla üstelememeye karar verdi.

Bir günlük bir yürüyüşün ardından Kadıköy meydanına vardılar. Meydanın etrafı demir levhalardan ve dikenli tellerden oluşan bir duvar ile örülmüştü. Duvarın bazı kısımları ise üst üste yığılmış araba hurdaları ile kapatılmıştı. Tam duvarın ortasında ise kapı görevini gören metal-ahşap karışımı bir barikat vardı. Kapın her iki yanında da yine metal-ahşap karışımı, derme çatma iki kule vardı. Kulelerde ise eli silahlı nöbetçiler… Nöbetçiler Cesur’u görünce onu selamladılar ve kapıları açtılar. “Hoş geldin Arayıcı. Çabuk girin. Kum fırtınası yaklaşıyor.” dedi nöbetçilerden biri.
“Hoş bulduk. Kadı burada mı?” diye sordu Cesur, içeri girdiklerinde.
“Evet, her zamanki yerinde.” dedi nöbetçi, işaret parmağıyla yıkık dökük iskelenin yanındaki vapuru işaret ederek. “Dikkat etsen iyi olur. Bu aralar çok öfkeli.” diye ekledi.
“Neden? Bir sorun mu var?”
“Sorun mu? Bu lanet yerde sorunsuz bir gün geçmiyor ki! Mutant kertenkelelerle uğraştığımız yetmiyormuş gibi şimdi bir de cyborglar çıktı başımıza!”
“Cyborglar sonunda burayı buldular demek.”
“Evet ve kökümüzü kazımaya her zamankinden de niyetliler. Kadı sana anlatır. Benim nöbete devam etmem lazım.” dedi nöbetçi ve onları selamlayarak nöbetine döndü. Grup da vapura doğru yürümeye başladı. Etrafta bir sürü baraka vardı. Silahlı adamlar sağa sola koşuşturup duruyordu.
“Burası neresi?” diye sordu Siyem.
“Kadı’nın köyü. Ya da eski adıyla Kadıköy. Ufak bir yerleşim birimidir. İlk başta sadece Kadı ve arayıcıları vardı. Fakat kısa zamanda insanlar buraya yerleşmeye ve Kadı’nın önderliğinde yaşamaya başladılar. Cesur insanlardır.”
“Burada kaç kişi yaşıyor?”
“Çok fazla değil. En fazla 100. İşte geldik…” Vapurun hemen yanında duruyorlardı. “Şimdi… Kadı… Nasıl desem? Biraz farklıdır. O yüzden onu gördüğünde korkma, tamam mı?” Siyem başını tamam anlamında salladı ve içeri girdiler.


Kadı, terk edilmiş vapurun üst katında yaşıyordu. Gemiyi kendi zevkine göre düzenlemişti. Yer kilimlerle kaplıydı. Orada burada savaş öncesinden kalma bir sürü eşya görmek mümkündü. Tablolar, posterler, mobilyalar… Hatta çalışmayan bir plazma TV bile vardı. Hoş, çalışsa da alabileceği bir yayın yoktu.

İçeri girdiklerinde pencereden dışarıyı seyreden birini buldular. Sırtı dönük olduğundan yüzü görünmüyordu.
“Merhaba ihtiyar. Sana bir misafir getirdim.” dedi Cesur.
“Hoş geldin Cesur.” dedi titrek bir ses. Kartal, adamın yanına koşup Kadı’nın elini yalamaya başladı. “Sen de hoş geldin kızım.” dedi Kadı, nazikçe köpeği okşayarak. Yavaşça onlara doğru döndü ve kendini gösterdi.
Kadı, insan biçimli bir mutanttı. Yüzü biçimsizdi, ağzı çarpık, başı ise kocaman… Uzun beyaz saçları ve sakalı vardı. Cildi yer yer yeşil, yer yer ise ten rengiydi. Etleri sanki pul pul dökülüyordu. Elleri normal bir insana oranla daha ince, parmakları ise daha uzundu. Gözleri ise iri, sarı birer yuvarlaktan ibaretti. İnsandan çok bir böceğe aitmiş gibi görünüyorlardı. Üzerinde ise tek parça, kirli beyaz bir cüppe vardı.
Siyem, yaratığa merakla baktı. Hiç korkmadı, hiç geri çekilmedi. “Nesin sen böyle?” diye sordu kayıtsızca.
Kadı güldü. “Cesur çocuk.” dedi titrek sesiyle. “Bu soruyu sorup da artık yaşamayan bir sürü kişi olmuştur.” diye devam etti ardından. Siyem oralı bile olmadı.
“Kadı eskilerdendir. Savaş öncesi yaşayanlardan yani.” diye açıkladı Cesur.
“Hah! Buna yaşamak denirse tabi.” diye homurdandı Kadı. “Ben ne miyim evlat? Bir zamanlar ben de senin gibi insandım. İnanması güç, değil mi? Bu, savaştan önceydi elbette. Burada yaşardım, Kadıköy’de. O zaman her şey daha güzeldi. 42 yaşındaydım. Bir işim vardı, bir evim. Beni seven bir karım ve çocuklarım…  Sonra ne mi oldu?”
Yavaş adımlarla duvarda asılı el yapımı bir takvime ilerledi ve tarihi gösterdi; 23 Ekim 2277.  “150 yıl önce bugün Büyük Savaş oldu. Birkaç lanet Amerikalı ve Çinli’nin arasındaki anlaşmazlık ve küçük bir nükleer felaket. Sadece birkaç saat sürdü ama işte sonuçları ortada.” dedi bir eliyle dışarıdaki dünyayı göstererek. “Ve savaş… Savaş asla değişmez. Çok azımız hayatta kaldı. Birçoğumuz sonradan öldü. Birçoğumuz da değiştik. Ben de değişenlerdenim. Tam 192 yaşındayım evlat. Ama diğerlerinden farklıyım.” Bir parmağı ile gözlerini gösterdi “Bu gözlerle ne görüyorum, biliyor musun?” Kilometrelerce öteleri… Her taşın altını, her kayanın ardını… Başka insanların gördüklerini onların gözünden görüyorum. Cyborglar bu yüzden peşimde zaten. Beni ele geçirip tüm insanların yerini öğrenmek istiyorlar. Böylelikle kökümüzü kazımaları daha da kolay olacak. Onların nereden geldiğini ve kim adına çalıştıklarını ise bilmiyoruz ne yazık ki.” diye bitirdi Kadı.
“Artık değil.” dedi Cesur, çantasından çıkardığı bir veri diskini sallarken.
“Nedir o? Yoksa…” diye sordu Kadı heyecanla.
“Aynen öyle. Maltepe’deki üniversitenin arşivine gittim ve hâlâ çalışan bir bilgisayar buldum. Biliyorsun, tüm bilgisayarlar Global Ağ’a bağlıdır. Görünüşe göre Ağ hâlâ canlı ve aktif. Beni oldukça zorladı ama istediğim bilgiyi elde etmeyi başardım. Görünüşe göre iki taraf da birbirine nükleer oyuncaklarını fırlatırken Global Ağ boş durmuyormuş. Tüm kontrolü ele geçirip yeryüzündeki tüm nükleer füzeleri ateşlemiş. Her yöne… Her ülkeye… Telsiz mesajlarını kontrol et, sen de göreceksin.” Diski kadıya uzattı. Kadı elleri titreyerek diski aldı ve inanamayan bakışlarla minik cihaza baktı.
“Öyleyse şüphelerim de haklıyım!” diye fısıldadı heyecanla “Cyborg ordularının ardındaki şey gerçekten de Global Ağ. O hâlâ canlı ve insan ırkını yok etmeye kararlı.”
“Öyle görünüyor. Özellikle de bilgiyi elde ettikten sonra peşime takılan cyborg sayısını göz önüne alırsak… Neyse ki onları atlatmayı başardım.”
Kadı, ince elleriyle diski bir süre evirip çevirdi. Sonunda başını kaldırıp “Bu gerçekten de önemli bir bilgi.” diye fısıldadı. “Peki, kızın bunlarla ilgisi ne?” diye sordu ardından.
“Hiç… O, Yağmacılar’dan kaçan bir esir. Ona evine dönmesi için yardım ediyorum, hepsi bu.”
Bunun üzerine Kadı bir kahkaha attı. Kahkahası korkunçtu. “Demek, evine dönmesine yardım ediyorsun, öyle mi? Sen kendini ne sanıyorsun, seçilmiş kişi falan mı?”
Cesur yalnızca omuz silkmekle yetindi. “Kayıp Şehir’den geliyor.” dedi.
Kadı şaşkın bakışlarla kızı süzdü. “Bak sen şu işe…” diye mırıldandı.
“Yerini bilebileceğini umuyoruz.” diye üsteledi Cesur.
“Tabii ki yerini biliyorum!” diye tersledi Kadı. “Ben her şeyi bilirim! Sadece herkesle paylaşmam, o kadar. Neden tüm Arayıcılar’ı benim için çalıştırıyorum sanıyorsun?”
“Yeni bir plazma TV için?” diye sordu Cesur, gülümseyerek.
Kadı homurdanarak bir dolaba doğru ilerledi. Bir taraftan da “Zevzek!” diye mırıldanıyordu. Ama bıyık altından güldüğü Cesur’un gözünden kaçmamıştı.
Az sonra elinde birkaç harita olduğu halde geri geldi.
“İşte bu savaş öncesi bir harita. Bu da arayıcılarımdan birinin çizdiği… Kayıp Şehir tam burada.” diyerek bir noktayı gösterdi.
“Ne yani? Kayıp Şehir karşıda mı?” dedi Cesur şaşkınca.
“Aynen öyle. Kapalı Çarşı’nın hemen altında.”
“İyi ama o tarafa nasıl geçeceğiz? Bildiğim kadarıyla Boğaz Köprüsü dâhil 3 köprü de yıkık vaziyette. Tüp geçitte zombi ve dev sıçanlarla kaynıyor.”
“İkinci tüp geçidi unutuyorsun.” dedi Kadı sırıtarak.
“İkinci tüp geçit mi var?” diye sordu Cesur şaşkınlıkla.
“Evet, tam burada.” diyerek haritada limanın hemen yanındaki başka bir noktayı gösterdi. “Savaştan hemen önce tamamlandı ama hizmete hiç açılmadı. Tüneller temiz ve kontrolümüzde. Kimse de yerini bilmiyor.” diye ekledi ardından.
“Kimse bilmiyorsa Yağmacılar bu kızı ve annesini bu tarafa nasıl geçirmiş o zaman?” diye sordu Cesur kuşkuyla.
“Bu benim de merak ettiğim bir soru. Sanırım bunun cevabını en iyi sen verebilirsin kızım.” dedi Kadı. Ama Siyem onlarla değildi. “Nereye kayboldu bu?”
Onu bulduklarında vapurun balkonundaydı. Kafasını göğe kaldırmış, gökyüzüne bakıyordu. Tıpkı bu sabah çölde yaptığı gibi…  “Ne yapıyorsun?” diye sordu Cesur. Yanıt gelmedi.
“Garip kız… Haydi, içeri gelin. Hazırlıklara başlasak iyi olur. Sabahtan yola çıkmalısınız.” dedi Kadı. Hep birlikte içeri döndüler.

