Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Polisiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2011 Cumartesi

Gizemli Soygun ( Bölüm 6 ) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.


“Şimdi ana haber bültenimize bağlanıyoruz!” dedi porselen dişlerini yapmacık bir sırıtışla sergileyen sunucu. Araya kısa bir jenerik girdi ve ekrandaki görüntü yerini daha somurtkan bir spikere bıraktı. 
“İyi akşamlar Türkiye.” dedi erkek muhabir, gayet ciddi bir sesle. “Bildiğiniz gibi İstanbul son birkaç gündür bir Noel Baba krizi yaşıyor. Kılık değiştirmiş soyguncular önce bir bankayı sonra da şehrin önde gelen alış-veriş merkezini güpegündüz soydular. Ortaya atılan çete iddiaları da cabası… Tam “Polis nerede, güvenlik güçleri uyuyor mu?” diye sormaya başladığımız anda beklenen açıklama gerçekleşti.”

Görüntü değişti ve bir kürsü üzerinde konuşma yapan baş komiser Haldun Gürses görünmeye başladı ekranda.

“Bu akşamüzeri saat 18:00 sularında, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün kapısında bir konuşma yapan baş komiser Gürses çetenin tüm üyelerinin yakalandığını bildirdi.” diye anlatmaya devam etti spiker. “Olayı çözenin ünlü müfettiş Selim Kuzgun olduğunu belirten Gürses, halkın artık korkmasına gerek kalmadığını ve yılbaşı gösterilerinin planlandığı gibi yapılmasında hiçbir sakınca olmadığı müjdesini de verdi. Bu haber tüm şehirde bayram havası yaratırken…”

***

Gökyüzünde patlayan havai fişekler karla kaplı caddeleri çeşitli renk ve ışık oyunları ile boyarken siyah bir araç ağır ağır Kağıthane yönünde ilerliyordu.
“Şefin Melahat hakkındaki demecine yer vermemişler anlaşılan.” dedi Murat, az önce haberleri sunan radyoyu kapatırken.
“Eh, kanallarının kapatılma riskini göze alamazlardı. Hem de süresiz…” diye yanıtladı Selim, gülerek. Üzerlerinde bir yerde birkaç fişek daha patladı.
“Kutlamalara bayağı erken başladılar.” dedi ön camdan eğilerek yukarıyı seyreden Murat. “Baksana saat daha 21:00 bile olmadı.”
“Bunca olaydan sonra onlara hak vermemek elde değil.”
“Şey… Baş komiserin önünde beni ele vermediğin için teşekkür ederim. Hani şu bulmaca olayı ile ilgili…”
“Sorun değil.”
“Yani evet, biliyorum içinde aksi ya da ihtiyar geçen her sorunun karşısına senin adını yazmam yanlıştı.”
“Ne yazdığın umurumda bile değil evlat. Seni korudum çünkü suç mahallindeki bir delille oynadın ve bunun cezası da oldukça ağırdır. Ortağımdan olmak istemedim, hepsi bu.”
“Ortak… Bu seninle çalışmaya devam etmemi istediğin anlamına mı geliyor yoksa ihtiyar?” diye sordu Murat, biraz da havalara girerek.
“Hayır, bu benimle çalışmana izin verdiğim anlamına geliyor bay çokbilmiş.”
İkili kısa bir an için birbirlerine dik dik baktılar sonra da aynı anda gülmeye başladılar.
“Eh, ortağız o halde.” dedi Murat gülümseyerek.
“Ortağız. Şimdilik…”
“Söylesene Selim, daha önceki iş arkadaşının ölümüne sebep olduğun şakaydı değil mi?”
Selim cevap vermek yerine, sessizce aracı sürmeye devam etti.
“Değil mi?” diye üsteledi Murat.
“Yakında görürsün.” dedi Selim, bıyık altından gülerek.
“Ah, hiç komik değil!”

22 Mayıs 2011 Pazar

Gizemli Soygun ( Bölüm 5 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.


“Başlarım sizin yapacağınız işe!” diye bağırdı baş komiser Haldun Gürses, bütün polis merkezini inleten bir sesle. Masasında oturmuş, sinirinden sandalyesinde hop hop hoplar bir vaziyette Selim ve Murat’ın raporunu dinliyordu.
“Sakin ol Haldun.” dedi Selim, komiser ne zaman bağırmaya başlasa yaptığı gibi.
“Sakin? Sakin olayım öyle mi? Olayla ilgili tanık var mı diyorum, var diyorsunuz. Nerede diye soruyorum, öldüler diyorsunuz! Nasıl sakin olmamı beklersin? Elinizi kime atsanız öbür tarafı boyluyor maşallah!”
“Abartma… Adamlardan ilki biz olay yerine varmadan ölmüştü zaten. İkincisini ise hastaneye kaldırılırken yolda kaybettik maalesef.” dedi Selim.
“İyi de ne diye adamı hastaneye götürüyordunuz ki? Bana bak Selim, herifi konuşturmak için onu eşek sudan gelinceye kadar dövdüğünü söyleme bana yine.”
“Kim? Ben mi? Tabi ki hayır, benim öyle bir şey yaptığım nerede görülmüş?” diye cevapladı Selim, abartılı hareketlerle.
Murat ise oturduğu yerde huzursuzca kıpırdanarak ortağına baktı.
“Tabi canım, hiç öyle şey yapar mısın sen?” diye homurdandı Haldun. “Geçen seferki barmeni sorgulayabilmek için iki gün ayılmasını beklemek zorunda kalmıştık, hatırlatırım sana.”
“O tamamen bir kazaydı. Adam tökezleyip vitrininin camından dışarı fırladıysa bu benim suçum mu?” dedi Selim, artık bariz bir biçimde gülerek.
“Tökezlemişmiş. Sen onu benim külahıma anlat!” diye gürledi Haldun.
“Bir de ajans sahibine…” diye mırıldandı Murat. Ardından Selim’den yediği dirsek darbesiyle hafifçe inledi.
“Hangi ajans sahibi?” diye sordu Haldun endişeyle.
“Önemli bir şey değil.” diyerek araya girdi Selim tekrar, genç ortağına kötücül bir bakış attıktan sonra. “Bak, bu öyle bir şey değildi inan bana. Adamı mezarlıkta kıstırdık. Üzerimize doğru koşarak geliyordu. Sonra… Sonra birdenbire durdu.”
“Evet, gerçekten de çok garipti.” dedi Murat. “Neredeyse insanüstü denebilecek bir hızla üzerimize koşuyordu. Bir an için bizi ezip geçecek sandım ama tam önümüzde kazık gibi duruverdi. Gözleri görmüyor gibiydi, öylece boşluğa bakıyordu adeta.”
“Kesinlikle! Birkaç saniye sonra ise adamın kendine geldiğine şahit olduk ve dediği şey tam olarak şuydu; neredeyim ben?”
“Kendine geldiğine mi?” diye sordu Haldun, şaşırarak.
“Evet, sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi ve oraya nasıl geldiğini anlamaya çalışıyordu.”
“Uyurgezer gibi miydi diyorsun yani?”
“Öyle de denebilir fakat bir ordu dolusu adamı tepeleyecek kadar da uyanıkmış aynı zamanda. Bilemiyorum, garip bir durum…”
“Ya sonra?”
“Sonra aniden kalp krizi geçirmeye başladı. İlk müdahaleyi yapıp doğruca en yakın hastaneye kaldırdık fakat oraya vardığımızda artık çok geçti.”

17 Mayıs 2011 Salı

Gizemli Soygun ( Bölüm 4 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.



Noel Baba kılığındaki bir adam, sırtında hediye paketleri olan bir çuval olduğu halde ağır adımlarla yürüyen merdivenden yukarı çıkıyordu. Yılbaşı zamanı olduğu için bunda bir gariplik yoktu. Asıl gariplik adamın aşağı inen merdivenleri tırmanmaya çalışmasıydı.
“Hey! Ne yaptığını sanıyorsun be adam?” diye sordu merdivenlerden inmekte olan bir kadın. Fakat adam onu duymadı bile. Boş bakışlar ve her iki yanında serbestçe sallanan kollarla merdiveni çıkmaya devam etti. Biraz zor da olsa merdivenleri aştı ve Cevahir’in dördüncü katındaki teknoloji mağazasına doğru ilerlemeye başladı.

