29 Mart 2021 Pazartesi

Soyadı Karmaşası

Beni tanıyanlar bilir, çok fazla küfür çıkmaz ağzımdan. Hatta çok samimi olmadığım insanlarla sizli bizli konuşmaya, saygı çerçevesini aşmamaya çok dikkat ederim. Öte yandan gülmeyi de seven bir yapım var. O yüzden üniversite arkadaşlarım, asker arkadaşlarım gibi aşırı samimi olduğum dostlarla konuşurken de şaka yollu olarak argo kelimeler sıkıştırırım mutlaka araya. Maksat gülmek, güldürmek...

Neyse efendim, üniversiteden beri görüştüğüm, Baki adında çok sevdiğim bir dostum var benim. 22 yıl oldu, hâlâ aynı samimiyeti koruruz. Soyadı da Usta. Hâliyle telefonda Baki Usta olarak kayıtlı. Bir de senelerdir bizim sülalenin tamirat işleriyle ilgilenen, 80 yaşına merdiven dayamış bir Baki ustamız var bizim. Sürekli bizim apartmana gelip gider. Bir iş olduğunda hemen kolları sıvar, gençlere taş çıkarttıracak bir enerjiyle çalışmaya koyulur. Ama aynı zamanda da çok ciddi adamdır. Öyle şakaya, aşırı samimiyete falan hiç gelmez.

Geçenlerde bir işi düşmüş bana. Beni aradı. Telefonumu babamdan almış. Ben de hadi dedim, kaydedeyim adamcağızın numarasını, belki lazım olur. Hiç düşünmeden Baki usta diye kaydetmişim onun ismini de. Sadece isim satırına yazmışım, soyadını boş bırakmışım. Telefon da kabul etmiş, uyarı vermemiş. Ondan sonra unuttum gitti adamın numarasını kaydettiğimi.

Siz deyin bir, ben diyeyim iki ay, aradan şöyle epey bir zaman geçti. Bir gün telefon çaldı. Baktım, arayan kişi Baki Usta olarak gözüküyor. Ben de üniversiteden, eski dostum Baki sandım. Yüzüme muzip bir gülümseme yerleşti. Dur dedim, şununla bir dalga geçeyim. Açtım telefonu, başladım bağırmaya.

"Ne var lan? Ne istiyon? Ben sana beni bu numaradan arama demedim mi?!"

Hatta derin bir sessizlik oldu... Yüzümdeki o sırıtışla bekliyorum ben hâlâ. Derken yaşlıca ama korkutucu derecede başka bir yerden tanıdık olan o ses höt höt konuştu. "Ben Baki..." 

Evet, doğru tahmin ettiniz. Arayan eski dostum Baki değil, dedem yaşındaki Baki ustaydı. Tabii o anda yüzümdeki sırıtış anında donmaya, gözlerimden biri korkuyla hafiften seğirmeye falan başladı. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü ne demek çok iyi anladım diyeyim size, gerisini siz tahmin edin. O panikle hemen açıklama yapmaya çalıştım ama ne fayda...

"Ayy, Baki usta, sen miydin? Ben de seni Baki Usta sanmıştım! Şey, yani... Benim arkadaşımdan bir üniversitem var da... Aman yani, şey! Üniversiteden bir arkadaşım demek istedim! Onun ustası da baki. Ay, şey! Bakisi de usta... Of yaa!"

Adamcağız benim bu gevelemelerime 'ben seninle sonra hesaplaşırım' dercesine, mesafeli ve soğuk bir "Baban orada mı?" ile karşılık verdi. Ben de 40 yaşındaki her olgun erkeğin yapacağı şeyi yapıp 6 yaşındaki bir çocuk gibi "Babaaaaaa! Seni arıyolaaaar!" diye ciyakladım.

Neyse, gel zaman git zaman Baki ustayla da bir samimiyet oluştu sonradan aramızda. Yani demem o ki biriyle yakınlaşmak istiyorsanız ona küfre... Yok, bu değildi. Siz siz olun, soyadı Usta olan arkadaşlarınızla ilişkiyi kesin! Ay, bu da olmadı galiba 😂 Siz anladınız onu!

4 Şubat 2021 Perşembe

Yeni Çeviri: Kral Kanı (Hançer ve Sikke 2)

Hançer ve Sikke (The Dagger and The Coin) serisinin ikinci kitabı "Kral Kanı" için yaptığım çeviri önümüzdeki hafta Pegasus Yayınları aracılığıyla fantastik edebiyat okurlarıyla buluşacak.

Enginlik Serisi'nin (Expanse) iki yazarından biri olan Daniel Abraham'ın kaleme aldığı kitap arka planda bankacılar ile kralların, para ile hançerin arasındaki mücadeleyi konu alıyor. Ön plandaysa Marcus, Üstat Kit, Cithrin, Dawson ve Geder'in maceraları devam ediyor.