(Devam edecek...)


Screenshot from Fallout 3

10 Aralık 2009 Perşembe

Eve dönüş (Bölüm 3)


Genç adam, Alman kurdu ve kız çocuğundan oluşan sıra dışı üçlü, dikkatli bir şekilde Cadde’ye çıktılar. Uzaktan gelen silah sesleri ve bağrışmalara bakılırsa Yağmacılar ve Düzenleyiciler yine birbirlerini yiyiyorlardı. Grup, sesleri arkalarına alarak daha tenha olduğunu umdukları bir yöne doğru ilerlemeye başladı. Bir taraftan yürürken bir taraftan da fısıldayarak konuşuyorlardı. “Evin nerede demiştin?” diye sordu genç adam, yıkık bir binanın köşesinden önlerindeki yolu gözetlerken.
“Bilmiyorum…” diye fısıldadı kız.
Genç adam şaşkınlıkla “Ne?” diye bağırdı. Köpek hafif bir homurtu koyuverince ne yaptığının farkına vardı ve alt dudağını ısırarak hızlıca etrafına bakındı. Gelen giden yok gibiydi. “Evinin nerede olduğunu bilmiyor musun yani? Peki, seni oraya nasıl götürmemi bekliyorsun, söyler misin bana küçük hanım?” diye çıkıştı, cesaret edebildiği kadar yüksek sesle.
“Ben… Evimin adını biliyorum. Kayıp Şehir…” diye mırıldandı küçük kız. “Nerede olduğunu biliyorsundur diye umuyordum.” diye ekledi ardından.
Genç adam inanamayan bakışlarla genç kıza bakakaldı. “Kayıp Şehir mi? Sen oradan mısın yani?” dedi şaşkınca.
“Yani nerede olduğunu biliyor musun?” dedi kız umutla.
“Hayır, bilmiyorum. Lanet olsun! O şehir kayıp! Adı üzerinde, Kayıp Şehir… Kimse nerede olduğunu bilmez. O şehrin bir efsaneden ibaret olduğunu sanıyordum.”
Kızın yüzü asıldı ve bakışları önüne düştü.
Adam sıkıntılı bir şekilde iç geçirdi ve “Merak etme. Bilebilecek birini tanıyorum.” dedi.

***

Büyük Savaş olarak adlandırılan felaketin ardından tüm dünya çorak topraklar ile kaplanmıştı. Savaş sırasında atılan nükleer bombalar hemen hemen tüm bitki örtüsünü yok etmiş, tüm dağları, tüm yerleşim birimlerini yerle bir etmişti. Cadde gibi bazı şehir kalıntıları dışında her yer çöl halindeydi. Su, içilemeyecek derecede radyasyon kaynıyordu. İnsanoğlu kendi sonunu kendi getirmişti. Şimdi bu sonu gelmeyen çöl ikliminde, orada burada kurdukları küçük yerleşim birimlerinde yaşamaya gayret ediyorlardı. Aşırı radyon sebebiyle mutasyona uğramış yaratıklarla uğraştıkları yetmiyormuş gibi, bu kanunsuz ve başıboş düzeni kendi çıkarları için kullanan insanlara karşı da mücadele etmeleri gerekiyordu.

Gece hızla çöktü. Grup, birkaç saat önce Cadde’den ayrılmış, çorak topraklar üzerinde yolculuklarına devam etmeye başlamıştı. Güvenilir bir yer bulup kamp kurmaya karar verdiler. Sonunda taşlık bir yamacın eteklerine oturdular. Genç adam çantasından çıkardığı battaniye ile yatacak bir yer hazırlayıp kızı yatırdı. Kendisi ise bağdaş kurup nöbet tutmaya hazırlandı. Köpeği de hemen ayaklarının dibinde, yarı kapalı gözlerle uzanıyordu. Ateş yakmaya cesaret edememişlerdi.
“Bana yardım ettiğin için teşekkür ederim.” diye mırıldandı Siyem. Adam cevap vermek yerine kafasını sallamakla yetindi. “Henüz adını bile bilmiyorum.” diye devam etti kız.
“Benim bir adım yok.” dedi adam. Kızın soran gözleriyle karşılaşınca devam etti. “Annem doğum esnasında ölmüş. Bana bir isim veremeden önce… Babamı ise hiç tanımadım. Eğer tanısaydım onu kesin öldürürdüm.”
“Neden?” diye sordu Siyem.
“Çünkü babam olacak piç, pisliğin tekiymiş. Bir Yağmacı… Köyümüze yapılan bir baskın sırasında anneme tecavüz etmiş. Annem, her şeye rağmen beni sahiplenmiş ve doğurmuş. Bense annemin bu vefasını onun hayatına mal olarak ödemişim.” dedi hüzünle. “Şimdi sana neden yardım ettiğimi biliyorsun.” diye ekledi ardından.
Kız anlayışlı bir şekilde kafa salladı.
“Beni tanıyanlar bana Cesur der. Lakabım bu… İstersen bana böyle seslenebilirsin. İşim gereği de Arayıcı derler. Ben buyum çünkü, bir Arayıcı.”
“Arayıcı nedir?” diye sordu Siyem bu kez de.
“Senin uyumaya niyetin yok galiba.” diye gülümsedi adam. “Arayıcıları bilirsin. Belki de bilmezsin. Araziyi dolaşırız, harabelere dalarız. Büyük Savaş’tan önceki zamana ait şeyleri toplarız. Kullanılabilir durumdaki haritalar, kitaplar, arşivler… Arazinin haritasını çıkaranlar da var, benim gibi. Sonra da bunları yiyecek ve ilaç karşılığında satarız.”
“Heyecanlı bir hayat olmalı…”
“Öyledir. Ve de tehlikeli…”
“Peki ya köpeğin? Onun bir ismi var mı?
“Evet, var. Kartal…”
“Kartal mı? Dişi bir köpek için biraz garip bir isim değil mi bu?”
“Aslında öyle… Bu ismi onu Kartal’da bulduğum için verdim. Aslına bakarsan o beni buldu. Hatta hayatımı kurtardı.” Sonra köpeğin başını okşayarak “Eh, Şaşkın Bakkal’dan iyidir herhalde.” diyerek güldü.
Siyem yattığı yerde dönerek bir müddet sessizleşti. Sonra da usulca “Cesur… Güzel bir isim.” diye mırıldandı.
Adam karanlıklara bakarak gülümsedi… “Evet, sanırım öyle.”

(Devam edecek...)


Screenshot from Fallout 3

5 Aralık 2009 Cumartesi

Kalemleriniz hazır mı?


Hikaye yazmayı sever misiniz? Peki Ejderha Mızrağı serisini sever misiniz? Cevabınız evet ise size harika bir haberimiz var!

Fantastik Edebiyat hakkında yayın yapan ve Türkiye'nin önde gelen sitelerinden birisi olan Kayıp Rıhtım, kuruluşunun ikinci yıl dönümü şerefine nefis bir etkinlik düzenliyor; Ejderha Mızrağı temalı bir öykü seçkisi...

Sitede zaten her ay faklı temalar üzerine oldukça keyifli seçkiler yazılmakta ve ortaya güzel hikayeler ortaya çıkmaktaydı. Bu kez bizleri varolan bir hikayenin içine davet ediyor, seçtiğimiz bu evrendeki karakter ve mekanları kullanarak öykü yazmamıza fırsat veriyorlar.

Resmi açıklama için buraya, Aylık Öykü Seçkisi'ne ve birbirinden güzel kısa hikayelere ulaşmak için de buraya tıklayabilirsiniz.

Kaleminize kuvvet...

28 Kasım 2009 Cumartesi

Eve dönüş (Bölüm 2)

Eskiden Bağdat Caddesi bugünlerde ise sadece Cadde olarak anılan yer son 150 yıldır olduğu gibi ıssızdı. Bir zamanlar caddenin her iki yanında sıralanan lüks binaların çoğu şimdi harap haldeydi. Sadece tek katlı olanların bazıları ve birkaç sağlam yapı kalabilmişti ayakta. Cadde ve yan sokaklar ise yer yer molozlar ve bina yıkıntıları ile kapanmış olsa bile hâlâ yürünebilir durumdaydı. Bu da caddenin önemini korumasını sağlamıştı. Bu önem ise Yağmacılar ve Düzenleyiciler arasında hiç bitmeyen bir üstünlük kurma mücadelesinden ve sonu gelmeyen çatışmalardan ibaretti. Aklı olan hiç kimse elini kolunu sallayarak caddeden yürümeye cesaret edemezdi. Genç adamın yıkıntıdan yıkıntıya saklanarak ilerlemesinin sebebi de buydu.

Ayakta kalan sayılı alış-veriş binalarından birine dikkatle yaklaştı. Binada hiç kimse olmadığından emin olduktan sonra sessizce içeri girdi. Köpeği okşayıp “Ne dersin kızım? Tehlike var mı?” diye fısıldadı ama köpek oldukça sakin görünüyordu. Bu, herhangi bir şeyin kokusunu almadığına işaretti. Tatmin olan adam çabucak raflara yönelip işe yarayacak bir – iki şeyi çantasına tıkıştırmaya başladı. Yiyeceklere dokunmuyordu. Bozulmuş olduklarından değil, hayatında hemen hemen hiç taze yemek yememişti zaten. Büyük olasılıkla radyasyon kaynıyorlardı ve radyasyon açlıktan daha ölümcüldü. Birdenbire, tam arkasındaki raflardan bir şeyler devriliverdi. Tabancasını çekip telaşla o tarafa döndü ve son anda gölgelere karışan bir kıpırtı yakalar gibi oldu. Köpek hırıldamaya başladı. Diğer eline de tüfeğini alarak güvenli bir pozisyon bulma umuduyla kapılara doğru geriledi. Birkaç tangırtı daha duyuldu. Anlaşılan karşısındaki ya çok beceriksizdi ya da böyle şeyleri düşünemeyecek kadar insanlığını kaybetmişti.
“Kim var orada?” dedi adam ihtiyatla.
Kısa bir sessizliğin ardından hiç umulmadık bir ses duydu. “Lütfen ateş etmeyin.” diyen küçük bir kız sesi…
Adam, şaşkınlıkla yüzünü buruşturdu. Fakat tedbiri elden bırakmaya hiç niyeti yoktu. Bir tuzak olabilirdi. Bu kokuşmuş zamanda her şey mümkündü. “Ellerini kaldır ve seni görebileceğim bir yere çık.” dedi adam, emrivaki bir ses tonuyla.
“Lütfen ateş etmeyin.” dedi kız çocuğu yine. Yavaşça, elleri havada olduğu halde saklandığı yerden çıkıp ışığa yürüdü. Siyah saçlı, zayıf, en fazla 16 yaşlarında bir kızdı bu. Cildi oldukça solgundu, gözleri ise masmavi… Üzerindeki yırtık pırtık bir elbisesinden başka bir şeyi de yoktu üstelik. Ne bir ateşli silah ne de kesici bir alet…
Adam, “Bu kız nasıl hayatta kalmış böyle?” diye düşünmeden edemedi. “Sana zarar vermeyeceğim, merak etme.” diyerek tüfeğini indirdi ama tabancasını hemen kaldırmadı.
Kız “Siz… Siz Yağmacılar’dan değilsiniz, değil mi?” diye sordu ürkekçe.
“Hayır, ben Yağmacı değilim.” dedi adam, güven verircesine. “Yağmacılarla işin ne? Hem burada tek başına, üstelik silahsız vaziyette ne yapıyorsun söyle bana.” diye sordu ardından.

