29 Aralık 2012 Cumartesi

Yokluk Bahçesindeki Kayıp Melodi - Kitap İnceleme



Sevdiğiniz uğruna neleri göze alırdınız? Ferhat gibi çölleri mi aşardınız? Yoksa Mecnun gibi dağları mı delerdiniz? Ya da genç Çınar gibi adına Yokluk Bahçesi denilen, bilinmezlerle dolu bir diyara mı atılırdınız kayıplara karışan sevdiğinizi bulabilmek için? Sizi bilemem ama roman kahramanımızın yaptığı şey tam olarak bu…

Tebessüm Ettiren Bir Melodi

Gençliğinin henüz baharında olan Çınar, hayatının aşkını erken bulanlardan. Kalbi onun için atıyor, gözleri onu arıyor ve düşünceleri hep ona yöneliyor. “Tebessümüm,” diye anıyor sevgilisini ve de “melodim.” Üstelik duyguları karşılıksız değil, sevdiği kadar seviliyor da Çınar. Kısacası mutlu bir delikanlı kahramanımız. Öyle ki yüzünde hep gülücükler açıyor, ‘Tebessüm Prensi’ diye anılıyor arkadaşları arasında.

Fakat bir gün beklenmedik bir şey gerçekleşiyor ve genç kız arkasında hiçbir iz ya da haber bırakmadan kayıplara karışıyor. Hem de tüm ailesiyle birlikte… Tebessümü soluyor Tebessüm Prensi’nin, dünyası kararıyor. Ama hemen pes etmiyor delikanlı ve tüm gayretiyle melodisini aramaya koyuluyor. Böyle başlıyor Tebessüm Prensi lakaplı genç Çınar’ın Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’taki macerası…Ve hiç beklemediği kadar karmaşık, bir o kadar da olağanüstü olayların içinde buluyor kendisini bir anda.

Lirik Bir Anlatım

Açıkçası kitabı elime alırken neyle karşılaşacağımı tam olarak bilemiyordum. Bu, Ümit İhsan’dan okuduğum ilk romandı çünkü… Gözlerim satırlarla buluştuğunda fark ettiğim ilk şey yazarın melodik anlatım tarzı oldu. Başarılı kelime oyunları, yerinde kelime tekrarları, kişilere ve öznelere yüklenen anlamlı hitaplar her yerdeydi. Üzerine bir de kurgunun başarısı eklendiğinde keyfime diyecek yoktu doğrusu.Bir anda kendimi sayfaların arasında kaybolmuş buldum ve bitirene kadar da elimden bırakamadım.

Yazarın kullandığı dili ve üslubu çok beğendiğimi belirtmek isterim. Yukarıda verdiğim ‘Tebessüm Prensi Çınar’ ve ‘Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’ örneğinde olduğu gibi hem kulağa hem de akla hitap eden pek çok kelime oyunuyla dolu kitap. Bir başka örneği de kitabın adında gizli… Kahramanımızın ‘melodim’ diye hitap ettiği genç kız, tüm ailesiyle birlikte Yokluk Bahçesi adı verilen bir yere düşerek ortadan kayboluyor. Melodi, Yokluk Bahçesi’nde kayboluyor…

Bu güzel anlatım tarzını kitabın içinden alıntıladığım bir-iki ufak paragrafla pekiştirmeme müsaade edin:

Ve hafta başı, boş sıradaki sevgilinin hayalini kurarak yanmıştım, yanmak ne demekti öğrenmiştim. Akşam koşarak gitmiştim Çınarlı Sokak’taki sekiz katlı apartmanın önüne, kapı doğramasına sıkıştırdığım papatyalar yoktu. Birkaç adım geri çıkıp pencereyi görmeyi çalışırken boynu bükük papatyaların çöp tenekesindeki mahzun hâlleriyle karşılaşmış, yerde yatan not kâğıdına üzülmüştüm. Demek gelmemişti yolları özlenen. Demek görmemişti onu düşünerek yazdığım notu. Sonra yerde yatan kâğıdı alıp cebime sokuşturmuş, adresine ulaşamamış mektubu gönderene teslim etmiştim. Hepsi bu kadardı, hiç haber vermeden, hiçbir şey söylemeden kayıp gitmişti bir göktaşı gibi ismi güzelim.

Çınarlı Sokak… Bu isim melodimin sokağının ismiydi, aynı benim ismim gibi. İsmimi söyleyişindeki yumuşaklığı, gülümseyişi, isyanı, haykırışı özlüyorum: Çınar… Çınar benim ikinci adımdı, herkes Yunus derken o bana Çınar demeyi tercih etmişti. Yalnızca o bu ismi kullanıyordu, ona aitti bu isim, bendeki her şey gibi.

Unutulmayacak Bir Macera

Ana tema sevgilisini arayan mecnun kişi olsa da kitabın anlattıkları sadece aşk ve sevgi üzerine değil elbette. Fedakarlık, dostluk ve cesaret gibi erdemlerin yanı sıra insanoğlunun açgözlülüğü, masumiyetin yitirilişi ve doğanın boş yere katledilişi gibi konulara da güzel göndermeleri ve dokundurmaları var yazarın. Hem de temponun neredeyse hiç düşmediği, kimi yerde gülümsetip kimi yerde heyecanlandıran fantastik bir macera eşliğinde… Kurgunun verdiği keyfi kaçırmamak adına konuyu çok fazla açık edemiyorum lakin bu yolculuk boyunca Çınar’ın bir sürü doğaüstü şeyle karşılaşacağını söylemem kafi olur sanırım.

Sözün özü, Ümit İhsan’ın ilk fantastik denemesi olan bu kitap beni ziyadesiyle tatmin etti. Dilerim yakın zamanda bu alandaki başka çalışmalarını da okuma fırsatı bulabiliriz çünkü kalemi bu tarza çok yakışıyor.

Keyifli okumalar dilerim…

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

6 Aralık 2012 Perşembe

Yakma Zevki - Kitap İnceleme


Bilim kurgu kitaplarına ya da distopik eserlere az çok ilginiz varsa Ray Bradbury ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Kendisi en çok 'başyapıtım' diye adlandırdığı Fahrenheit 451 adlı kitabıyla meşhurdur. Bilmeyenler için özetlemek gerekirse, bize çok da uzak olmayan bir gelecekte, sansürün diz boyu olduğu bir dünyada geçer Fahrenheit 451. İnsanlar, tepe yönetimi tarafından birbirine benzer, düşünmeyen, sorgulamayan ve araştırmayan kuklalara çevrilmiştir. Peki nasıl? Basit, kitapları yakarak... Çünkü kitaplar tehlikelidir. Hayali şeyler barındırırlar içinde, insanı hayal etmeye sevk ederler. Düşünmeyi, üretmeyi, sorgulamayı aşılarlar okurlarına. Düzen için tehlikelidirler. O halde yakın kitapları gitsin! Önce sansür gelir; Poe, Shakespeare ve daha niceleri zararlı kitaplar listesine alınır. Ardından da yakma prosedürüne geçilir. Peki bu işi kim yapıyor dersiniz? Tabi ki itfaiyeciler! ( Fireman: İtfaiyeci - Dilimizdeki tam karşılığı Ateşadam ) Bir zamanlar tutuşan binaları söndüren bu cesur insanlar artık insanların içindeki kötülük ateşini söndürmekten sorumludur. Kitapları yakarak... Zaten kitabın adı da, kağıdın yanma ısısı olan 451 fahrenhayttan geliyor.

Nasıl? İlginç ve etkileyici bir konu, değil mi? Daha da etkileyici olanı bu kitabın 1953 yılında yazılmış olması. Geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılan Bradbury, ta  o zamanlardan görmüş sanki geleceği. Kitap okumayan, televizyonun kölesi olan insanlar... Tanıdık geldi mi? Peki çok mu edebi bir eser Fahrenheit? Çok mu akıcı bir anlatımı var? Hayır. Çok vurucu... Anlattığı olay ve bunların gerçekleşebilme olasılığının yüksekliği bizi derinden vuran ve etkileyen. 

Gelelim Yakma Zevki'ne... Adı üstünde, Fahrenheit 451 Öyküleri. Bu kitap üstat Bradbury'nin başyapıtını yazmadan önce kaleme aldığı kısa hikayeleri barındırıyor içerisinde. Her hikayeyle Fahrenheit'a giden yolda bir adım daha ilerliyor, adeta yazarın kafasında bu kitabı yazma fikrinin nasıl gerçekleştiğine şahitlik ediyoruz. Mezarların olmadığı, kitapların yakıldığı, kütüphanelerin kapatıldığı hatta yürümenin bile yasak olduğu öyküler... 

 

Kitapta toplamda 16 adet hikaye var. Bunların bazıları uzun bazılarıysa sadece birkaç sayfa. İlk iki öykü birer zombi macerası. Ama bugünlerde her yerde fink atan o ucuz serüvenlerden değil kesinlikle. Çünkü Bradbury bu öykülerde de tıpkı diğer tüm eserlerinde yaptığı gibi baş rolü insana ve insan psikolojisine vermiş. Özellikle ikinci tekil şahıstan anlatılan açılış öyküsü oldukça ilginç bir tecrübe sunuyor. Zombilerden sonra Mars'a kaçan yazarlara, mesleğindeki 'radikal' bir değişiklikten rahatsız olan bir çöpçüye, sokaklarda yürümeyi seven bir adama ve çok daha fazlasına eşlik ediyoruz. Son üç öyküyse yakma temasından farklı ama aynı derecede etkililer. İşin bir diğer kısmıysa tüm bu hikayelere Fahrenheit 451'in o unutulmaz ön sözünden aşina olmamız.

Kitaptaki en uzun iki hikaye 'Gece Yarısından Epey Sonra' ve 'İtfaiyeci' adlı hikayelerse hem birbirlerinin hem de Fahrenheit'ın neredeyse aynısı. Burada ilginç olan nokta yazarın üç adımda kurguyu nasıl genişlettiğini ve sürekli üstüne bir şeyler koyduğuna şahit olmak. Tabi Fahrenheit 451'i okumadıysanız size fazla bir şey ifade etmeyebilirler. İşte bu yüzden önce onu okumakta fayda var.

Kısacası Fahrenheit 451 ve Ray Bradbury isimleri sizin için bir şey ifade ediyorsa kesinlikle kaçırılmaması gereken harika bir derleme Yakma Zevki. Tek eksiği ise bir dizin...

