Gölge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gölge etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Tuhaf

“Sen çok tuhafsın,” dedi bir öğrenci, sınıfın en sonunda tek başına oturan yeni çocuğa. 

“Hayır, değilim,” dedi yeni çocuk, deniz mavisi ve iri gözlerini ürkekçe karşısındakine çevirerek.

“Öylesin,” diye ısrar etti öğrenci. Siyah renkli kıvır kıvır saçları ve kalın çerçeveli bir gözlüğü olan zayıf bir oğlandı. Başını bir yana eğmiş, kuşkulu gözlerle muhatabını süzüyordu.

“Hayır, değilim,” diye yanıtladı yeni çocuk tekrardan. Kulaklarının üzerine kadar inen saman sarısı saçlara sahipti. Göz bebekleri durgun bir gölün üzerine yansıyan dolunay misali hafifçe dalgalanıyor, bu da ona her an ağlayacakmış gibi bir görüntü veriyordu.

“Aaa, konuştu!” dedi diğer öğrencilerden biri. Altın sarısı saçlara, bacak kadar bir boya ve elma gibi yanaklara sahip sevimli bir kızdı bu kez konuşan. Üzerinde şeker pembesi bir kıyafet vardı, saçları iki yandan örülmüştü. Kafasına kağıttan bir taç takılıydı. O da yeni çocuğun sırasına doğru ilerledi, onu talebelerin geri kalanı takip etti. Bir anda 3-B sınıfının bütün öğrencileri yeni çocuğun etrafında toplanmıştı.

“Merhaba, ben Melisa,” dedi kız, pembe eteğinin uçlarını asillere özgü bir edayla kaldırıp dizlerini hafifçe kırarak.

“Can…” diye tanıttı kendini yeni çocuk, gözlerini utangaç bir tavırla yere sabitleyerek.

“Memnun oldum Can.” dedi Melisa, başını hafifçe yukarı kaldırıp sağ elini gösterişli bir biçimde sallarken. “Ben bu sınıfın kraliçesiyim ve bunlar da...” Eliyle sınıfın geri kalanını işaret etti, “...benim hizmetkârlarım.”

“Ben senin hizmetçin değilim, ben bir şövalyeyim!” diye çıkıştı şişman bir oğlan, gururla göğsünü şişirerek. Farkında olmasa da bu hareket sadece göbeğinin daha da belirgin olmasını sağlamıştı. “Adım Sör Kocayürek!”

“Olsa olsa Kocagöbek’tir o,” dedi kıvırcık çocuk, yüzünde alaycı bir tebessümle. Sınıfın geri kalanından neşeli bir kahkaha koptu. Can hariç… Kendisini oturduğu köşeye esir eden bu yabancılar taburuna ürkek gözlerle bakmakla meşguldü o. En azından artık her an ağlayacakmış gibi görünmüyordu.

“Bu bir hakaret!” dedi adının Kocayürek olduğunu iddia eden koca göbekli. “Seni düelloya davet ediyorum alçak adam,” diye devam etti sonra da, pantolon kemerine sıkıştırdığı plastik bir cetveli gösterişli bir hareketle çekerek. Bu esnada ağzından sahte bir metale-sürtünen-kılıç sesi çıkartmayı da ihmal etmemişti; ama hareketine devam etme fırsatı bulamadı çünkü öğrenciden bozma Kraliçe Melisa, cetvelden bozma kılıcı elinden hızla kapıvermişti.

“Dediğim gibi… Ben Sınıfolya ülkesinin kraliçesiyim ve bunlar da benim hizmetkârlarım!” dedi kız, son kelimeyi telaffuz ederken yuvarlak hatlı çocuğa kötü kötü bakarak. “Ama merak etme, emrimde yeteri kadar hizmetçi var. Bu yüzden seni kraliyetimin ilk Pembe Generali ilan ediyorum. İşte kılıcın,” diye ekledi cetveli bir resmiyet havasıyla Can’a uzatarak.

“Ama… Bu bir kılıç değil ki?” diye yanıtladı çocuk, kafası karışmış bir biçimde elindeki plastik parçasına bakarken.

Tüm diğer çocuklar uzun ve sessiz bir an boyunca ona bakakaldı.

“Söylemiştim,” dedi sonunda kıvırcık. “O çok tuhaf!”

2 Ocak 2012 Pazartesi

Yitik Öyküler Kitabı, Gölge E-Dergi'de...

