Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2024 Perşembe

Bir Editörün Hazin Günlüğü

Sevgili günlük,

Şu sıralar bir çeviri düzeltisiyle uğraşıyorum. Ama gel gör ki çevirmen arkadaş karakterlerin duygusal bir tepki verdiği her yere "korku" yapıştırmış. Adam yanındakine tedirgin bir bakış atıyor, "Korkuyla baktı!" Heyecanla kafasını kaldırıyor, "Korkuyla baktı!" Telaşlanıyor, "Korkuyla baktı!" Öfkeleniyor, "korktu o, korktu..." Korkarım kafayı yiyeceğim...


***

Sevgili günlük,

"Crawling" kelimesinin karşılığı sadece "sürünmek" ya da "emeklemek" değildir. "Yavaş yavaş, aheste aheste yürümek" manasına da gelir. "Crawling" gördüğümüz her yere "sürünmek" kelimesini yapıştırmamalıyız. 

İki kişi güpegündüz, kalabalık parkta dolaşıp sohbet ederken yerlerde "sürünmez." Bir bilim adamı laboratuvarını dolaşıp asistanlarının işlerini denetlerken yerlerde "sürünmez." İki polis memuru gece devriyesi atarken dükkânların önünden "sürünerek" geçmez. Eğer karakterler olup olmadık yerlerde sürünüyorlarsa ortada bir hata var demektir. Yok, eğer bu cümleler size normal geliyorsa o zaman ortada çok daha büyük bir hata var demektir.

Ne süründürdünüz be...

***

Arkadaş, çeviri boyunca her "neck" gördüğün yere itina ve inatla "ense" yazmışsın. Bir kere bile "Acaba boyun olabilir mi?" diye düşünmemişsin. Peki, vampirin teki adamın "ensesini" ısırıp kanını içmeye başladığında da mı şüphelenmedin yaa?
 
- Bir editörün hazin günlüğü

28 Temmuz 2023 Cuma

Form

Dün anneannemle pazara gittik. Her zaman uğradığımız pazarcı teyze, "Okul nasıl gidiyor evladım? Kaça geçtin?" diye sordu bana.

"Teyzecim ben okulu bitireli 20 seneden fazla oldu," dedim, gülerek.

"Yok yav! Olmamıştır o kadar! Kaç yaşındasın ki sen evladım?!" diye bağırdı, gözlerini kocaman kocaman açarak.

43 yaşında olduğumu söyleyince düşüp bayılıyordu kadın. 'Hehe, hâlâ formumdayım,' diye düşündüm. Anneannemin de hoşuna gitti tabii, şöyle bir kabardı kadıncağız.

Ama bu diyaloğun ardından aldığımız malları, ödediğimiz yüklü meblağı falan düşünüyorum da şimdi... Paraları sayarken pazarcı teyzenin de, 'Hehe, hâlâ formumdayım,' diye dediğine kalıbımı basarım 😄😄

14 Eylül 2022 Çarşamba

Destekli sallamanın faydaları

2009 senesinde “Eve Dönüş” adlı bir hikâye yazmıştım. Nükleer kıyamet sonrası bir dönemde, İstanbul’un yıkıntılarında geçiyordu. Cesur isimli bir arayıcının Bağdat Caddesi’nin yıkıntılarında bulduğu köle bir kızı ailesine götürme çabalarını konu alıyordu.

Bir noktada Cesur ve küçük kızın karşıya geçmesi, Kapalı Çarşı’nın altındaki yeraltı kentine ulaşması gerekiyordu. Ama bir sorun vardı: Üç köprü de yıkılmıştı. Boğazın altından geçen tüp geçidi de zombiler ve dev sıçanlar basmıştı.

Dikkatinizi çekerim, “üç köprü de” dedim. Şimdi, ne var bunda diyebilirsiniz. Ama bu öyküyü yazdığımda İstanbul’da sadece iki köprü vardı. Üçüncünün inşaatına ta 2012 yılına kadar da başlanmamıştı.

Hadi bu çok önemli değil. İstanbul boğazına üçüncü bir köprü yapılacağına dair söylentiler ben lisedeyken bile (90’larda yani) konuşulurdu. Ama işin ilginç tarafı yazdığım hikâyede boğazın sularının altından geçen iki tüp geçitten bahsetmiş olmam.

Ne ilginçtir ki bu tüp geçitlerden biri Üsküdar civarından başlayıp Karaköy’e gidiyor. Yani yaklaşık olarak Marmaray tüneline yakın bir güzergâh izliyor; başlangıç noktası aynı, bitiş noktası farklı. Ama asıl şaşırtıcı olan ve bana tebessüm ettiren şey, yazdığım ikinci tüp geçidin izlediği yol. İstanbul limanının oradan başlayıp Kennedy Caddesi’ne, Sultanahmet Camii’nin alt tarafına çıkıyor. Yani tamı tamına Avrasya Tüneli’nin izlediği yolun tıpkısının aynısını takip ediyor. Hikâyede bu güzergâhı ayrıntılı olarak belirtmişim üstelik.

Çok iyi hatırlıyorum, hikâyeyi yazarken İstanbul haritasını açmış ve olası köprü ve tünel noktalarını kendimce hesaplamaya çalışmıştım. Gerçeğe yakın olsun istiyordum. Ama bu kadar isabetli olacağı hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Dün gece kafama takıldı, acaba ne kadar tutturdum diye bir bakayım dedim. Sonucu görünce hem çok şaşırdım hem de mutlu oldum :)

Bu da böyle bir anımdır.

7 Eylül 2022 Çarşamba

Babamın bilimkurguyla imtihanı


Babam geçen gün çeviriyle ilgili yaptığım paylaşımı okumuş. Yanıma gelip, "Ne çeviriyorsun sen şimdi? Konusundan biraz bahsetsene," dedi.

"Şimdi baba... Nasıl anlatsam ki? İnsanlar uzaya çıkmış, tamam mı? Bir sürü gezegeni kolonileştirmişler. Bir gezegen var, halkı komple Çinli."

"Allah Allah... Eee?"

"Bu Çinlilerden bazıları tanrılarla konuşabildiklerini iddia ediyorlar."

"Tövbe tövbeee..."

"Kötü bir şey yaptıklarında günah çıkarmak için temizleniyorlar, ellerini kanatıncaya kadar yıkıyorlar, derileri soyulana kadar keseleniyorlar falan."

"Eee?"

"İşte şimdi bir kız var. Adı Qing-jao."