İlk kitabın tanıtımında da belirttiğim gibi, seri "low fantasy" türünde. Yani kudretli büyücüler, destansı savaşlar, mistik canavarlar gibi etmenlere çok fazla rastlamıyoruz. Daha çok siyasi çatışmalar ve entrikalar üzerinden gidiyor kitaplar. Ama arka planda ejderhaların yarattığı, birbirinden farklı on üç ırkın bulunduğu fantastik bir dünya da yer alıyor.

Kral Kanı'nın editörlüğü önceki ciltte olduğu gibi yine Pelin Zorbay'a ait. Kitap şu anda ön siparişte; 18 Şubat 2021'den itibaren de raflardaki yerini alacak.


19 Ocak 2021 Salı

Bizim Asansörcünün Çektikleri

Her ay bizim apartmandaki asansörün bakımını yapmaya gelen bir Sedat ağabeyimiz var. Kendisi hafif toplu, kır saçlı biridir. Çok sessiz, çok saygılı bir adamdır. Zile basar, sonra birkaç adım geri çekilir, ellerini önünde kavuşturur ve kapıyı açmamız için öylece bekler. Konuşurken başını hafif yana eğer, bir şeye itiraz ettik mi gıkı çıkmaz. Bir arıza oldu mu motoruna atlayıp hemen geliverir. İyi biridir yani...

Benim de huyum kurusun, apartmana devamlı gelip giden, yüz yüze baktığımız kişilere takılmadan edemem. Kapıcı, asansörcü, sucu, kargocu... Hepsiyle illa şakalaşırım, onları güldürecek bir şeyler yaparım. Sedat ağabey de bu konuda bir istisna değil.

Mesela geçen ay asansörümüz arıza yaptı ve birkaç parçasının değişmesi gerekti. Eh, bir miktar para tuttu hâliyle. Babam dedi ki, "Oğlum, Sedat ağabeyin gelecek. Portmantonun üstüne 400 lira koydum, verirsin." Tamam dedim ben de ve beklemeye başladım. Derken beklenen an geldi, kapı çaldı ve bir koşu gidip açtım. Daha adamcağız bir şey söyleyemeden, "Sedat ağabey... Babamın dediğine göre bize para verecekmişsin. Alayım!" dedim, boş avucumu ona uzatıp. Adam bir bana baktı, bir avucuma. Önce hafiften güler gibi oldu, sonra yüzü düştü, ardından bir daha güldü. Ne diyeceğini şaşırdı anlayacağınız. 

Başka bir seferinde de, yine kontrole geldiğinde bizim kapıyı çalıp çatının anahtarını istedi. Makine dairesine girecek. Ben de çıkarıp verdim anahtarı, bir taraftan da, "Dikkat et, sakın düşme. Bir daha otomatiğe basmam valla," diye takıldım ona. Aradan beş dakika geçti, yine zil çaldı. Gittim, diyafonun düğmesine bastım, yine Sedat ağabey... Motosikletinden bir parça almak için aşağı inmiş. Ama ben rahat durur muyum hiç? "Ben sana dikkat et, damdan düşme demedim mi? Açmıyorum işte!" dediğimde adamcağız kahkaha krizine girdi.

Bugün de hem bakım yapmak hem de senelik sözleşmeyi yenilemek için yine bize uğradı kendisi. Açtım kapıyı, selamlaştık, karşılıklı hâl hatır sorduk. Sonra sıra geldi asıl meseleye. "Yeni sözleşme getirdim. İmzalamanız gerekiyor," dedi. Sonra da daha alçak bir sesle, utangaçça ekledi. "Bakım ücreti zamlandı. 20 lira arttı." Ben de, "Ha, öyle mi? O zaman bundan sonra seninle çalışmıyoruz, gidebilirsin," diyerek kapıyı yavaşça kapatmaya başladım. Sedat ağabeyin gözleri ardına kadar açıldı; boştaki elini kaldırdı, indirdi, sonra tekrar kaldırdı; ağzı bir açılıp kapandı. Tabii dayanamadım daha fazla, gülmeye başladım. Benim güldüğümü görünce rahatladı, şöyle kocaman bir tebessüm etti. "Ya İhsan," dedi, "ne adamsın."