“Üzgünüm, sizi korkutmak istememiştim. Size öyle arkadan sessizce yaklaşmamam gerekirdi. Ama onlardan biri olmadığınızdan da emin olmak istedim. Yani Yağmacılar’dan…” dedi kız.
“Bana hâlâ burada ne aradığını söylemedin.” diye üsteledi adam. Karşısında bir kız çocuğu olduğuna mı şaşırsın yoksa kızın hiç ağlamamasına mı, karar veremiyordu.
“Ben… Kaçtım.” dedi kız ürkekçe. “Yağmacılar birkaç hafta önce şehrimize bir baskın düzenlediler. Beni ve annemi kaçırdılar. Bizi kamplarına götürdüler ve… Ve bize…” Kız sessizleşti ve devam edemedi. Ama adam için bu kadarı yeterliydi. Kızın yırtık pırtık elbiselerine bakarak bile Yağmacılar’ın onları ne tür amaçlarda kullandıklarını anlamak basitti.
“Aşağılık pislikler…” diye mırıldandı.
Kız anlatmaya devam etti. “Biz… Bir plan yapmıştık. Annem bir kaçış yolu bulmuştu. Kanallardan geçecektik. Birkaç gece önce kaçmak için bir fırsat yakaladık ve hemen harekete geçtik. Tam kanala girmiştim ki bir Yağmacı bizi buldu. Beni görmemişti. Annem beni kurtarmak için kendini feda etti. Onun yalvarışlarını ve patlayan silahın sesini duydum. Ama hiçbir şey yapamadım. Sadece saklandım. Sonra… Sonra saatlerce süründüm ve sonunda bir çıkış yolu buldum. Birkaç gündür ise burada saklanıyordum. Hiç umudum yoktu. Ta ki siz kapıdan içeri girene kadar…”
Adam hiçbir şey söyleyemedi. Ne diyebilirdi ki? Orada öylece durup kıza acımaktan başka bir şey gelmiyordu elinden.
Kız, adamın gözlerinin içine bakarak “Tek istediğim evime dönmek. Lütfen yardım edin.” diye fısıldadı.
“Adın ne?” diye sordu adam.
“Siyem…” dedi kız utangaç bir biçimde.
“Siyem mi? Bu garip bir isim… Sinem olmadığına emin misin? Başka bir adın yok mu?”
Küçük kız başını olumsuz anlamda salladı. “Sadece Siyem.”
Adam köpeğine dönüp “Seninle sonra hesaplaşacağız. İçeride kimsenin olmadığını söylediğini sanıyordum.” dedi şakayla karışık takılarak. Köpek ise küskün bir şekilde homurdanmakla yetindi. Sonra da “Pekâlâ Siyem. Haydi, kalk bakalım.” diyerek kıza elini uzattı. “Evine gidiyoruz…”

(Devam edecek...)

Screenshot from Fallout 3
Harabe fotoğrafı

27 Kasım 2009 Cuma

Bir bayram hatırası


Bir Kurban bayramı daha geldi çattı sonunda. Hayat ne kadar da hızlı geçiyor, değil mi? Sizi bilmiyorum ama ben o eski bayramların tadını arar oldum şu geçtiğimiz birkaç yıldır. O neşe, o heyecan artık yok maalesef. Eskiden bayram dedin mi bütün aile bir araya gelinir, hep beraber oturulup kalkılır, hep beraber yemek yenirdi. Şimdi ki bayramların manası ise tatil… Bavulunu kapan kendini uzak köşelere atıp ortamdan uzaklaşıyor. Bir kısa mesajla ya da e-posta ile kutlar olduk bayramları…

Geçtiğimiz bayram kurbanlarımızı Balçova Kipa’da kestirmiştik. Malumunuz, şehir içinde pek öyle kurban kesilecek alan kalmadı. Biz de “Bu kez böyle bir şey deneyelim bakalım. Hem de tecrübe etmiş oluruz.” dedik ve Kipa ile anlaştık. Anneannem de bize uydu ve o da Kipa’da kestirmeye karar verdi. Biz kendimiz için bir tane kestirirken anneannem de rahmetli dedem ve rahmetli dayım için birer kurban kestiriyordu. Neyse efendim, sabahleyin bayram namazından sonra babamla birlikte bindik arabaya, Balçova’ya doğru yola çıktık. Bize verilen sıra numarasına göre sabah 8:30’da orada olmamız gerekiyordu. Tam vaktinde oradaydık da… Arabamızı kapalı otoparka park edip kapılara doğru yöneldik. Hayda… Kapılar kapalıydı. “Çok erken geldik herhalde. Baksana kapıları açmamışlar daha.” dedim babama. Aradık taradık ama bir türlü girebileceğimiz bir yer bulamadık. Üstelik otoparkta da bizden başka araç da yoktu ve etraf karanlıktı. Hani her zaman geldiğimiz bir yer olmasa korkmamak mümkün değil. Sonunda tamamen olmasa da yarı yarıya açık duran bir otomatik kapıya rastladık. Aralıktan süzülüp kendimizi alış-veriş merkezinin içine atıverdik. Daha birkaç adım atmıştık ki bir güvenlik görevlisi bizi karşılayıverdi.
“Buyurun? Ne aramıştınız?” dedi görevli.
“Biz kurban kestirmiştik de… Onları almaya geldik.” diye yanıtladık.
“Kurban mı? Ne kurbanı?” diye sordu şaşkınca.
Biz de şaşırdık haliyle. Başladık durumu anlatmaya… “Buyurun hatta bize verilen sıra numarası ve belirlenen saatte bu kâğıtta.” diyerek elimizdeki fişi kendisine gösterdik. Görevli fişe şöyle bir baktı ve “Allah Allah… Benim böyle bir şeyden haberim yok. En iyisi şefime soralım.” dedi. Beraber bir üst kata çıktık ve güvenlik şefinin karşısına dikildik. Şefin her halinden bizi gördüğüne şaşırdığı belli oluyordu. Durumu kendisine izah ettiğimizde ise şaşkınlığı bir kat daha arttı. Çünkü onun da böyle bir şeyden haberi yoktu. Hemen telsizine sarıldı ve mağaza sorumlusu ile irtibata geçti. Az sonra mağaza sorumlusu karşımızdaydı. Elimizdeki fişe şöyle bir baktı ve anında suratı asıldı. Fişten kafasını kaldırıp bize baktı ve sırıttı. Sonra yine somurttu, sonra tekrar sırıttı. Sonunda işaret parmağını kaldırıp “Sizi biraz bekleteceğim.” diyerek hızlı adımlarla gözden kayboldu.


Biz beklerken bizim gibi birkaç müşteri daha geldi. Hepsi kurbanlarını almaya geldiğini söylüyor fakat güvenlik görevlileri tarafından bekletiliyorlardı. Yarım saat gibi bir sürenin sonunda mağaza sorumlusu geri geldi ve kurbanları kendisinin dağıtacağını söyledi. Meğerse bayram dolayısıyla mağazanın açılış saatini bir saat ileri almışlar. Yani 8 yerine 9’da açılacakmış aslında. Kurbanların da 9’dan sonra dağıtılması gerekiyormuş. Her şeyi bir güzel planlamışlar programlamışlar ama küçücük, mini minnacık bir ayrıntıyı atlamışlar. Müşterilere haber vermeyi…

Hemen bizi sıraya soktular ve kesilen kurbanların dağıtımına başladılar. İlk alanlardan biri bizdik neyse ki. Mağaza sorumlusu fişimizi alıp isimlere baktı ve 3 farklı isim (babamın, rahmetli dedemin ve rahmetli dayımın) olduğunu görünce duraksadı.
“Bu seferlik kurbanları teslim edeceğim fakat söyleyin onlara bir sonraki sefer kendileri gelsinler.” dedi gayet ciddi bir tavırla bana.
İkisi de hakkın rahmetine kavuşmuş, nasıl gelecekler? “Olur, söylerim.” dedim bende. İçimden de “Gelirlerse görürsün gününü…” diyerek gülüyordum bu arada.
Şimdi bu kadar şeyi neden anlattım biliyor musunuz? Çünkü yarın yine babamla beraber oraya gideceğiz de ondan. Umarım bu sefer daha iyi hazırlanmışlardır. Bu kez dedem ve dayım da gelirse bayağı şenlikli olacağı kesin…

Hepinizin mübarek Kurban bayramı kutlu olsun efendim. Aileleriniz ve sevdikleriniz ile dolu nice mutlu bayramlara…

22 Kasım 2009 Pazar

Eve dönüş (Bölüm 1)

Genç adam aşağıdan gelen bir tıkırtı ile gözlerini hızla açtı. Yanı başında hazır tuttuğu Desert Eagle marka tabancasını kaptığı gibi yatağından doğruldu. Köpeğinin de tedirgin bir şekilde hırıldamasına bakılırsa endişelenmekte haklıydı. Aşağıda gerçekten de biri vardı. Ya da daha kötüsü, bir şey… Muhtemelen dost canlısı da değildi. Son yıllarda hiçbir şey dost değildi ki… Başını hızlıca silkeleyip uykunun sersemliğini üzerinden atmaya çalıştı. Neredeydi? Ah, tabii ya… Terk edilmiş bir otel odasında… Hâlbuki dün gece ne kadar da harika bir yer gibi görünmüştü burası gözüne. Özellikle de günün yorgunluğunu da hesaba kattığında tozlu yataklarda uyuma fikri daha da çekici gelmişti. Bu, göründüğü kadar da iyi bir fikir değildi anlaşılan.

Sessizce kapı eşiğine yaklaştı ve koridora göz gezdirdi. Görünürde hiçbir şey yoktu. Köpeğine sessiz olmasını işaret ederek hızlıca yattığı yere geri döndü. Çantasını sırtına taktı. Tabancasını kılıfına sokup duvara yaslı duran pompalı tüfeğini aldı ve dikkatli bir şekilde odadan ayrıldı.Hızlı ama temkinli bir şekilde koridoru geçtiler. Üzerinde yürüdükleri uzun ve tozlu koridor halısı yer yer parçalamıştı. Önlerinden geçtikleri sıra sıra odalar ise darmadağındı. İçlerindeki eşyalar çürümeye yüz tutmuş, üzerilerini kalın bir toz tabakası kaplamıştı. Bazı yatakların üzerinde son konuklarının iskeletlerini görmek bile mümkündü.