29 Kasım 2012 Perşembe

Gittim, gördüm, döndüm


Ay, aman, of... Belim, sırtım, kemiklerim! Hatta bacak kaslarım! Ne mi oluyor? Hiiiiç... Üzerinize afiyet, 23-25 Kasım tarihleri arasında yeni çıkan kitabımın tanıtımı ve imza günü için İstanbul Kitap Fuarı'ndaydım da. Birazcık yamulmuş ve de yorulmuşum sanki, yorgunluğumu üzerimden atamadım hâlâ. Neyse efendim, arayı fazla açmadan ve geleneği bozmadan bir fuar sonrası yazısı daha yazayım dedim. Kemerlerinizi bağlayıp şemsiye ve kasklarınızı hazırladıysanız başlıyorum.

Cuma günü, artık âdetim olduğu üzere yine sabahın kör bir saatinde çıktım evden. Elimde çok ağır olmaması için özenle hazırladığım el valizim vardı. Issız ve tenha sokaklardan, içlerinden horultular yükselen evlerin arasından geçip durağa vardım; kısa ve olaysız (evet, ben de şaşırdım) bir otobüs yolculuğunun ardından da hava limanına. Sağda solda biraz dolaşıp eski iş arkadaşlarımdan birine denk gelir miyim diye bakındım ama nafile; tanıdık kimse yoktu meydanda. Ben de soluğu uçakta aldım.

Koltuğum cam kenarındaydı ve dışarıda inanılmaz güzellikte bir manzara vardı. Uçuş boyunca bembeyaz bir örtünün üzerinde seyahat ettik. Bulutlar öylesine yoğun, öylesine uçsuz bucaksızdı ki sanki pamuktan yapılma bir diyarın üzerinde uçuyormuşuz gibi hissettim kendimi. Güneş de tepemizde parıl parıl parlıyordu. Elektronik eşyaların çalıştırılması yasak olduğundan manzaranın fotoğrafını çekemedim haliyle ama çok içimde kaldı doğrusu. Gerçeğinin yerini tutmasa da bu fotoğrafla idare edeceğiz artık...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Yitik Öyküler Kitabı 2 raflarda...



Geçen yazımda yeni kitabımın kapağı belli olur olmaz buradan sizlerle paylaşacağıma dair bir söz vermiştim. Şimdi o sözü yerine getirme vakti...

Kitap şimdilik sadece İstanbul Kitap Fuarı'nda satılıyor, fuardan sonra İdefix, D&R ve diğer satış sitelerinde ve tabi ki kitapçılarda da boy gösterecek. O yüzden bu yazıyı okur okumaz sokaklara fırlayıp kendinizi parçalamayın ( Bkz. Mütevazı yazar örneği ).



Şaka bir yana her zamanki gibi değerli destekleriniz için en başta ailem olmak üzere, tüm dostlarıma, iki büyük ustam Sadık Yemni ve Aşkın Güngör'e, hep yanımda olduklarını hissettiren Ahmet Yüksel ve Ümit Kireççi ağabeylerime, Kayıp Rıhtım ailesine (Hakan Tunç, Hazal Çamur, Tarık Kaplan, Buğra Şenyüz, Onur Selamet, S. Fatıma Gemalmaz, Beyza Taşdelen, Kürşat Toker, Yosun Erdemli, Mehmet Berk Yaltırık, Özgürcan Uzunyaşa, Asilkan Büke ve isimlerini saymakla hayatta bitireceğim tüm diğer kıymetli arkadaşlara) ve tabi ki  siz blog dostlarıma ayrı ayrı teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

İyi ki varsınız!

12 Kasım 2012 Pazartesi

Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah-beyaz kedi gibi biraz...

Sevgili Pabuç bu aralar fotoğrafçılığa merak saldı. O cin gibi gözleriyle birbirinden güzel ve enteresan kareleri yakalayıp ara sıra blog sayfasında paylaşıyor. Geçtiğimiz gün aşağıdaki iki kediciği yakalamış bir teknenin üzerinde ve "Ben fotoğrafladım, öyküsünü siz yazın," demiş. Ben de yazdım efendim! Buyurun, bakın bakalım ne diyormuş bu kedicikler...


Tekir: Niye getirrrdin beni buraya Niyazi?

Siyah-Beyaz: Niye mi? Evlendiğimiz günden beri tatil tatil diye başımın etini yiyen sen değil miydin Mualla? Zıplatma pirelerimi!


Tekir: Tatil mi? Valla mı? Ciddi misin sen Niyazi? Ay patilerime inanamıyorrrum!

S.B: Ciddiyim tabi ki balık kokulum. Bak ikimize özel tekne bile tuttum. Durrr da motorrrru bir çalıştırayım, denize açılalım hele. Mihahahayyy!


Tekir: Miy-Ayy! Vallahi de doğru. Aferin sana be Niyazi! 
Kedi olalı bir farrre tuttun sonunda. Niyazi?


Tekir: A-a? Nerrreye gitti bu herif? Niyaziii. Niyazi? 
Aslan kocacığım benim. Nerrredesin mi-yahu?


Tekir: NİYAZİ! Allah belanı vermesin senin, tüyleri dökülesice! Terrrk ettin di mi beni? 
Mmmeyvahlar olsun! Nasıl gerrri döndüreceğim ben şimdi bu tekneyi? 
Kuyruğun kopsun inşallah Niyazi. 
NİYAZİİİ!

10 Kasım 2012 Cumartesi

Deadlight - Oyun İnceleme


Deadlight, konusu klişe ama oynaması aşırı derecede zevkli bir korku-platform oyunu. Konusuna klişe dememin sebebi artık işlene işlene suyu çıkarılan "uluslararası bir virüs vakası ve tüm nüfusu zombiye dönüşen bir dünya" üzerine kurulu olmasından kaynaklanıyor. Oyunu benzerlerinden farklı kılan şeyse oynanışı ve grafikleri. 

El çizimi arka plan mekanların üzerinde koşturan, gölgeli bir siluetten ibaret olan ve hatları ancak seçilebilen bir adamı kontrol ediyoruz oyunda. Tüm Seattle önlenemez bir virüs salgınının kurbanı olmuş ve içinde yaşayan hemen hemen herkes "Shadows" olarak anılan zombilere dönüşmüştür. Tüm bu hengamenin ortasında kalan Randall Wayne isimli adamımız da oyun boyunca hayatta kalmaya, arkadaşlarını korumaya ve kayıplara karışan ailesini bulmaya çalışıyor. Çatılarda koşturuyor, duvarlar tırmanıyor, kanallarda gizleniyor ve oradan oraya atlayıp zıplıyor. Tüm bunları yaparken de o kadar gerçekçi hareket ediyor, etraftaki her şey göze o kadar sahici geliyor ki bir an için oyunun gerçek video çekimlerinden yapılıp yapılmadığını merak etmeye başlıyorsunuz.


Oyunun bir diğer güzel tarafı da diğer zombili yapımlarının aksine çok fazla vurdulu kırdılı olmaması. Evet, hayatta kalma maceramız sırasında karşımıza kullanabileceğimiz ateşli ve kesici silahlar da çıkıyor ama kesinlikle durdurulamaz bir savaş makinesi falan olmuyoruz. Mermiler sınırlı ve çabucak bitiyor. Zombileri durdurmak içinse yapmanız gereken tek şey belli, kafasından vurmalısınız... Tabi ilk atışta becerebilirseniz. Üstelik gerçek hayata olduğu gibi bir enerjimiz de var. Çok fazla koşarsak nefes nefese kalıp tükeniyoruz, ya da bir duvara gereğinden uzun süre asılı kalırsak kollarımız yoruluyor ve düşüyoruz. Bir baltayı en fazla üç-dört defa savurabiliyor, sonra da soluk soluğa kalıyoruz. Ardından ekran titreyip, gözlerimiz kararmaya başlıyor. Kısacası oyun önümüze geleni vurmaya değil, işin hayatta kalma kısmına odaklanıyor.


Oyunda korku unsurları çok fazla kullanılmamış, sadece etrafınız zombilerle çevrildiğinde ve kaçacak yeriniz kalmadığı zaman paniklemeye başlıyorsunuz. Ama platform ve bulmaca öğelerini çok başarılı kullanmış yapımcı firma. Kapalı kaldığınız bir odadan nasıl çıkabileceğinizi bulmaya çalışmak, zombilerle dolu bir caddede karşıdan karşıya geçmek için alternatif bir yol keşfetmeye çabalamak gayet eğlenceli. Sağda solda gizlenmiş çeşitli gizli nesneler de cabası... Bunları bulduğumuz vakit başta Randall'ın günlüğü olmak üzere hikayeyle ilgili pek çok ekstra materyal açılıyor. Benim gibi her köşeyi dolaşmayı sevenler için küçük ama güzel bir ayrıntı.

Sonuç olarak karşımızda hayatta kalmaya odaklı, bulmaca ve platform öğeleriyle bezenmiş, oldukça sağlam bir senaryosu olan bir zombi oyunu var. Meraklılarına şiddetle tavsiye edilir.

KÜNYE           :
  • Yapımcı: Tequila Works
  • Tür: Platform / Korku
  • Platform : PC, Xbox360
  • Grafik: 9
  • Ses: 8
  • Eğlence: 9
  • Oynanabilirlik: 9

GENEL NOT: 8,5

5 Kasım 2012 Pazartesi

En güzel fuar...



Oh, oh, oh...

Buralara yazmayalı bayağı olmuş yahu. Dört ay... Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Önce ortalığı bir adam edeyim müsaadenizle. Şu devrilmiş tahtımı... öhöm... sandalyemi bir kaldırayım hele. Devasa boyutlardaki altın kaplamalı çalışma masamın... Öff, tamam tamam. Küçücük, ahşap ve tahta kurularıyla dolu sehpam! Oldu mu? Tozunu alayım şunun bir. Köşelerdeki örümcek ağlarını da süpürelim güzelce. (Dışarı kardeşim, dışarı! Bana ne kirayı peşin verdiyseniz? Gidin hesabını Örümcek-Adam'dan sorun!) Perdeleri açalım da içerisi biraz güneş alsın. Efendim? Kış güneşi mi? Olsun canım, İzmir'in yazı kışı mı var efenim?