"Kim ne???"

"Qing-jao. Bu kıza babası çok önemli bir vazife verdi. Eğer kız başarırsa babası büyük bir şeref kazanacak, bu sayede de ölünce tanrılığa yükselebilecekmiş."

"Tövbe estağfurullah! Bu ne saçma kitap yahu! Niye tercüme ettiriyorlar oğlum bunu sana?"

"Öyle deme baba. Yazarı çok ünlü. 3 kez Hugo ödülü kazanmış."

"Ne ödülü ne?"

"Hugo."

"Hugo mu? Hugo şu şey değil miydi ya? Hani televizyonda oraya buraya zıplayan bir zibidi vardı..."

"Yok baba, bu Hugo o Hugo değil!"

"Hadi be siz de! Zibidiler.... Tövbe tövbe. Tövbe tövbe."

Babamın bilimkurguyla imtihanı, birinci perdenin sonu.

2 Temmuz 2022 Cumartesi

Balyemez


Osmanlıların ağır kuşatma silahlarına verdiği isimler çok hoş yahu!

Başka ülkelerden öğrenip, isimlerini sorup, nasıl anlıyorlarsa öyle kullanmışlar resmen. Kendi telaffuzlarına göre.

Mesela "Colubrina" denen küçük topun ismi bizde "Kolunburna" olmuş. Avrupa'da "Basilisco" ismiyle tanınan bir top bizde "Bacaluşka" olarak kullanılmış. Macarların “Szakállas” silahı olmuş size "Şakaloz." İtalyanların "Ballamezza" topuna da "Balyemez" demişler gitmiş.

Evliya Çelebi de durur mu hiç? Bu isimlerin aslında Türkçe olduğuna dair hikâyeler uydurmuş tabii hemen. Seyahatnamesinde düşmandan ele geçirilen bir balyemez topunun üzerinde bu silahı yapan kişinin baldan nefret ettiğini, ömründe ağzına bir kaşık bile bal sürmediğini ve o yüzden de bu topların bal yemez diye şöhret saldığını yazmış.

Belki bunları zaten biliyorsunuzdur ama çeviri yaparken karşıma çıktı. İlginç ve eğlenceli bir bilgi olduğunu düşündüğüm için paylaşayım dedim.

18 Nisan 2022 Pazartesi

Aptal Müteahhit...


Doksanlı yılların sonunda, bir gün rahmetli dedemlerin evinde oturuyoruz. O evin salonu epey geniş ve ferah bir yerdi. İçeriye iki tane yemek odası takımı sığardı, o kadar diyeyim ben size. Ama bir eksiği vardı: Elektrik prizi.

Dedem çok sert bir adamdı. Çok da gür bir sesi vardı. "Eşşoooğluuu..." diye bir bağırdı mı bütün mahalle duyar, apartmandaki komşular Ferit Bey gene sinirlendi diyerek en yakın mobilyanın arkasına siper alırdı.

Hatırlamadığım bir nedenden ötürü o gün salonda priz arıyorduk. Televizyonun yerini mi değiştirecektik neydi, öyle bir şey... Ama yok oğlu yok. Koskoca odada sadece odanın girişinin yanında iki tanecik priz var. Uzatma çekiyoruz, yetmiyor. Uzatmaları birbirine bağlıyoruz, bu sefer de her taraf kabloyla doluyor, anneannem kızıyor. Misafirlere çirkin gözükecek diye...

En sonunda patladım. "Yahu bu müteahhit de ne salak herifmiş! Koskoca salon yapmış, içine iki tanecik priz koymuş. Koysana şu duvarlara da. Aptal herif!" diye söylenmeye başladım.

Dedem birden sessizleşti. Dönüp ona baktığımda kızarıp bozardığını, kaşlarını hafiften çatmaya başladığını fark ettim.

O anda beynimin çarkları hızla dönmeye başladı. Bu apartman kimindi? Dedemin... Dedem emekli olmadan önce ne iş yapıyordu? Müteahhitlik... O zaman ben demin kime salak herif demiş oluyordum???

Kendime sorduğum her soruyla gözlerim giderek daha çok açılıyor, verdiğim her cevapla da ecel terleri döküyordum. "Dede..." dedim sonunda, fare gibi bir sesle.

"Efendim..." diye karşılık verdi dedem, davudî bir homurtuyla.

"Bu evi kim yapmıştı?" diye sordum, hafif hafif yana kaçarken. 

"BEN!" diye geldi cevap, tam da korktuğum gibi. Sonrasını anlatmama gerek yok sanırım. Çok şükür hâlâ yaşıyorum, hayattayım. Beden ve ruh sağlığım da az buçuk yerinde sayılır hamdolsun. O günden beri nerede bir priz görsem hürmetle yaklaşıyor, hâlini hatırını soruyorum. Müteahhit kelimesini duyunca da hafif bir ağlama krizi geçirdiğim oluyor. Ama iyiyim yani... Valla.

10 Eylül 2021 Cuma

Gururum ben...


Bugün Yordam Kitap'ın sahibinden beni çok mutlu eden bir telefon aldım. "Şehir ve Şehir" kitabı için yaptığım çeviri düzeltisini kontrol etmiş, sonuçtan çok memnun kalmış. "Oya gibi işlemişsiniz çeviriyi. Çok beğendim. Bu ülkenin işini sizin gibi özenle yapan daha çok insana ihtiyacı var," dedi. Sevindirik oldum :)

Kitabın sayfa sayısını da arttırmışım bu arada; dizgici arkadaş "Ee, bu kalınlaşmış?" diyormuş 😂 Kapağa yine ikinci çevirmen olarak adımı yazmak istiyorlarmış. Bu arada benden önceki çevirmen hanımın o sıralar bazı ailevi sorunları varmış. O yüzden istediği kadar ilgilenememiş kitapla. Üzüldüm ona da. İnsan üzgün veya sıkıntılıyken çeviri yapamıyor, iyi bilirim.

Şehir ve Şehir'in yeni baskısının çıkmasına biraz daha vakit var. Tarih belli olunca duyururum inşallah. Ondan sonraki projemiz ise Perdido Sokağı İstasyonu olacak. Ama yakın gelecekte değil.