İnternetin saygın yayınlarından biri olan Gölge E-dergi, bu ayki sayısında Yitik Öyküler Kitabı'nın çıkış hikayesine de yer verdi. Yazıyı aşağıda okuyabileceğiniz gibi derginin tamamına da buradan ulaşabilir ve zengin içeriğinde gönlünüzce kaybolabilirsiniz.

Keyifli okumalar ve teşekkürler Gölge Ekibi...

Yazarının kaleminden Yitik Öyküler Kitabı
Önce Yemin ve Öç, şimdi de Yitik Öyküler Kitabı… Bu kitaplar benim mi, bunları gerçekten de ben mi yazdım? Bu soruları hala soruyorum kendime. Oysa çok değil sadece birkaç yıl öncesine kadar ne hikâye yazmışlığım vardı ne de başka bir şey. Evet, kendi çapımda kısa mizah yazıları yazıyordum, çizdiğim çizgi-romanlar da vardı ama bunlar hep gülüp eğlenmek için yaptığım şeylerdi. Hiçbirini profesyonel anlamda kaleme almamıştım. Kitap çıkarma fikri ise tatlı ve ulaşılamaz bir hayaldi benim için. Peki, ne oldu da bu noktaya gelebildim? Vallahi ben de bilmiyorum.
Her şey oldukça sıradan bir gecede başladı. Zaten hep öyle olmaz mı? Evde oturmuş, günün yorgunluğunu üzerimden atmaya çalışırken bulanık zihnimin derinliklerinde bir öykü fikri canlanıverdi. Öyle aniden ve birdenbire… Konuşan bir kılıç, emekli bir şövalye ve bir cadı hakkında biraz komik biraz fantastik bir maceraydı aklımda şekillenen. İçine serpiştirebileceğim esprileri düşünürken bile keyifle sırıtmaktan kendimi alamıyordum. Hevesle yerimden kalktım, bilgisayarımın başına geçtim ve bugün “Cesur ve Geveze” olarak bilinen hikâyenin ilk satırlarını yazmaya başladım. Garip bir şekilde, kendimi de hayretler içerisinde bırakarak yazdıkça yazıyordum. Hikâyeyi tamamladım, blog sayfamda yayınladım ardından heyecanla yorumları beklemeye başladım. İlk gelen tepkiler oldukça olumluydu ve okuyan herkes daha fazlasını yazmam için beni teşvik ediyordu. Sevmiştim bu işi.

26 Temmuz 2011 Salı

Kusursuz Plan

Sıcak bir yaz gecesiydi. Genç kız böylesine güzel bir havada evinde oturmaktan sıkılmış, arkadaşında ders çalışma bahanesiyle ailesinden izin alıp dışarı çıkmıştı. Apartmandan çıkmadan önce merdiven boşluğunda kısa bir mola verip eteğini bel hizasından katlamayı ve bluzunun üst düğmelerinden birini açmayı da ihmal etmemişti tabi. Evde takındığı cici kız rolünü daha fazla sürdürmesine gerek yoktu ne de olsa.

Sokağa çıkıp havalı olduğunu düşündüğü bir tarzla ana caddeye doğru yürümeye başladı. Kendisini ilgiyle süzen mahalle erkeklerine küçümser bir bakış atıp, yanlarından geçti. Delikanlılardan biri ayağa kalkıp "Hey bebek! Bu gece benimle takılmaya ne dersin?" diye laf attı arkasından. "Ne kadar da banal." diye düşündü içinden. "Seninle takılacağımı düşünüyorsan tam bir salaksın yanee..." dedi kelimeleri yuvarlayarak, omzunun üzerinden geriye bakarken. Basit erkeklerle işi yoktu onun, özel olanı bekliyordu. Mükemmel olanı... Daha aşağısını kabul etmesine imkân yoktu. 

"Gerçek aşkı ne zaman bulacağım ben? Kusursuz sevgilimi?" diye mırıldandı kendi kendine. Sonra elini çantasına atıp en sevdiği kitabı çıkarttı. Kitabın kapağında kırmızı bir elma tutan bir çift el vardı ve büyük harflerle "Twilight" yazıyordu üzerinde. "Benim bir vampire ihtiyacım var. Neredesin mükemmel sevgilim?" diye hayıflandı kız, iç çekerek.