Ama ne yapayım? Sedat ağabeyin yüzünde gördüğüm o tebessüm var ya... İşte o benim için de pozitif bir enerji kaynağı oluyor. Ben de gülüyorum, mutlu oluyorum, hayata daha pozitif yaklaşıyorum. Gün içerisinde bizim kahrımızı çeken, emeklerinin karşılığında bir teşekkür veya güler yüz bile görmeyen o kadar çok insan var ki... Garsonlar, kasiyerler, güvenlik görevlileri, satış elemanları. Kapıcılar. Asansörcüler. Kargocular. Bu insanlara bir günaydın dediğinizde, azıcık güler yüz gösterdiğinizde, hâllerini hatırlarını sorduğunuzda ne kadar mutlu olduklarını hiç fark ettiniz mi? Gözlerinin içi güler, omuzları gevşer, yüzlerine bir tebessüm yerleşir. İnsan olduklarını hissederler. Demem o ki böyle kimselere bir tebessümü çok görmemek lazım. Bir deneyin, size de iyi geldiğini fark edeceksiniz.

Şimdi önümüzdeki ay gelsin de Sedat ağabeye 20 lira eksik vereyim, bakayım ne yapacak. Hohoho!

17 Ocak 2021 Pazar

Çok şükür!


Üniversite yıllarımda bir hayalim vardı. Büyüyünce oyun dergisi yazarı olacak ve Sinan Akkol'la beraber çalışacaktım. Bana özel bir hayal değildi bu gerçi; o yıllarda Level dergisi okuyarak büyüyen bütün oyunseverlerin ortak düşüydü bu. Ama en nihayetinde sadece bir hayaldi ve gerçek olacağını hiç düşünmemiştim.

Daha önce birkaç mecrada sık sık bahsettim. Bana yazmayı sevdiren, yazıyla insanları güldürebilmenin ve birilerine ulaşabilmenin mümkün olduğunu gösteren kişilerin başında geliyor Sinan. Diğeri de Aşkın Güngör. 

Aradan yıllar geçti, önce Aşkın abiyle tanıştım. Onun sayesinde hikayelerimi kitaplaştırdım, imza günlerine katıldım, kendimi geliştirdim, editörlüğe adım attım. Hiç gerçekleşmeyeceğini sandığım başka bir hayali yaşadım. Kendisine ne kadar teşekkür etsem az.
Sonra bir gün Sinan Akkol'dan beklenmedik bir mesaj aldım. Oyungezer için yeni yazarlar arıyordu. Beni de ekibinde görmek istiyordu. Benimle birlikte çalışmak... O gün mutluluktan nasıl havalara uçtuğumu size anlatamam. Hayatımın en güzel günlerinden biriydi.

Ve şimdi, yıllar sonra sevgili Sinan bu paylaşımı yapmış Twitter'da. "Kütüphanemde M. İhsan Tatari'nin çevirdiği kitaplar köşesi yapmaya başladım." Sonrasında da bana, "Çevirisini yaptığın kitaplara değer kattığını düşünüyorum," dedi. 

Yaşadığım kıvanç ve mutluluğu hayal edebiliyor musunuz? :) Yazılarını okuyarak büyüdüğüm, ustam olarak gördüğüm iki insandan birinden böyle sözler duymak benim için gerçekten de çok büyük bir mutluluk. Kendisine buradan bir kez daha içtenlikle teşekkür ediyorum.

Şimdi geriye dönüp baktığımda aslında ne kadar şanslı olduğumu görüyorum. Gençlik yıllarımın iki kahramanıyla tanıştım. Onlarla beraber çalışma şansına eriştim. Hatta onlarla arkadaş oldum. İstediğim zaman telefon açıp konuşabileceğim kadar samimiyet kurdum. Ne kadar şükretsem az. Çok şükür! 

Hayatta belki her şey istediğimiz gibi gitmiyor. İrili ufaklı bir sürü aksilik yolumuza taş koyabiliyor, canımızı sıkabiliyor, bizi mutsuz edebiliyor. Ama bu demek değil ki hiç güzel bir şey olmayacak. Yeter ki hayallerinizden vazgeçmeyin...

8 Ocak 2021 Cuma

Yeni Çeviri: Kan, Ter ve Pikseller

Bu sefer değişik bir kitapla, video oyun dünyası üzerine yazılmış kurgu dışı bir eserle karşınızdayım. Kotaku adlı dünyaca ünlü oyun sitesinin eski yazarlarından Jason Schreier'ın kaleme aldığı Kan, Ter ve Pikseller (Blood, Sweat and Pixels)...

Kitapta Pillars of Eternity, Uncharted 4, Stardew Valley, Diablo III, Halo Wars, Dragon Age: Inquisition, Shovel Knight, Destiny, The Witcher 3 ve iptal edilmesiyle çok konuşulan Star Wars 1313'ün arkasındaki yapım hikâyeleri anlatılıyor.