28 Ağustos 2021 Cumartesi

Hayat Kısa, İnsan Fani

Bu hafta iki yakınım üst üste vefat haberleriyle epey bir sarsıldım. Biri üniversiteden arkadaşım, 22 yıllık dostum Soner İper. Daha 39 yaşındaydı; sadece birkaç gün sonra, 1 Eylül'de kırkına basacaktı. Doğum günü gelse de arasam, sesini duysam, konuşsak diye bekliyordum. Keşke beklemeseydim, keşke daha önce arasaydım, sesini son bir kez duysaydım... Keşke, keşke... Ama keşkeler bir fayda etmiyor işte. 

Sesi, gülüşü, espri yapmaya çalışıp da becerememesi kulaklarımda çınlıyor. Kimseye zararı olmayan, tertemiz kalpli, çok iyi bir insandı. Gece yarısı geçirdiği ani kalp kriziyle aramızdan göçtü gitti canım dostum. Geriye eşiyle küçük oğlunu bıraktı. Bu dünyadan bir Soner İper geçti. Onsuz bir yanım hep eksik kalacak.

Diğeriyse Fas'tayken birlikte çalışma fırsatı bulduğum, benden bir-iki yaş daha büyük olan Amina (Emine) Assoued. Üç sene aynı ofiste birlikte çalışmıştık. Neredeyse bütün gün beraberdik. İki oğlu vardı. Gülmeyi ve güldürmeyi, paylaşmayı ve yardımlaşmayı seven, çok dürüst bir kadındı. Oradaki yıllarım boyunca bana hem arkadaşlık hem de ablalık yaparak o uzak toprakları bir nevi daha çekilir kılmıştı. O da koronadan vefat etmiş. Uzun zamandır konuşmamıştım onunla. Onun verdiği pişmanlık yaktı içimi. Halbuki artık o kadar kısa ki mesafeler...  

İkisi de aynı gün vefat etti, ikisi de aynı gün ayrıldı bu dünyadan. İkisi de hayatımda çok önemli bir yere sahipti. Ama en önemlisi ikisi de kıymetli birer dosttu benim için. 

Allah ikisine de rahmet eylesin. Geride kalan yakınlarına sabırlar versin.

Hayat böyle işte. İş, güç derken sevdiklerimize bir mesajı ve telefonu bile çok görüyoruz. Sonra ararım, yarın konuşurum diye hep erteliyoruz. Ama gerçek şu ki ömür bitiyor, iş hiç bitmiyor. Siz siz olun, sevdiklerinizle geçireceğiniz vakitten ödün vermeyin.

29 Mart 2021 Pazartesi

Soyadı Karmaşası

Beni tanıyanlar bilir, çok fazla küfür çıkmaz ağzımdan. Hatta çok samimi olmadığım insanlarla sizli bizli konuşmaya, saygı çerçevesini aşmamaya çok dikkat ederim. Öte yandan gülmeyi de seven bir yapım var. O yüzden üniversite arkadaşlarım, asker arkadaşlarım gibi aşırı samimi olduğum dostlarla konuşurken de şaka yollu olarak argo kelimeler sıkıştırırım mutlaka araya. Maksat gülmek, güldürmek...

Neyse efendim, üniversiteden beri görüştüğüm, Baki adında çok sevdiğim bir dostum var benim. 22 yıl oldu, hâlâ aynı samimiyeti koruruz. Soyadı da Usta. Hâliyle telefonda Baki Usta olarak kayıtlı. Bir de senelerdir bizim sülalenin tamirat işleriyle ilgilenen, 80 yaşına merdiven dayamış bir Baki ustamız var bizim. Sürekli bizim apartmana gelip gider. Bir iş olduğunda hemen kolları sıvar, gençlere taş çıkarttıracak bir enerjiyle çalışmaya koyulur. Ama aynı zamanda da çok ciddi adamdır. Öyle şakaya, aşırı samimiyete falan hiç gelmez.

Geçenlerde bir işi düşmüş bana. Beni aradı. Telefonumu babamdan almış. Ben de hadi dedim, kaydedeyim adamcağızın numarasını, belki lazım olur. Hiç düşünmeden Baki usta diye kaydetmişim onun ismini de. Sadece isim satırına yazmışım, soyadını boş bırakmışım. Telefon da kabul etmiş, uyarı vermemiş. Ondan sonra unuttum gitti adamın numarasını kaydettiğimi.

Siz deyin bir, ben diyeyim iki ay, aradan şöyle epey bir zaman geçti. Bir gün telefon çaldı. Baktım, arayan kişi Baki Usta olarak gözüküyor. Ben de üniversiteden, eski dostum Baki sandım. Yüzüme muzip bir gülümseme yerleşti. Dur dedim, şununla bir dalga geçeyim. Açtım telefonu, başladım bağırmaya.

"Ne var lan? Ne istiyon? Ben sana beni bu numaradan arama demedim mi?!"

Hatta derin bir sessizlik oldu... Yüzümdeki o sırıtışla bekliyorum ben hâlâ. Derken yaşlıca ama korkutucu derecede başka bir yerden tanıdık olan o ses höt höt konuştu. "Ben Baki..." 

Evet, doğru tahmin ettiniz. Arayan eski dostum Baki değil, dedem yaşındaki Baki ustaydı. Tabii o anda yüzümdeki sırıtış anında donmaya, gözlerimden biri korkuyla hafiften seğirmeye falan başladı. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü ne demek çok iyi anladım diyeyim size, gerisini siz tahmin edin. O panikle hemen açıklama yapmaya çalıştım ama ne fayda...

"Ayy, Baki usta, sen miydin? Ben de seni Baki Usta sanmıştım! Şey, yani... Benim arkadaşımdan bir üniversitem var da... Aman yani, şey! Üniversiteden bir arkadaşım demek istedim! Onun ustası da baki. Ay, şey! Bakisi de usta... Of yaa!"

Adamcağız benim bu gevelemelerime 'ben seninle sonra hesaplaşırım' dercesine, mesafeli ve soğuk bir "Baban orada mı?" ile karşılık verdi. Ben de 40 yaşındaki her olgun erkeğin yapacağı şeyi yapıp 6 yaşındaki bir çocuk gibi "Babaaaaaa! Seni arıyolaaaar!" diye ciyakladım.

Neyse, gel zaman git zaman Baki ustayla da bir samimiyet oluştu sonradan aramızda. Yani demem o ki biriyle yakınlaşmak istiyorsanız ona küfre... Yok, bu değildi. Siz siz olun, soyadı Usta olan arkadaşlarınızla ilişkiyi kesin! Ay, bu da olmadı galiba 😂 Siz anladınız onu!