Adımları onu şehrin en gözde mekânlarından birine götürdü. Hiç düşünmeden içeri daldı ve ahşap barın önündeki yüksek taburelerden birine oturdu. Barmeni küçümseyici bakışlarla süzerek kendine içecek bir şeyler söyledi. Ardından kitabını açıp en sevdiği bölümlerden birini okumaya başladı. 
"Ah, en sevdiğim kitap." dedi sağ yanından bir erkek sesi.

Genç kız irkilerek yerinde hafifçe sıçradı. Sesin geldiği yöne döndüğünde hemen yanındaki taburede genç bir adamın oturmakta olduğunu gördü hayretle. Oysa bir saniye önce o taburenin boş olduğuna yemin edebilirdi. 
"Nasıl yani? Twilight sever misiniz?" diye sordu kız, kuşkuyla.
"Evet, bayılırım." dedi adam, dramatik bir tonda. Hareketlerinde garip bir abartı, değişik bir aşırılık vardı. Kız, böyle bir terimin farkında olsa bu tavırlarını teatral olarak adlandırabilirdi belki. Ama değildi... 
"Ne yazık ki gerçeğinin yanına bile yaklaşamıyor." diye devam etti adam, başını mutsuz bir biçimde iki yana sallayarak.
Bu laf üzerine kızın kaşları çatıldı. "Eğer gerçek vampir şöyle olmalı falan diyecekseniz hiç başlamayın yane. Ay, nedir bu Krokula takıntısı anlayamıyorum hiç!"
"Drakula..." diye düzeltti adam.
"Her neyse haltsa işte..." dedi kız, her zamanki gibi kelimeleri uzatarak ve yuvarlayarak.
"Ayrıca ben öyle bir şey demeyecektim. Kitap, vampirleri tam da olması gerektiği gibi yansıtıyor bence." dedi adam, kızın gözlerinin içine bakarak. "Zeki, etkileyici ve yakışıklı... Kusursuz âşık." 

8 Ekim 2010 Cuma

Yazarının kaleminden Yemin ve Öç

Gölge E-Dergi'nin 37. sayısında yayınlanmıştır.
Çok değil sadece birkaç ay önce görücüye çıkmış bir roman Yemin ve Öç. İlk olarak Kayıp Rıhtım adlı internet sitesinin fantastik edebiyatseverlere sunduğu bir e-kitap projesi olarak çıktı karşımıza. Sonra o küçük proje kabına sığmaz oldu, büyüdü, gelişti ve kapağıyla, sayfalarıyla, çizimleriyle gerçek bir kitap haline gelmeyi başardı. Peki, nasıl oldu da o küçük proje bunca yolu aşıp kocaman bir kitap haline geldi? İşte bu yazı bu sürecin öyküsünü anlatıyor. Hem de kendi yazarının elinden…

Yemin ve Öç’ü kaleme almaya ilk başladığımda, Kayıp Rıhtım’ın her ay düzenli olarak yayınladığı “Aylık Öykü Seçkisi” için yazılmış kısa bir maceradan ibaretti aslında. Yanlış hatırlamıyorsam o ay ki seçkinin teması “Köle” idi. Bir akşam evimde oturmuş, “Bu tema için nasıl bir hikâye yazabilirim acaba?” diye kara kara düşünürken beynimin bir köşesinde esir düşmüş bir barbarın öfkeli portresi canlanıverdi. Eğer fantastik edebiyata şöyle kıyısından köşesinden biraz bulaşmışsanız barbarların özgürlüklerine ne kadar düşkün olduğunu ve bunu kaybetmemek adına ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduğunu biliyorsunuzdur. Bu fikir o kadar hoşuma gitti ki hemen kalemime sarıldım ve sonunun nerelere varacağını bilmeden o ilk satırları yazdım;

“Sıçrayan Geyik Kabilesi oldukça zor günler geçiriyordu çünkü kış bu yıl çok erken ve çok şiddetli bastırmıştı. Buzyeli Vadisi’nin kışları her zaman sert olurdu ama bu kez her zamankinden de zorlu geçeceğe benziyordu.”

Buzyeli Vadisi… Bu isim kendiliğinden, birdenbire dökülüvermişti kâğıda.  Unutulmuş Diyarlar kitaplarından oldukça aşina olduğumuz isme şöyle bir baktım, “Neden olmasın?” dedim ve memnuniyetle gülümseyerek hikâyenin geri kalanını yazmaya devam ettim. Sonrasında ise içinde korsanların, öfkeli bir cücenin ve edilen iki intikam yeminin geçtiği oldukça sürükleyici bir macera ortaya çıkmış oldu.