İçeri girer girmez birdenbire hareketleri hızlanıverdi adamın. Önce köşedeki güvenlik görevlisinin üzerine doğru koştu. Ardından uçan bir tekme atarak görevliyi mağazanın karşı tarafına uçurdu. Neye uğradığını şaşıran güvenlik, üzerine yığılan teknolojik cihazların altında kalıverdi. Etraftaki müşterilerden panik dolu bir çığlık yükselirken Noel Baba kasaların olduğu bölüme ilerlemeye başlamıştı bile. Önünü kesmeye çalışan satış temsilcilerinden birine elindeki çuvalla sert bir darbe vurdu. Çığlık atarak olduğu yerde çakılı kalmış kasiyer kızı da fırlatıp attıktan sonra kasaları açtı ve içlerindeki parayı çuvalına doldurmaya başladı. Kısa süre içinde işini tamamlamıştı. Yine koşar adımlar ve boş bakışlarla mağazanın çıkışına doğru ilerledi.

Tam kapıda iki güvenlik görevlisi ile daha burun buruna geldi. Hiç beklemeden elindeki çuvalı soldaki görevlinin kucağına fırlattı. Adam ne olduğunu anlayamaz bir şekilde paraları kucaklarken Noel Baba diğer görevlinin suratına sağ dirseğini geçiriverdi. Adam acı ile bağırıp yüzünü tutarken önce elinin tersiyle bir yumruk sonra da döner bir tekme attı Noel Baba. Ayakları yerden kesilen görevli büyük bir şangırtı eşliğinde vitrinin camını kırarak dışarı uçtu. Vitrinin parçalanmasıyla birlikte mağazanın alarmı da çalmaya başladı. Bütün bunlar o kadar çabuk olmuştu ki diğer görevli kıpırdamaya dahi fırsat bulamamıştı. Noel Baba’nın boş bakışları kendisine döndüğünde ise artık çok geç olduğunu biliyordu. Çuvalı yere bırakıp bacaklarının el verdiğince hızla kaçmaya başladı. Fakat Noel Baba peşinden gitmedi. Çuvalını alıp bir diğer mağazaya doğru yöneldi.

O esnada genç bir kadının sesi duyuldu Cevahir’in tüm katlarında; “Hayır!” Bu, Noel Baba kılığındaki adamın çiçeği burnunda sevgilisinden başkası değildi. “Hayır, ne yapıyorsun? Dur lütfen. Dur!” dedi kadın, adama doğru koşarken.
Adam ise oralı bile olmadı. Kadın, adamın koluna yapışarak “Bana bak! Lütfen bana bak!” diye yalvardı. Adamın gözlerindeki boş bakışları gördüğü anda ise donakaldı. “Sen… Sen o değilsin! Kimsin sen?”
Aldığı cevap adamın elinin tersiyle gelen bir tokattan ibaretti. Kadının son hatırladığı şey etrafında yükselen çığlıklar ve sevdiği adamın yürüyerek uzaklaşan görüntüsüydü. Sonra her yer karardı.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Gizemli Soygun ( Bölüm 3 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

“Öldüm.” dedi genç adam.
“Abartma…” diye yanıtladı genç kadın.
“Ciddiyim! Bu iş beni öldürüyor! Bütün gün yürümek kolay mı sanıyorsun? Hem de bu saçma sapan kostümün içinde!” diye yakındı adam, üzerindeki Noel Baba kıyafetini göstererek. 

Cevahir Alışveriş merkezinin üst katlarından birinde oturmuş, öğle yemeğini yiyordu. Tıpkı bir haftadır olduğu gibi yine aynı yere gitmiş, aynı koltuğa oturmuş ve aynı menüden söylemişti. Bunu boşu boşuna yapmıyordu elbette, orada çalışan tezgâhtar kıza âşıktı çünkü. Hem de gördüğü ilk andan beri… Müsait olduğu her saniye soluğu bu katta alması da bu yüzdendi zaten. İşte yine her zamanki gibi tezgâhın önündeki koltuklardan birine oturmuş, o kızla muhabbet ediyordu.

“Bence seni sevimli gösteriyor.” dedi kız, utangaç bir şekilde gülümseyerek.
“Öyle mi?” dedi yanakları kızaran adam.“Şey… Teşekkür ederim.”
Bir müddet utangaç bir biçimde bakıştıktan sonra ikisi de aynı anda konuşmaya başladı. Ne yaptıklarını fark edip sustuklarında ise kahkahalarına engel olamadılar.
“Diyordum ki… Bu akşam müsaitsen… Yani sen ve ben…” diye gevelemeye başladı adam sonunda.
“Evet, çok isterim.” 
“Gerçekten mi? Şey, tamam o zaman.”
“Tamam o zaman.” diye yanıtladı aynı şekilde genç kadın, gülümseyerek.

Ağzı kulaklarına varan adam son lokmasını da büyük bir keyifle ağzına attı, ardından yerinden kalkarak kıza ufak bir selam verdi. Tam uzaklaşmaya başlamışken kadın arkasından sesleniverdi.
“Bir şey unutmadın mı?”
“Ah, tabi ya.” dedi adam ve bir koşu geri dönüp kızın yanağına bir öpücük kondurdu.
“Şey… Teşekkür ederim ama ben hesabı kastetmiştim.” dedi kıkırdayan kadın.
“Ay, pardon!” dedi adam, biraz daha kızararak. Artık neredeyse üzerindeki kostümle aynı renge bürünmüştü. Yemeğin parasını ödedikten sonra kızı bir kez daha öptü ve yüzünde geniş bir sırıtışla merdivenlerden aşağı, giriş katına doğru ilerlemeye başladı. “Ben dünyanın en şanslı adamıyım!” diye düşünüyordu, takma sakalını yüzüne geçirirken.

29 Nisan 2011 Cuma

Gizemli Soygun ( Bölüm 2 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Sokaklar, kar bulutlarının arasından kendini gösteren sabah güneşinin soluk ışınlarıyla yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştı. İstanbulluların büyük bir çoğunluğu sıcacık yataklarını keyifsiz homurtularla terk ederek işlerine veya okullarına gitmeye hazırlanıyordu. Bir taraftan da yaklaşan yılbaşı tatilini düşünerek kendilerini avutmakla meşguldüler. Bazıları ise bütün geceyi çalışarak geçirmişlerdi ve uyumak ya da tatil gibi şeylerden çok daha önemli meseleler vardı akıllarında. Selim Kuzgun da onlardan biriydi.

Sorgu odasının kapısı gıcırdayarak açıldı. Selim, peşindeki iki memura dışarıda beklemelerini işaret ederek içeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Küçük ve sade bir odaydı burası. İçerideki yegâne eşyalar bir masa ve üç sandalyeden ibaretti. Berduş masanın ardındaki tek sandalyede oturuyordu.

“Ayıldın mı?” diye sordu Selim, berduşun karşısındaki sandalyelerden birine otururken.

“Sana da günaydın aynasız.” diye cevapladı berduş. “Bana bi yemek sözü verdiini sanıyodum, alkol terapisi değil.”

Selim bu yoruma gülerek karşılık verdi. “Sözüm söz ihtiyar. Ama önce konuşabilecek kadar ayık olman gerekiyordu. Dün gece beni bayağı bir uğraştırdın.”

“Öyle mi?” diye kıkırdadı ayyaş. “Umarım seni öpmeye falan kalkmamışımdır.”

“Adın ne?” diye sordu Selim, ihtiyarın alkol kokan nefesine aldırmamaya çalışarak.