19 Ocak 2021 Salı

Bizim Asansörcünün Çektikleri

Her ay bizim apartmandaki asansörün bakımını yapmaya gelen bir Sedat ağabeyimiz var. Kendisi hafif toplu, kır saçlı biridir. Çok sessiz, çok saygılı bir adamdır. Zile basar, sonra birkaç adım geri çekilir, ellerini önünde kavuşturur ve kapıyı açmamız için öylece bekler. Konuşurken başını hafif yana eğer, bir şeye itiraz ettik mi gıkı çıkmaz. Bir arıza oldu mu motoruna atlayıp hemen geliverir. İyi biridir yani...

Benim de huyum kurusun, apartmana devamlı gelip giden, yüz yüze baktığımız kişilere takılmadan edemem. Kapıcı, asansörcü, sucu, kargocu... Hepsiyle illa şakalaşırım, onları güldürecek bir şeyler yaparım. Sedat ağabey de bu konuda bir istisna değil.

Mesela geçen ay asansörümüz arıza yaptı ve birkaç parçasının değişmesi gerekti. Eh, bir miktar para tuttu hâliyle. Babam dedi ki, "Oğlum, Sedat ağabeyin gelecek. Portmantonun üstüne 400 lira koydum, verirsin." Tamam dedim ben de ve beklemeye başladım. Derken beklenen an geldi, kapı çaldı ve bir koşu gidip açtım. Daha adamcağız bir şey söyleyemeden, "Sedat ağabey... Babamın dediğine göre bize para verecekmişsin. Alayım!" dedim, boş avucumu ona uzatıp. Adam bir bana baktı, bir avucuma. Önce hafiften güler gibi oldu, sonra yüzü düştü, ardından bir daha güldü. Ne diyeceğini şaşırdı anlayacağınız. 

Başka bir seferinde de, yine kontrole geldiğinde bizim kapıyı çalıp çatının anahtarını istedi. Makine dairesine girecek. Ben de çıkarıp verdim anahtarı, bir taraftan da, "Dikkat et, sakın düşme. Bir daha otomatiğe basmam valla," diye takıldım ona. Aradan beş dakika geçti, yine zil çaldı. Gittim, diyafonun düğmesine bastım, yine Sedat ağabey... Motosikletinden bir parça almak için aşağı inmiş. Ama ben rahat durur muyum hiç? "Ben sana dikkat et, damdan düşme demedim mi? Açmıyorum işte!" dediğimde adamcağız kahkaha krizine girdi.

Bugün de hem bakım yapmak hem de senelik sözleşmeyi yenilemek için yine bize uğradı kendisi. Açtım kapıyı, selamlaştık, karşılıklı hâl hatır sorduk. Sonra sıra geldi asıl meseleye. "Yeni sözleşme getirdim. İmzalamanız gerekiyor," dedi. Sonra da daha alçak bir sesle, utangaçça ekledi. "Bakım ücreti zamlandı. 20 lira arttı." Ben de, "Ha, öyle mi? O zaman bundan sonra seninle çalışmıyoruz, gidebilirsin," diyerek kapıyı yavaşça kapatmaya başladım. Sedat ağabeyin gözleri ardına kadar açıldı; boştaki elini kaldırdı, indirdi, sonra tekrar kaldırdı; ağzı bir açılıp kapandı. Tabii dayanamadım daha fazla, gülmeye başladım. Benim güldüğümü görünce rahatladı, şöyle kocaman bir tebessüm etti. "Ya İhsan," dedi, "ne adamsın."

Ama ne yapayım? Sedat ağabeyin yüzünde gördüğüm o tebessüm var ya... İşte o benim için de pozitif bir enerji kaynağı oluyor. Ben de gülüyorum, mutlu oluyorum, hayata daha pozitif yaklaşıyorum. Gün içerisinde bizim kahrımızı çeken, emeklerinin karşılığında bir teşekkür veya güler yüz bile görmeyen o kadar çok insan var ki... Garsonlar, kasiyerler, güvenlik görevlileri, satış elemanları. Kapıcılar. Asansörcüler. Kargocular. Bu insanlara bir günaydın dediğinizde, azıcık güler yüz gösterdiğinizde, hâllerini hatırlarını sorduğunuzda ne kadar mutlu olduklarını hiç fark ettiniz mi? Gözlerinin içi güler, omuzları gevşer, yüzlerine bir tebessüm yerleşir. İnsan olduklarını hissederler. Demem o ki böyle kimselere bir tebessümü çok görmemek lazım. Bir deneyin, size de iyi geldiğini fark edeceksiniz.

Şimdi önümüzdeki ay gelsin de Sedat ağabeye 20 lira eksik vereyim, bakayım ne yapacak. Hohoho!

17 Ocak 2021 Pazar

Çok şükür!


Üniversite yıllarımda bir hayalim vardı. Büyüyünce oyun dergisi yazarı olacak ve Sinan Akkol'la beraber çalışacaktım. Bana özel bir hayal değildi bu gerçi; o yıllarda Level dergisi okuyarak büyüyen bütün oyunseverlerin ortak düşüydü bu. Ama en nihayetinde sadece bir hayaldi ve gerçek olacağını hiç düşünmemiştim.

Daha önce birkaç mecrada sık sık bahsettim. Bana yazmayı sevdiren, yazıyla insanları güldürebilmenin ve birilerine ulaşabilmenin mümkün olduğunu gösteren kişilerin başında geliyor Sinan. Diğeri de Aşkın Güngör. 

Aradan yıllar geçti, önce Aşkın abiyle tanıştım. Onun sayesinde hikayelerimi kitaplaştırdım, imza günlerine katıldım, kendimi geliştirdim, editörlüğe adım attım. Hiç gerçekleşmeyeceğini sandığım başka bir hayali yaşadım. Kendisine ne kadar teşekkür etsem az.
Sonra bir gün Sinan Akkol'dan beklenmedik bir mesaj aldım. Oyungezer için yeni yazarlar arıyordu. Beni de ekibinde görmek istiyordu. Benimle birlikte çalışmak... O gün mutluluktan nasıl havalara uçtuğumu size anlatamam. Hayatımın en güzel günlerinden biriydi.

Ve şimdi, yıllar sonra sevgili Sinan bu paylaşımı yapmış Twitter'da. "Kütüphanemde M. İhsan Tatari'nin çevirdiği kitaplar köşesi yapmaya başladım." Sonrasında da bana, "Çevirisini yaptığın kitaplara değer kattığını düşünüyorum," dedi. 