Koridorun sonuna vardıklarında yavaşladı. Şimdi lobiyi tepeden gören bir asma kat üzerindeydiler. Dikkatlice aşağı baktı ve dün gece sıkıca kapattığına emin olduğu çift kanatlı otel kapılarının ardına kadar açık olduğunu fark etti. Lobiyi gözleriyle iyice taradı fakat başka bir şey göremedi. Tam o esnada köpeği hırıldamaya başladı. “Ne var kızım?” diye fısıldadı adam. Köpeğin odaklandığı noktaya daha dikkatli baktı ve belli belirsiz bir hareket yakaladı. Tam altlarında, resepsiyon masasının ardında insana benzer bir gölge hareket ediyordu. Fakat kulaklarına gelen insanlık dışı homurtu öyle olmadığını gösteriyordu. “Lanet zombiler…” diyerek öfkeyle homurdandı.


Köpeğine kendisini takip etmesini işaret ederek lobiye inen basamakları dikkatle indi. Yaratık, yere çömelmiş vaziyette adamın göremediği bir şeylerle meşguldü. Kendisini fark etmemiş gibi görünüyordu. Genç adam resepsiyon ile arasında güvenli bir mesafe bırakmaya özen göstererek sessizce çıkışa doğru yöneldi. Neredeyse çıkışa varmıştı ki merakına yenik düşüp yaratıktan tarafa şöyle bir baktı ve anında buna pişman oldu. Yaratığın önünde köpek boyutlarında ölü bir sıçan yatıyordu ve görünüşe göre kahvaltı vazifesi görüyordu. Adam öğürmemek için kendini zor tutarak kapıya doğru aceleyle birkaç adım attı. İşte ne olduysa o anda oldu ve dikkatsizce yerdeki döküntülerden birine çarptı. Çıkan ses tüm lobide uğursuzca yankılandı. Yaratık anında kafasını kaldırdı ve vahşi bir hırıltıyla adamın olduğu tarafa baktı. Bir anlığına hayatta kalan ve ölü olan iki insanoğlu birbirlerine bakakaldılar. Sonra zombi hızla ileri atıldı. Genç adam tereddüt etmeden pompalı tüfeğini ateşledi. Ama yaratık hızlıydı. Ve de çevik… Silah tam ateşlendiği sırada hızlıca duvarlardan birine sıçrayıp tüfeğin ölümcül saçmalarından kurtuldu. Ardından da duvarda dört ayak üzerinde koşarak delikanlının üzerine atladı. Her şey o kadar hızlı olup bitmişti ki adam tüfeğini ikinci kez ateşlemeye fırsat bulamadan kendini yerde buluverdi. Tüfeği elinden fırlayıp odanın öteki ucuna sürüklendi. Yaratık vahşice bir çığlık atarak dişlerini adamın boğazına doğru götürdü. Tam o esnada köpek hızla ileri atıldı ve lanetli yaratığı sahibinin üzerinden devirmeyi başardı. Zombi ve köpek hırıltı ve homurtularla yerde boğuşurken adam hiç vakit kaybetmeden tüfeğine doğru emekledi. Bu esnada zombi, köpeğe okkalı bir şamar atarak hayvancağızı karşıki duvara uçurdu. Ardından vahşice hırlayıp tekrar delikanlının üzerine uçarcasına atladı. Pompalı tüfek bir kez daha ateş aldı ve duvarlar kanlı beyin parçalarına bulandı.

Adam soluk soluğa yaratığın cansız bedeninin altından çıktı ve yüzündeki radyoaktif kanı tiksinerek temizledi. Kan bütün giysilerini kaplamıştı. Köpeğinin hareketsiz bir biçimde yattığını görünce “Lanet olsun!” diye homurdandı korkuyla. Çabucak köpeğin yanına koşturdu ve çömelip hayvanı kontrol etti. Yaşıyordu. Sahibinin varlığını hisseden hayvan, hafifçe inleyerek kımıldadı. Adam çantasına yöneldi ve içinden bir anti-radyasyon iğnesi çıkararak ilacı kendisine zerk etti. Ardından bir iğne daha çıkarıp bunu da köpeğe yaptı. Köpek yavaşta olsa toparlanmaya başlamıştı bile. Görünürde ciddi bir yarası ve kırığı yoktu. Adam “İyi misin kızım?” diyerek memnuniyetle yoldaşının başını okşadı. Köpek ise minnetle adamın elini yaladı. Köpek, bir Alman Kurduydu. Hemcinslerinin çoğu gibi o da sahibine çok düşkündü. Sahibi de ona… Ne de olsa bu acımasız dünyada birbirlerinden başka kimseleri yoktu.


Az sonra adam tekrar otelin üst katlarındaydı. Üzerindeki kanlı giysileri çıkarıp yerine yenilerini giymişti. Şansı yaver gitmişti doğrusu. Hiç açılmamış bir valizin içinde plastik poşetlere sarılı kıyafetlerle karşılaşmıştı. Şimdi üzerinde mavi bir kot ve beyaz bir tişört vardı. Dolaplardan birinde bulduğu deri bir ceketi sırtına geçirip kıyafetini tamamlamıştı. Tam odadan çıkacakken kırmızı bir fular dikkatini çekti. Gülümseyerek fuları aldı ve köpeğin boynuna doladı. Yavaşça merdivenlerden indiler ve oteli terk edip Bostancı’nın harabelerine karıştılar.

(Devam edecek...)

Screenshots from Fallout 3

20 Kasım 2009 Cuma

Dalgın savaşçı


Bugün üzerimde garip bir dalgınlık var nedense. Öyle bir dalgınlık ki bu, yolda yürürken gideceğim yere ne zaman vardığımı bile anlamıyorum.

Öğle üzeri ufak bir metro yolculuğu yapıyordum. Hızlı taşıma sağ olsun, 10 dakika içerisinde ineceğim durağa varmıştım bile. Apar topar indim metrodan ve çıkışa yöneldim. Turnikelerine yaklaşırken yavaşça elimi çantama attım ve Kent kartımı (Akbil'in İzmir versiyonu) çıkarttım. Kapıdan geçerken elimi kartı okuması gereken bölmenin üstüne attım fakat o kadar beklememe rağmen o Bip! sesini duyamadım. Sonra da bir baktım ki ne göreyim? Kart okuyucunun yerinde yeller esiyor! O anda sinirlenip söylenmeye başladım.

"Nerede kardeşim bu turnikenin okuyucusu? Yerini mi değiştirmişler nedir? Madem değiştireceksiniz insan şunu kolay görülen bir yere yapar!"

Sesli sesli konuşurken bir taraftan da kafamı hafifçe eğip turnikenin sağına soluna bakınıyordum kartı nereye okutacağımı bulabilmek için. Tam o esnada gözüm diğer turnikelerden geçen yolculara takıldı. Hepsi ellerini kollarını sallaya sallaya geçiyorlardı. Bir taraftan da bana garip garip bakıyorlardı. İşte o anda acı ve utanç verici gerçek yüzüme tokat gibi patladı. Ben "çıkış" turnikesindeydim. Bilet basmama gerek yoktu ki!

14 Kasım 2009 Cumartesi

Yıllık izin

Bundan birkaç yıl önce… İzmir’de, özel bir firmada çalışıyordum. Hayatımda ilk defa yıllık izine çıkma hakkını elde etmiştim. Daha önceki işlerimde bırakın yıllık izini, haftalık izine bile zor çıkmış biri olarak bu benim için çok yeni bir heyecandı. “Yıllık izine çıkacak mıyım? Acaba çıkabilecek miyim?” falan derken biraz da müdür beyin arkamdan ittirmesiyle kendimi izine çıkmış buluverdim. Sudan çıkmış balık misali ne yapacağımı şaşırmış vaziyette boş boş ortalıkta dolanırken “Eh, ne yapalım? Memlekete gideyim bari…” deyip İstanbul’a doğru yola koyuldum. Dile kolay, tam altı yıl geçmişti doğup büyüdüğüm toprakları son ziyaretimin üstünden.

Sabiha Gökçen Havalimanı’nın kapılarından çıktığımda, karşımda ışıl ışıl parlayan Belediye Otobüslerini gördüğümde çok sevinmiştim. O zamanlar İzmir Havalimanı’nda Belediye Otobüsü hizmeti yoktu çünkü. Tek seçenek Havaş otobüsleriydi ve bu da oldukça tuzlu bir seçenek anlamına geliyordu. Üzerinde ‘Bostancı’ tabelası olan otobüsü bulduğumda ise daha da fazla sevindim. Çünkü Maltepe’ye gidiyordum ve bu otobüs sayesinde hem eve çok yakın inecektim hem de Havaş'a boşu boşuna 10 TL vermekten kurtulacaktım. Havaş otobüslerinin “Bak gidiyoruz ha! Ona göre…” manasında çaldıkları kornalara aldırmayarak beklemeye başladım. Bir taraftan da “Hıh!” deyip burnumu yukarı kaldırarak hava atmayı da ihmal etmedim. Bu “Hıh!” hareketinin bana 45 dakika ayakta dikilmeye mâl olacağını bilemezdim tabii… Nihayet otobüs şoförü ortaya çıkıp aracı çalıştırdı. Hevesle bindim otobüse… Meğerse çift bilet atmak gerekiyormuş. “Eh 3 TL vermek, 10 TL vermekten iyidir.” deyip aldırmadım ve geçtim cam kenarına, başladım etrafı seyretmeye… Manzara beni çok heyecanlandırmış olacak ki uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda ise Bostancı’daydım. Yani inmem gereken yerden birkaç durak uzakta… Gecenin o vaktinde başka araç olmadığından mecburen taksiye binmek zorunda kaldım. O da 7 TL yazdı. Böylece toplamda harcadığım para yine 10 TL oldu. Yani o kadar süre boşu boşuna beklemiştim. Siz siz olun, kimseye “hıh” falan yapmayın.

Ertesi gün, İstanbul’a geldiğimi duyan askerlik arkadaşım Erhan, beni arayıp buluşmaya davet etti. “Taksim’e gel abi, orada buluşalım.” dedi. Ben ilk başta tersledim, dedim ki “Ne işim var benim oğlum Taksim’de? Hayatta gitmem oraya…” Sonra hadi dedim, arkadaşımı kırmayayım. Zaten kaç kere görebiliyoruz ki birbirimizi. Onun dediği olsun dedim, Taksim’e gittim. Ondan sonraki 4 gün boyunca da Taksim’den çıkmak nasip olmadı. İznimin tamamı orada geçti neredeyse… Her buluşalım diyen oraya çağırdı, ben de her gece terk ettiğim meydana ertesi sabah geri dönmek zorunda kaldım. Hele ilk gün bir gidişim vardı ki, sormayın gitsin. Normalde dolmuşla gidildiğinde 45 dakika süren yol tamı tamına 2,5 saat sürdü. Şoförün yanında da kız arkadaşı mı nişanlısı mı ne öyle biri vardı. Üstüne üstlük kavgalıydılar. 2,5 saat boyunca didişip durdular. Birbirlerine laf sokmalar, kinayeli laflar, hakaretler, daha neler neler… Ben de en ön sırada, tam onların arkasında oturuyordum. Yanımda da yaşlı bir çift vardı. Yol boyunca tenis maçı izler gibi bir ona baktık, bir diğerine. Yaşlıların bu kavga olayı hakkında “Ah, ah! Bizim zamanımızda…” diye başlayıp bir türlü sonu gelmeyen yorumlarını ise yazmıyorum, siz zaten tahmin edebilirsiniz. Dolmuştan indiğimde az kalsın gitmek istemediğim o Taksim’in parke taşlarını diz çöküp öpecektim.