Geliştiriciler bu oyunları yapmaya nasıl karar verdi, hangi aşamalardan geçtiler, ne tür zorluklarla uğraştılar? Hepsi belgelerle ve röportajlarla anlatılmış. Aynı zamanda Dragon Age 2'nin neden kötü bir oyun olduğu, Neil Druckmann'ın nasıl Naughty Dog'un tepesine tırmandığı ve CD Projekt Red'in kuruluş öyküsü gibi ilginç yan detaylar da var.

Çevirinin en zor yanı hiç şüphesiz durmadan oyun oynama isteği uyandırmasıydı :) Ayrıca The Witcher 3'le ilgili bölümü diğerlerinden daha hızlı çevirmiş olabilirim...

Bu benim ilk kurgu dışı çevirim oldu aynı zamanda. Yıllardır Oyungezer'de haberler ve incelemeler yazdığım için kitapta anlatılan konulara az çok hâkimdim zaten. Bugüne dek hep iki ayrı kulvar olarak gördüğüm çevirmen kimliğim ile Oyungezer yazarı kimliğimin tek bir potada erimesi de ilginç bir tecrübe oldu benim için.

Editörlüğünü Emre Aygün'ün üstlendiği kitap bu haftadan itibaren İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. İlgilenenlere duyurulur.

29 Aralık 2020 Salı

Yeni Çeviri: Elçilik Kenti

Aslında Elçilik Kenti'ne tam olarak "yeni çeviri" demek yanlış olur. Çünkü daha önce sayın Betül Çelik tarafından Türkçeye çevrilmiş bir eserdi zaten. Ben sadece düzeltisini yaptım. Ama kitabın yarısına yakın bir kısmını baştan çevirdiğim, bazı terimleri değiştirdiğim ve okunabilirliğini artıracak düzeltmelerde bulunduğum için Yordam Kitap'ın sahibi Hayri Bey benim adımı da "çevirmen" sıfatıyla kapağa ve künyeye, Betül Hanım'ın isminin yanına yazma inceliği göstermiş. O yüzden "yeni çeviri..." Kendilerine buradan kocaman bir teşekkürler.

Betül Hanım'a haksızlık olmasın. Gerçekten de anlaşılması zor bir metindi. Mieville dilin sınırlarını sonuna kadar zorlamış. Üstüne bir de tuhaf mı tuhaf uzaylıların, âdetlerin, biyolojik icatların, hatta katman katman bir uzayın bulunduğu bir bilimkurgu romanı yazmış.

Elçilik Kenti, Arieka adında uzak bir gezegende geçen olayları konu alıyor. Burası insanların ve Ariekalı denilen, tuhaf uzaylı yaratıkların bir arada yaşadığı bir yer. İnsanlar uzaylıların şehrinin ortasındaki özel bir alanda, Elçilik Kenti denen yerde yaşıyorlar.

Romanın ana konusu lisanlar üzerine. Ariekalılar (ya da diğer adlarıyla Ev Sahipleri) insanların normal şartlarda konuşamadığı, iki sesli bir lisan kullanıyorlar. O nedenle onlarla anlaşabilmek için "Elçilere" ihtiyaç duyuyorlar. Elçiler birbirlerine tıpatıp benzeyen, birbirlerinin cümlelerini tamamlayan ve her daim birlikte dolaşan klonlar. Hatta isimleri bile iki sesten oluşuyor. Mesela EdGar, ArnOld ve JasMin gibi...

Ariekalıların bir diğer özelliği de kesinlikle yalan söyleyememeleri. Onların lisanı bir şeyi olduğu gibi, düz mantıkla dile getirmekten oluşuyor. Öyle ki benzetme bile yapamıyorlar. Bir şeyden bahsederken bir benzetme kullanabilmeleri için o şeyin gezegende sahiden de var olması gerekiyor. Örneğin "içi boş bir ceviz kabuğu gibi" diyebilmeleri için gezegenin bir yerlerinde sahiden de öyle bir kabuğun bulunması ve varlığını devamlı surette sürdürmesi şart. Yoksa bunu söyleyemiyorlar.

Ama aynı şey Elçiler için geçerli değil elbette. O nedenle arada bir yalan festivalleri düzenliyorlar ve Elçiler küçük yalanlar söyleyerek onları eğlendiriyor. Bir nevi büyücülük gösterisi gibi geliyor bu Ariekalılara.

Derken günün birinde gezegene imkânsız bir Elçi geliveriyor. EzRa... Ve (kitabın sürprizlerini bozmamak için açıklamayacağım bazı nedenlerden ötürü) gezegendeki tüm dengeler değişiyor.