Yaşadığım kıvanç ve mutluluğu hayal edebiliyor musunuz? :) Yazılarını okuyarak büyüdüğüm, ustam olarak gördüğüm iki insandan birinden böyle sözler duymak benim için gerçekten de çok büyük bir mutluluk. Kendisine buradan bir kez daha içtenlikle teşekkür ediyorum.

Şimdi geriye dönüp baktığımda aslında ne kadar şanslı olduğumu görüyorum. Gençlik yıllarımın iki kahramanıyla tanıştım. Onlarla beraber çalışma şansına eriştim. Hatta onlarla arkadaş oldum. İstediğim zaman telefon açıp konuşabileceğim kadar samimiyet kurdum. Ne kadar şükretsem az. Çok şükür! 

Hayatta belki her şey istediğimiz gibi gitmiyor. İrili ufaklı bir sürü aksilik yolumuza taş koyabiliyor, canımızı sıkabiliyor, bizi mutsuz edebiliyor. Ama bu demek değil ki hiç güzel bir şey olmayacak. Yeter ki hayallerinizden vazgeçmeyin...

22 Ekim 2020 Perşembe

Küçük Mavi Kıyamet

İki gündür tam bir teknoloji cehenneminde yaşıyorum...

Her şey Windows'un büyükçe bir güncelleme yapmasıyla başladı. Yaklaşık bir saat kadar falan sürdü. Tabii bu esnada hiçbir iş yapamadım. Çevirimi yetiştirmem gerekiyor, vakit boşa geçiyor... Kurbanlık koyun gibi bir saate, bir ekrandaki mavi yazılara bakıp duruyorum. Neymiş? Cortana yükleyecekmiş, Edge kuracakmış. Evladım bana sordun mu, sen bunları kullanacak mısın diye? Cık-cık...

Neyse, bir ömür gibi gelen bir sürenin ardından nihayet güncelleme sona erdi. Ben de hemen çeviri dosyamı açtım. Derken çat! Mavi ekran vermesin mi laptop? Verdi vallahi... Küt diye çöküverdi, kapandı gitti her şey. Alelacele bir daha açtım, hemen Word'e gireyim de kaydetmediğim çevirileri kurtarayım dedim. Ama çat! Bir daha mavi ekran verdi. Sonra bir daha, bir daha... Nihayet bilgisayarı açabildiğimde ne kurtarma dosyası kalmıştı ne bir şey. Gitti yaptığım son çevirilerin hepsi. Üstelik son 50 sayfadaydım.

Ne yapsam ne etsem derken önce son yüklenen güncelleştirmelerin hepsini kaldırdım. Ama fayda etmedi; mavi ekranın amansız saldırısına uğradım yine. Ben de el mi yaman, bey mi yaman diyerek bu sefer de sistem geri yükleme yaptım; laptopu daha önce düzgün çalıştığı bir tarihe aldım. El yaman, dedi laptop pişkin pişkin sırıtarak ve hepten sapıttı. 

Önce fan gitti. Sustu, çalışmaz oldu. "Fanla Windows'un ne alakası var yahu?" diye hönkürdüm kibarca. Fan olmadan olmaz; benim laptop zaten aşırı sıcakkanlı, durmadan ısınıyor. Devreler yanar mazallah. Dur dedim, internetten bir bakayım çözümüne. Bu sefer de internet kesilmesin mi?! Hem de ne kesilmek; 48 SAAT boyunca düzelmedi! Belediye kazı çalışması yaparken Kablonet'in fiber hattını koparmış, bir türlü onaramadılar. Evde ne internet kaldı ne de televizyon. E, laptopu da açamıyorum. Mobil internetten bakayım, cep telefonunu modem olarak kullanayım dedim. Bu sefer de Vodafone arıza verdi. Gel de kafayı yeme...

Neyse efendim, 48 saatin sonunda nihayet (!) arıza giderildi. Ben de hemen fan sorununu araştırmaya başladım. Benim laptopta bir tuş var, basınca fanı turboya alıyor. Ekstra soğutma yapıyor güya ama ekstra gürültüden başka bir işe yaradığını görmedim daha. Ona basın, bakalım çalışıyor mu demiş çözüm merkezi. Bastım... Aaa, çalışmıyor?! E o zaman sürücüde sorun var, sitemizden indirip kurun demişler. İndirdim, yüklemeye çalıştım ama ı-ıh, bana mısın demiyor hain domdom. 

O zaman falanca programı ve sürücüleri toptan kaldırın, baştan kurun demiş çözüm merkezi. Ben de öyle yaptım, sürücüyü bir daha yükledim, laptopu baştan başlattım ve voila! Fan çalıştı! Ama bu sefer de ses gitti! Ne müzik dosyaları açılıyor ne videolarda ses var. Çıt yok çıt! Tabii fanın uğultusu dışında... 

Sinirden bacağımı kemirerek yine çözüm merkezinin yolunu tuttum. Ses sürücüsünü indirip yükleyin demişler bu sefer de. İndirdim, olmadı tabii. YİNE o programı ve sürücüleri toptan silip hepsini baştan yüklememi istiyor. Sildim, çalıştırdım, bu sefer de MOUSE gitti. Hem de dokunmatik mouse'la beraber.

İşte o anda elime balyozu aldım... demek isterdim ama yapmadım tabii öyle bir şey. Laptoplar olmuş 20.000 lira. Öküz alınır o parayla olm, öküz! Bu sefer de oturdum, mouse çalışmadığı için klavyenin ok tuşları, Tab tuşu, Windows tuşu, DOS komut istemi falan filan derken uğraşa uğraşa, 90'lardaki QBasic ve MS-DOS günlerimden kalma mağara tekniklerimle bir şekilde yine kaldırdım bütün sürücüleri. Bu sefer fan, ses kartı ve dokunmatik mouse sürücülerinin hepsini birden indirdim. Yükledim veee... OLDU!

Oldu ama saat de gece 3 oldu... Bu sefer de ben mavi ekran verdim tabii; vurdum kafayı yattım. Gitti iki gün boşu boşuna :( 

1 Ekim 2020 Perşembe

Sen bilmezsin, ben bilirim!

Bundan sonraki çevirimde sırf inat olsun diye MS Word'ün altını mavi mavi çizip "O yabancı bir kelime, bunu kullan!" diye direttiği şeyleri yazacağım.

* Motivasyon değil, isteklendirme! - "Bu durum onlar için bir isteklendirme kaynağıydı."