Aldığım ilk tepkiler oldukça olumluydu. Hatta itiraf etmek gerekirse beklediğimden de iyiydi. Hemen hemen okuyan herkes hikâyemi çok beğendiğini söylüyor, devamını yazmam konusunda beni yüreklendiriyordu.  Eğer yazmazsam +3 kızılcık sopaları ile beni kovalayacakları şeklinde tehditler savurmayı da ihmal etmiyorlardı elbette…

Buna pek gönlüm olmamasına rağmen bir-iki ay sonra yine bir başka seçki için, bu kez “Kül” teması için kaleme aldım hikâyenin devamını. Geri dönüşler yine çok olumuydu. Hatta yorumculardan biri, kendisi Gölge yazarlarından Onur Selamet oluyor bu arada, bu hikâyenin bununla sınırlı kalmamasını, daha da büyütülerek bir e-kitap haline getirilmesi fikrini öne sürmüştü. Kim? Ben? Bir e-kitap yazacağım ha? Yok daha neler… Bu fikrin diğer üyeler tarafından çok tutulacağını nereden bilebilirdim ki?

En nihayetinde Rıhtım’ın kapalı kapıları ardında yapılan uzun toplantılar sonucunda bu projenin hayata geçirilmesine oy birliği ile karar verildi. Bu oy birliğinin sağlanmasında Hurin’in üzerimize savurduğu ışın kılıcının (evet, ne var?) ve Fırtınakıran’ın yılanbaşlı kamçısının nazik darbelerinin yarattığı etki de büyüktü elbette. Bunun akabinde beni kollarımdan sürükleyerek, içerisinde tavana kadar yükselen kâğıt yığınlarının, bir daktilonun ve bir parça kuru ekmek ile suyun bulunduğu bir odaya tıktılar. Ardından ağır kapıları üzerime sürgüleyip hep birlikte bu haberi kutlamaya gittiler.

Üç ay boyunca gerek evde gerekse iş yerinde bulduğum boş zamanlarda macera üzerinde çalışmaya devam ettim. Yazdıkça hikâye daha da genişledi, içine kimi Harkle Harpell gibi daha önceden tanıdığımız, kimi ise benim hayal gücümün oluşturduğu yeni karakterler eklendi. Hatta işin içerisine benim gibi birer Baldur’s Gate hayranı olan kişileri gülümsetecek bir şeyler bile ekledim. Bu esnada TSR’ın çıkardığı yardımcı kitaplardan ve haritalardan bol bol yardım aldım, araştırmalar yaptım ve elimden geldiğince Unutulmuş Diyarlar konseptine uygun kalmaya çalıştım. Öyle ki kitapta adı geçen hiçbir şehir, hiçbir dağ, hiçbir han uydurma değil. Aksine hepsi gerçek birer UD öğesi…

Üç ayın sonunda yazılı metin tamamlandı ve işi ustalarına devretme zamanı geldi. Kayıp Rıhtım’dan hatırlayacağınız Hakan “Magicalbronze” Tunç ve Onur “DarLy OpuS” Selamet düzelti ve sayfa düzeni ile ilgilenirken yine Gölge’den tanıdığınız çizer arkadaşlarımız A.Gökhan Gültekin ve Celalettin Ceylan’da güçlü çizgileri ile kapak resmini ve iç çizimleri hazırladılar. (İzninizle burada çizer arkadaşlarla iletişime geçme konusundaki yardımlarından dolayı sevgili Ahmet Yüksel ağabeyime de teşekkür etmek istiyorum). E-kitabımız nihayet görücüye çıkmaya hazırdı.

Hiçbir kar amacı gütmeden, fantastik eser okumayı seven kitleye bir armağan misali ücretsiz olarak yayınladık e-kitabımızı. Aralarında Sadık Yemni ve Aşkın Güngör gibi çok değerli insanların bulunduğu birbirinden güzel yorumlar ve tebrikler aldık bu projemiz için. Ne de olsa Kayıp Rıhtım’ın ilk e-kitabıydı karşımızdaki. Artık arkama yaslanıp bu zevki yaşama ve biraz da dinlenme zamanıydı benim için… Ya da en azından ben öyle sanıyordum. Maceramın orada bitmeyeceğini nereden bilebilirdim ki?