Nerede kalmıştık? Hah! Yazmayalı bayağı olmuş diyordum. Bu zaman zarfında pek çok şey yaşadım, çoğu da tatsız tuzsuz şeylerdi. Anlatmak istemiyorum fazla... Ama şu kadarını söyleyeyim, dört yıldır çalışmakta olduğum işimden ayrıldım. İyi mi oldu, kötü mü orasını Allah bilir lakin bu kısa süre içinde yaşanan gelişmelere bakılırsa durum pek de fena değil gibi. Artık yazarlık işine daha çok vakit ayırabiliyorum mesela. Onun yanı sıra editörlük ve çevirmenlik işlerini de profesyonel olarak yapmaya başladım gibi. Kısacası bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Bakalım, hayırlısı Allah'tan...

Bildiğiniz gibi önümüz kitap fuarı. Bendeniz de Allah'tan bir mani olmaz, uçağım rötar yapmaz ya da teröristler tarafından kaçırılmaz veya kafama bir piyano falan düşmezse orada olacağım inşallah. 23-24-25 Kasım tarihlerinde, BU Yayınları standında kitaplarımı imzalayacağım. Evet, kitaplarımı... Yitik Öyküler Kitabı 2 de geliyor çünkü. Henüz kapağı belli olmadığından burada paylaşamıyorum ama hazır olur olmaz o işi de halledeceğim. Merak etmeyin. Vallahi diyorum yahu, ne kızıyorsunuz? Bırakın efendim lütfen o sopaları. İmdat!

Salon 3 - Stand 202 A... Müsait olursanız sizi de bekler, karşılıklı keyifli bir sohbet etmek isterim. Lütfen sopalarınızı girişte bırakın.

Görüşmek üzere...

26 Temmuz 2012 Perşembe

32'nci basamak


Bundan tam 18 yıl önce... Öff... Tamam, tamam... 32 yıl önce (homur homur) bir Ramazan ayında dünyaya gelmişim ben. Ne zaman bahsi açılsa annem hep o gün oruçlu olduğunu, iftar için bir patlıcan yemeği yaptığını, tam tüm aile sofradayken büyük bir münasebetsizlik örneğiyle kapıya dayandığımı ve onlara hastaneye doğru ufak bir sağlıklı yaşam maratonu yaşattığımı anlatır durur. Annem o günden beri o patlıcan yemeğine karşı soğuk. İşin aksi gibi ben de patlıcanın her türlüsüne bayılırım. Neyse efendim, konuyu dağıtmayayım. Oruçlu olunca zihin illa ki yemek muhabbetine kayıyor. Yemek dedim de aklıma geldi, geçen gün... Tamam tamam, sustum.

Bunca yıl sonra yine bir Ramazan ayına denk geldi doğum günüm. Üstelik oruçlular takımında ben de yer alıyordum bu kez. Hal böyle olunca da insanlar biraz ötedeki ilginç bir manzaraya bakarken ben sadece oradan geçmekte olan karpuz kamyonunu görebildim. Telefonda bir müşteri adres yazdırır ve 'Elit Konut Kooperatifi' derken ben bunu 'Etli Nohut Kooperatifi' olarak idrak ettim. Ortamı pis bir koku sarar ve herkes "Pöf, ayak gibi koktu!" diye kaçışırken ben derin bir nefes alarak "Oh, çizi koktu!" dedim falan... Enteresan bir gündü anlayacağınız.

Ama benden beterleri de varmış anlaşılan. Özsüt'te çalışan eleman gibi mesela... Annem doğum günüm şerefine telefonla bir pasta ısmarlamış ve üzerine 'İyi ki doğdun İhsan' yazmalarını rica etmiş. Adam da yazmış... Yazmış ama nasıl yazmış? İşte aynen böyle :)




Arkadaşım hiç mi pasta üzerine yazı yazmadın hayatında? Kendisine tez zamanda Allah'tan akıl fikir diliyorum. Doğum günümü kutlayan kutlayamayan, bu güzel günde yanımda olan herkese kucak dolusu sevgiler. Hep birlikte nice yıllara inşallah.

30 Haziran 2012 Cumartesi

Ben, Cthulhu | Neil Gaiman

Neil Gaiman'ı duymuşsunuzdur. Hani Mezarlık Kitabı, Yokyer ve Amerikan Tanrıları adlı kitapların meşhur yazarı. Sandman adlı ünü çizgi-romanın da senaristidir kendisi ayrıca. Hah! O adam işte... 

Kendisi oldukça yetenekli ve hayal gücü de acayip derecede zengin biridir. Öyle ki yazdığı her roman, her kısa hikaye, her senaryo mutlaka bir yerlerde bir çeşit ödüle layık görülür, hayranları tarafından çılgınca alkışlanır. Yukarıda saydığım romanlarının çoğu da dilimize İthaki Yayınları tarafından kazandırılmıştır.

Geçtiğimi aylarda sevgili TurkceBKF sağ olsun, Gaiman'ın kendi internet sitesinde bazı kısa hikayelerini okuyucularıyla ücretsiz olarak paylaştığını öğrendim. Soluğu hemen orada aldım tabi. Hemen hemen de hepsini okudum. İçlerinden bazıları özellikle çok hoşuma gitti ve "Keşke Türk okurları da bunları okuyabilseydi." diye hayıflanırken buldum kendimi. O anda beynimde bir şimşek çaktı  ve bu işe bir el atmaya karar verdim. Konuyu Kayıp Rıhtım ekibine açtım, onlar da benden desteklerini esirgemediler sağ olsunlar. Böylece sıvadık kolları.

Çevirilerimizden ilki Gaiman'ın "I, Cthulhu ( Ben, Cthulhu )" adlı öyküsüne sahip. Özellikle H.P. Lovecraft hayranlarının seveceğini düşündüğüm bu çeviriye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli.

Çevirimin düzeltisi Sayın Evrim Öncül'e ait. Bu sihirli ve kıymetli dokunuşu için kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Kayıp Rıhtım ekibine de dostlukları ve bitmeyen destekleri için ayrıca teşekkürler.

Şimdiden keyifli okumalar...

10 Haziran 2012 Pazar

Seçkide üçüncü yıl!


ÇizimEthem Onur Bilgiç
Selam Sana, Yolcu!

Bizi, “Selam sana, Yolcu,” diye karşılayan Kayıp RıhtımAylık Öykü Seçkisi’nin üçüncü yılını yazarlarıyla kutluyor. Bu yıl, seçtikleri ana tema “Rıhtım”. Yazarlar da, bazen bu kavramın etrafında dolaşan, bazen onu merkezine alan, bazen de onunla koşut giden öyküler yazmış. Lafın kısası, öykücülük internet üzerinde de devam ediyor.

Aslında bu seçkideki hikâyeleri okumanın bizim için bir şans olduğunu düşünüyorum. Zaten Kayıp Rıhtım her zaman fantastik edebiyatın takipçisi olmuştur. Burada da fantazya hüküm sürüyor.

Türkiye’de bu türün önde gelen adı olan Barış Müstecaplıoğlu’nun hikâyesine adını veren “Kayıp Rıhtım”, yıllar önce limanın üzerine çöküp hiç kalkmamış sis nedeniyle ıssızlaşmış, uğrak yeri olmaktan çıkmış. Bana hemen yeni kitabı “Şamanlar Diyarı”nın denizlerini, gemilerini ve kaptanlarını hatırlattı.

Mustafa Samsunlu’nun “Cemile”sinin kahramanı Cem ise, hikâyesine eve dönme derdindeki “Sel gibi bir insan kalabalığı”nın olduğu Galata Köprüsü’nde başlıyor. Önce gemiye binip, sonra karaya çıkıyor ve aşkla çarpılıyor. Dilinde eski bir şarkı: “Rıhtımda boynun büküp, bana mendil salladın.

Aşkın Güngör, “Geceyle Gelen”i anlatmaya “Bir kayıp rıhtımda hiç gelmeyecek ölü yolcularını bekleyen yolcu gemisi”yle başlıyor. Köpek Burhan’a, “içinde kurtadamların, vampirlerin, zombilerin dört döndüğü korku dolu öykülere dek bir yığın hezeyan, bir yığın safsata” naklediyor.

Altay Öktem’in “Kılıçbalığı”nda çok ciddi soruları var. “Benim o gemiden inmemiş olma ihtimalim… Daha doğrusu, o geminin buraya yanaşmamış olma ihtimali var mı?” Yok. Öyleyse gemisi nasıl kayboldu? Hızlı adımlarla rıhtıma yürüyüp de bakınca, rıhtımın da olması gerektiği yerde olmadığını keşfediyor. Eh, ne de olsa kayıp rıhtım.

Hamit Çağlar Özdağ “Kıyamet”te, Göktengri’nin insanlara öfkesiyle uğraşmış. Gel deyince, kayıkçı çıkıyor meydana. Kayıkçı ezeli, kadim, mengü. “Önünde yeryüzü koskoca bir rıhtım, dev bir liman. Rıhtımda dizi dizi ruhlar. Hepsi hain, hepsi nankör, hepsi insan.

Funda Özlem Şeran’ın yazdığı “Rıhtım”da kürek çekmeye mahkum Edip Efendi, yolu bilen kişi olan iriyarı ağzı bozuk Haydar’a, “Yani bana o rıhtımı hiçbir zaman bulamayacağız gibi geliyor; hatta o rıhtımı bırak, bir daha karaya adım atabileceğimden bile şüpheliyim!” diyor. Hedefleri, yıllardır kayıp bir rıhtımda bir başına onları bekleyen bir adam.

Hakan Bıçakcı ise, “Sessiz Dans”ta rıhtımdaki otelin düğün konuğu. Geç kalmış bir konuk, çünkü cebindeki yarım altınla köprü trafiğine takılmış. Hem de en iyi arkadaşının düğünü… Sonunda denizi aşıp erişiyor. “On bir buçuk gibi rıhtıma vardım. Denizin üzerindeki devasa otel binası göründü. Kocaman, açık renk bir kaya parçası gibiydi.” İçinde ise insanlar sessizlik içinde dans ediyorlar.

Sadık Yemni’nin “Son Demirzâr”ındaki rıhtım, “denizin tuzunun, güneşin ve zamanın aşındırdığı tahtalarla inşa edilmiş…” Dört masalık bir kır kahvesinin bir masasına oturmuş onu bekleyen dört kişi, “Tam zamanında belirdiniz rıhtımın üzerinde” diyorlar. Orada da devasa bir otel var ve başın dertteyse dalgaların üst üste bindiği anları kollamak yeterli.