* Anektot değil, hikâyecik! - "Kitaptaki bütün hikâyecikler en az iki kişi tarafından doğrulandı."

* Konsept değil, kavram! - "Sanatçılar kavram çizimlerini hazırlamaya başladı."

* Logo değil, ayırmaç! - "Böylece markalarını tanıtacak, güzel bir ayırmaç tasarlamayı başardı."

* Efekt değil, sesleme! - "Görsel sesleme ekibi işe koyuldu."

* Nüans değil, çalar! - "Sıra ince çalarları ayarlamaya geldi."

* Klip değil, görümsetme! - "Bir dizi kısa görümsetmeyle kahramanlarını tanıttılar."

Hmpf... 😑😑😑


2 Eylül 2020 Çarşamba

Dön baba dönelim...

Geçen gün annemi bir nöroloji doktoruna götürdüm. Kadın annemi iyice bir muayene ettikten sonra hastane giriş-çıkış raporlarını, MR çekimlerini vs görmek istediğini söyledi. Bunları nereden edinebileceğimi sorduğumdaysa beyin cerrahımızla görüşmemizi, onun yardımcı olacağını belirtti. Bunun üzerine beyin cerrahıyla iletişime geçtim ben de. O da raporların kendisinden olmadığını, hastaneye başvurmam gerektiğini söyledi. Peki...

Dün kuşandım maskemi, taktım lastik eldivenlerimi, atladım arabaya ve soluğu hastanede aldım. Aldım almasına da doktorun istediği raporları nereden edinebileceğim hakkımda hiçbir fikrim yok. Doğal olarak danışmanın yolunu tuttum ben de. Masanın arkasında bakımlı bir kadın oturuyordu. Dedim, "Merhaba, epikriz raporunu nereden alıyoruz acaba?" Kadın dönüp bana şöyle bir baktı, "Bilmiyorum, danışmaya sorun," dedi sonra da, kafasını çevirip. "Ee, danışma siz değil misiniz?" diye sordum. "Hayır," dedi, "ben başka departmanda çalışıyorum, bir arkadaşı ziyarete geldim sadece." Hah dedim, düştük yine bir devlet dairesine, gene başlıyoruz...

Bir süre bekledikten sonra gerçek danışma memuresi köşeyi döndü, kendisini bekleyen arkadaşını görünce tiz bir sevinç çığlığı attı, koşarak masaya yaklaştı ve hararetle laflamaya başladılar. Ben de yüzümde sahte bir tebessümle sakince fark edilmeyi bekledim bir köşede. Sonunda (!) danışma memuru beni görüp ne istediğimi sordu. "Epikriz raporunu nereden alabilirim?" diye sordum tekrar. "Ay, bilmiyorum ki! Bugün işte ilk günüm. Durun birine sorayım," deyip gitti kadın. Orada öylece kalakaldım tabii. Dedim hadi neyse, ilk günüymüş, olur böyle şeyler...

Beş dakika kadar sonra geri dönüp, "Başhekimlikten alınıyormuş," dedi danışma memuru. Sonra da ilk konuştuğum, danışma olmayan ama danışmada oturan kadına dönüp, "Sen başhekimlikte çalışmıyor muydun canım?" diye sordu. Öteki kadın da, "Evet. Gelin, ben size göstereyim yerini," deyip düştü önüme. "Ulan madem senin çalıştığın yerden alınıyor, niye en başta söylemedin be kadın?!" diyemedim tabii... Onun yerine kulaklarımdan hafif buhar bulutları püskürterek takip ettim onu.

Başhekimlik bölümüne girmemizle bana yol gösteren kadının sevinç çığlıkları eşliğinde oradaki başka bir danışma memurunun yanına koşması bir oldu. Gene laflamalar, gülüşmeler ve yüzünde sahte bir tebessümle bekleyen bir ben... Bir müddet sonra artık dayanamayıp gürültüyle genzimi temizledim, ikisi de dönüp bana baktı. "Epikriz..." dedim krize girmeme ramak kala. "Bir alt katta. Arşivden alacaksınız," dediler, sohbetlerine geri dönmeden önce. Arşiv... Peki...

Merdivenlerden alt kata inip Arşiv'i buldum. Siz deyin Resident Evil, ben diyeyim Fahrenheit: Indigo Prophecy oyunundan fırlamış gibi bir yer çıktı karşıma. Bir sürü kocaman dolap, yanlarında vanalar... Vanaları çeviriyorsunuz, dolaplar sağa sola kayarak yer açıyor falan. Neyse, orada da hatırı sayılır bir süre bekledikten sonra bir memur çıkıp ne istediğimi sordu. "Epikriz raporu alacaktım," dedim. 

"Rapor size mi ait?" diye sordu. 

"Hayır, annemin," dedim. 

"O zaman veremeyiz, hastanın kendi gelmesi lazım," dedi adam. 

"İyi de hastam yürüyemiyor. O yüzden buradayım. Doktorlar muayene edebilmek için raporları görmeleri gerektiğini söyledi."

"O zaman hastanızı bir notere götürüp vekaletname almanız lazım."

"Yahu hastam notere gidebilecek olsa buraya getiririm zaten!" 

Ama yok... Adam Nuh dedi, peygamber demedi. "Peki, bunun başka bir yolu yok mu? Nasıl alabilirim bu raporu?" diye sordum sonunda, teslim olup. Verdiği cevap evlere şenlikti.

"Danışmaya sorun."

Peki, danışmaya geri döndüğümde masasında kim yoktu bilin bakalım? Tabii ki danışma memuru! Neyse, sonunda epikriz raporunu kriz geçirmeden almayı bir şekilde başardım. Sevincimi kursağımda bırakan şeyse MR çekimlerini almak için önümde beni yeni bir prosedürler yumağının beklemesiydi. Canın çıksın bürokrasinin ateşten çemberi...

14 Ağustos 2020 Cuma

Arabayı al, kolaylık olur


İzmir'in Gıda Çarşısı bölgesinde, özel bir şirkette muhasebecilik yaptığım zamanlar... Bir akşam, epey geç vakitte yorgun argın kepenkleri kapattık. Fazla mesai yapmıştık... yine. Tam eve gidiş yoluna koyulmak için metro istasyonuna doğru yürümeye başlamıştım ki şirketin ortaklarından Turgay abi arkamdan sesleniverdi. "İhsan, hadi gel bu akşam ben bırakayım seni eve!"