“Adım mı?” dedi düşüncelere dalan berduş. “Bu soruyu duymayalı uzun zaman olmuştu.” diye devam etti kirli sakalını sıvazlayarak. “Sokaklarda ismin bir anlamı olmuyo, anlıyosun ya. Her neyse… Adım Garip, soyadımı ise hatırlamıyom. Zaten umrumda da diil. Fakat sokaktaki dostlarım bana Sünger der, istersen sen de böyle çaaağrabilirsin.”

“Pekâlâ Sünger… Bana ne gördüğünü anlat, ben de sözümü tutup sana iyi bir yemek ısmarlayayım.”

“Öyle olsun o halde…” dedi berduş, ufak bir geğirik atarak. Ardından sandalyeye iyice kurulup bir gün önce şahit olduğu olayı anlatmaya başladı.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Gizemli Soygun ( Bölüm 1 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

İstanbul’da bir akşam vakti… Şişli semtinin bütün caddeleri birbirinden ışıltılı yılbaşı süsleri ile donatılmış, vitrinler ışıklarla bezenmiş, yani yaklaşan yeni yıl kutlamaları için gerekli olan tüm hazırlıklar yapılmıştı. Büyük şehrin insanları ise her zamanki gibi bu güzelliklerden bihaber bir şekilde oradan oraya koşturuyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyorlardı. Yılın bu son günlerinde hava da iyice soğumuş, şehrin caddelerine yer yer kar atıştırmaya başlamıştı.

Tüm bu koşuşturmacanın ortasında yaşlı bir adam yavaş adımlarla karlı kaldırımları arşınlıyor ve elindeki çanı isteksiz bir biçimde sallayıp bağırıyordu.
“Ho-ho-ho! Herkese mutlu yıllar, ho-ho-ho!” dedi yürürken. Son “Ho” gereğinden de cansız bir şekilde dökülmüştü dudaklarından. “Mutlu yıllarmış, peh!” dedi adam, üzerindeki Noel Baba kıyafetlerini memnuniyetsizlikle çekiştirerek.
“Paraya ihtiyacım olmasa bu gâvur kıyafetlerini bana zor giydirirdiniz ya neyse…” diye homurdandı kendi kendine, başındaki beyaz ponponlu kırmızı şapkayı düzeltirken.
Aniden “Önüne baksana babalık!” dedi arkasından gelen bir ses sertçe.
Yaşlı adam gayri ihtiyari olarak geriye döndü ve iri yarı bir güvenlik görevlisi ile burun buruna geldi. Görevlinin üzerindeki üniformayı ve belindeki silahı gördüğünde ise ne diyeceğini bilemedi. “Mu-mutlu yıllar…” diye kekeleyebildi sadece.
“Yolumuzu kapatıyorsun ihtiyar, çekil şöyle kenara!” dedi güvenlik görevlisi asabi bir şekilde. Noel baba ancak o zaman görevlinin arkasındaki diğer adamları fark edebildi. Usulca kenara kayarken önünden geçen grubu ürkek ama meraklı gözlerle süzmeyi de ihmal etmedi.

İri yarı üniformalı adamın arkasında yine onun kadar iri ama siyah takım elbiseler içinde iki kişi daha vardı. Ellerinde de her hallerinden tıka basa dolu oldukları anlaşılan iki büyük çanta taşıyorlardı. Onların hemen arkasında ise ilkine nazaran daha tıknaz fakat daha kalıplı olan bir görevli daha yürüyordu. Adamlar seri adımlarla Noel Baba’nın yanından geçip genişçe bir binanın cam kapılarından içeri girdiler ve gözden kayboldular. Noel Baba başını kaldırıp binanın tepesindeki tabelaya baktı ve ülkenin en büyük bankalarından birinin önünde durduğunu fark etti şaşkınlıkla.
“Para…” dedi dalgınlıkla. “Onlar para çantalarıydı. Transfer saati gelmiş olmalı.” dedi saatine bakmak için kolunu sıvarken. Sonra da borçlarını ödeyebilmek için baba yadigârı kol saatini sattığını hatırlayarak okkalı bir küfür etti. Elindeki çanı sinirli sinirli çalıp sıkılı dişlerinin arasından “Mutlu yıllar!” diyerek yürümeye devam etti ardından. Bir yandan yürürken bir yandan da o çantalardan birine sahip olmak için nelerini feda edebileceğini düşünmeden edemiyordu.

1 Ağustos 2010 Pazar

Anahtar ( Bölüm 3 ) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Ertesi sabah işe gitmedi. Zamanında kalkamadığından değil, her zamanki gibi tam vaktinde uyanmıştı. Canı istememişti o kadar. Ve yalnızca canının istediğini yapabilmek bile çok hoşuna gitmişti. Uzun bir müddet yatakta oyalandıktan sonra kalkıp duşunu aldı ve dışarı çıktı. Annesini ziyaret etti. Doktorların tedavinin iyi gittiği yönündeki haberlerini sevinçle karşıladı. Gün içerisinde işyerinde uğradı ve istifasını verdi. Polisler oradaydı. Kendisine birkaç soru sordular. Hepsini kendini bile hayrete düşürecek bir soğukkanlılıkla cevapladı. Dün burada değildi. İşten erken çıkmıştı. Polisler de onun üzerine fazla gitmediler. Ne de olsa erken çıktığına dair bir sürü görgü şahidi vardı. Üstelik ne kapıda ne de kasada bir zorlama izi vardı.
“Bence…”dedi polislerden biri “Bu işi anahtarı olan biri yapmış.”
“İşyeri sahibini mi kastediyorsun yani?” diye sordu diğeri.
İlk polis kafa sallamakla yetindi ve ikisi birlikte ayrılarak genç adamı yalnız bıraktılar. Adam istemsizce gülümsedi. Domuzcuk hapse girecekti, ha? Bu iş tahmininden de harika gidiyordu.

***

Kalabalık bir kaldırımda, evine doğru ilerliyordu. Yürüdüğü cadde şehrin en lüks yerlerinden biriydi ve etraf birbirinden hoş bayanlar ve lüks mağazalarla doluydu. Bir taraftan ıslık çalarken bir taraftan da mağazaların vitrinlerine bakarak kendini oyalıyordu. Cebinde hâlâ biraz parası vardı ama parayı harcamayı düşünmüyordu. İleride ihtiyacı olabilirdi. Hem bir daha hırsızlık yapmayacağına dair kendisine de söz vermişti. Sonra vitrinlerden birinde çok şık bir takım elbise ile karşılaştı. Lacivert renkli ve oldukça şık bir takımdı. Her zaman böyle bir elbisesi olsun istemişti. Bir müddet elbiseye büyülenmiş gibi bakakaldı. Onu alabileceğini bilmek bile harika bir duyguydu. Nefsiyle savaşmaya çalıştı ama sonunda vazgeçti. O elbiseyi istiyordu ve alacaktı. Hem de parasıyla… “Tek bir takım elbisenin kime ne zararı olabilir ki?” diyerek mağazaya girdi.

Mağazadan çıktığında eli kolu paketlerle doluydu. Sadece takım elbiseyi almakla kalmamış, ona uygun gömlekler, kravatlar ve ayakkabılar da almıştı. Keyfi oldukça yerindeydi. Canını tek sıkan şey ise elinde bu kadar yük varken eve kadar yürüyecek olmasıydı.
“Keşke bir arabam olsaydı.” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra da “Hey… Neden olmasın ki?” diye ekledi yüzüne yayılan sinsice bir sırıtışla. Kaldırım kenarına park etmiş lüks arabalara şöyle bir baktı ve bir tanesini gözüne kestirdi. Anahtarını çıkarıp arabaya yaklaştırmasıyla birlikte bir “Blip!” sesiyle arabanın alarmı kendi kendine kapandı. Anahtar ise anında bir otomobil anahtarına dönüşüverdi. Adam keyifle kıkırdayarak kapıyı açtı ve arabanın geniş koltuğuna rahatça kuruldu. Elindeki paketleri arka koltuğa fırlatıp motoru çalıştırdı. Zevkle motorun mırıltısını dinledi. Ardından da gazı sonuna kadar kökleyip keskin bir patinaj eşliğinde trafiğe fırladı.