Gülşah Elikbank’ın, “Şövalyeler ve İnsanlar”daki kahramanı, kullandığı gemi rıhtıma yaklaşır yaklaşmaz ahşap direklerini ateşe veriyor, bir daha kimse binemesin diye. Burada da geçit rıhtımda. Hep öyle değil midir zaten? Rıhtım bir geçit, sanki bir köprü değil midir? “Yüz yıl önce oraya demirlemiş bir korsan gemisinin içinde.”

Göktuğ Canbaba imzalı “Evrenin Şarkısı”nda, Kayıp Rıhtım’ı ise sadece kaderinde olanlar görebiliyor. Kahramanı, evrenin şarkısını dinlemek için, “efsanelerde göğe en yakın yerdeki rıhtım, diye bahsedilen Kayıp Rıhtım’a” ulaşmaya çalışıyor. “Sonrasında ise Kayıp Rıhtım’ın kalbindeki iskelenin üzerinde, yaşlı evren beni tekrar kucakladı ve ay bitmeyen şarkısına tekrar başladı.

Şebnem Pişkin, “Ve çıkarttım ayakkabılarımı” adlı öyküsünde, baktığı her yerde aşkını görerek rıhtımda ilerliyor. “Ve incecik rıhtım yolu tıpkı hayat yolu gibi uzanıyor önümde, belirsizce… Gemiler yanaşıyor rıhtıma, gemiler ayrılıyor rıhtımdan. Tıpkı dünyaya gelenler ve dünyadan ayrılıp gidenler gibi.” Ve yalınayak yürüyor rıhtımın yollarında…

Ayfer Kafkas ise, “Sedefzade Hüseyin Bey’in Meselesi” adlı polisiye öyküsünü, Ebüssüreyya Sami’nin “Amanvermez Avni’nin Serüvenleri” dizisine övgü olarak yazmış. Ziyaeddin Hüsrev Paşa’nın İzmir Akyokuş’taki Zerdeçal Konağı’nda Cuma içtimaları ile başlıyoruz ve tüccar Sedefzade Hüseyin Bey’in önemli sorunu rıhtımda, daha doğrusu denizde çözülüyor.

Erbuğ Kaya’nın “İrna”sı, kendini kabul edecek bir rıhtım arayan güçlü, özgür bir kadın. Bir zamanlar, kocası Nidra’yı onu kabul eden rıhtım olarak görmüş. Olmamış ama. Onu “fırtınalı havada, kabarmış dalgaların üstünde yol alan bir yelkenli”ye benzeten arkadaşı Mishle, “O kadar özgür ruhun vardı ki,” diyor, “bir gün bunun olabileceğini biliyordum. Bağlandığın o rıhtım bile seni uzun süre tutamadı.” Çünkü “Halatlarını bağladığı tüm rıhtımlar bu şehirde paramparça olup kaybolmuş.

M. İhsan Tatari’nin kaleminden çıkan “Geçmişin Gölgesi, Geleceğin Laneti”ndeyse yüzyıl arayla inşaa edilen Titanik gemilerinin öyküsü anlatılıyor. “Belfast Rıhtımı”nda önce 1900′lere sonra da 2000′lere giderek Titanik’in yeniden ve yeniden inşaasına tanık oluyoruz..

Rıhtım esaret de olabilir, özgürlük de. Yelkenleri savuran rüzgârlara orada bırakırsın kendini, ya da özgürlüğün için, bir insan olarak hakların için mücadele edersin. Bazen aşkı bulursun, bazen kavgayı. Bazen “Rıhtımlar Üzerinde”sindir, “bazen de “Yalnızlar Rıhtımı” seni çepeçevre kuşatır. Aylık Öykü Seçkisi’nin rıhtımları bizi öykünün sihirli koridorlarında dolaştırıyor.

- Sevin Okyay

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Ne dedin, ne dedin?

Dün öğleden sonra acil olarak bankaya gitmem icap etti. Hava da bir acayipti ki sormayın gitsin. Sabahtan beri bir açıp bir kapıyor, adeta Artema reklamına nazire yapıyordu kendisi. Üzerimde de incecik bir tişört ve kot pantolondan başka bir şey yoktu işin kötüsü.

"Ben dışarı çıkayım da yağmur başlasın artık." dedim çalışma arkadaşlarımdan birine, sokağa adımımı atarken. İster inanın ister inanmayın ama bunu dememle birlikte ilk damlaların tepeme inmesi de bir oldu. "Çenem tutulsun!" diyerek yarı koşar vaziyette bankanın yolunu tuttum. Ama nafile... Öyle ahım şahım yağmamasına rağmen düşen damlaların iriliği sayesinde birkaç dakika içinde sırılsıklam olmuştum bile.

Bankanın kapısından girdiğimde içerideki tüm müşteriler dönüp afallamış bir şekilde bana baktı. Benim dışımdaki herkes gayet kuruydu ne de olsa.
"Ne oldu hocam, bu ne hal?" diye sordu müşteri temsilcimiz Onur, gayet şaşkınca.
"Yağmur yağıyor." diye cevapladım, gayet ıslakça.
"Ne yağmuru yahu. Daha demin camdan baktım, ortalık günlük güneşlikti." dedi kafasını pencerelerin olduğu tarafa doğru uzatarak.
"Vallahi yağıyor yahu! Yalan mı söyleyeceğim? Baksana şu halime."
"Yok hocam, yok. Ahmak ıslatandır o." dedi gayet doğal bir şekilde.
O anda göz göze geldik ve aramızda derin bir sessizlik oldu.
"Bir dakika, bir dakika... Sen ne demek istiyorsun bakayım bana?" diye sordum sonunda, bıyık altından gülerek.
"Yok hocam! Öyle demek istemedim!" diye atıldı Onur, eli ayağı birbirine dolaşarak. Sonradan yüzümdeki gülümsemeyi görüp rahatladı tabi. Ama lafı da yemiştim hani.

Hava da benim zeka seviyem hakkında aynı fikirde olacak ki işimi bitirip de dışarı çıktığımda beni masmavi bir gökyüzü ve parıldayan bir güneş karşıladı. Hatta o kadar sıcaktı ki geri dönünceye kadar üzerimdeki her su tanesi kuruyuverdi, gitti.

***

Ofise döndüğümde yoğun bir iş temposu kucakladı beni. Sadece yarım saat geçmiş olmasına rağmen evraklar masamın üzerini istila etmişti. Muhasebecimiz Ayşegül ile sevkıyattan Yücel ise harıl harıl bir irsaliyeyi kesmek için uğraşıyordu. Sorunlu bir müşterinin sorunlu bir irsaliyesiydi. Baktım iş bayağı karışık, bari ben de yardım edeyim dedim ve geçtim Ayşegül'ün yanına. Ayşegül ile ben masanın arkasındayız, Yücel de karşımızda...
"Bu adama gıcık oluyorum." dedi Ayşegül. "Her işi sorunlu, her işi problemli! Sinir herifin teki."
"Yanındaki de öyle..." dedi Yücel, dalgın dalgın.
"Nasıl yani? Bana mı dedin?" dedim ben.
"Yok abi! Adamın yanında çalışan adamı kastettim!" dedi Yücel, panikle. Sonra şaka yaptığımı anlayınca güldüler tabi.

Aynı günde kazara da olsa ikinci lafını yiyen ben de onlarla birlikte güldüm. Ama benimki daha çok "Ne olacak benim bu halim?" gülüşüydü.


29 Nisan 2012 Pazar

17. İzmir Kitap Fuarı’nın ardından

On yedi yıl… Dile kolay. Tam on yedi yıl önce başlamış İzmirli kitap tutkunlarının her yıl iple çektiği bu güzel ve anlamlı organizasyon. Üniversite yıllarımda sınıf arkadaşlarımla birlikte Altıncı İzmir Kitap Fuarına katıldığımız zamanı hatırlıyorum da… Ne kadar heyecanlı ve ne kadar da hevesliydik. İşin güzel tarafı hâlâ öyleyiz. Bir diğer güzel şey de aradan onca yıl geçmesine rağmen fuarın kapılarından içeri girerken yanımda aynı dost yüzlerin olması, yüzlerinde ve gözlerinde hâlâ aynı samimiyeti görebilmem. 

Oysa ne kadar da emindim bu yılki fuara içim buruk, boynum bükük katılacağımdan. Yayın evim, bir hafta kadar önce bana bu sene İzmir fuarına katılmayacağını bildirmişti çünkü. Moralim acayip derecede bozulmuştu. Ama çok şükür ki hiç de öyle olmadı ve oldukça eğlenceli, moral depolatan, kütüphanemi dolup taşıran bir fuar haftası geçirdim. 

İzmirliler bilir; senede bir gün şehre acayip derecede yoğun ve şiddetli bir yağmur yağar, sokakları seller götürür ve çöp tenekeleri sandal olmaya özenerek caddelerde aheste aheste dolanmaya başlar. Ama ertesi gün o yağmur hiç yağmamış gibi günlük güneşlik olur her taraf. İşte o yağmurlardan biriyle başladı 17. İzmir Kitap Fuarı… Fuara gittik, gidiyoruz, birazdan gideceğiz derken yağmur yağdı da yağdı, seller aktı da aktı ve camdan bakmaktan yorgun düşen tüm Arap kızları yanına diğer milletlerden arkadaşlarını da alarak başka işlerle meşgul olmaya başladı. Ama yağış bir türlü dinmek bilmedi… 

Günlerden Cumartesi olduğundan öğlene kadar çalışıyordum güya. Fakat önümde biriken işler de yağmurla doğru orantılı gidiyordu aksi gibi. Böylece sözde saat 15:00’te olan buluşmamız hem yoğun yağmur hem de yoğun iş tempom yüzünden önce 16:00’e, sonra 17:00’e erteledi; en sonunda da kendini ‘İptal Edilmiş Randevular Çukuru’nda buluverdi. Saat 17:30 gibi şansıma söverek kapıdan çıktığımda yağmur hâlâ yağıyordu. Kendimi zar zor şirket arabalarından birine attım ve iş arkadaşım beni eve bırakırken küskün gözlerle dışarıyı izlemeye başladım. Derken hiç beklemediğim iki şey gerçekleşti: Yağmur birdenbire sona erdi ve tıkanan trafiğin etkisiyle aracımız tam da fuarın kapısının önünde duruverdi. Gözlerime inanamadım! Hatta onları bir iki kez kırpıştırma gereği bile hissettim. Bir fuar kapısına, bir de tıkanan trafiğe baktım bir müddet. Sonunda dayanamayıp “Ben iniyorum!” dedim ve hücum borusu eşliğinde kapılara koşturdum.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Biz bunu istiyoruz: The Witcher



Başlangıcını Kralkatili Güncesi’yle yaptığımız okur odaklı projemizin ikinci adımını da nihayet sizlere sunmaktan onur duyuyoruz.