Mieville bu romanında hem farkını konuşturarak alışılmışın dışında bir bilimkurgu yazmış, hem de etkili bir hitabın toplulukları nasıl yanlış yönlere sürükleyebileceğini, hatta mahvedebileceğini değişik bir bakış açısıyla irdelemiş. Yazarın önceki kitapları kadar sevmedim açıkçası. Evet, çok ilginç fikirler vardı. Gezegen, Elçilik Kenti, uzaylılar, Arieka... Hepsi de Mieville'den bekleyeceğiniz türden orijinalliklere ve şaşırtıcı özelliklere sahip. Ama kitabın bazı yerlerde fazla uzatıldığı görüşündeyim. Ayrıca başkarakterimiz Avice de bana en az 2312'deki Swan kadar kendini beğenmiş ve soğuk biri gibi geldi; kendisine bir türlü ısınamadım. Mieville'e başlamak için uygun bir kitap değil kesinlikle. Şehir ve Şehir ile Perdido Sokağı İstasyonu yazarın farklı, tuhaf ve büyüleyici fikirleriyle tanışmak için daha iyi birer seçenek hâlâ.

Kitabın ilk çevirmeni ben olmadığımdan Elçilik Kenti için bir Çevirmenin Çemberi yazısı yazmayacağım. Uygun olacağını sanmıyorum. Ama iki baskı arasındaki farklılıkları merak edenler için yaptığım önemli değişiklerden bazılarını aşağıda sıralayayım.

Shift Parents, ilk çeviride “grup anne babaları” olarak çevrilmiş. Ancak buradaki “shift” kelimesi söz konusu kişilerin daimi olmadığı, belli aralıklarda değiştiği manasını içeriyor. Öyle ki kitaptaki ebeveynler belirli dönemlerin ardından gezegenlerine geri dönüyor ve yerlerine yeni ebeveynler geçiyor. Öz aileleri değiller. O nedenle “dönemsel ebeveyn” olarak değiştirildi.

Exoterre, uzaylı canlılar için kullanılan, yazarın uydurduğu bir kelime. Bilimde kullanılan "exoplanets" (ötegezegenler) teriminden türetilmiş. Romanda Dünya gezegeninin adı ve yeri unutulmuş. Dolayısıyla yazar “dünya” kelimesini kullanmaktan kaçınıp, ona “Terre” diye yeni bir isim takmış. Exoterre ise “dünyalı olmayan canlı” anlamına geliyor. İlk çeviride ses uyumuna uygun olarak “egzoterreler” olarak çevrilmiş. Kısaltması exot ise “egzot” olmuş. Ancak bu çeviri hem kelime oyununu anlamını hem de sözcük anlamını tamamen yok ediyor. O nedenle, ötegezegenlerden yola çıkarak bunu “öteterreliler” olarak değiştirmeyi uygun gördüm. Kısalmasıysa “ötegil” oldu. “Öteki” dersem metin içindeki normal öteki kelimesiyle karışıyordu (Öteki adam, öteki ev” gibi).

Language kelimesini Ariekalıların dilinden bahsedildiği yerlerde "Lisan" olarak değiştirmeyi uygun gördüm. Böylece başka dillerden veya genel olarak dillerden bahsedildiğinde Lisan'dan bahsedilip bahsedilmediğini anlaşılmayı kolaylaştırdım.

Ev Sahiplerinin konuşmaları kitabın orijinal metninde olduğu gibi, kesir çizigisiyle ikiye bölünerek yazıldı. İlk baskıda uzaylıların konuşmaları kesme işaretiyle ayrılarak, iki kere yazılmıştı. Mesela, "Evet/Evet" gibi. Artık yazarın niyetlendiği gibi, kesir çizgisiyle altlı üstlü olarak yazıyor hepsi. Bu bizi epey uğraştırdı doğrusu. Yordam Kitap'tan Gönül Hanım'a bana gösterdiği sabır için buradan tekrar teşekkürler. Lisanların yazımıyla ilgili daha fazla bilgiye şu yazımdan ulaşabilirsiniz.

Dilerseniz "Kenning" terimini çevirirken çektiklerimi buradan, "Licence Party" kelime oyununa aslına sadık bir karşılık bulmak için attığım taklaları da buradan okuyabilirsiniz.

Bunların haricinde arıkameralar, GüvenPersoneli, plastaş gibi gibi burada saymakla bitiremeyeceğim daha bir sürü irili ufaklı değişiklik yaptım, devrik cümleleri düzelttim ve yanlış anlaşılan kısımları tekrar çevirdim. Kitabın ilk baskısından daha anlaşılır ve akıcı bir çeviri olduğunu umuyorum.

Son olarak kapakla ilgili yorum ve eleştirilerimi anlayışla dinleyen ve yeni bir kapak çalışması yapmayı kabul eden Yordam Kitap ekibine ve yayın dünyasındaki kıdemli çizerlerimizden Savaş Çekiç'e bir kez daha teşekkür ederim.