Arabayla bir müddet dolaştıktan sonra evine gitmekten vazgeçti. O köhne yere bir daha gitmek istemiyordu. Sahile çıktı ve yakıtı bitene kadar arabayla turladı. Benzin bittiğinde biraz morali bozuldu, depoyu dolduracak kadar parası kalmamıştı çünkü. Sonra yol kenarına park etmiş şık bir cip çarptı gözüne. “Her zaman bir cipim olsun isterdim. Kullanmayı becerebilir miyim acaba?” dedi hevesle. Arabadan inip cipe geçti. Arka koltuktaki paketlerini alma zahmetine katlanmadı bile. Cipi sürmeyi pek beceremedi. Hatta köşelerden dönerken aracı birkaç kez sürttü ama bunu çok da önemsemedi. Saatlerce dolaştıktan sonra dizi dizi villaların sıralandığı oldukça zengin bir muhitte buldu kendini. Buradaki villalara hayranlık ve imrenme ile karışık bir duygu ile baktı. Gelişi güzel bir yere park edip araçtan indi. “Bu evlerde yaşamak nasıl olurdu acaba?” dedi kendi kendine. Muhtemelen anahtarı sayesinde istediği bir tanesine girebilirdi. Hatta ev sahibi gelinceye dek evin keyfini de sürebilirdi. Ama o bunu istemiyordu. O bu evlerden birine sahip olmak istiyordu. Kaçak gibi içinde yaşamak değil. “Biraz param olsaydı…” diye mırıldandı. Ardından da “İşte yine para! Her yerde karşıma çıkıyor. Bu soruna kökten bir çözüm bulmak lazım.” diye devam etti. Orada duran kırmızı bir spor arabaya binerken çoktan kararını vermişti bile…

***

Yarım saat sonra kırmızı spor araba oldukça büyük bir binanın birkaç sokak ötesine park edilmiş vaziyette duruyordu. Bina tepeden basık ve genişçe bir yapıdaydı ve oldukça iç karartıcı bir görüntüye sahipti. Çünkü ilgi odağı olması için tasarlanmamıştı. Aksine insanları binanın içindekilerden uzak tutması için inşa edilmişti. Çünkü burası şehrin en büyük bankasıydı. Banka o kadar güvenilir ve sağlamdı ki kasasında sadece kendi mevduatı değil aynı zamanda çevresindeki büyük iş yerlerinin birikim ve sermayeleri de bulunurdu. Böylesine önemli bir bankanın güvenliği de bir o kadar önemliydi elbette. Bugüne kadar birkaç hırsızlık girişimi olmuş ama hepsi de başarıyla önlenmişti. Bugüne kadar…

Bu gece bir şeyler farklıydı. Eğer o gece orada biraz dikkatli birisi olsa kapıda sürekli nöbet tutan güvenlik görevlisinin yerinde olmadığını fark ederdi. Biraz daha dikkatle baktığında ise güvenlik görevlisinin olması gereken yerdeki kırmızı lekeleri fark ederdi. Aynı zamanda kırmızı lekelerin kapıya doğru bir yol oluşturduğunu ve kapalı görünmesine rağmen kapının da açık olduğunu fark ederdi. Ama ne yazık ki etrafta öyle biri yoktu.

Genç adam, başından yaraladığı güvenlik görevlisini girişin yanındaki sütunlardan birinin ardına bırakıverdi. Simsiyah giyinmişti. Ellerinde deri eldivenler, başında ise yüzünü kapayan koyu renkli bir kar maskesi vardı. Durup biraz soluklandıktan sonra yaralı adama şöyle bir baktı. Çok kan kaybediyordu ve zamanında müdahale yapılmazsa muhtemelen ölecekti. Adam sadece omuz silkti, umurunda değildi. Kendindeki bu değişime hayret etti ama üzerinden fazla durmadı. Şu an tek düşündüğü şey paraydı. Anahtarının yardımıyla duvardaki kontrol kutusunu açtı ve alarm sistemini devre dışı bıraktı. Ardından dikkatli bir şekilde kontrol noktasına ulaştı ve kameraları da kapattı. İkinci güvenlik görevlisini de başarı ile saf dışı ettikten sonra soluğu devasa kasanın önünde aldı. Şimdi önünde tek bir engel kalmıştı. Ağır bir tane... Kasanın çelik kapısı… Çünkü karşısındaki normal bir kapı değildi. Üzerinde ne bir kilit vardı ne de bir tokmak. Sadece şifrelerin girileceği dijital bir panel... Kara kara bu kapıyı nasıl geçeceğini düşünürken aklına çılgınca bir fikir geldi ve anahtarını çıkarıp dijital tuşlara yaklaştırdı. Tuşlar kendi kendine hareket etmeye başladı ve şifre girildi. Ardından kısa bir bip! sesi ve keskin bir tıslamayla ağır kapı açıldı ve yavaşça yana kayarak ardındaki hazineyi ortaya çıkardı. Küçük banknot dağları, altın külçelerinden ufak tepeler, mücevherat dolu çekmeceler… Hepsi onundu.