Okurların isyanına, dilimize bir türlü kazandırılamayan kaliteli kitaplardan uzak kalmasına ya da bilinmeyen cevherlerin bu bilinmezliğine ışık tutmak için başlattığımız Biz Bunu İstiyoruz projemizde ikinci adım çok büyük bir efsaneye ayrılmış durumda: The Witcher!

The Witcher denilince aklımıza hemen bilgisayar oyunu gelir ki bu oldukça da doğaldır. Sadece Türkler değil, İngiliz ve Amerikalılar bile önce onu oyunla tanıdı. Fakat Rivialı Geralt’ın ortaya çıkışı aslında bir kitap serisine dayanıyor. Hem de kara fantastik kurgunun en sağlam eserlerinden olarak. Dahası, kendisi öyle bir doğuyor ki peşine pek çok ülkeden aldığı ödülleri takarak, bu türde ne kadar kalıcı olduğunu ilan ediyor.

Polonyalı yazar Andrzej Sapkowski’nin ilk olarak 1986’da kaleme aldığı The Witcher: The Last Wish öykü kitabı, aynı zamanda The Witcher’ın ilk oyununun da senaryosunu oluşturuyor. Şu ana kadar beş roman, iki oyun, bir televizyon dizisi ve çizgi roman serisi olarak dünyayı kasıp kavuran Geralt, kitaplarıyla oyunundan çok önce kült eser olmuştu bile. Ne gariptir ki, piyasanın öncüleri olan Amerikan ve İngiliz yayınevleri bu seriyi 2007’de kendi dillerine kazandırdı. Fakat onlardan çok önce başkaları bu kült eseri kendi okurlarına tanıtmıştı bile.

Böylelikle bir projenin daha sonuna gelirken sizleri Rivialı Geralt’ın gri, iyinin ve kötünün, canavarın ve insanın hiçbir şekilde ayrılamadığı dünyasında arka kapak yazıları, incelemeler, okur yorumları ve ön okumalarla baş başa bırakıyoruz! Dileriz, bu eşsiz eser de dilimize kazandırılır da Türk okurları olarak Geralt’ın karanlık dünyasında kendine gri bir yol çizer.

Projeye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli. Keyifli okumalar!

15 Nisan 2012 Pazar

Yitik Öyküler, Hürriyet Keyif ekinde!

Bu sabah oldukça hoş bir sürprizle karşılaştım. Kayıp Rıhtım forumunda sabah kahvaltısı sonrası kısa bir gezintiye çıkmıştım ki bir de ne göreyim? Yitik Öyküler Kitabı konusunda, sevgili Yosun Erdemli'den şöyle bir mesaj var: "Hürriyet'in Pazar ilavesi Keyif'te kitap tanıtımlarına alınmış Yitik Öyküler. Tebrikler İhsan."

İlk verdiğim tepki, ekrana sabitlenip kalmış bakışlarla "Nasıl yani?" demek oldu yavaşça. Hiç beklemiyordum çünkü böyle bir şeyi. Son hatırladığım Şener Şen misali topuklarım bir tarafıma vura vura mahalle bakkalına koşturduğum. Son kalan gazeteye uçarcasına atıldım ve hızla Keyif ekini aramaya başladım. Bu esnada da bakkalımız hem tereddütlü bir şekilde bana hayırlı pazarlar diliyor hem de kaçamak bakışlarla ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Yüzündeki ifadeye bakılırsa "Oha, yavaş! Hiç mi gazete görmedin hayatında..." tarzı cümleler geçiyordu aklından.

Ama oradaydı işte! Kitap tanıtım sayfalarında... Sayın Çağlayan Çevik, haftanın yenileri köşesinde benim kitabıma da yer vermişti sahiden.
Ne yalan söyleyeyim, yerli fantazya öykü veya romanlarında özgünlük arayanlardanım. Yani isimleri Tom, Jack olmayan kahramanlar veya Elf, Ork gibi kaynağı belli türlerin yerine ifritlerin, pirabokların, dev analarının, al karılarının olduğu metinler ilgimi çekiyor. Her zombi hikâyesinde “birgün İstanbul’u da işgal etse ya bunlar,” diye iç geçirenlerdenim. Daha doğrusu geçirenlerdendim, demeliyim. Çünkü İhsan Tatari’nin Yitik Öyküler Kitabı her anlamda hasretimi dindirdi. Hem de ne dindirmek. Kitapta yer alan toplam dokuz öyküde kılıçlar, şövalyeler, büyücüler, cadılar, yaşayan ölüler, cyborglar, cesur insanlar, kahramanlar, kalem erbabları, üç kağıtçılar, mutantlar ve haliyle insanlar geçit resmi düzenliyor. Büyük kimyasal savaş sonrası İstanbul’un orta yerinde cyborgların insan avına çıktığı, insanların gözü dönmüş zombilerle uğraşmadığı, aşkını arayan adamların aslında bir cadı tarafından aşkın dehlizlerine itildiği, artık yazı yazmanın unutulduğu yıllarda mektup yazmak için insan üstü mücadelenin verildiği öyküler. Yitik diyarlardan gelen, Yitik Öyküler Kitabı bize bir yandan da şunu müjdeliyor; bu topraklarda artık fantazya yazınının özgün ve iyi örnekleri veriliyor, yeter ki görebilelim. Heyecanla okuyacağınız öyküler toplamı.
Bu güzel tanıtım için sayın Çağlayan Çevik'e, haberden haberdar ettiği için kıymetli Yosun Hanım'a ve benden desteğini esirgemeyen siz değerli dostlarıma buradan selam olsun.

Not: Orijinal metini görmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

12 Nisan 2012 Perşembe

Çok çalışmak bünyeye zararlıdır

Yeni yıla iş yerinde girdiğimde bir şeylerin feci derecede ters gideceğini tahmin etmeliydim. Millet dışarıda havai fişekler atıp deliler gibi yılbaşını kutlarken ben muhasebe katında oturmuş stok kayıtlarını düzeltmekle cebelleşiyordum, bizim çocuklar da depo sayımını tamamlamaya çalışıyordu. Kepenkleri indirdiğimizdeyse saat gece 1:30’u gösteriyordu. Bir de üstüne arsızca “Yeni yıla burada girdik ya, artık bütün yılı çalışarak geçiririz.” diye espri yapmıştım. Artık yeni yıl dileği kabul edildiğinden midir yoksa hakikaten de “yılbaşını nasıl girersen bütün yılı öyle geçirirsin” hurafesinin gerçek olmasından mıdır nedir bilmem, o günden beri işten erken çıkmak nasip olmadı bana. Hal böyle olunca ne blog tutmaya ne de hikâye yazmaya zaman bulamaz oldum. Demek ki neymiş? Sonucunu düşünmeden espri yapmayacakmışsın. 

Başka mekân ve insan yüzü göremediğim için yazdığım da konuştuğum da iş yeriyle alakalı oluyor kaç zamandır. O da yazmaya vakit bulabilirsem tabi… Ama bu kısıtlama kesinlikle başıma gelen komik şeylerin azaldığı anlamına da gelmiyor. Mesela ne mi? 


* Diğer firmalarla ay sonu mutabakatlarını yaptığımız zamanlardı. Muhasebeciliğin en civcivli dönemleri yani… Ofisteki iki telefon sık sık aynı anda çalıyor, biz de hangisine bakacağımızı şaşırıyorduk. Yine iki telefonun aynı anda çaldığı bir anda Ayşegül (yeni arkadaşımız) bir telefonu kaptı, ben de ağır çekimde uçarak diğerine atladım. Şans eseri ikimiz de yan yana, aynı masanın arkasında duruyorduk. Benim konuşmam biraz hararetli geçiyordu; bir iş konuşmasından çok ağız dalaşı gibiydi desem yeridir. Neyse efendim, karşımdaki şahısla görüşmemizi bitirir ve en derin saygılarımızı karşılıklı olarak birbirimizin sülalesine iletirken benim kulaklarımdan hafifçe dumanlar çıkmaya başlamıştı bile. O sinirle telefonu Çat! diye kapatıverdim. Aynı anda Ayşegül şaşkın şaşkın bir bana, bir elindeki ahizeye bakmaya başladı. 

“Ne oldu?” diye sordum merakla. 

“Abi…” dedi hala bir ahizeye bir bana bakarak. “Benim telefonumu kapattın!” 


* Bir gün yine hararetle çalışırken, hararetimiz fazla yükselmiş olacak ki, elektrikler aniden kesiliverdi. Önümüzde bir sürü yığılmış iş vardı ama öylece kalakalmıştık işte… Ne yapacağımızı bilemez bir vaziyette öylece bekledik bir müddet. Derken ofisin kapısı açıldı ve elinde iki boş pet bardakla Kadir girdi içeri. İçlerinde de birer sallama çay poşeti vardı. 

“Hayırdır Kadir?” dedim. 

“Sebilden sıcak su almaya geldim abi.” dedi gayet doğal bir şekilde. 

“Oğlum elektrikler kesik, nasıl alacaksın ki?” dedim gülerek. 

“Sizin de mi kesik?” dedi şaşırarak. “Aşağı katın elektrikleri kesilmiş de… Ben de bari sizden alayım demiştim.” Gözlerini kırpıştırarak odadan çıktı ve merdivenlerden aşağı seslendi: “Yukarının da cereyanları kesikmiş arkadaşlar!” 