Son gün yaşadığım olay ise apayrı bir komediydi. Erhan ile otururmuş Yalçın isimli ortak bir arkadaşı bekliyorduk. Bir ara Erhan kalkıp lavaboya gitti. Ben de Yalçın’ı aramak için dalgın dalgın telefonumu çıkardım ve numarayı çevirdim. Tam o esnada Erhan'ın cep telefonu çalmaya başladı. Önce “Bakmayayım nişanlısıdır belki, ayıp.” diyerek aldırmadım. Sonra baktım ki arayan ısrarcı. “Kim acaba? Yoksa Yalçın mı?” diyerek uzanıp telefonu aldım. Bir de ne göreyim? Ben arıyorum! Yanlışlıkla onu aramışım! Lavabodan döndüğünde bunu ona da anlattım, çok güldü haliyle. Sonra Erhan “Madem bahsi geçti, nişanlımı bir arayayım.” diyerek telefonunu aldı. O esnada da benim telefon çalmaya başladı. Baktım, Erhan arıyor. O da dalgınlıkla beni aramış meğerse. O anda ikimiz de koptuk zaten. Dakikalarca güldüğümüzü dün gibi hatırlarım.

Yani uzun lafın kısası, ilk yıllık izinim oldukça eziyetli ama bir o kadar da keyifli geçmişti. Ondan sonra da bir daha izine çıkmak kısmet olmadı zaten.

13 Kasım 2009 Cuma

Kitap hakkında bir mim


Bir mim daha... Ama bu kez konu oldukça keyifli. Herkes gibi ben de beğeni ile karşıladım bu soruları. Çünkü konu kitaplar... Bu kez de sevgili Sihirli Sepet mimlemiş. Şuna dolaylı yoldan mimlemiş diyelim. Daha önce de bir-iki konuda da mimlemişti beni sağ olsun fakat ben bir türlü fırsat bulup da cevaplayamamıştım. En azından bunu cevaplayıp kendimi affettireyim dedim. Gelelim sorulara...

1.Şu an okumakta olduğunuz kitap ve kısaca konusu?
Şu sıralar "Sherlock Holmes'ün bütün hikayeleri" isimli derlemeyi okuyorum. Çok sevdiğim iki dostum doğum günümde hediye etmişlerdi bana, sağ olsunlar. Holmes'ün maceralarını okuyunca hep birilerini Watson diye çağırasım geliyor. Bu, pek de iyi sonuç vermiyor açıkçası. Çünkü kime "Watson" desem cevap otomatik olarak "adın batsın" şeklinde geliyor nedense... Ooops, gene konuyu dağıttım. Diğer soruya geçelim Watson.

2.En son aldığınız kitap?
Margaret Weis ve Tracy Hickman ikilisinin yazdığı 7 ciltlik (evet 7 koskocaman cilt) "Ölüm Kapısı" serisinin ilk kitabını almıştım. Diğer altı cildi almak konusunda tereddütlerim var. Cüzdanımın da öyle...

3.Şimdiye kadar aldığınız kitaplar içinde en sevdiğiniz?
Hmmm... Bu zor bir soru. Beğenmediğiniz olsa daha kolay olurdu benim için. Çünkü inanılmaz seçici ve titiz davranırım kitap alma konusunda. "Yüzüklerin Efendisi"nin apayrı bir yeri vardır kalbimde. "Ejderha Mızrağı Destanı" da öyle... "Olasılıksız" ve "Zamanya" da çok güzeldi. "Tarihçi" ve "Kutsal Dedektiflik Bürosu" da öyle... Daha sayayım mı? Evet, hepsini seviyorum. Dediğim gibi, çok seçiciyimdir.


4.Bir türlü bitiremediğiniz, bitirseniz de sizi illallah ettiren kitaplar?
Açık ara farkla "İki şehrin hikayesi". İki kez başladım, ikisinde de yarım bıraktım. Hatta bir ara İngilizcesi bile geçti elime ama ona hiç bulaşmadım.

5.Elinizdeki kitap bitince okumayı düşündüğünüz kitap?
Aşkın Güngör'den GOHOR.

İşte böyle... Bu mimi Hazal ve Ebru-Kitap Dükkanı başta olmak üzere cevaplamaktan keyif alacak tüm blog dostlarıma hediye ediyorum.

10 Kasım 2009 Salı

Hayati Dünya'dan bir misafir (Bölüm 4) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.


Delikanlı, bir tarafında sakallı bir cüce diğer tarafında ise sivri kulaklı bir kenderle geniş caddede yürürken kendini oldukça tuhaf hissetti. Ama anlayamadığı bir sebepten dolayı varlıklarından mutluydu. “Yalnız olmaktan yeğdir.” diye mırıldandı kendi kendine…
Az sonra oldukça şatafatlı devasa bir çadırın önündeydiler. Çadırın etrafı, karnavalın diğer yerlerine oranla daha tenhaydı. Çadır bezinin rengini kestirmek güçtü. Sanki her adımda rengi değişiyormuş gibi gelmişti delikanlıya. Üzeri asa, süpürge, büyücülük kuleleri gibi motiflerle ustaca süslenmişti. Bu simgelerin hiçbiri çocukça görünmüyor, aksine bakanlarda derin bir saygı uyandırıyordu. Çadırın en tepesine beyaz, kırmızı ve siyah aylardan oluşan bir üçlü işlenmişti. Çadırın eteklerini ise alev desenleri ve bu alevlerde kaybolan bir yüzük motifi süslüyordu. Hemen girişte ise yeşil ve sevimli bir koruluk vardı. Koruluğun hemen dibine ufak bir tabela asılmıştı, üzerinde de şirin harflerle “Mohikan Korusu” yazılmıştı. Bu yazıyı gören Tas ve Flint, delikanlının anlayamadığı bir nedenden dolayı kıkırdamaya başladılar. Koruluğu birkaç adımda geçip çadırın girişine vardılar. Tas, kapıdan girmek için hızlı bir hamlede bulundu ama Flint tam zamanında kenderin koluna yapışarak onu durdurdu.
“Nereye gittiğini sanıyorsun sen lânet olasıca? Oraya öyle elini kolunu sallayarak giremezsin!”
“Nedenmiş o?” diye sordu Tas.
“Neden mi? NEDEN mi? Bir de neden diye soruyor. Neden olduğunu gayet de iyi biliyorsun! Çünkü karnaval boyunca âlimler orada toplanıp çok önemli meseleleri tartışırlar ve rahatsız edilmekten hiç mi hiç hoşlanmazlar da ondan!” dedi Flint. Sesini elinden geldiğince alçak tutmaya çalışsa da öfkesini kontrol etmekte zorlanıyordu.
“Âlimler mi? Amaaan, sende! Bizim Raistlin ne zamandan beri âlim sayılıyor ki?” diye kıkırdadı Tas. “Hem hep burayı merak etmişimdir. Eminim bizi gördüğüne memnun olacaktır.”
“Sesini alçalt lanet olasıca! Toplantılarını bozacaksın!” diye tısladı Flint öfkeyle. Aynı anda çadırın iç kesimlerinden gür kahkaha sesleri geldi.
“Toplantı mı? Bana daha çok parti veriyorlarmış gibi geldi.” dedi delikanlı bu ses üzerine.

Üçlü merakla ve (kender hariç tabii ki) ihtiyatla ilerledi ve bir açıklığa vardılar. Vardıkları yer bir çadırdan çok bir saray avlusu gibiydi. Yerler mermer kaplıydı ve yüksek sütunlar uçsuz bucaksız gibi görünen tavana doğru yükseliyordu. Tepelerinde, genişçe kristal bir pervazın ardında, hem gündüzü hem geceyi hem de dört mevsimi birden aynı anda yaşıyormuş gibi görünen harika bir gökyüzü görünüyordu.
“Büyü…” diye tısladı Flint. Yüzünde halinden hiç de memnun olamayan birinin ifadesi vardı.
Avlu oldukça zevkli mobilyalarla döşenmişti ve tam ortada yuvarlak, büyük bir masa vardı. Masanın etrafında ise kimi mavi, kimi kırmızı, kimi ise siyah renkli cüppeler giymiş yaşlısıyla genciyle bir sürü büyü kullanıcısı toplanmıştı. Aralarından bazıları pipo tüttürüyordu. Ve hepsi de kahkahalar atıyordu.
Tam ortalarında, masanın üzerinde, beyaz sakallı bir büyücü hararetle bir şeyler anlatıyordu.
“…ve sonra ona dönüp dedim ki; (sesini dramatikleştirerek) “Bu görev sana ait. Artık diyarların kaderi senin omuzlarında. Çünkü sen O’sun, yani seçilmiş kişi…”
Avlu yine gür kahkahalarla çınladı. Büyücüler öyle gülüyorlardı ki bazılarının gözlerinden yaşlar geliyordu.
“Peki ya sonra? Sakın bu numarayı yuttuğunu söyleme bana!” diye sordu içlerinden biri.
“Yuttu tabii ki! Seçilmiş kişi masalını herkes yutar!” dedi masanın üzerindeki büyücü kahkahalar atarak. Bunun üzerine avluda bir kahkaha daha koptu.
“Seçilmiş kişiymiş. Şuna daha çok oradan geçen bahtsız enayi demek daha doğru olur aslında!” dedi bir başkası. Yine kahkahalar…
“İlahi Merlin! Sen adamı ölmekten güldürürsün. Şey… yani gülmekten.” dedi sivri şapkalı, şaşkın görünüşlü başka bir büyücü.
“Fizban!” diyen ince bir ses tüm avluyu sessizliğe gömdü. Bir anda tüm büyücüler dönüp yeni gelenlere baktılar.