Sevindim tabii. Akşamları o yorgunlukla metroya yürümek de, metroda ayakta dikilmek de az buçuk eziyet oluyordu çünkü bünyeye. Böylece teşekkür ettim kendisine ve atladım şirket arabasına. Yol boyunca epey laklak ettik, güldük, eğlendik. Sonunda bizim eve vardık. Turgay abiye tekrardan teşekkür edip arabanın kapısını açtım, bir ayağımı dışarı attım veeee... O anda aklıma feci bir şey dank etti. "Ben bugün işe annemin arabasıyla gelmiştim yahu!" dedim gözlerimi fal taşı gibi açarak. Annemin kıymetli mi kıymetli arabası taaa Gıda Çarşısı'nda, geceleri feci derecede ıssız ve bir o kadar da tekinsiz olan o yerde kalakalmıştı. Hemen yanı gecekondu mahallesi. Biraz ötesi İzmir'in en kötü şöhretli mahallesi... Turgay abi kahkahayı patlattı tabii. "Kalsın, bir şey olmaz. Yarın akşam onunla dönersin," deyip benimle vedalaştı. 

İyi bari dedim, çıktım eve. Ama annem razı gelir mi hiç? Arabanın Gıda Çarşısı'nın metruk sokaklarında kaldığını duyar duymaz bastı evham dolu çığlıkları. Babam da başladı tabii hemen. Arka arkaya bir sürü şirin ihtimal sıraladılar: Çalarlar! Parçalarlar! Lastiklerini sökerler! Hurdaya çevirirler!

Tamam tamam, anlaşıldı diyerekten tekrar çıktım yola. Az önce şirket arabasının rahat koltuğunda oturup şen şakrak geçtiğim yolları bu sefer gecenin bir vaktinde, son metro ve otobüs seferleriyle aşma gayretine girmiştim. Neyse ki bir şekilde vardım. Vardım varmasına amma gündüzleri arabalar ve insanlarla kaynayan o yer gitmiş, yerine âdeta Gotham City sokakları gelmişti. Grup hâlinde cirit atan tekinsiz tipler, gelene geçene havlayan sokak köpekleri, lambaları yanıp sönen karanlık sokaklar... Ben de her cesur erkeğin yapacağı şeyi yapıp "Annecim!" iniltileri eşliğinde, en ufak gölgeden bile kaçına kaçına gittim arabanın yanına. Harbiden de park yerinde bir tek bizim araç kalmıştı. Etrafında bir tanecik bile başka taşıt yoktu. Hemen koştum yanına, attım kendimi içeri ve tüm kapıları kilitleyip bastım gaza... Çok şükür ki kazasız belasız döndüm eve. Peki, ben bunca sene sonra bu anıyı neden hatırladım? Onu da anlatayım efendim.

Bugün ilaç almak için eczaneye gitmem gerekiyordu. Hava çok sıcak olduğundan babam ısrarla "Arabayı al oğlum, kolaylık olur," dedi. Ben inat ettim, istemez dedim, eczane 3-4 sokak aşağıda. Ama kabul ettiremedim tabii. Çünkü babanın dediği olur! Neyse, aldım arabayı, gittim eczaneye. Önünde yer yoktu, ben de bir ara sokağa saptım, kıyıda köşede bir park yeri buldum. Yanaştım, indim, eczaneye yollandım. Uzunca bir muhabbet ve alınan bir sürü reçeteli ilaç sonunda başladım eve "yürümeye!" İlaç çantaları elimde, hava sıcak, yüzümde maske... Bana mısın demedim, yürüdüm. Tam apartmanın önüne geldiğim sırada aklıma ne geldi dersiniz?  

"Ben bugün eczaneye bizim arabayla gitmiştim yahu!"

9 Ağustos 2020 Pazar

Pardon!

Geçen günkü kargo hadisesini bizimkilere anlatınca kardeşim Metin önce gür kahkahalar eşliğinde benimle bir güzel dalga geçti, sonra da hevesle kendi anısını anlatmaya başladı.

"O değil de geçen hafta bizim gündelikçi Leyla Abla'nın yaptığı şeyi hayatım boyunca unutamayacağım!" dedi. "Öyle mi? Ne yaptı?" diye sordum. Birkaç saniye sessizlik oldu, sonra da kardeşimin yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu. "Bilmem, unuttum..." 

Bu sefer de ben kahkahalara boğuldum tabii. Kendisi benden daha çok güldü, o ayrı. Neyse, aradan bir süre geçtikten ve bolca ıkınmadan sonra ne anlatacağını hatırladı. Olay şöyle: 

Geçen gün bizim evin zili çalmış. Şans bu ya, kapıya da gündelikçi teyzemiz bakmış. Normalde diyafonla konuşmayı sevmediği için hiç bakmaz. Neyse, basmış düğmeye, "Kim o?" demiş o şiveli sesiyle. Aradan kısa bir sessizlik geçmiş, yine "Kim o?" diye sormuş. Sonra da kapatmış. Zil yine çalmış, bizimki yine, "Kim o?" diye sormuş, biraz bekleyip gene kapatmış. Sonra bir daha, sonra bir daha, bir daha... 

Kardeşim de ne oluyor diye merak etmiş, içerideki odadan kalkıp gelmiş. Tam o sırada Leyla Abla bağırmaya başlamış. "Yav ne diye pardon pardon diyip duruyon? Kim o diyom, pardon diyon. Kim o diyom, pardon diyon. Sonra yine zile basıyon! Sapık mısın nesin?"

"Ne oldu abla?" diye sormuş kardeşim. "Kim o diyom, pardon diyo! Sapıktır galiba," diye cevap vermiş Leyla Abla, hışımla. Kardeşim şöyle bir duraksamış, kısa bir anlığına düşünmüş, sonra da "Kargo diyor olmasın abla?" diye sormuş.

Leyla abla önce bir müddet boşluğa bakmış, ardından gözleri panikle ardına dek açılmış ve "Olabilir valla..." demiş yavaşça. Metin diyafonu açıp tekrar kim o diye sormuş. Karşıdan bocalamış bir "Kargo?" sesi gelmiş tabii. Bunu öğrenen Leyla abla utancından hemen evin arka odalarına doğru gözden kaybolmuş :) 

"Kapıyı açtığımda kargocu yaklaşsa mı, yoksa uzak mı dursa bilemiyordu," diye gülüyordu Metin anlatırken. Herhalde tımarhaneye falan geldiğini sanmıştır adam. Eh, haksız da sayılmaz, değil mi...?

14 Temmuz 2020 Salı

Kolay Gelsin!