Biz gülmekten yerlere yattık tabi… 


* Muhasebe bölümü çalıştığımız binanın üçüncü katında bulunuyor. Zemin katta da sevkıyatçı arkadaşlar var. Fatura ve irsaliye trafiğimiz çok olduğundan bu iki kat arasında koşturmacamız bol olur. Bir gün Yücel isimli arkadaşımız koşa koşa merdivenlerden çıkıp yanımıza geldi ve bir irsaliye kestirmek istediğini söyledi. Ayşegül de başladı bilgileri girmeye. Bir malzemede ufak bir anlaşmazlık olunca “Durun ben bir aşağıya sorayım.” diyerek telefona sarıldı. Kimse cevap vermeyince ahizeyi yerine koyup bizim kapının önüne çıktı ve merdivenlerden aşağı seslenmeye başladı. Biz de bu esnada masalarımıza oturmuş, kulak misafiri oluyorduk. Baktı yine cevap veren yok bir kat aşağı indi ve tekrar seslendi. Bu kez sesini duyurmayı başarabilmişti. Kısa bir konuşmanın ardından “Tamam!” dedi ve yukarı çıkan ayak seslerini duymaya başladık. Ama nedense ayak sesleri bizim katta durmadı ve bir kat daha çıkmaya devam etti. Ayşegül’le gözlerimizi kırpıştırıp birbirimize bakakaldık. Bir anlık bir sessizlik oldu, ardından yavaş adımlarla aşağı indiğini duyduk Yücel’in. Kapıyı açtığında yüzünde şaşkın bir ifade vardı: 

“Üç kat çıkmaya alışmışız yahu. Hızımı alamayıp en üste çıkmışım. Bir an nereye geldiğimi şaşırıp kaldım.” dedi. Sonrası kahkahalar… 

14 Mart 2012 Çarşamba

Bursa Gazisi

Bursa Gazisi unvanını da gururla taşıdığı diğer madalyalarının (Ketçap & mayonez savaşları fedaisi, istilacı çay ordusu mağduru, zamansız yağan yağmurların bedbaht bedevisi) yanına ekleyen Yorgun Savaşçı’dan hepinize selam olsun. Bir ‘kitap fuarı sonrası’ yazımla birlikte yeniden karşınızdayım. Bu kez değişiklik yapıp “Yaz artık şu hatıralarını!” baskısına maruz kalmadan kendi rızamla başlayayım istedim. Okurlarımın bana doğru tehditkâr bir biçimde salladığı tava ve oklavaların bununla kesinlikle ilgisi yok. Vallahi! 

Bildiğiniz üzere dün Bursa Kitap Fuarı’nda imza günüm vardı. Sabah 4:00 otobüsüne yetişebilmek için kargaların sabah kahvaltısına başlama fırsatı dahi bulamadığı, pirelerin ise uygunsuz yerlerde uçuş talimi yaptığı bir saatte evden çıkmam gerekti. Hemen sokağın köşesindeki taksi durağına yöneldim, önünde boş bir taksi bulunca da çok sevindim. Ama çok geçmeden bu sevincim kursağımda kaldı çünkü taksi vardı, durak vardı ama ortada şoför yoktu! Ne yapsam ne etsem, yoksa geç mi kalacağım falan derken bir de baktım karşıdan bir başka taksi yaklaşıyor. Üstelik boş! Hemen, uzun zamandır göremediği sevgilisine kavuşan bir adam misali kollarımı iki yana açarak arabanın üzerine koştum. Hani altımda kumsal, arka planda deniz olsa, adamın yüzünde de o yarı uykusuz yarı nemrut ifade olmasa çok güzel bir an olabilirdi bu. 

Kısa bir yolculuğun ardından gecenin 3:30’unda, Üçyol’daki otobüs bürolarının önünde beklemeye başlamıştım. Hava inadına esiyor ve bu saatte dışarıda gezme gafletini gösterenleri (o gafil ben oluyorum) buz gibi kollarıyla zalimce kucaklıyordu. Etrafta kimsecikler yoktu. Üstelik binmem gereken servis de görünürlerde değildi. Hafiften endişelenmeye ve otobüsü kaçıracağımı düşünmeye başladım. Bilirsiniz; “Ya servis gelmezse, ya bir aksilik çıkarsa?” tarzı sorular dolanmaya başladı beynimin şüpheci hücrelerinde. 

Derken tam karşımdan pek de tekin görülmeyen iki kişi yaklaşmaya başladı. “Hah, bir bu eksikti.” diye düşünürken bir başka taksi kaldırıma yanaştı ve içinden uzun boylu, yapılı ve kel kafalı bir adam iniverdi; şöyle bir bana bir de onlara baktı ve hızlı adımlarla yanıma geldi. Elindeki küçük seyahat çantasından anladığım kadarıyla o da bir yolcuydu. Bunu gören şüpheli ikiliyse hafifçe yön değiştirerek yanımızdan geçip gitti.

“Selamünaleyküm!” dedi babacan bir tavırla. 
“Aleykümselâm.” diye yanıtladım tavşancan bir edayla. 
“Sizin yolculuk ne tarafa?” 
“Bursa.”
“Ooo, beraberiz demek. Ben Bursa otobüsünün şoförüyüm.” diye geldi cevabı. O anda oldukça rahatladım tabi, korkmama gerek yoktu. Üstelik o olmadan otobüs hareket edemezdi, servisi kaçırma olasılığı da bir anda ortadan kalkmıştı. 

Sonradan öğrendiğime göre adam eski bir boksördü aynı zamanda. Servis gelinceye kadar kafasının tasını attıran kaç kişinin ağzını burnunu çekinmeden kırdığını gayet ayrıntılı bir şekilde öğrendim. Bu sohbet esnasında ağzımı açmamaya özellikle dikkat ettim tabi. Maazallah adamın kızdırırım falan… İşin ucunda kitap fuarına gitmek yerine gözümü hastanede açmak vardı ne de olsa. Artık kitap imzalamak yerine sizlere kol ve bacak alçılarımı imzalatır, eksik dişlerim ve çatlak gözlüğümle sempatik bir şekilde sırıtırdım. Neyse ki çok geçmeden servis arabası geldi ve sorunsuz bir yolculuğun ardından kendimi otobüsün rahat koltuğuna atıverdim. Balıkesir’e kadar sakin geçen yolculuk orada binen ve tam önümdeki koltuğa oturan yaşlı teyzeyle biraz renk kazandı. Teyze, sağ olsun, koltuğunu yatırmak için elini arkaya attı ve benim tepsinin kenarını bir güzel kavrayıverdi. Ardından eski topraklara yakışır bir şekilde sertçe asıldı ve şaşkın bakışlarım arasında, üzerinde meyve suyu olan bardağımla birlikte bir güzel kapatıverdi tepsiyi. Olan pantolonuma oldu tabi… Allah’tan bardağın içinde çok fazla bir şey kalmamıştı. Teyzenin bana attığı kaçamak bakış ve ne yaptığının farkında değilmiş gibi panikle önüne dönmesini saymıyorum bile. 

3 Mart 2012 Cumartesi

Bursa'nın ufak tefek taşları...

Bildiğiniz (ya da şimdi öğreneceğiniz) üzere 10. Bursa Kitap Fuarı önümüzdeki hafta yani 10 Mart günü ziyaretçilerine kapılarını açacak. Eğer çok büyük bir aksilik olmazsa (olur ya; lastik patlar, şoför atlar ya da ne bileyim Asteriks'deki tonton şefin de sürekli söylediği gibi gökler başımıza yıkılır falan) ben de gelecek Pazar yani 11 Mart günü Bursa Kitap Fuarında olacağım inşallah. 

Küçüklüğümde bu yeşil şehre çok gidip gelirdik. Orada pek çok güzel anım var; o yüzden Bursa'nın yeri ayrıdır bende. Mesela sülalece Uludağ'a gidip kaybolduğumuz; o da yetmiyormuş gibi yazın ortasında önce sise, sonra yağmura ardından da dolu yağmuruna maruz kaldığımız geziyi hiç unutmam mesela. Tahmin edebileceğiniz gibi çok eğlenmiştik! Yine sülalece Karamustafa Hamamı'na gidip hep birlikte bir güzel hastalandığımız bir başka seyahati de sık sık anımsayıp gülümseriz. 

Babamın iş münasebetiyle kullandığı ufak bir motosikleti vardı bir de. Beni arkasına oturtturur, oradan oraya gezip dururdu. Ben de adamcağızın sırtına sıkıca yapışır, düşmemek için dua eder dururdum. O gezilerden tek anımsadığım altımızdan geçip giden asfalt ve babamın geniş sırtı... 

Bir seferinde de ailece gitmiş fakat her zaman konakladığımız otelde yer bulamamıştık. Biz de mecburen başka bir yerde kalmak zorunda kalmıştık. Ama otel o kadar kötüydü ki... Koridorları labirent şeklinde tasarlanmıştı ve rehber olmadan odanızı bulmak gibi bir şansınız yoktu mesela. Halılar falan da bayağı kirliydi. Başka yer kalmadığından orada konaklamak zorunda kalmış lakin bütün gece korkumuzdan uyuyamamıştık. 

Kulağa öyle gelmese bile hepsi de hakikaten güzel günlerdi. O yüzden uzun yıllardır adım atma şansını yakalayamadığım bu toprakları yeniden ziyaret edebileceğim için mutluyum. Endişe mi? Yok canım, niye endişeleneyim? Başımıza gelmeyen kalmamış ne de olsa, daha kötü ne olabilir ki? (Gulp!) 

İzmir'den Bursa'ya günübirlik gitmek pek kolay değil tabi. Özellikle uçakla gitmeye çalışmak bir hayli güç bir uğraşmış taze edindiğim bilgilere göre. Çünkü bizim buradan oraya giden tek uçak öğlen 16:30'da kalkıyor, dönüş için ilk uçaksa 17:30'da. Kısacası uçakla gitmeye kalktığım zaman fuara adımımı atmamla geri dönmem bir olacak. O yüzden bana altı saatçik (!) mecburi bir otobüs yolculuğu görünüyor ufukta. Hatta ufukta değil, direkt cepte; biletimi şimdiden aldığıma göre... Yine de bu durumdan hiç ama hiç şikayetçi değilim. Düşünsenize bir; o yolculukta, o fuarda ve dönüş seyahatinde ne maceralar yaşarım kim bilir? Bayağı bir yazı malzemesi çıkar blog için kanımca. Yayın evinden fuara katılacak arkadaşları yeniden görmek de güzel olacak eminim. Bir de işin içinde Kayıp Rıhtım'dan sevgili berre ve blog dostlarından Hypatia ile tanışabilme olasılığı da var tabi. Hal böyle olunca insan ister istemez heyecanlanıyor ve bazı şeyleri seve seve görmezden gelmeye başlıyor.

Şimdilik tek derdim sabah saat dörtteki otobüsüme nasıl yetişeceğim ve o uykusuzlukla fuarda benimle konuşma bahtsızlığına erecek olan insanlara neler geveleyeceğim. 