Herkese keyifli okumalar.

3 Kasım 2020 Salı

Yeni Çeviri: Ejderha Yolu (Hançer ve Sikke 1)

Daniel Abraham'ın beş ciltlik Hançer ve Sikke (The Dagger and The Coin) serisi için yaptığım çevirilerin ilki, Ejderha Yolu (The Dragon's Path) bugün Pegasus Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Kitap fantastik bir evrende geçiyor. Fakat alıştığımız ırkların yerine yazarın kurguladığı, tamamen orijinal 12 (insanlarla beraber 13) farklı ırk var bu diyarlarda. Hepsi ejderhalar tarafından yaratılmış. Hatta sadece onlar değil, yaşadıkları şehirler, yollar ve daha pek çok şey de ejderhaların ürünü. Ancak günün birinde, kendi aralarında büyük bir savaşa tutuşan bu devasa yaratıkların nesli tükenmiş ve insanlığın 13 ırkı kendi başlarına hayatta kalabilmenin yollarını aramak zorunda kalmış.

Birden fazla başkarakteri konu alan kitap bizlere eski savaş kahramanı Markus Wester ve köpeksi Tralgu ırkının bir mensubu olan sağ kolu Yardem; insan ve Cinnae melezi, yetim ve öksüz Cithrin; beceriksiz ve ezik biri olan Geder Palliako; gururlu ve asabi saray soylusu Dawson Kalliam ve belki de romandaki en ilginç karakter olan Kitap rol Kesmet'in gözünden bu evrenin farklı köşelerinde yaşananları anlatıyor.

Roman fantastik türüne girse de kendisine daha çok "low-fantasy" demek daha doğru olacaktır. Yani etrafta ellerinden ateş topları fırlatan büyücülere vs rastlamıyoruz. Onun yerine fantastik öğeler arka planı oluşturuyor. Bizse daha çok bu dünyadaki entrikalara, savaşlara ve ırklar arasındaki meselelere odaklanıyoruz.

Hançer ve Sikke'nin numarası, ordu (hançer) ve para (sikke) arasındaki çatışmaları ön plana alması ve askeri gücün mü yoksa finansal gücün mü dünyayı şekillendirmekte daha etkin olduğunu konu alması. Bankacılara karşı soylular...

Daha önce de belirttiğim gibi, kitabın yazarı Daniel Abraham tam bir Türkçe hayranı. Öyle ki kitapta Kurtadam, Başrahip, Orman ve Sınır Kuşku gibi bazı Türkçe kelimeler var. Kendisine bu konuyla ilgili bir soru sorulduğunda söz konusu kelimeleri Türkçeden aldığını belirtmiş. "Olağan Şüpheliler" filmini de çok seviyormuş.

Ejderha Yolu'nun editörlüğü Pelin Zorbay'a ait. Kitap, 3 Kasım'dan itibaren raflardaki yerini aldı. Keyifli okumalar...

22 Ekim 2020 Perşembe

Küçük Mavi Kıyamet

İki gündür tam bir teknoloji cehenneminde yaşıyorum...

Her şey Windows'un büyükçe bir güncelleme yapmasıyla başladı. Yaklaşık bir saat kadar falan sürdü. Tabii bu esnada hiçbir iş yapamadım. Çevirimi yetiştirmem gerekiyor, vakit boşa geçiyor... Kurbanlık koyun gibi bir saate, bir ekrandaki mavi yazılara bakıp duruyorum. Neymiş? Cortana yükleyecekmiş, Edge kuracakmış. Evladım bana sordun mu, sen bunları kullanacak mısın diye? Cık-cık...

Neyse, bir ömür gibi gelen bir sürenin ardından nihayet güncelleme sona erdi. Ben de hemen çeviri dosyamı açtım. Derken çat! Mavi ekran vermesin mi laptop? Verdi vallahi... Küt diye çöküverdi, kapandı gitti her şey. Alelacele bir daha açtım, hemen Word'e gireyim de kaydetmediğim çevirileri kurtarayım dedim. Ama çat! Bir daha mavi ekran verdi. Sonra bir daha, bir daha... Nihayet bilgisayarı açabildiğimde ne kurtarma dosyası kalmıştı ne bir şey. Gitti yaptığım son çevirilerin hepsi. Üstelik son 50 sayfadaydım.

Ne yapsam ne etsem derken önce son yüklenen güncelleştirmelerin hepsini kaldırdım. Ama fayda etmedi; mavi ekranın amansız saldırısına uğradım yine. Ben de el mi yaman, bey mi yaman diyerek bu sefer de sistem geri yükleme yaptım; laptopu daha önce düzgün çalıştığı bir tarihe aldım. El yaman, dedi laptop pişkin pişkin sırıtarak ve hepten sapıttı. 