Genç adam heyecandan soluk soluğa kalmıştı. Koşarak geniş kasanın ortasına kadar geldi ve kollarını iki yana açarak. “İşte bu! Hepsi benim! Hepsi!” diyerek sevinçle bağırdı. Tam o esnada tüm ışıklar aniden söndü ve adam karanlıklara gömüldü. Yakalandığını düşünerek panikle arkasına döndü ve polislerle yüzleşmeye hazırlandı. Fakat arkasında kimse yoktu. Ya da o öyle sanıyordu çünkü hiçbir şey göremiyordu. Hatta kapı aralığından süzülmesi gereken ışığı bile… “Anahtarı geri ver!” diyen emrivaki bir ses duyuldu aniden. Adam hızla sesin geldiği yöne baktı ve yaşlı anahtarcı ile burun buruna geldi. Hiçte anahtar dükkânındaki gibi müşfik ve ağırbaşlı görünmüyordu artık. Aksine, soylu ve hükmeden bir görüntüsü vardı. Karanlığın içerisinde açıkça görülen tek şey oydu. Sanki etrafına hafif bir ışık yayıyormuş gibi görünüyordu.
Genç adam hayretle bir-iki adım geriledi ve “S-se-senin ne işin var burada?” diye kekeledi.
“Anahtarı geri ver!” dedi anahtarcı yeniden. Genç adam biraz kendini toparlar gibi oldu ve “Niye verecekmişim? O artık bana ait!” diye çıkıştı.
Anahtarcı oralı bile olmadı ve tek elini avucu yukarı dönük olduğu halde öne doğru uzatarak “Şimdi…” dedi.
“Sıkıyorsa gel de al!” dedi adam. Demesiyle pişman olması bir oldu. Bir anda etrafında bir düzine adam daha belirdi. Hepsi simsiyah giyinmişlerdi. Görülen tek kısımları gözleriydi ve hepsinin belinde de birer kılıç sallanıyordu. Sanki hepsi birer ninjaydı. Fakat daha farklı, daha üstün bir havaları vardı. Sanki ninja olmaya özenen kişiler gibi değil de ninjalar onlara özenmiş gibi… Adamın etrafını bir daire oluşturacak şekilde çevirdiler. Çok yakın durmuyorlardı. Adamla aralarında en az 10 adım vardı ama adama sorarsanız yeterince uzak da değillerdi.
“Anahtar!” dedi tekrar yaşlı anahtarcı. Genç adam bu kez itiraz etmedi. Titrek bir şekilde başını olumlu anlamda salladı ve elini cebine daldırıp paslı anahtarı cebinden çıkardı. Anahtarcı memnuniyetle gülümsedi ve elinin bir hareketiyle birlikte anahtar havaya karışarak yok oldu.
“Kimsiniz siz? Nesin sen?” dedi adam panikle.
“Kim olduğumuzun bir önemi var mı?” diye sordu yaşlı adam. “Yüzyıllardan beri insanların arasında yaşadığımızı bil yeter. Tibet’in karlı dağlarında da bulunduk Mısır’ın engin çöllerinde de… Şerefimize anıtlar dikildi, kuleler inşa edildi. Hatta askerlerimizin kıyafetleri ve gelenekleri bile kopya edildi.” dedi bir eliyle etraflarında duran siyahlar içindeki sessiz adamları göstererek. “Kiminize bilgeliğin anahtarını sunduk kiminize sonsuz yaşamın… Kiminize mutluluğun anahtarını sunduk kiminize ise sevginin… Ama insanoğlu hiçbir zaman elindekinin kıymetini bilemedi. Hiçbir zaman elindeki ile yetinmeyi bilemedi. Tıpkı senin gibi…” diye devam etti, işaret parmağıyla adamı işaret ederek.
“Sana bir şans sunuldu. Sevdiğine yardımcı olabilmen ve ihtiyacı olanın yanına koşabilmen için bir fırsat, bir üstünlük verildi. Ama sen de tıpkı senden öncekilerin düştüğü hatalara düştün. Hırsına yenildin, ihtiraslarının seni ele geçirmesine izin verdin, malın ve mülkün manevi değerlerinin önüne geçmesine müsaade ettin. Ve kaybettin…”
Genç adam hiçbir şey söyleyemedi. Duyduklarını idrak etmekte zorlanıyordu. Bir taraftan da içinde kabarıp duran yoğun pişmanlık hissini bastırmaya çalışıyordu.
“Sonuç olarak ırkının iradesinin bizim irfanımızı ve öğretilerimizi paylaşmak için hâlâ çok zayıf olduğunu göstermiş oldun bize. Bu yüzden yok edilişini bir hiç olarak görme.”
“Yok edilişim mi?” diye sordu genç adam.
“Çok şey gördün, çok şey duydun. Gizliliğimiz için tehlikesin…”
“Hayır, kimseye anlatmam yemin ederim.” diye yalvardı adam.
“Daha nefsini bile kontrol edemeyen birine nasıl güvenebiliriz ki?” dedi yaşlı adam. Sonra başıyla belli belirsiz bir hareket yaptı. 12 kara adam şimşek hızı ile harekete geçti. Hepsi aynı anda ve kusursuz bir uyum içinde hareket ediyordu. Seri bir hareketle kılıçlarını kınlarından çıkardılar. O kadar hızlıydılar ki, genç adam kılıçlarını çektiğini bile görememişti. Sanki kılıçlar bir anda ellerinde belirivermişti. Göz açıp kapayıncaya kadar adamlar aradaki mesafeyi aşmış ve adamın yanına varmışlardı. Kılıçlarını başlarının üzerine kaldırdılar. Kılıçlar sanki büyülüymüşçesine mavi bir ışıkla parıldadı ve amansızca indi. Adamdan geriye kalan tek şey bir toz yığınıydı. 12 sessiz figür sanki bir dans gösterisindeymiş gibi aynı anda kılıçlarını kınlarına soktular. Anahtarcıya dönüp eğilerek sessiz bir selam verdiler ve havaya karışıp gözden kayboldular. Anahtarcı memnuniyetsizlikle yerdeki toza şöyle bir baktı ve şöyle dedi; “Hıh! İnsan…”

27 Temmuz 2010 Salı

Anahtar ( Bölüm 2 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Anahtarcı dükkânı oldukça gizemli bir havaya sahipti. Bir anahtarcıdan çok bir Çin lokantasını andırıyordu. Duvarları Çin usulü ejderha oymalarıyla süslüydü. İki büyük ve siyah vitrinin ortasında oldukça gösterişli, ahşap bir kapısı vardı. Adam nasıl olup da böyle bir yeri daha önce fark etmediğine bir anlam veremedi. Vitrinden içeri bakmaya çalıştı ama bir şey göremedi. Bir elini gözüne siper etti ama bu da fayda etmedi. İçerisi çok karanlıktı. En sonunda çareyi içeri girmekte buldu. Elini bir şahin başı şeklindeki, altın renkli kulpuna koydu ve yavaşça çevirdi. Kapı gıcırdayarak açıldı. Adam usulca kapıdan geçti ve binaya girdi. İçerisi de en az binanın dışı kadar eksantrik bir havaya sahipti. Sağda solda bir sürü süs eşyası ve irili ufaklı heykeller vardı. Fakat bir şekilde hepsi birbirinden farklıydı. Kimisi Uzakdoğu kökenli iken kimisi de Eski Mısır eserlerine benziyordu. Duvarlardaki tablolarda çok ilginç ve bir o kadar da birbirinden alakasızdı. Tavandan aşağı kâğıt Çin fenerleri sarkıyordu ve görünüşe göre içerideki tek ışık kaynağı bunlardı.

Adam şaşkınlıkla etrafını incelerken arkasından gelen kibar bir öksürük ile korkudan sıçrayıverdi. Hızla sesin geldiği yöne döndü ve oldukça yaşlı bir adamla burun buruna geldi.
“Ah, özür dilerim bayım. Sizi korkutmak istememiştim.” dedi yaşlı adam kibarca. Oldukça yaşlı, iki büklüm bir adamdı bu. Başının tepesi açıktı ama düz beyaz saçları omuzlarına kadar iniyordu. Yine saçı gibi bembeyaz olan bıyıkları ise çok uzundu. Çalı gibi kaşları ve kısık gözlere sahipti. Çenesinde ise ufak bir keçisakalı vardı. Üzerinde ise kimono tarzı, uzun ve süslü bir elbise vardı. “İyi misiniz?” diye sordu yaşlı adam.
“Ben… Evet, iyiyim. Özür dilerim, içeride birinin olduğunu göremedim de. Bay…?”
“Anahtarcı. Bana böyle hitap edebilirsiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?”
“Ben… Bir anahtar için gelmiştim de…” dedi adam tereddütle. Etrafındaki tüm bu nesneler ve karşısındaki adamın görüntüsü bu iş için yanlış yerde olduğu izlenimine kapılmasına neden oluyordu. Yaşlı adam “Yanlış yere gelmişsiniz.” diyerek onu kapı dışarı etse hiç şaşırmayacaktı.
“Elbette. Size yardımcı olmak benim için şereftir.” dedi yaşlı adam. “Ne arzu etmiştiniz?” diye sordu ardından.
“Şey… Yeni bir anahtara ihtiyacım var.”
“Ah, bir anahtar… Elbette, elbette… Size istediğiniz her türlü anahtarı sağlayabileceğimden şüpheniz olmasın.” dedi yaşlı adam. Ardından genç adamın koluna girdi ve onu cam bir muhafazanın önüne götürdü. Dikdörtgen şeklinde uzun ve ince bir muhafazaydı bu. İçinde ise kırmızı kadife kaplı, kalp şeklindeki bir yastığın üzerinde duran bir anahtar vardı. “Mutluluğun anahtarı mı aradığınız?” diye sordu anahtarcı, bir eliyle muhafazadaki anahtarı işaret ederek.
“Ne?” diye sordu adam şaşkınlıkla. “Şey, hayır. Aslında benim aradığım…”
“Anlıyorum. O halde bu taraftan lütfen.” diyerek sözünü kesti birlikte başka bir muhafazaya yöneldiler. Bu muhafaza da bir neredeyse öncekinin aynısıydı. Tek bir farkla… Bunda kalp biçimli bir yastık yerine oldukça kalın bir kitap vardı anahtarın altında.
“Aradığınız bilgeliğin anahtarı o halde.” dedi anahtarcı.
“Hayır.” dedi genç adam. Öfkelenmeye başlıyordu. Ne saçmalıyordu bu adam böyle?
“O halde şöyle geçelim.” dedi anahtarcı ve adamı tekrar kolundan sürükleyerek başka bir muhafazaya yöneldi. Fakat bu kadarı adam için fazlaydı. Kolunu sertçe çekerek anahtarcının tutuşundan kurtuldu. “Bakın, benim tek istediğim dairemin kapısını açacak basit bir anahtar. O yüzden beni oradan oraya sürükleyip durmayın çünkü bu saçmalıklara ayıracak vaktim yok. Tabii her kapıyı açan bir anahtarınız varsa o başka!” dedi öfkeli bir sesle.
Anahtarcı durdu ve adamı dikkatle süzdü. Ardından hafifçe gülümseyerek tekrar konuştu; “Elbette. Eğer istediğiniz buysa…”