Avlunun havası bir anda değişmişti âdeta. Az önce şen şakrak gülen büyü kullanıcıları şimdi her zamanki çatık kaşlı hallerine geri dönmüşlerdi. Aniden griler içerisindeki, çalı kaşlı çalı sakallı, yaşlı bir büyücü ayağa kalkıp asasını yere vurarak “Bu ne cüret? Hangi akla hizmet âlimlerin toplantısını bölüyorsunuz?” diye bağırdı. O bağırırken sesi âdeta bir gök gürültüsüne dönüştü ve tüm avluyu kapladı. Gölgesi ise tüm ışığı kapatarak karşısındakilerin kalbine korku ve endişe düşürdü. Flint ve delikanlı anında oldukları yere büzüşüverdiler. Tasslehoff ise hiç etkilenmemiş görünerek “Vay be! Bunu nasıl yaptın?” diye sordu heyecanla.
“Gandalf! Bunu ben hallederim. Eğer müsaade edersen elbette…” diyen daha ince ve daha nazik bir ses duyuldu. Griler içerisindeki büyücü konuşan meslektaşına baktı ve “Emin misin Albus?” diye sordu usulca.
“Eminim. Sanırım konuklarımızın niye burada olduğunu biliyorum.” diyerek tatlı tatlı gülümsedi Albus Dumbledore.
Tasslehoff fırsattan istifade edip bir koşu Fizban’a sarıldı. “Fizban! Nerelerdeydin?”
“Fizban mı? Hani nerede?” dedi yaşlı kişi şaşkınca etrafına bakınarak.
Hemen Fizban’ın yanındaki gölgelerde, birisi hafifçe kıkırdadı. Ardından da kısa bir öksürük nöbetine tutuldu. Merakla o tarafa bakan Tas, başka hiçbir şeyle karıştıramayacağı kum saati biçimli gözlerle karşılaştı.
“Raistlin!” diyerek sarılmak maksatlı kollarını açtı ve narin büyücüye yöneldi. Fakat Raistlin’in aniden açılan gözleri ona bunu yapmaması gerektiğini hatırlattı ve hareketini yarıda kesti. “Her yerde seni arıyordum Raistlin. Bize yardım etmen gerek.” dedi.
Raistlin ise “Yardım mı? Neden sana yardım edecekmişim ki?” dedi alt dudağını küçümser bir şekilde bükerek.
“Neden mi? Neden olacak? Biz dostuz da ondan! Beni kıramayacağını biliyorum, haydi ama!” diyerek ileri bir adım attı.
“Bana dokunursan… Seni bir kurbağaya çeviririm.” diye tısladı Raistlin tehditkâr bir biçimde.
Tasslehoff bir an duraksadı. Sonra kocaman açılan gözlerle “Gerçekten mi?” diye sordu hevesle.

Raistlin bezgin bir homurtu koyuverdi. “Neden hazır kendisi buradayken Pala… Demek istediğim Fizban’dan yardım istemiyorsun ki Tas?” dedi, düş yakamdan dermişçesine bir ses tonuyla.
“Bak bu iyi bir fikir işte!” diye şakıdı Tas. Sonra boş bakışlarla kendisine bakan Fizban’a döndü. “Bize yardım edebilir misin Fizban?” diye sordu büyücüye.
“Yardım mı? Elbette oğul. Şapkamı bulur bulmaz…” dedi Fizban.
“Aman Fizban, şapkan her zamanki gibi başında!” diyerek kıkırdadı Tas.
Bunun üzerinde Fizban’ın yüzündeki şaşkın ifade yerini yavaş yavaş bilgiç bir bakışa bıraktı ve bir elini kenderin omzuna koyarak “Merak etme oğul. Sen üstüne düşeni yaptın. Bundan sonrası Albus’a kalmış.” dedi sakince. Tasslehoff arkasına döndüğünde Dumbledore’un delikanlı ve cücenin yanı başında olduğunu gördü.

Dumbledore, yarım ay biçimindeki gözlüğünün arkasından bakarak delikanlıyı iyice süzdü. O mavi bakışlarda garip bir şeyler hissetti delikanlı. Sanki aklındakileri okuyabiliyorlarmış gibi geldi bir anlığına. Dumbledore nazikçe gülümseyerek “Sanırım burada geçirdiğin kısa zaman senin için faydalı olmuştur.” dedi.
“Şey… Aslına bakarsanız evet.” dedi delikanlı utanarak. Biliyordu! Onlar hakkında neler düşündüğünü biliyordu! Ya diğerlerine de söylerse? Ama bu buraya gelmeden önceydi…
“Merak etme, her şey yoluna girecek.” dedi Dumbledore, delikanlının koluna girerek onu avlunun uzak bir ucuna doğru götürürken. Tas ve Flint de hemen peşlerindeydi.
“Kitap okumak sandığın gibi boş bir uğraş değildir. Başkalarını okudukları şeylere göre eleştirmek ise bomboş… Özellikle de neyi ne hakkında eleştirdiğini tam manasıyla bilmiyor ve hurafelere dayalı eleştiri yapıyorsan. Anlıyor musun?”
“E-Evet efendim.” diye kekeledi delikanlı.
“Geri döndüğünde daha da iyi anlayacaksın.” diye gülümsedi Dumbledore. Delikanlı ne demek istediğini tam anlayamamıştı ama nedense yakında öğrenecekmiş gibi bir his vardı içinde. “Şimdi…” dedi Dumbledore, ıvır zıvırlarla dolu bir fıçının başına geldiklerinde. “Senin ki hangisiydi? Ah, evet. Saç fırçası…” Asasının bir hareketiyle eski bir saç fırçası fıçıdaki diğer anahtarların arasından sıyrılıp delikanlının eline konuverdi.
“Arkadaşlarına veda etmek istersin sanırım?” diye sordu yaşlı büyücü kaşlarını havaya kaldırarak.
“Gidiyor musun yani? Ama daha sana anlatacağım hikâyeleri dinlemedin bile…” dedi Tas, hüzünlü bir sesle. Delikanlı bir dizinin üstüne çökerek “Üzgünüm Tas, şu an için buna vaktimiz yok maalesef. Ama söz. Efsaneleri özellikle senin için bir kez daha okuyacağım.” dedi.
“Ay gerçekten mi? Duydun mu Flint?” diyerek yaşlı cüceyi dirseğiyle dürttü kender. Flint ise içerisinde “kapı kulpu” ve “lanet kender” kelimeleri geçen bir homurtu koyuvermekle yetindi.
Delikanlı Flint’e sarıldı. Flint bundan pek memnun kalmamış görünse de kısacık bir süre kendisine sarılmasına izin vermiş sonra da homurdanarak kolları kendinden uzaklaştırmıştı. Tas ise delikanlıya daha uzun süre sarıldı.

En sonunda Dumbledore “Gitme zamanı.” dedi. “Cüzdanı geri vermen gerekmez mi Tas?” diye ekledi ardından.
“Hangi cüzdan? Ay, bu senin mi?” diyerek cüzdanı delikanlıya uzattı kender.
“Aferin Tas. Ama sanırım saati de geri vermen gerekecek.” dedi Dumbledore, tatlı tatlı gülümseyerek. Tas hafif utanarak saati de geri verdi. Bir taraftan da Flint’e “Bunu nasıl yapıyor anlamıyorum.” diye fısıldamakla meşguldü. Flint ise her zamanki gibi homurdanmakla yetindi. Bu kadar büyücünün arasında olmaktan hiç de memnun görünmüyordu.

Delikanlı bir iç çekip şöyle bir etrafına baktı. Büyü kullanıcıları etraflarında yarım bir daire oluşturmuş, onun gidişini izliyorlardı. Tas, gözyaşlarını tutamayarak “Kendine iyi bak!” diyerek çılgınca el sallamaya başladı. Flint’e çarpıp miğferini yere düşürdüğünün ve cücenin daha fazla homurdanmasına neden olduğunun farkında bile değildi. “Bizleri unutma. Umarım burayı sevmişsindir. Aman canım, ne saçmalıyorum ben? Tabi ki de sevdin. Hayali Dünya’yı bir kenderden çok daha ne sevdirebilir ki?” diye ekledi ardından.
Delikanlı kenderden ayrıldığına mı üzülsün yoksa büyücülerin ve cücenin bu yorum karşısında gözlerini devirmelerine mi gülsün bilemedi. Sadece el sallamakla yetindi.
Ardından saç fırçası parlak bir ışıkla parıldamaya başladı.

***

Delikanlı gözlerini açtığında her şeyin başladığı açıklıkta boylu boyunca yatmaktaydı. Gözlerini kırpıştırarak yerden kalktı. Bütün bunların bir rüya olup olmadığını düşünüyordu ki elinde sımsıkı tuttuğu saç fırçasını gördü ve iliklerine kadar ürperdi. Bir koşu tutturup kasabaya doğru yöneldi. Kitapçı kapanmadan dükkâna ulaşmayı umuyordu. Emin olması gerekiyordu. Soluk soluğa kendini dükkânın kapısından içeri attı. İlk baktığı şey Cüce Derinlikleri’nin görseli oldu. İşte Tas oradaydı. Flint de öyle… Şu yanlarındaki de Tanis olmalıydı. Geri geri birkaç adım atıp görsele şaşkın bakışlarla bakmaya devam etti. Sonra hızlı bir şekilde rafların arasına daldı. Fantastik reyonunu bulduğunda çılgın gibi kitapları karıştırmaya başladı. Sonra aradığı şeyi buldu. Ejderha Mızrağı Destanı…
“Destanlar…” diye fısıldadı kulağında Tasslehoff’un minik sesiyle.
“Gerçi senin taraftaki destanlarda anlatılmış çoğu. Ben hiç göremedim” diyordu ses. Titreyen ellerle kitabı raftan nazikçe aldı ve sayfalarını dikkatle çevirerek rastgele bir sayfayı okumaya başladı.
“Ayy Tanis! Görmeliydin! Çok eğlenceliydi!” cümlesini okuduğunda gülümsemeden edemedi.

Dükkândan çıktığında iki elinde de kitaplarla dolu poşetler vardı. Fantastik kitaplarla… Kardeşinin koleksiyonunda olmayan tüm kitapları satın almıştı. Kardeşinin istediği kitap da aralarındaydı. Eve gidip okumaya başlamak için sabırsızlanıyordu. Tabii ki kardeşinden özür diledikten ve barıştıktan sonra… “Sanırım kardeşimle yeni bir ortak noktamız var artık. Ve yeni bir kavga sebebimiz… Okuma sırası kavgası!” diyerek gülümsedi ve evinin yolunu tuttu.

- Son -



Dumbledore by Zaerteltier

5 Kasım 2009 Perşembe

Kız babası...


Bugün bir arkadaşımın yeğeni için kırtasiyeye gidip hediyelik bir şeyler aldım. Hediye denince öyle aham şaham bir şey sanmayın yalnız. Kalem, silgi ve bunun gibi şeyler...Ufaklık, küçük bir kız çocuğu olduğu için de genellikle pembe tonlu şeyleri seçmeye gayret ettim. Bu arada da kırtasiyeciyi bayağı bir terlettim.

"Kalem kutusu istiyorum."
"Buyurun."
"Yok, bu olmaz. Şöyle çiçekli bir şeyler olsun. Kız çocuğu bu..."
"Bu nasıl?"
"Hah, tamam. Bir de kalem lazım."
"Buyurun."
"Abi bu ne? Siyah bu! Pembe yok mu? Kız çocuğu dedim ya..."
"Ha, tamam. Al..."
"Bir de telli dosya..."
"Al bakalım."
"Abi mavi değil, pembelerden ver!"