Önce fan gitti. Sustu, çalışmaz oldu. "Fanla Windows'un ne alakası var yahu?" diye hönkürdüm kibarca. Fan olmadan olmaz; benim laptop zaten aşırı sıcakkanlı, durmadan ısınıyor. Devreler yanar mazallah. Dur dedim, internetten bir bakayım çözümüne. Bu sefer de internet kesilmesin mi?! Hem de ne kesilmek; 48 SAAT boyunca düzelmedi! Belediye kazı çalışması yaparken Kablonet'in fiber hattını koparmış, bir türlü onaramadılar. Evde ne internet kaldı ne de televizyon. E, laptopu da açamıyorum. Mobil internetten bakayım, cep telefonunu modem olarak kullanayım dedim. Bu sefer de Vodafone arıza verdi. Gel de kafayı yeme...

Neyse efendim, 48 saatin sonunda nihayet (!) arıza giderildi. Ben de hemen fan sorununu araştırmaya başladım. Benim laptopta bir tuş var, basınca fanı turboya alıyor. Ekstra soğutma yapıyor güya ama ekstra gürültüden başka bir işe yaradığını görmedim daha. Ona basın, bakalım çalışıyor mu demiş çözüm merkezi. Bastım... Aaa, çalışmıyor?! E o zaman sürücüde sorun var, sitemizden indirip kurun demişler. İndirdim, yüklemeye çalıştım ama ı-ıh, bana mısın demiyor hain domdom. 

O zaman falanca programı ve sürücüleri toptan kaldırın, baştan kurun demiş çözüm merkezi. Ben de öyle yaptım, sürücüyü bir daha yükledim, laptopu baştan başlattım ve voila! Fan çalıştı! Ama bu sefer de ses gitti! Ne müzik dosyaları açılıyor ne videolarda ses var. Çıt yok çıt! Tabii fanın uğultusu dışında... 

Sinirden bacağımı kemirerek yine çözüm merkezinin yolunu tuttum. Ses sürücüsünü indirip yükleyin demişler bu sefer de. İndirdim, olmadı tabii. YİNE o programı ve sürücüleri toptan silip hepsini baştan yüklememi istiyor. Sildim, çalıştırdım, bu sefer de MOUSE gitti. Hem de dokunmatik mouse'la beraber.

İşte o anda elime balyozu aldım... demek isterdim ama yapmadım tabii öyle bir şey. Laptoplar olmuş 20.000 lira. Öküz alınır o parayla olm, öküz! Bu sefer de oturdum, mouse çalışmadığı için klavyenin ok tuşları, Tab tuşu, Windows tuşu, DOS komut istemi falan filan derken uğraşa uğraşa, 90'lardaki QBasic ve MS-DOS günlerimden kalma mağara tekniklerimle bir şekilde yine kaldırdım bütün sürücüleri. Bu sefer fan, ses kartı ve dokunmatik mouse sürücülerinin hepsini birden indirdim. Yükledim veee... OLDU!

Oldu ama saat de gece 3 oldu... Bu sefer de ben mavi ekran verdim tabii; vurdum kafayı yattım. Gitti iki gün boşu boşuna :( 

1 Ekim 2020 Perşembe

Sen bilmezsin, ben bilirim!

Bundan sonraki çevirimde sırf inat olsun diye MS Word'ün altını mavi mavi çizip "O yabancı bir kelime, bunu kullan!" diye direttiği şeyleri yazacağım.

* Motivasyon değil, isteklendirme! - "Bu durum onlar için bir isteklendirme kaynağıydı."

* Anektot değil, hikâyecik! - "Kitaptaki bütün hikâyecikler en az iki kişi tarafından doğrulandı."

* Konsept değil, kavram! - "Sanatçılar kavram çizimlerini hazırlamaya başladı."

* Logo değil, ayırmaç! - "Böylece markalarını tanıtacak, güzel bir ayırmaç tasarlamayı başardı."

* Efekt değil, sesleme! - "Görsel sesleme ekibi işe koyuldu."

* Nüans değil, çalar! - "Sıra ince çalarları ayarlamaya geldi."

* Klip değil, görümsetme! - "Bir dizi kısa görümsetmeyle kahramanlarını tanıttılar."

Hmpf... 😑😑😑


2 Eylül 2020 Çarşamba

Dön baba dönelim...

Geçen gün annemi bir nöroloji doktoruna götürdüm. Kadın annemi iyice bir muayene ettikten sonra hastane giriş-çıkış raporlarını, MR çekimlerini vs görmek istediğini söyledi. Bunları nereden edinebileceğimi sorduğumdaysa beyin cerrahımızla görüşmemizi, onun yardımcı olacağını belirtti. Bunun üzerine beyin cerrahıyla iletişime geçtim ben de. O da raporların kendisinden olmadığını, hastaneye başvurmam gerektiğini söyledi. Peki...