Ziyaretçi: "Bir imzanızı alabilir miyim acaba? Adım Mıstık." 
mit: "Ne? Yastık mı? Tabii... Kuş tüyü olsun lütfen."
Ziyaretçi: "Ne yastığı yahu? İmza diyorum, imza. Hani kapağa..."
mit: "Hadi yatağa mı? Hemen! Bir dakika, önce pijamalarımı giymem lazım."
Ziyaretçi: "Aaa! Herife bak, düpedüz soyunuyor yahu!"

Ertesi gün çıkacak manşeti tahmin edersiniz sanırım: Sanat için soyundu! 

Uzun lafın kısası Pazar günü Bursa Kitap Fuarında olacağım. Bu sayede hem BU Yayınları standında kitaplarımı imzalayacağım hem de yeni çıkan kitaplardan birkaçını daha bohçama atıp okunacaklar listemi biraz daha kabartacağım (bu listenin adını "okumak istediğim ama bir türlü başlayamadığım devasa kitap yığını" olarak değiştireceğim bu gidişle). Adresim; Salon 2, stand 501 A. O civarlarda olan, olacak olan, olmayıp da olabilecek gibi olan herkesi beklerim efendim.

Darısı İzmir Kitap Fuarının başına...

26 Şubat 2012 Pazar

Sinema hatıraları

Sinemaya gitmeyi oldum olası çok severim. Elimde buram buram tereyağı kokan patlamış mısırımla koltuğuma yerleşmenin, filmlerin kimi zaman gülüp kimi zaman heyecanlandıran o büyülü dünyasında kaybolmanın verdiği hazzı başka hiçbir şeye kolay kolay değişmem. Bana sinemada film izlemek kadar keyif veren başka bir şey varsa o da sinemaya eş-dost ve arkadaşlarımla gitmek şüphesiz. Çünkü onlarla daha bir keyifli, daha bir maceralı oluyor her şey. İşte size onlardan bir kuple… 

* Bir keresinde erkek kardeşimin doğum günü şerefine sinemaya gitmeye karar vermiştik. Kız kardeşim Esra ve kuzenim Cihat’la birlikte dört kişiydik. Vizyonda da “George of the Jungle” adında bir Tarzan parodisi vardı, hiç unutmam. Çok güzel ve keyifli bir filmdi, bol bol kahkaha atmıştım tüm seans boyunca. Ama bu kahkahalarımın yarısını yanımda oturan Esra’ya borçluydum. Çünkü film altyazılıydı ve sevgili kız kardeşim yazıları okurken filmi takip edemiyor, filmi izlerken de diyalogları kaçırıp duruyordu. Mesela o anda komik bir sahne gerçekleşiyordu ve tüm salon kahkahayı patlatıyorduk. Esra hariç… Tam gülüşmeler yavaş yavaş dinerken o bana dönüp şöyle fısıldıyordu: “Ne dedi?” Birkaç dakika sonra komik bir şey daha oluyordu ve Esra yine bana dönüp o meçhul sorularından birini yöneltiyordu: “Ne oldu?” Filmi mi takip etsem, ona mı açıklama yapsam şaşırmıştım anlayacağınız. 

* Üniversite yıllarımda sınıf arkadaşlarımla birlikte “Perili Köşk” adındaki korku filmine gitmeye karar vermiştik. Beni tanıyanlar korku filmleriyle aramın ne kadar iyi oluğunu bilir, afişini görsem kaçarım. O derece yani… Tabi o zamanlar gençliğimin de verdiği ‘yiğitliğe şokella sürdürmeme’ çabalarımdan dolayı sesimi çıkartmamıştım. Neyse efendim filme girdik, başladık izlemeye. Işıkların kapanmasıyla ben koltuğuma gömüldüm zaten. Neyse ki çok başarılı bir film değildi ve korkulacak pek bir şey yoktu ortada. Derken bir sahnede başaktörlerden biri köşkün bahçesinde dolaşırken yoruldu ve başucunda büyükçe bir heykel bulunan mermer bir havuzun kenarına oturdu. O anda heykel hareket etti ve koskocaman eliyle adamı yakalayıp suda boğmaya başladı. O elin hareket etmesiyle birlikte ben bir çığlık attım ki sormayın gitsin. Etrafımdaki diğer seyirciler, özellikle de Soner adlı arkadaşım filmdeki sahneden değil de benim çığlığım yüzünden koltuklarında öyle bir sıçradılar, öyle bir korktular ki anlatamam. 

* Bir bayram akşamı evde sıkılan üç kardeş, Zor Ölüm 4’e gitmeye karar verdik. Her zamanki gibi son anda harekete geçtiğimiz için sinemaya vardığımızda neredeyse tüm koltuklar dolmuştu. Sadece en ön sıranın en solunda yan yana üç koltuk bulabilmiştik hatta. Buna da şükür deyip biletlerimizi aldık ve salona geçtik. Kapıdan girmemizle birlikte sağ gözümün üst köşesinde bir tıkırtı duymam bir oldu. Sonra birdenbire görüşüm bulanıklaştı. Şaşkınlıkla elimi gözlüğüme attım ve yerinde yeller estiğini fark ettim. İnanır mısınız bilmem ama kapıdan adımımı atmamla gözlüğümün sapının kırılması bir olmuştu. Ne yapacağımı bilemedim tabi, öyle kalakaldım kapıda. O esnada arkadan gelen diğer seyircilerin – nazik – seslenişleri kibar itiş kakışlarıyla kendimi içeriye girmiş buluverdim. Eh, bilet parasını da ödemiştik haliyle. Bu noktadan sonra dönüş yoktu. Koltuklarımıza yerleştik ve filmin başlamasını beklemeye koyulduk. Ben de bu esnada gözlüğümü gözümde tutabilmek için başımı geriye yaslamak, sağa sola eğilmek gibi çeşitli atraksiyonlara giriyordum mecburen. Derken film başladı. Lakin en ön sıranın en solunda olduğumuz için filmi takip edebilmek bizim için tam bir işkenceydi. Önce en soldan başlayıp perdenin sağına doğru altyazıyı hızlı bir şekilde okuyor, ardından kafamızı 45 derece yukarı kaldırıp önce perdenin soluna sonra çabucak sağına bakarak filmi kaçırmamaya çalışıyorduk. Bu esnada ben de sürekli kayıp düşen gözlüğümle cebelleşiyordum bir de. Arada da kız kardeşimin soruları geliyordu yine: “Ne oldu? Ne dedi?” Tam bir komediydi anlayacağınız. İki saate yakın bir seanstan sonra üçümüzün salonu terk edişiyse kesinlikle görülmeye değerdi; 45 derece açıyla yukarı bakan, boyunları tutulup kalmış üç kardeş…

8 Şubat 2012 Çarşamba

Ruhlar Kayboluyor - Kitap İnceleme


Bazen bir şeyi anlatmak gerçekten de zor oluyor. Hele ki gerçekten sevdiğiniz biri ve onun değer verdiği bir şey söz konusuysa… Neden mi bahsediyorum? Pek sevgili yazarımız Aşkın Güngör ve onun yeni kitabı “Ruhlar Kayboluyor”dan elbette. Ne yazarsanız yazın bir türlü yakıştıramıyorsunuz ne o yazara ne de el emeği göz nuru olan kitabına. Yine de bir yerlerden başlamak gerek.

Ruhlar kaybolmaya başlasın

Geçtiğimiz ekim ayında okurlarıyla buluşan “Ruhlar Kayboluyor” uzun soluklu bir seri olarak tasarlanan yedi kitaplık “Kayıp Ruhlar Kulübü”nün ilk basamağı. Bundan tam yedi yıl önce yazılmaya başlanmış ve ancak günümüzde yayın aşamasına gelmiş. Yedi ayrı kişiyi (ya da yazarının deyimiyle yedi ayrı ruhu) konu alıyor ve karakterlerin her biri birbirinden ilginç. Her ruh için ayrı bir bölüm bulunuyor ve kitapta toplam 14 bölüm var.

Bir lanete maruz kalan ve alnında Ra’nın Gözü’nü taşıyan Levent Akarsu ilk ruh. Aynı zamanda ilk bölümün de başrol oyuncusu. Levent’in gücünü kazandığı kısımlardaki mekân ve karakter tasvirleri gerçekten çok başarılı. Okurken yazarın hayal gücünü takdir etmeden duramıyorsunuz. Bununla birlikte belki de anlatım olarak kitabın en zayıf bölümünü oluşturuyor bu sayfalar. Kahramanımızın aynı cümleleri sürekli tekrar etmesi ve bazı soruların yanıtını hiç olmayacak bir biçimde keşfetmesi okurken yerinizde hafifçe kıpırdanmanıza yol açıyor. Yine de olaylar merakınızı körükleyecek bir hızla gelişiyor ve bir çırpıda bölümün sonunda buluyorsunuz kendinizi.

İkinci bölümde güne normal bir genç kız olarak başlayan fakat ‘Hayalet’ olarak devam etmek zorunda kalan Melisa Çokeren’le tanışıyoruz. Ardından soluğu ‘Yabancı’ isimli bir diğer kahramanın yanında alıyoruz. Kendisi bizim dünyamıza ait olmayan lakin buraya nasıl geldiğini de hatırlayamayan yeşil tenli, sivri kulaklı, ayak bileklerinde minik kanatları olan biri. İşte bu noktadan itibaren kitaba dair hissettiğiniz tüm olumsuz düşünceleri bir daha hatırlamamacasına üzerinizden atıyor ve kendinizi kurguya kaptırıveriyorsunuz.

2 Şubat 2012 Perşembe

Matrakshop bizlerle


Daha önce Yemin ve Öç ile Yitik Öyküler Kitabı'nın sayfaları arasında çizimlerine rastladığınız sevgili A.Gökhan GÜLTEKİN son zamanlarda tatlı bir yorgunluk ve güzel bir projeyi hayata geçirmenin verdiği mutluluk içerisinde. Çünkü uzun zamandır planlanan matrakshop sonunda bizlerle.

2005 yılından beri kendisi gibi usta çizerler olan iki arkadaşıyla birlikte baskılı tişört işiyle haşır neşir olan sevgili Gökhan bu işi bir adım daha öteye taşımak istemiş ve hep birlikte www.matrakshop.com isimli internet sayfasını hayata geçirmişler. South Park, Şirinler, Sünger Bob gibi pek çok ürünün resmi lisansına sahipler. Aynı zamanda sitede kendi çizimlerinden oluşan çok hoş tasarımlar da var.