Yarım saate yakın böyle bir diyalog geçti kırtasiyeciyle aramda. Adam da göbekli, tonton bir şey... Bir malzemeyi verdi mi kendini hop! diye koltuğuna geri atıyor. Ben de her seferinde geri kaldırıyorum adamcağızı... Herhalde içinden bana çok küfür etmiştir. Neyse ki alış-verişim fazla uzun sürmedi de kulaklarım çok çınlamadı. En nihayetinde tüm liste tamamlandığında şöyle durup özene bezene aldığım şeylere bir baktım. İşte o anda acayip bir duygu patladı içimde. "Keşke bunları kendi çocuğum için alıyor olsaydım." diye geçirdim içimden. Hüzünlendim bayağı. Sonra da kırtasiyeciye dönüp "Benden de tam kız babası olurmuş." diyeceğime yanlışlıkla şöyle söyledim;

"Vay be! Benden de tam kaz babası olurmuş ha!"

4 Kasım 2009 Çarşamba

Hayati Dünya'dan bir misafir (Bölüm 3)


Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Fantastik Diyarlar Karnavalı gerçekten de yılın en büyük karnavalıydı. Tüm diyarlardan çeşitli halklar buraya gelir, senede bir kez de olsa toplanıp hep beraber eğlenirlerdi. İşte şimdi Tasslehoff’un eşliğinde hücre evinden çıkan delikanlı, parlak güneş karşısında gözlerini kırpıştırarak bu karnavala bakıyordu.
“Nasıl? Anlattığım kadar varmış değil mi?” diye sordu Tas.

Delikanlının söyleyebildiği tek şey “Vay canına!” oldu. Üzerlerinden süpürgeleriyle cadılar veya büyücüler geçiyordu. Sağda solda parlak zırhlı şövalyeler, uzun boylu kaslı barbarlar, zarif elfler hep birlikte konuşup gülüşüyorlardı. Kaymak birası satan bir satıcı yanlarından geçip gitti. Az ötede Quidditch maçı denilen bir şey için bilet satılıyordu. Oldukça popüler bir şey olsa gerekti. Sıra oldukça uzundu çünkü. Hemen hücrenin karşısında bir atlıkarınca duruyordu. Fakat oyuncak atlar makineye bağlı değildi, havada süzülüyorlardı. O garip müziğin nereden geldiğini de böylece anlamış olmuştu delikanlı.
“Hmmm… Acaba Flint nerelerdedir? Eminim ben yokken başını yine bir sürü belaya sokmuştur. Onu bulsam iyi olacak.” dedi Tas düşünceli bir tavırla. Sonra da kalabalığın arasında yürümeye başladı. Delikanlı da ne yapacağını bilmediğinden çaresizce onun peşine takıldı. Onlar yürürken kenderin yaklaştığını görenler hızla onun minik ellerinin uzanamayacağı bir mesafeye çekiliyordu. Göremeyenlerin keseleri ve diğer değerli eşyaları ise esrarengiz bir biçimde kenderin eline düşmek gibi garip bir huy edinmişlerdi. Neyse ki delikanlı kenderle beraberdi de herkesin eşyasını geri iade ediyordu. O hücreye geri dönmeye hiç niyeti yoktu çünkü.

Az sonra devasa bir ringin önüne geldiler. Oldukça büyük bir boks ringine benziyordu. Ringin tam ortasında ise oldukça toplu ama bir zamanlar sportmen bir yapıya sahip olduğu anlaşılan cüppeli bir adam duruyordu. Kısa sarı saçları ve mavi gözleri vardı. Adam, elindeki değneği boğazına yaslayarak “Sonorus!” dedi ve birdenbire sesi tüm alanı kaplayacak derecede yükseldi. “Merhabalar sevgili büyücüler ve cadılar… Elfler ve cüceler… İnsanlar ve buçukluklar… Ve tabii ki de kenderler. Bendeniz, çoğunuzun da bildiği gibi, Ludo Bagman!” Çılgınca bir alkış koptu. “Kıyak herif şu Bagman.” dedi Tas kıkırdayarak.
“Bugünkü gösterilerde size anlatımımla yardımcı olacağım.” diye devam etti Bagman. “Heyecanlı olduğunuzu biliyorum. O yüzden lafı fazla uzatmadan direkt müsabakaya geçiyorum. Bu yıl ilk olarak bir güreş müsabakasıyla karşınızdayız. Sarı köşede Buzyeli Vadisi’nin derinliklerinden kopup gelen, Battlehammer klanı reisinin üvey oğlu, barbaaar…”
“Wufgar!” diye bir tezahürat koptu kalabalıktan. Sarışın, dev gibi bir barbar ringin ortasına gelip iki eliyle kalabalığı selamladı. Ardından sırtından indirdiği Aegis-Fang’i alıp gösteri maksatlı birkaç hareket yapıp kalabalığın coşkulu tezahüratlarını arttırdı. Tekrar köşesine dönüp silahını köşede bekleyen kızıl bukleli bir bayana teslim edip ısınma hareketlerine başladı. Bu sırada Bagman yine konuşmaya başlamıştı. “Kırmızı köşede ise Solace kasabasında büyümüş, Mızrak kahramanı, kalbi vücudundan büyük olan savaşçııııı…”
“Caramon!” diye kükredi kalabalık.

Caramon, biraz da arkasındaki kızıl saçlı bayanın dürtüklemesiyle, utangaç bir sırıtışla kalabalığa el salladı. Tasslehoff heyecanla “Bak, bak! Bu bizim Caramon! Hani sana anlattığım, kardeşi büyücü olan.” diyerek delikanlının kolundan çekiştirmeye başladı. “Ah keşke Flint burada olsaydı. Bunu görmek istediğinden emindim oysaki… Sahi biz Flint’i arıyorduk değil mi? Nerelerde acaba?” diyerek ringin kenarından ayrılıp tekrar kalabalığın arasına karıştı. Delikanlı da onunla birlikte gidiyor bir taraftan da etrafına inanamayan bakışlarla bakıyordu. Şu son bir saattir bütün o inanmıyorum dediği, çocuk masalı saydığı şeylerle iç içe, omuz omuzaydı. Onlarla konuşuyor, göz göze geliyor, selamlaşıyordu. Hatta içlerinden biriyle dost bile olmuştu. Elini tutup kendini sürükleyen kendere şöyle bir baktı ve acaba kendilerinden nefret ettiğini bilseler ona ne yapacaklarını düşünmemeye çalıştı. “Bu onların gerçek olduğunu bilmeden önceydi.” diye mırıldandı kendi kendine.

“Hey, şurada bir han var. Haydi, girip bakalım. Eminim Flint oradadır.” diyerek başı çekti Tas. Delikanlıda çaresizce onu izledi. İçeri girer girmez baharatlı patateslerin kokusu burunlarına çarptı. İkisi de iştahla bu kokuyu içlerine çektiler. “Hmm… Otik her zamanki gibi performansının zirvesinde!” dedi kender. İkili yavaşça masaların arasında dolaşmaya başladı. “Şu Flint benim eve dönmeme yardımcı olabilir mi dersin?” diye sordu delikanlı.
“Flint mi? Sanmam. Ama Tanis bir yolunu bulur. O bulamazsa Raistlin mutlaka bulur. Gerçi bunun için onu ikna etmemiz gerekebilir ama merak etme, beni kıramaz. Raist ve ben çok sıkı dostuzdur.” dedi kender gülümseyerek.
Bir masaya sıkışmış dört kısa siluet görür gibi oldu delikanlı. Kendere dönüp “Hey! Şunlar sizinkilerden mi?” diye sordu.
“Bunlar mı? Ah, hayır hayır.” diye güldü Tas. “Bunlar buçukluk. Kendilerine Hobbit denilmesini tercih ederler. Oldukça hoş sohbet ve yardımseverdirler. Gel, onlara soralım bakalım bizim ihtiyarı görmüşler mi?” Yavaşça masaya yaklaştılar.


“Siz ne derseniz deyin. Bence Artemis Entreri tarafından kaçırılmış olmak bir tabur ork tarafından kaçırılmış olmaktan kat be kat kötüdür.” dedi bir buçukluk.

“Ama onlar normal ork değillerdi Regis. Bunu sana kaç kere söylememiz gerek?” dedi bir diğeri.
“Evet ya. Onlar Uruk-Hai’lerdi. Yani Pippin ve beni kaçıranları kastediyorum.” dedi Merry. “Onlarla normal orkları karşılaştırmak bir hata olur.” diye ekledi ardından.
“Bir Uruk en az on orka bedeldir demiş bir ork atasözü.” dedi Pippin.
“Hadi canım! Bence bunu sen şimdi uydurdun.” dedi Regis gülerek.
Masada ufak bir kahkaha koptu.
“Sen ne dersin Sam?” diye sordu Merry.
“Valla ben onu bunu bilmem efendiler. Demem o ki ne Uruk-Hai ne de Entreri denilen şu herif… İkisi de Bay Frodo ile benim yaşadığımız şeylerin yanında değirmende buğday tanesi gibi kalır. Bilmem anlatabildim mi Bay Merry?”
“Kesinlikle çok güzel anlattın efendi Samwise.” dedi Regis.
“Keşke Bay Frodo da burada bizlerle olabilseydi.” diyerek iç geçirdi Sam.
Regis dostunun kederini görüp kadehini kaldırdı ve “Frodo’ya!” dedi. Diğerleri de kadehlerini kaldırıp “Frodo’ya!” dediler.
“Froro’ya!” dedi Tasslehoff.
Tüm hobbitler durup yeni gelenlere kuşku ve şaşkınlıkla baktılar. “Froro değil, Frodo!” diye çıkıştı Sam.
“Sakin ol Sam.” dedi Merry. “Bak sen. Bir kender ve büyük ahaliden biri yan yana… Söyleyin bakalım, ne istersiniz bizlerden?” diye sordu arkasına yaslanarak.
“Flint’i soracaktık da… Ak sakallı, kısa boylu biri. Kısa olması normal çünkü o bir cüce. Gerçi siz de benim gibi kısasınız, o yüzden kısa sayılmaz sanırım. Kısa demişken, biliyor musunuz daha önce hiçbir hobbitle tanışmamıştım. Bizim oralarda küçük ahaliden pek bulunmaz. Gnomlar sayılmaz sanırım?” Hobbitler şiddetle olumsuz anlamda başlarını salladılar. “Gnom dedim de aklıma geldi, size Gnosh ile olan maceramı anlatmış mıydım?”
“Mızrak kahramanı Flint Fireforge’u arıyorduk da. Siz yardımsever hobbit beylerin yardımcı olabileceğini düşündük.” diyerek araya girdi delikanlı, kendisinden beklenmeyecek bir kibarlıkla.
“Ben gördüm.” diye öne atıldı Regis. “Az önce Bruenor ile birlikte dışarı çıktılar. Kızıl sakallı bir cüce. Battlehammer klanının lideri olan…” Tasslehoff’un çenesinden kurtulmak için her şeyi anlatmaya hazır birinin ses tonuyla konuşuyordu. Delikanlı buna hiç şaşırmadı. Büyük ihtimalle kendisi de aynı durumda olduğundandı bu.
“Teşekkürler.” dedi delikanlı ve Tas’ın tek kelime bile etmesine müsaade etmeden onu kolundan tuttuğu gibi dışarı çıktı.