***

Adam, anahtarcı dükkânını elinden geldiğince çabuk terk etti. Bu ihtiyardan hiç hoşlanmamıştı. Dükkândan da öyle… Yine de ihtiyar verdiği sözü tutmuş ve bu ilk alış-verişi olduğu için kendisinden hiçbir ücret almamıştı. Adam apartmanına doğru ilerlerken elindeki anahtara şöyle bir baktı. Bronz renkli, eski püskü bir şeydi. Sap kısmı garip süslemeler ve işaretlerle doluydu. Sanki çok eski bir gardıroba aitmiş gibi duruyordu. Hâlâ nasıl olup da bu paslı tenekenin dairesinin kapısını açacağını anlayamamıştı. Fakat anahtarcı işe yarayacağı konusunda kendini temin etmişti.
“Bir deneyin, açtığını göreceksiniz.” demişti anahtarcı. “Eğer işe yaramazsa geri getirmekte serbestsiniz. O takdirde ben bizzat gelip kapınızı açacağım ve hiçbir ücret de talep etmeyeceğim.” diye eklemişti ardından.
“Fakat anahtarımın yarısı kilidin içinde kaldı. Üstelik hem dairemin hem de apartmanın kapısında!” diye itiraz etmişti adam.
Anahtarcı ise sadece sırıtarak “O sorunla ilgilenildi. Bu anahtar ikisini de açacaktır, güvenin bana. Size iyi günler.” demiş ve kibarca kapıyı işaret etmişti.

Nihayet apartmanın kapısına varmıştı. Şöyle bir durup ağır kapıya baktı. “Kendimi resmen aptal yerine koyuyorum.” diye mırıldandı. Sonunda derin bir iç çekip kapıya yaklaştı. Eğilip kilide baktı ve hayretle gerçekten de içindeki kırık parçanın çıkarılmış olduğunu gördü. Yine de bu eski anahtarın nasıl olup da bu kapıyı açacağını aklı almıyordu. Anahtar kilit için çok fazla kalındı bir kere. Biçimleri kesinlikle uymuyordu. Bronz anahtarı kilide doğru yaklaştırırken sıkıntı ile üfleyerek “Bu çok saçma!” dedi. Birdenbire, hiç beklenmedik bir şey oldu. Anahtarın üzerindeki garip şekiller kırmızı bir ışıkla pırıldamaya başladı ve anahtarın uç kısmı biçim değiştirerek demir kapının kilidine uyacak hale geldi. Adam korku ve şaşkınlık ile anahtarı havaya fırlatıp birkaç adım gerileyerek uzaklaştı. Metalik bir tıngırtı ile yere düşen anahtar anında eski biçimine geri döndü.

Adam hayret ve şaşkınlıkla bir müddet olduğu yerde kalakaldı. Ardından kendini toparlayıp yavaşça anahtara doğru yaklaştı. Ürkek bir şekilde elini uzattı ve anahtarı yerden aldı. Hiçbir şey olmadı. Anahtarı elinde şöyle bir evirip çevirdi ama ilk halinden pek bir farkı yoktu. Kısa bir tereddüdün ardından anahtarı tekrar kilide yaklaştırdı. Anahtar yine pırıldamaya başladı ve anında şekil değiştirdi. Adam anahtarı kolaylıkla kilide soktu ve kapıyı açarak içeri girdi. “İnanamıyorum buna!” dedi kendi kendine. Sonra yukarı çıkan merdivenlere şöyle bir baktı. Ardından da bir koşuda tüm merdivenleri tırmanıp soluğu dairesinin önünde aldı. Anahtar bu kez de dairenin kapısında denedi. Anahtar yine biçim değiştirdi ve kapı rahatça açıldı. Adam ağzı hayretten bir karış açık bir şekilde dairesine girdi. Görünüşe göre ihtiyar haklıydı…

***

Ertesi sabah işe gittiğinde çok dalgındı. Bütün gün boyunca doğru dürüst çalışamamış, bilgisayarının başında öylece oturmuştu. Gün boyunca da o anahtarı elinde evirip çevirmişti. Anahtarla yapabileceklerini düşünüyordu ve aklı ister istemez hasta olan annesine gidiyordu. Sonunda o gün çalışamayacağını anladı ve izin istemek üzere patronunun yanına çıktı. Annesinin hastalığı için yeni bir tedavi bulunduğuna ve bununla ilgilenmesi gerektiğine benzer bir şeyler geveledi. Patronu hiç de memnun olmadı elbette. “Bu kez izin veriyorum ama tekrarı halinde taviz vermeyeceğimi bilmeni isterim. Ayrıca bugünü maaşından da düşeceğimi bilmeni isterim.” dedi oldukça tepeden bakan bir ses tonuyla. Koca göbekli, pos bıyıklı bir adamdı. Paradan başka hiçbir şeye önem vermezdi. Özelikle de çalışanlarına hiç… “Haydi, bas git! Zaten bugün bir işe yaradığın da yok!” diye tersledi patron.

Adam öfke ile odadan ayrıldı. Hızlı ve sinirli adımlarla yürüyordu. “Eğer paraya ihtiyacım olmasa bu herifin ağzı kokusunu hayatta çekmezdim ama…” diye mırıldandı kendi kendine. Sonra aniden, sanki görünmeyen bir duvara çarpmış gibi durdu. Yüzünde apaçık ortada olan bir gerçeği yeni fark eden birinin ifadesi vardı. “Bir dakika… Artık para için çalışmama gerek yok ki.”

***

O akşam iş çıkışında, koca göbekli patron tüm çalışanların binayı terk ettiğinden emin olmuş, kapıları güzelce kilitlemiş, kasayı saymış ve o günkü hâsılatı kasasına kilitlemişti. Ardından da paltosuyla şapkasını alıp binayı terk etmişti. O çıktıktan birkaç dakika sonra ise başka biri binaya girmekteydi. Hem de elini kolunu sallayarak, ön kapılardan girmişti. Bir müddet sonra ise elinde koca bir paketle birlikte tekrar dışarı çıktı ve sokakların karanlığına karışarak gözden kayboldu.

***

Birkaç saat sonra genç adam hastanede, annesinin yanındaydı. Elinde ise, iki ağır poşet içerisinde tedavi için gerekli olan ilaçlar vardı. İlaçları doktora teslim edip annesinin yanına oturdu.
“Hoş geldin oğlum.” dedi kadın sevinçle. “O ilaçlar da neyin nesi?”
“O ilaçlar senin buradan çıkış biletin anneciğim.” dedi adam gülümseyerek.
“İyi ama… O kadar ilacı alacak parayı nereden buldun?” diye sordu kadın merakla.
“Orasını karıştırma. Artık para sıkıntısı çekmeyeceğimizi bil yeter.”
“Yoksa terfi falan mı ettin?”
“Onun gibi bir şey anneciğim. Onun gibi bir şey…”

***

O gece dairesinde otururken hiç olmadığı kadar mutlu hissediyordu kendisini. Annesini yeniden gülümserken görmek, iyileşeceğini bilmek harika bir duyguydu. İşyerinin kasasını soyarken biraz suçluluk hissetmişti elbette ama o domuz patronu bunu hak etmişti doğrusu. Üstelik çok da kolay olmuştu. Patronu cimri olduğu kadar aptaldı da… Binada ne bir güvenlik görevlisi ne de bir güvenlik sistemi vardı. Tek yapması gereken doğru anı beklemek ve muhteşem anahtarını kullanmak olmuştu.
İçinde kabarıp duran suçluluk duygusunu bastırdı ve “Bunu annem için yaptım.” diyerek kendini teselli etmeye çalıştı. “Hem anahtarı bir daha böyle bir şey için kullanmayacağım ki.” dedi kendi kendine. “En azından çok gerekmedikçe…”
Anahtarı cebinden çıkarttı ve elindeki bu harikaya hayranlıkla baktı. “Artık her şey farklı olacak.” dedi sırıtarak.