Üstelik sadece tişört değil, çanta ve kupa gibi aksesuarlar da mevcut ürün yelpazelerinde. Mutlaka göz atın, hemen her zevke göre bir şeyler mevcut.

Kendilerine buradan sonsuz başarılar diliyorum. Yolunuz açık olsun arkadaşlar.

24 Ocak 2012 Salı

8:00 - Kitap İnceleme


Her insanın mutlaka bir sırrı vardır. Ama büyük ama küçük… Saklarsınız onu herkeslerden, gizlersiniz meraklı gözlerden, delik kulaklardan. Fakat şunu iyi bilirsiniz ki bir sırrı saklamaktan çok daha zor bir şey vardır şu hayatta: Bir sırrı açıklamak. Hatta bazen ölüm bile bir sırrı itiraf etmekten daha iyidir.

Bu cümle süslüyor on parmağında on bir marifet olan yazarımız Alper Kaya’nın yeni kitabı 8:00’ın gösterişli kapağını. Ve belki de en iyi bu söz tanımlıyor kitabın alengirli konusunu. İstanbul’un izbe bir barında başlıyor ve yine aynı mekânda sona eriyor hikâyemiz. Birbirini hiç tanımayan bir avuç müşteri var içeride. Her biri kendi şahsi meselelerine dalmış, sorunlarını alkolün zihni bulanıklaştıran etkisi yardımıyla unutmaya çalışıyor. Başlangıçta birbirlerine tamamen yabancı olan bu kişiler ufak bir olay sonucu bir anda kendilerini aynı masada oturmuş, dostça muhabbet ederken buluyor.

Kitabın en çarpıcı yeri kesinlikle karakter betimlemeleri… Alper Kaya’nın kaleminden dökülen karakterler öylesine gerçekçi, öylesine derin işlenmiş ki okurken her biri gözlerinizin önünde ete ve kana bürünüyor. Teker teker tanımaya başlıyoruz hepsini. Ya da daha doğrusu tanıdığımızı sanmaya… Çünkü işler çığırından çıkıp kendi aralarında Rus Ruleti oynamaya başladıklarında hep bildiğiniz ama itinayla görmezden geldiğiniz bir gerçeği vuruyor kitap yüzünüze: Aslında hiç kimse anlattığı kişi değildir.

Her karakterin geçmişine ait, açıklamaktansa ölmeyi tercih ettiği bir sırrı olduğunu öğreniyoruz yavaşça. Ve aslında her birinin normal hayata uzak, gazetelerin üçüncü sayfasına yaraşır kişiler olduğunu… Sahibinin “Hatırlatma tabancası” adını verdiği silah, içindeki tek mermiyle elden ele dolaşırken sayfalar da gözlerinizin önünde hızla akıp gidiyor. Ardından Alper Kaya yine yapacağını yapıyor ve okuyucularını bir anda ters köşeye yatırıveriyor. Ne mi yapıyor? Eh, bunu burada anlatıp da okuma zevkinizi baltalayacak değilim ama kesinlikle şaşıracağınızı, kitaba bakış açınızın o anda katmerlenerek artacağını garanti edebilirim. Bir de yazarımızın fantastik kökenine bir selam çaktığı final bölümü var ki sormayın gitsin.

Kısacası 8:00 kısa görünümüne rağmen dolu bir içerik sunmayı, bir ilk roman olmasına rağmen ise akıllara kazınmayı hakkıyla başarıyor.

Nice romanlara sevgili Alper…

20 Ocak 2012 Cuma

Heykel

Rahmetli dedem henüz genç ve yeni evliyken zorlu bir hastalığa yakalanmış. Ne yapmalı ne etmeli diye düşünürken, soluğu o zamanın ünlü doktorlarından birinin yanında almaya karar vermişler. Apar topar gitmişler bu meşhur doktora. “Doktor Bey halim yaman, bana bir çare!”

Doktor, dedemi güzelce muayene etmiş sonra da bir tedavi yöntemi uygulamaya başlamış. Ama iyi olacağına gittikçe daha kötü oluyormuş dedem. Meğerse ‘ünlü’ doktorumuzun uyguladığı tedavi aslında yanlışmış ve az kalsın o gencecik yaşında dedemi hakkın rahmetine kavuşturuyormuş. Neyse ki bizimkiler durumun farkına varmış da dedem zor da olsa kendisini erken ölümün ve hastalığının pençesinden kurtarmış. Ama o günden itibaren de yaptığı hatadan dolayı doktoru hiç affetmemiş. Küfürbaz bir insan olduğu için de sürekli kulaklarını çınlatmış durmuş yıllar boyunca.

Yıllar yıllar sonra, dedemlerin oturduğu apartmanın karşısındaki parka bir heykel dikildi. Bilin bakalım kimin? Evet, doğru tahmin; o meşhur doktorun heykeli… Bu yetmezmiş gibi parkın ismini de değiştirip doktorun adını verdiler bu yeşil alana. İşin en ilginç tarafı da heykelin duruş şekliydi: bir elini yanındaki kızın omzuna koymuş, diğer eliyle tam da dedemlerin evinin balkonunu gösterecek şekilde ileriye uzatıyordu. Sanki ona bir şeyler anlatıyormuş gibi bir hali vardı. Dedem bu işe çok bozulmuştu tabi. Anneannem ise çok gülmüştü. “Sen çok seversin ya, ondan diktiler herhalde.” deyip deyip gülüyordu. 

“Nereyi gösteriyor bu heykel dede?” diye sormuştuk muzip muzip, balkonda durmuş parktaki heykeli seyrederken.

Dedem şöyle bir durdu, düşündü, sonra da aynen şöyle dedi: “Beni gösteriyor tabi. Bir tek şu pez****gi öldüremedim diyor!” 

14 Ocak 2012 Cumartesi

Çok yönlü Blogger ödülü

Sevgili Pabuç ve Hypatia, geçen (öhöm!) ay beni mimlemiş ve blog sayfamı "Çok Yönlü Blogger" ödülüne layık görmüşlerdi sağ olsunlar. Ben de ne yapıp edip mimi cevapsız bırakmayacağıma dair kendilerine söz vermiştim ve şimdi bunu tutmanın tam zamanı (Aksi takdirde bana üç vakte kadar dayak görüyorum).

Her mimde olduğu gibi bunda da bazı kurallar var elbette. Öyle ödülü alıp kaçmak yok anlayacağınız. Bakalım ne eziyetl... öhöm... şartları varmış bu ödülün.

1. Size bu ödülü layık gören kişiye teşekkür etmeli ve ona geri bağlantı vermelisiniz.


Elbette, büyük zevkle...

Neredeyse ilk günlerimden beri beni takip eden, yorumunu, desteğini ve de ene önemlisi arkadaşlığını benden esirgemeyen sevgili Pabuç, yazılarını "Bu da geçer" isimli sayfasında bıkmadan usanmadan yayınlamaya devam etmekte. Arada bir bıktım dese de biz içten içe içindeki yazı canavarının yeniden ortaya çıkacağını biliriz.

Gerek kaliteli yazıları gerekse değerli kişiliğiyle kısa sürede bütün ödül, takdir ve alkışları toplayan sevgili Hypatia ise birbirinden güzel paylaşımlarıyla "Hypatia'nın araştırmacı ruhu" isimli sayfasında arz-ı endam etmekte. Blog dünyasına yeni giriş yapmasına rağmen kırk yıllık blog yazarlarına taş çıkarttıracak kadar da güzel şeyler yazmakta kendisi.

Her ikisine de bu ödül için çok teşekkür ederim. Eksik olmayın arkadaşlar.

2. Kendiniz hakkınızda 7 gerçeği paylaşın.

Hah! Şimdi geldik işin alengirli kısmına. Kendi kendini rezil etmek! İşte bu konuda üstüme yoktur. Üstelik genellikle ekstradan bir çaba sarf etmeme bile gerek kalmıyor. Sokağa çıkmam, ağzımı açmam ya da sadece kendim olmam yetiyor da artıyor bile. Beni uzun zamandır takip edenler şuradaki yazımda kendimle alakalı 7 acayip huyumu anlattığımı hatırlayacaktır. Orada yazdıklarımı tekrar etmemek adına 7 garip huyumu daha ifşa ediyorum efendim, kemerlerinizi bağlayın!

5 Ocak 2012 Perşembe

Yürü(yeme)yen merdiven

Geçen sabah, her zamanki gibi işe gitmek üzere metroya binmiştim. Sardalye konservelerinin rahat ve ferah bir yer gibi görünmesine neden olacak denli sıkışık bir yolculuktan sonra kendimi zor da olsa kapılardan dışarı attım ve istasyona indim. Sabahın henüz erken saatleri olduğundan ben dâhil pek çok kişinin henüz uykusu açılmamıştı. Yavaş adımlarla yürüyen merdivene ilerledim, topluluğa ayak uydurarak.

Başlangıçta her şey gayet normaldi. Yürümek istemeyenler sol tarafta bekliyor, benim gibi boş durmayı sevmeyenler ise sağ taraftaki basamakları tırmanıyordu. Ben de bir yandan merdiveni çıkarken diğer yandan mahmur gözlerle etrafı seyrediyorum. Sonra birdenbire garip bir şey fark ettim. Basamakları tırmanıyordum tırmanmasına ama baktığım manzara hiç değişmiyordu nedense. Şaşkınlıkla gözlerimi üzerinde durduğum yürüyen merdivene çevirdim ve hayretle basamakların geri geri gitmeye başladığını gördüm. Resmen olduğum yerde sayıyordum. Bir anda etrafımdaki kalabalıktan bir şaşkınlık nidası kopuverdi. Ardından yönünü şaşırmış merdivenimiz hızını arttırmaya başladı. Biz durur muyuz? Biz de arttırdık hızımızı merdivene inat. Hep beraber koşar adım merdivenleri tırmanma gayretine giriştik. Ben diyeyim yirmi siz deyin otuz kişi, başladık hızlı hızlı koşmaya… Ama ne hacet? Biz hızlandıkça merdiven de inat edermiş gibi giderek süratleniyordu.

En sonunda hatalı da olsa teknoloji insana üstün geldi ve komedi filmlerini andırır bir şekilde, koşar adım ileri gitmemize rağmen hep beraber gerisin geri indik.

Sonrası gür kahkahalar…

ShareThis