Dün kuşandım maskemi, taktım lastik eldivenlerimi, atladım arabaya ve soluğu hastanede aldım. Aldım almasına da doktorun istediği raporları nereden edinebileceğim hakkımda hiçbir fikrim yok. Doğal olarak danışmanın yolunu tuttum ben de. Masanın arkasında bakımlı bir kadın oturuyordu. Dedim, "Merhaba, epikriz raporunu nereden alıyoruz acaba?" Kadın dönüp bana şöyle bir baktı, "Bilmiyorum, danışmaya sorun," dedi sonra da, kafasını çevirip. "Ee, danışma siz değil misiniz?" diye sordum. "Hayır," dedi, "ben başka departmanda çalışıyorum, bir arkadaşı ziyarete geldim sadece." Hah dedim, düştük yine bir devlet dairesine, gene başlıyoruz...

Bir süre bekledikten sonra gerçek danışma memuresi köşeyi döndü, kendisini bekleyen arkadaşını görünce tiz bir sevinç çığlığı attı, koşarak masaya yaklaştı ve hararetle laflamaya başladılar. Ben de yüzümde sahte bir tebessümle sakince fark edilmeyi bekledim bir köşede. Sonunda (!) danışma memuru beni görüp ne istediğimi sordu. "Epikriz raporunu nereden alabilirim?" diye sordum tekrar. "Ay, bilmiyorum ki! Bugün işte ilk günüm. Durun birine sorayım," deyip gitti kadın. Orada öylece kalakaldım tabii. Dedim hadi neyse, ilk günüymüş, olur böyle şeyler...

Beş dakika kadar sonra geri dönüp, "Başhekimlikten alınıyormuş," dedi danışma memuru. Sonra da ilk konuştuğum, danışma olmayan ama danışmada oturan kadına dönüp, "Sen başhekimlikte çalışmıyor muydun canım?" diye sordu. Öteki kadın da, "Evet. Gelin, ben size göstereyim yerini," deyip düştü önüme. "Ulan madem senin çalıştığın yerden alınıyor, niye en başta söylemedin be kadın?!" diyemedim tabii... Onun yerine kulaklarımdan hafif buhar bulutları püskürterek takip ettim onu.

Başhekimlik bölümüne girmemizle bana yol gösteren kadının sevinç çığlıkları eşliğinde oradaki başka bir danışma memurunun yanına koşması bir oldu. Gene laflamalar, gülüşmeler ve yüzünde sahte bir tebessümle bekleyen bir ben... Bir müddet sonra artık dayanamayıp gürültüyle genzimi temizledim, ikisi de dönüp bana baktı. "Epikriz..." dedim krize girmeme ramak kala. "Bir alt katta. Arşivden alacaksınız," dediler, sohbetlerine geri dönmeden önce. Arşiv... Peki...

Merdivenlerden alt kata inip Arşiv'i buldum. Siz deyin Resident Evil, ben diyeyim Fahrenheit: Indigo Prophecy oyunundan fırlamış gibi bir yer çıktı karşıma. Bir sürü kocaman dolap, yanlarında vanalar... Vanaları çeviriyorsunuz, dolaplar sağa sola kayarak yer açıyor falan. Neyse, orada da hatırı sayılır bir süre bekledikten sonra bir memur çıkıp ne istediğimi sordu. "Epikriz raporu alacaktım," dedim. 

"Rapor size mi ait?" diye sordu. 

"Hayır, annemin," dedim. 

"O zaman veremeyiz, hastanın kendi gelmesi lazım," dedi adam. 

"İyi de hastam yürüyemiyor. O yüzden buradayım. Doktorlar muayene edebilmek için raporları görmeleri gerektiğini söyledi."

"O zaman hastanızı bir notere götürüp vekaletname almanız lazım."

"Yahu hastam notere gidebilecek olsa buraya getiririm zaten!" 

Ama yok... Adam Nuh dedi, peygamber demedi. "Peki, bunun başka bir yolu yok mu? Nasıl alabilirim bu raporu?" diye sordum sonunda, teslim olup. Verdiği cevap evlere şenlikti.

"Danışmaya sorun."

Peki, danışmaya geri döndüğümde masasında kim yoktu bilin bakalım? Tabii ki danışma memuru! Neyse, sonunda epikriz raporunu kriz geçirmeden almayı bir şekilde başardım. Sevincimi kursağımda bırakan şeyse MR çekimlerini almak için önümde beni yeni bir prosedürler yumağının beklemesiydi. Canın çıksın bürokrasinin ateşten çemberi...