Tekrar kalabalığın arasına karışmışlardı. Bir ‘Burnuk’la Hazine Avı’ yarışmasının önünden ilgisizce geçtiler. Tasslehoff alıngan bir ifade ile delikanlıya bakıyordu. Delikanlı “Bak Tas. Flint’i bir bulalım, istediğin kadar hikâye anlatmana izin vereceğim, söz. Yeter ki eve nasıl döneceğimi bir bulayım. Ondan sonra istersen sabaha kadar muhabbet ederiz.” dedi. Bir roman kahramanını avutmaya çalıştığına inanamıyordu.
“Sahi mi?” diye sordu Tas. “Ay çok eğlenceli olacak. Sana kender döndürme kaşığımdan bahsetmiş miydim hiç?” diye sordu hevesle.
“Eve dönüş yolunu bulduktan sonra Tas…”
“Ah evet, tamam. Şimdi… Nerede şu bizim ihtiyar? Flint’i seveceksin. Çok aksi ve huysuz biri gibi görünür ama aslında o sert kabuğunun altında altın gibi bir kalbi vardır. Gerçi senin taraftaki destanlarda anlatılmış çoğu. Ben hiç göremedim. O destanların bu tarafa getirilmesi yasaktır. Ama… Tabi ya! Sen görmüşsündür! Hatta belki okumuşsundur bile!”
“Şey…” diye mırıldandı delikanlı.
“Söylesene ha, söylese! Benden nasıl bahsetmişler? Gerçek bir kahraman gibi mi yoksa sadece bir yan karakter gibi mi yer alıyorum o destanlarda?” diye sordu Tas heves ve heyecanla yerinde hop hop hoplayarak. Delikanlı, kenderin hevesli ve umut dolu bakışlarıyla karşılaştı ve hayatında ilk defa o kitaplardan birini okumuş olmayı çok istedi. Sonra Tasslehoff’a şöyle bir baktı ve okumuş olsa da olmasa da aynı cevabı vereceğini fark etti.
“Evet Tas. Senden gerçek bir kahraman gibi, hatta o kahramanların en önemlilerinden biri olarak bahsediliyor.” dedi.
Kender sevinçle havaya sıçradı. “Biliyordum! Sevgili Margaret ve Tracy… Flint’e söyleyinceye kadar bekle! Beni hayal kırıklığına uğratmayacaklarını biliyordum. Onların bu tarafa ilk geldiği zamanı görmeliydin. Öyle şaşkınlardı ki…”
Delikanlı Tasslehoff’a gülümseyerek ve sevgiyle baktı. Sonra kendisindeki bu değişime hayret ederek durdu. Neler olmuştu kendisine böyle?

Derken Bagman’in sesi bir kez daha ortalığı inletti. Farkında olmadan yine az önce önünden geçtikleri ringin yanına gelmişlerdi.
“Caramon ve Wulfgar’a bu muhteşem karşılaşma için koca bir alkış rica ediyorum. Herkesin tahmin ettiği gibi yine dostluk kazandı. Ve şimdi de gelmiş geçmiş en iyi iki kılıç ustasının dövüşüne şahit olacağız. Bayanlar baylar… Bu tarafta Menzoberranzan doğumlu, Buzyeli Vadisi kahramanı, kolcu drow…”
“Drizzt Do’Urden!” diye kükredi seyirciler.
“Ve diğer tarafta Kaer Morhen’de yetişmiş, Rivia kahramanı, Witcher…”
“Geralt!” diye coşkuyla haykırdı kalabalık. “White Wolf!” diye çığlık attı kadınlardan biri…
Birdenbire bir parmağı ile ileriyi işaret ederek “Flint!” diye bağırdı Tas. Delikanlı, minik parmağın gösterdiği yöne doğru baktı ve ringden inen iki devasa adamın yanında duran iki gür sakallı cüceyi gördü. Tas kalabalığı yararak onlara doğru ilerlemeye başladı. Bir taraftan da minik eliyle delikanlının eline yapışmış, onu da kendisiyle birlikte ileri çekiyordu. Tıpkı daha önce olduğu gibi kenderi gören kalabalık telaşla iki yana kaçıyordu. Bu yüzden kalabalığı yarmak delikanlının düşündüğü kadar zor olmamıştı. Oraya vardıklarında Wulfgar ve Caramon oldukça yorgun ama mutlu görünüyorlardı. İkisi de ringde sarf ettikleri efor yüzünden hâlâ soluk soluğa konuşuyorlardı. Caramon, neredeyse savaşçının ağırlığı altında kırılacakmış gibi görünen tahta bir iskemlede bacaklarını öne uzatmış bir vaziyette oturmuştu. Wulfgar’da hemen onun yanında bir kolunu Caramon’a dolamış vaziyette farklı bir sandalyede soluklanıyordu. Kızıl saçlı, çilli bir kadın Caramon’un omuzlarına masaj yaparken, kumral saçlı, iri gözlü bir diğeri de Wulfgar ile ilgileniyordu. Tam onların önünde ise biri beyaz diğeri kızıl saç ve sakala sahip iki cüce hararetle tartışıyorlardı.
“Neyin var senin evlat? O lanet elften dövüşmek adına kaptığın bir şeyler yok mu?” diye söylendi kızıl sakallı cüce.

“Sakin ol baba. Bu sadece bir gösteri maçıydı.” dedi kızıl saçlı, çekici kadın.
Delikanlı şaşkınlıkla “Baba mı?” diye mırıldanacakken Tasslehoff’tan yediği bir tekme ile kendine geldi ve çenesini tuttu.
“Catti-Brie haklı Bruenor. Bu yalnızca bir dostluk maçıydı.” dedi Wulfgar.
“Dostluk maçıymış. Bah! Sen onu benim tek boynuzlu miğferime anlat. Bu savaşçı bozuntusunu tek elle yenmen lazımdı senin.” diye çıkıştı aksi cüce.
“Savaşçı bozuntusu mu? Pöh! Kim hakkında konuştuğunu unutma dağ cücesi. Caramon’u, Tanis ve ben kendi ellerimizle yetiştirdik bir kere.” dedi beyaz sakallı cüce.
Caramon gülümseyerek yaşlı dostunu sakinleştirmek için araya girdi. “Sakin ol Flint. Wulfgar haklı bu sade… AH! Yavaş ol Tika! Kolumu koparacaksın!”
“Yavaş olmuş! Az kalsın kalbime inecekti! Bir dahaki seneye bırak da başkaları katılsın böyle şeylere. Sana bir şey olacak diye düşünmekten…” derken Tika’nın sesi çatallaşıp kesildi.
“Tamam hayatım. Endişelenecek ne var anlayamıyorum. Wulfgar benim kardeşim sayılır, onun bana bir zarar vermeyeceğini biliyorsun. Hem Sturm ve Tanin bu tür gösterilere katıldığında onlara bir şey demiyorsun hiç.” diye itiraz etti Caramon.
“Ah, insanlar…” dedi Flint bezgin bir biçimde.
“Onları anlayamıyorsun değil mi? Ama itiraf etmek gerekir ki elflerden daha anlaşılırlar.” diye fikrini beyan etti Bruenor.
“Bak bu konuda haklısın işte. Yıllardır benim elfin ergenlik problemleri ve aşk karmaşaları ile uğraşıp duruyorum. Üstelik Tanis, yarım bir elf. Tam olsa ne olacak düşünemiyorum bile!”
“Hah! Sen bir de kara elfleri görmelisin. Diyarlarda adını bilmeyen kalmadı, kahramanlıkları dillere destan oldu o hâlâ iç karmaşaları ile uğraşıp kendini aşağılamakla meşgul.”
İki cüce birbirlerine bakıp aynı anda “Elfler… Pöh!” deyiverdi. Sonra da candan bir kahkaha nöbeti ile birbirlerine sarıldılar.
“Flint! Nihayet seni buldum.” diyerek patavatsızca ikiliye sarıldı Tas.
“Elfler kötü mü demiştim? Kenderleri unutmuşum.” diye homurdandı Flint, kenderin kollarından kurtulmaya çalışarak.  Ardından da şöyle bağırdı; “Hançerimi geri ver seni küçük…”
“Ah pardon. Bu da nerden geçmiş elime böyle? Bu da senin sanım Bruenor.” diyerek en masum ifadesiyle bir altın kesesini kızıl sakallı cüceye geri verdi Tas.
“Moradin’in Sakalı!” dedi Bruenor şaşkınlıkla.
“Reorx’ün çekici.” dedi Flint bezginlikle.
“Ne var yahu? İki de bir çağırıp durmasanıza! Şurada kırk yılın başında bir karnavalda eğleniyoruz. Onu da zehir ettiniz!” dedi bir anda tam ortalarında beliren, kırmızılar içerisindeki oldukça şık bir cüce.
“Ah! Kusura bakma Dougan. Bu iki aksi cücenin seni bir daha rahatsız etmeyeceğine eminim. Merak etme.” dedi Tas, tatlılıkla.
“Bahse var mısın?” dedi Dougan.
“Ben varım.” diye lafa atıldı hemen ringdeki Ludo Bagman. Dougan Redhammer keyifle kıkırdayarak Bagman’a yönelirken Flint de öfkeyle Tasslehoff’a dönüp “Ne istiyorsun kapı kulpu beyinli? Senin yüzünden bir tanrılardan azar işitmediğim kalmıştı. Sayende o da oldu!” diye çıkıştı.
“Ben de seni özledim Flint. Ama şimdi sevgi gösterilerine ayıracak vaktimiz yok.” dedi Tas, sinirinden giderek kızarmaya başlayan Flint’e aldırmadan. Bir eliyle delikanlıyı yanına çağırarak “Bu benim bir dostum. Hayati Dünya’dan yanlışlıkla bu tarafa düşmüş. Ona geri dönmesi için yardım ediyorum. Tanis’i ya da Raistlin’i nerede bulabileceğimizi biliyorsundur diye umuyorduk.”
“Ben biliyorum.” diye lafa karıştı Caramon. “Raist, diğer arkadaşlarıyla birlikte Büyücüler Çadırı’nda.”
“Harika! Hep orayı görmek istemişimdir. Haydi, gidelim.” dedi Tasslehoff ve bir kez daha delikanlının elinden tutup yürümeye başladı.
“Ağır ol bakalım kender efendi! Bensiz hiçbir yere gitmiyorsun. Özellikle de Büyücüler Çadırı’na! Her tarafı berbat etmene müsaade edeceğimi sanıyorsan çok yanılıyorsun!” diye kükredi Flint ve çabucak ikilinin peşine takıldı.

(Devam edecek...)

ShareThis