Geçen hafta internetten elektronik bir şey satın almam icap etti. Siparişimi verdim, ödemeyi yaptım ve kargoyu beklemeye başladım.

Birkaç gün sonra telefonum çaldı. "Alo?" dedim. "KOLAY GELSİN!" diye bağırdı arayan adam. Ahizeyi yüzümden biraz uzaklaştırıp telefona garipseyerek baktım. İş yeri sanıyor burayı herhalde, diye düşündüm. "Buyurun?" dedim. "Bir kargonuz var. Adreste misiniz?" diye sordu. Ben de evet dedim. "Birazdan oradayım," dedi adam. "Peki, kolay gelsin," dememle adamın "KOLAY GELSİN!" diye bağırması bir oldu.

Beş dakika sonra bu sefer de kapı çaldı. Bir koşu diyafona yetişip "Kim o?" dedim. "KOLAY GELSİN!" diye bağırdı yine aynı adam. Allah Allah... Manyak mıdır nedir? Benim ona kolay gelsin demem gerekirken durmadan o bana aynı şeyi söylüyor. Deli mi ne??

...diye düşünürken asansörün ding! sesi duyuldu ve kargocunun bizim kata vardığını anladım. Kapıyı açmamla adamın yüzüme, "KOLAY GELSİN!" demesi bir oldu tabii. Tam şalterlerim çat, çat, çat diye atmaya başlamış, gözüme siyah bir perde iner gibi olmuştu ki... adamın şapkasını görüverdim. "Kolay Gelsin Kargo" yazıyordu üstünde... Haaa, dedim içimden. Meğer kargo şirketinin adı buymuş. O anda cahilliğime mi ağlasam, adamın iş aşkına mı gülsem bilemedim.

"Yeni bir kargo şirketi galiba?" dedim, şapkasını göstererek. "Evet, KOLAY GELSİN!" diye yanıtladı adam. "Peki, teşekkür ederim," dedim paketi alıp. Arkasından dayanamadım, adam tam asansöre binecekken yapıştırdım. "KOLAY GELSİN!" Tahmin edemediğim şeyse kargocunun kabinden cevap yetiştireceğiydi. "KOLAY GELSİN!"

Normali beni bulmaz ki zaten...

24 Nisan 2020 Cuma

Neredesin sen?!


Geçen gün bilinmeyen bir numara beni aradı. Ben de gayri ihtiyari açmış bulundum. Ben daha alo bile demeden karşıdan öfkeli bir kadın sesi geldi.

"Neredesin sen?!"
"A-Alo?"
"NEREDESİN SEN DEDİM!"
"Eee... Kimi aramıştınız?"
"Bırak numarayı! Cevap ver bana!"
"Kimsiniz hanımefendi?"
"Asıl sen kimsin?!"
"İhsan ben. Siz kimsiniz?"
"Kim, kim?"
"İhsan..."
"..."
"...alo?"
"Ay, yanlış oldu galiba!"

GÜM! diye kapattı sonra da telefonu suratıma. Evlenmeden neredesin sen diyen hatun azarı da işittim ya, ölsem de gam yemem artık :)

21 Nisan 2020 Salı

Geçmişin Gölgesi...

Son kitabım basılalı 7 yıl olmuş. O zamandan beri tek tük toplu seçkiler dışında ne bir roman yazdım ne de hikâye. Aklımda 3-4 farklı macera vardı hâlbuki. Biri polisiye, ikisi bilimkurgu, biri fantastik... Ana hatlarını az çok hatırlıyorum aslında ama hiçbirini yazamayacağım anlaşılan. Ne enerjim var ne isteğim ne de vaktim.

Bir de paslanmışlık var tabii... Yazarlık da demir gibi; işledikçe parlıyor. Yazdıkça üslup gelişiyor, kelime oyunları ve bugün okuyunca "Bunu ben mi yazmışım?" dedirten etkileyici cümleler birbirini kovalıyor. Ama yazmaya ara verince hepsi uçup gidiyor işte... Oturup bir şeyler yazayım desem bile çıkmıyor artık kelimeler. 

Çevirmenlikte de hissediyorum bazen bunu; hep aynı kelime dağarcığını ve sözcük yapılarını kullanıyorum. Blog yazısı yazmak bile zor geliyor bazen.

Neyse... Güzel zamanlardı. Aşkın ağabeyim sayesinde kısa süreli de olsa bir hayalimi gerçekleştirmiş, doya doya yaşamış oldum en azından :) Bu da böyle bir iç döküş olsun.

8 Ocak 2020 Çarşamba

Yeni Yazar Çevirmek Ya da Çevir(e)memek...

Yeni yazarların çevirilerini yapmayı sevmiyorum. Yazım stilleri, üslupları o kadar farklı ki yazdıklarını Türkçeye çevirmek cidden zor oluyor. 

Mesela Asimov, Kim Stanley Robinson ya da GRR Martin gibi ustaların ya da China Mieville, Ted Chiang ve Brandon Sanderson gibi görece yeni yazarların eserlerini çevirdim. Onların süslü, edebi dilleri ya da teknik terimleri de insanı zaman zaman zorluyor ama en azından cümle yapıları düzgün oluyor. Cümlenin başı şarkta, sonu garpta olmuyor. A'dan bahsederken birdenbire B'ye geçmiyorlar. "Ve" ile bağladıkları cümlelerin anlam bakımından bir bütünlüğü oluyor.

Yeni yazarlar da... nasıl desem... bir zorlama var. Yazdıkları güzel görünsün, havalı görünsün diye o kadar kasıyorlar ki that'lar which'ler havada uçuşuyor. Basit bir dille anlatılabilecek bir şeyi mümkün olan en devrik ve ters şekilde yazıyorlar. Kulaklarını tersten tutuyorlar diyeyim hadi. Alakasız yerlerde satır başı yapıyorlar; cümlenin başı ayrı, sonu ayrı paragrafta oluyor. 

Okurken ne demek istediğini gayet iyi anlıyorsun. Ama iş Türkçeye "güzel ve akıcı" bir şekilde çevirmeye gelince resmen tıkanıp kalıyorum. Öyle yazıyorum olmuyor, böyle yazıyorum olmuyor. Sadık kalayım diyorum, "çokomel" gibi oluyor. Güzel yazayım diyorum, yazarın hiç kullanmadığı kelimeler katmak zorunda kalıyorum bu sefer de işin içine.

Kısacası... yeni yazarların dilini sevmiyorum 🙄