( Devam edecek... )

Eski Anahtar / Old Key art by TurboSquid

22 Temmuz 2010 Perşembe

Anahtar ( Bölüm 1 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Akşam üzeriydi. Güneş yavaş yavaş şehrin üzerinde alçalmaya ve caddeleri kızıl ışıkları ile yıkamaya başlamıştı. İnsanlar günün yorgunluğu ile kendilerini sokaklara atmış ve bir an önce evlerine ulaşabilmek için kalabalık kaldırımlarda birbirleri ile yarışıyorlardı. Kahverengi takım elbiseli, uzun boylu, genç sayılabilecek bir adam bu kalabalıktan sıyrılıp ağır adımlarla daha tenha olan ara sokaklardan birine girdi. Dalgalı açık renk saçları ve yeşil gözleri vardı. Oldukça düzgün ve tıraşlı bir yüze sahipti. Eğer yüzünü sürekli böyle asmasaydı yakışıklı bile sayılabilirdi.

Sıra sıra binaların önünden geçerken bir eliyle kravatını gevşetti. “Şu merete de bir türlü alışamadım.” diye mırıldandı kendi kendine. Apartmanının önüne geldiğinde, açık olduğunu umarak bir eliyle ağır demir kapıyı ittirdi. Kapalıydı. Her zamanki gibi… Derin bir iç çekip elindeki evrak çantasının içini karıştırmaya başladı. Sonunda anahtarlarını iki dosyanın arasına sıkışmış vaziyette bulup çantasından çıkardı ve asabi bir şekilde kapıyı açtı. Ağır adımlarla dairesine çıkan merdivenleri tırmandı. O kadar yorgundu ki bacakları kendisini zor taşıyordu. Sıcak bir duş hayali ile dairesinin kapısından girdi ve çantasını bir köşeye fırlatıp attı. Kravatını da hızla çözüp az önce çantasını fırlattığı köşeye fırlatıverdi.

Dairesi oldukça küçüktü. Mutfakla bitişik bir oturma odası, yatak odası ve ufak bir banyosu vardı dairenin. Ama adama yetiyordu. Hoş, yetmese de kazandığı maaş ile daha iyisini tutmasına da imkânı yoktu. Duşunu aldıktan sonra eşofmanlarını giyip her akşam yaptığı gibi kendini 37 ekran televizyonunun önündeki koltuğa bıraktı. Bir müddet amaçsızca kanalları dolaştıktan sonra kumandayı da bir kenara fırlattı ve sıkıntı ile tavanı izlemeye koyuldu. Düşünceleri ister istemez annesine doğru kaydı. Her akşam olduğu gibi… İçindeki dürtüye daha fazla karşı koyamadı ve koltuğunun yanındaki telefona uzanıp annesini aradı.

“Alo?” dedi karşıdan gelen titrek ses.
“Merhaba anne.” dedi genç adam.
“Merhaba oğlum. Nasılsın? Hiç aramayacaksın sandım.”
“Üzgünüm. İşten biraz geç çıktım da… Nasılsın anne? Kendini nasıl hissediyorsun?”
“İyiyim. Ah… Aslında değilim. Bilmiyorum… Doktorlar iyi olduğumu ve her şeyin yolunda olduğunu söylüyorlar. Ama nedense buna inanmıyorum. Ters bir şeyler varmış gibi geliyor.”
“Yapma anne. Her zamanki gibi durumu abartıyorsun. Doktorla konuştum. İyi olduğunu söylüyor.” dedi genç adam, karşısındakine güven vermek istermişçesine bir sesle.
“Peki, neden hâlâ beni hastanede tutuyorlar o zaman? Bıraksınlar da evime gideyim.” diye sızlandı kadın.
“Anne… Bunu konuşmuştuk. Kısa sürede çıkacaksın, merak etme. Dinle, şimdi kapatmam lazım. Yarın yine ararım, tamam mı?”
“Peki… İyi geceler canım.” dedi kadın.
“İyi geceler.” dedi genç adam ve telefonu kapattı. Boğazındaki yumruyla daha fazla konuşamayacaktı. Annesi kanserdi ve gerekli ilaçları almadığı takdirde birkaç hafta sonra hayata gözlerini yumacaktı. Fakat ilaçlar çok pahalıydı. Ne genç adamın ne de annesinin bunu karşılamaya yetecek gücü yoktu. Kadın gün geçtikçe ölümüne bir adım daha yaklaşıyordu ve bundan haberi bile yoktu. Son günlerini huzurlu geçirmesi adına bunu ondan gizlemeye karar vermişlerdi. En azından doktorlar öyle karar vermişlerdi. Genç adam da buna uymuştu. Ama bu çok zordu. Çok zor… Kısa süre içinde gözyaşlarına yenik düştü ve oturduğu yerde sessizce ağlamaya başladı. Sonunda yorgunluğa ve hüznün dayanılmaz ağırlığına yenik düşüp oturduğu yerde uyuyakaldı.

***

Ertesi akşam adam yine aynı caddelerden yine aynı çökük omuzlarla evine yürüyordu. İşi kendisini hiç tatmin etmiyordu ama hayatını devam ettirebilmek için çalışmaya da mecburdu. Kafasında bu düşüncelerle apartmanına vardı ve açmak için kapıya yüklendi. Yine kapalıydı. Adam içinden bir küfür savurarak çantasını açtı ve anahtarlarını çıkardı. Tam anahtarı kilide sokup çevirmeye başlamıştı ki uğursuz bir “klik” sesi geldi kulaklarına. “Hayır, olmasın! Lütfen öyle olmasın.” diyerek anahtarı geri çekti ve ucunun tam belinden kırılmış olduğunu gördü. “Lanet olsun!” diye bağırarak öfkeyle elinde kalan parçayı sokağa fırlattı. Elleri belinde ne yapacağını düşünerek bir müddet kapının önünde dikildi. Bir taraftan da sol ayağıyla sinirli bir şekilde tempo tutmaktaydı. Birdenbire rüzgârla birlikte gelen küçük bir broşür adamın yüzüne yapışıverdi. Adam neye uğradığını şaşırmış bir vaziyette broşürü yüzünden alıverdi. Bu da nereden gelmişti böyle? Az önce hiç rüzgâr esmediğine yemin edebilirdi hâlbuki. “Böyle bir şey de ancak benim başıma gelebilirdi zaten.” diyerek bezginlikle homurdandı. Tam broşürü öfkeyle buruşturup atacaktı ki üzerindeki ilan dikkatini çekiverdi. Şöyle yazıyordu; “Anahtar Diyarı! Her türlü anahtar tamiri yapılır.”
Adam ilana şöyle bir baktı. Sonra da “Hıh! Tabii eğer paran varsa…” diyerek kâğıdı buruşturup attı.

Uzun uğraşlar sonucu komşularından birine kapıyı açtırmayı başardı. Bu gerçekten de zor olmuştu. Çünkü apartmandaki hiç kimse kendisini doğru dürüst tanımıyordu. Kapı komşusu bile… “Komşularımla daha fazla diyaloğa girsem iyi olacak galiba.” diye mırıldandı adam. “Peki, onlara ne diyeceğim? Merhaba, ben kapı komşunuzum ve beş parasızın tekiyim mi? Hah!” dedi kendi kendine, merdivenleri ağır ağır tırmanırken. “Eminim harika bir izlenim bırakırım. Bir dahaki sefere kapıyı açmamaya özen gösterirler böylece.” Homurdana homurdana dairesine vardı. Çantasından evinin anahtarını çıkardı ve kilide yerleştirdi. Anında az önce duyduğu “klik” sesinin bir benzeri yükseldi kilitten. Adam irileşmiş gözlerle anahtarı geri çekti ve büyük bir şaşkınlıkla bunun da aynı yerden kırılmış olduğunu gördü. Bu kez ettiği küfürler basit bir “Lanet olsun” kadar masum değildi. Çok öfkelenmişti. Çantasını karşı duvara fırlattı, ceketini yere atıp bir tekme ile koridorun uzak köşesine gönderdi. Sonunda sırtını kapıya yaslayıp elleri yüzünde olduğu halde olduğu yere çöküverdi.

Orada o şekilde kaç dakika oturduğunu bilmiyordu. Nihayet ellerini yüzünden çektiğinde tam önünde, yerde bir broşür olduğunu fark etti. Apartmanın önünde bulduğu broşürle aynıydı bu. Kapının önüne ilk geldiğinde hiçbir şey görmemişti oysaki. Merakla uzanıp broşürü yerden aldı ve bu kez daha dikkatli incelemeye başladı. Oldukça sadeydi. Siyah bir arka planın önünde oldukça eski ve büyük bir bronz anahtar resmedilmişti. Üzerinde de büyük, altın sarısı harflerle “Anahtar Diyarı! Her türlü anahtar tamiri yapılır.” yazıyordu. Hemen altında ise daha küçük harflerle “İlk alış-verişiniz bedava!” yazıyordu. “Bedava” ibaresini görünce adamın bir kaşı ilgiyle havaya kalktı. Aşağıda gördüğü broşürde bu küçük yazının olmadığını umursamamıştı bile…

***

Az sonra apartmanın önündeydi. Dış kapının kapanmamasına özen göstererek kapıyı ardından yavaşça çekti. Kapanmadığına iyice emin olduktan sonra dikkatini elindeki broşüre verdi. Adres satırını okuduğunda ise şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Ne yani? Bizim sokakta mı?” diye sordu kendi kendine. Kafasını kaldırıp broşürün tarif ettiği yere, sokağın sonlarına doğru baktı ve aheste aheste sallanan büyük, anahtar şeklindeki tabelayı gördü. “Garip… Daha önce hiç dikkatimi çekmemişti.” diye mırıldandı. Umursamazca omuzlarını silkti ve anahtarcıya doğru yürümeye başladı. Tam yolu yarılamıştı ki ardından gelen konuşma ve kahkaha seslerini duyarak irkildi. Hızla dönüp apartmanın kapısına baktı ve bir bayanın çocuğu ile içeri girmekte olduğunu gördü. “Kapıyı kapatmayın!” diye bağırdı telaşla ama çok geçti. Demir kapı büyük bir gümbürtü ile kapandı. Adam sinirlerine hâkim olamayarak “Hay ben sizin gibi komşunun…” diye başlayarak ne ağıza ne de kaleme alınmayacak küfürler sıralamaya başladı. Sonra durup soluklandı ve “Komşularla ilişkiye harika başladım doğrusu!” diyerek kendi kendine sinirle gülmeye başladı. En sonunda aklına yapacak başka bir şey gelmediği için sırtını apartmana döndü ve anahtarcıya doğru yürümeye devam etti.

( Devam edecek... )

Gün batımı fotoğrafı / Sunset photo by KennyQamal

18 Haziran 2009 Perşembe

Son görev

Kitaphane 7/24 sitesinin "Bir yazı yaratalım" bölümü için yazılmıştır.

Aceleyle arabanın kapısını açıp, hiç beklemeden motoru çalıştırdı. Zor bir gündü, yorgunluğunu bir an olsun azaltacağını düşündüğü şarkıyı dinlemek için teybe eski bir kaset koydu. Önünde uzanan ıssız yolda hafifçe çalan müziği dinlerken camı araladı, artık köprüye yaklaşmıştı. Yan koltukta duran silahı alıp, camdan dışarıya, akan sulara fırlattı. Her şeyin bittiğini düşündüğü o anda birden teypte çalan şarkı cızırdayarak susuverdi. Ardından bir sessizlik... Sonra "Bu kadar kolay kurtulacağını ummuyordun, değil mi?" diyen bir ses duyuldu teypten. O'nun sesiydi bu! Bu hırıltılı ve genizden gelen sesi başkasıyla karıştırması mümkün değildi. Bu sesi duyduğu güne lanet okudu. "Şu anda eminim bana lanet okuyorsundur." diyerek keyifle devam etti sesin sahibi konuşmaya. "Emirlerimi yerine getirdiğini biliyorum. Çünkü seni tahmin ettiğinden de iyi tanıyorum. Oraya gittin ve adamımızı soğukkanlılıkla öldürdün. Silahtan kurtuldun ve günahlarınla baş başa kalmamak için o eski kaseti teybe taktın. Tıpkı bundan önce benim için işlediğin onlarca cinayetten sonra her zaman yaptığın gibi…” Adam sert bir fren yaptı ve duyduklarına inanamaz bir biçimde teybe bakakaldı. “Seni tanıdığımı söylemiştim.” diye devam etti teypteki ses. Sesinden büyük bir hazın tınısı yankılanıyordu. “Emrimdeki tüm adamları iyi tanırım. Özellikle de kirli işlerimi yapanları… Sana körü körüne güveneceğimi düşünmüyordun değil mi? Her neyse… Bu sabah ayrılmak istiyorum martavalıyla odama girdiğinde kendi biletini kendin kesmiş oldun zaten. Kimse benden ayrılamaz, hiç kimse!” Arkasından gelen klakson sesi adama yolun ortasında durmuş olduğunu hatırlattı. Okkalı bir küfür savurup arabasını kenara çekti. Bu esnada teypteki hırıltılı ses konuşmasına devam ediyordu. “Biliyorum, bu son işi de benim için hallettikten sonra gidebileceğini, serbest kalacağını söylemiştim. Gerçekten de gitmek istediğin her yere gitmekte serbestsin. Ama şunu bilmeni istedim. Şu anda sevgili çalışma arkadaşların(!) az önce terk ettiğin ofisi senin parmak izlerinle doldurmakla meşguller. Ayrıca daha önce işlediğin cinayetlerle ilişkilendirilmeni sağlayacak ufak detayları da en mankafa polisin bile görebileceği yerlere yerleştirdiklerini bilmem söylememe gerek var mı? Sakın aklını bütün suçları benim adıma işlediğini itiraf edip bu işten yakanı sıyırabileceğin gibi aptalca fikirlerle de doldurma. Benimle resmi hiçbir bağlantın yok, hiçbir şeyi ispat edemezsin. Hem etsen bile en nihayetinde polis de benim için çalışıyor. Sonuçta ben saygın bir iş adamıyım.” Ses keyifle kahkaha attı. Kahkahası bir gülüşten çok hırıltı halinde çıkıyordu. “Bu sabah sana söylediğim gibi… Sen teşkilatı terk edemezsin evlat, teşkilat seni terk eder. Elveda…” Bu son sözle birlikte teypten garip gıcırtılar ve sesler yükselmeye başladı. Ardından da hafif bir duman eşliğinde teybin bantları dışarı fırlayıverdi. Kaset kendini imha etmişti. Böylelikle adamın elindeki tek delil de yok olmuş oluyordu. Aynı anda uzaktan gelen siren sesleri çalındı kulağına. Hem gittiği yönden hem de geldiği yönden kendisine yaklaşan ekip otolarını gördü. Eski patronu, polisin kendisi için çalıştığını söylerken şaka etmiyordu anlaşılan. Eli hayatına son verdirme düşüncesiyle silahını aradı ama sonra onu az önce akan sulara fırlattığını hatırlayarak küfür etti. Acı acı gülümsedi. Her şey bitmişti, hiç ummadığı bir biçimde…

Kitaphane 7/24 sitesinin "Bir yazı yaratalım" bölümü için yazılmıştır.

Kingpin character is ™ and © 2009 Marvel Characters, Inc.