Önce şöyle bir yorum peydahlandı; “Mit (bu ben oluyorum, internet âlemindeki ismim), kusura bakmayın. Anlamadım. Kitap çıkardınız. Bu şahane bir haber! İyi de niye indirip okuyayım ki? Ben bu kitabı elime alıp okumak istiyorum. Hem de kabına, içindekilere indirip bakmadan elime almak istiyorum. Söyler misiniz ben bu kitabı nereden satın alabilirim?”

Ardından şöyle bir yorum geldi; “Üzgünüm Mit. Ben eski biriyim, e-kitap falan bilmem. Bizde kitap ele alınır, koklanır öyle okunur. Diyeceksiniz ki maliyeti var. Kim basacak? Kaça basacak? Benim bloğumun adı biliyorsunuz ki Hayal Kahvem! Genelde hayal kurarım. Bir bakmışım ki hayalim gerçek olmuş. Şimdi ben Hayal Kahvem'de bir hayal kurmalıyım. Demeliyim ki Mit'in kitabı basılsın, hatta Mit tarafından imzalansın bana gelsin! Dur bakalım Mit... Hayaller gerçek olur bazen. Tabii çok istersen... Hayat ne oyunlar oynar insana bir bilsen…”

Bu yorumların sahibi “Hayal Kahvem” isimli güzide blog sayfasının yazarı Vildan Ceyhan’dan başkası değildi. Hayalleri gerçeğe dönüştürmek konusunda üstüne olmayan bu değerli insan bir anda yelkenlerin iplerini eline aldı ve proje bambaşka sulara doğru sürüklenmeye başladı. Ben “Durun yahu, ne oluyoruz.” demeye kalmadan Vildan Ceyhan, Hakan Ceyhan, Hakan Tunç ve pek tabii ki değerli yazar, kıymetli şahsiyet Aşkın Güngör’den oluşan bir ekip, bir kitap kardeşliği kuruldu. Neyse ki yazılı materyal hali hazırda elimizde bulunuyordu da yeniden bir odaya kapatılmak zorunda kalmamıştım. Ben şaşkın bakışlarla birbirinden harika insanlardan oluşan bu ekibi izlerken kitap hazırlanmış, düzenlenmiş ve baskıya hazır hale getirilmişti bile (Kocaman bir teşekkür de buradan bu güzel insanlara).

İşte o noktada bir başka sorun ile karşılaştık, telif hakları… Yemin ve Öç ilk başta bir e-kitap, ücretsiz bir hizmet olarak tasarlandığı için böyle bir sorunumuz yoktu. Fakat ne zaman ki iş basılı kitap haline getirmeye geldi işte o anda Unutulmuş Diyarlar’ın bir Wizard of the Coast markası olduğu kafamıza dank ediverdi. Maalesef bunu fark edebilmek için kitabın basılmış olmasını beklememiz gerekiyordu. Eğer bastırmadan önce fark etseydik büyük bir ihtimalle kitap çok farklı bir diyarda, muhtemelen tarafımızdan oluşturulmuş orijinal bir evrende (tercihim her zaman budur) geçecek şekilde yeniden tasarlanacaktı. Ama o zaman da Diyarlar hakkında yaptığım onca araştırma, Harkle Harpell ve benzeri kişiler ve yerler, onca güzelim espri de boşa gidecekti. Sonunda her işte bir hayır vardır diyerek kitabı bu şekilde okurların beğenisine sunmaya karar verdik. Sonrasını biliyorsunuz zaten; Kayıp Rıhtım’ın ilk e-kitabından sonra ilk basılı kitabı da bizlerle…

İşte böyle sevgili okur… Yemin ve Öç isimli kitabımızın basılı hali şu anda Kayıp Rıhtım sitesi üzerinden satışta. Kitabı almak isterseniz kayiprihtim@gmail.com adresine bir mail göndermeniz ve size gelecek cevap mailinde bulunan hesap numaralarına 10 TL. gibi cüzi bir miktar yatırmanız yeterli. Bu rakam basım masraflarını karşılamak adına alınıyor, kitabı bastırabilmek için hatırı sayılır bir ücret ödemek zorunda kaldık çünkü.

Şunu belirtmekte özellikle fayda görüyorum. Bu kitabı kesinlikle maddi bir çıkar güderek hazırlamadık. Tek amacımız bizim gibi fantastik edebiyata gönül vermiş Türk okuyuculara bir çeşit hediye, bir armağan sunmaktı. Gönülden gelen, el emeği göz nuru harcanmış gerçek bir eser… Şükür ki bunu başardık. En azından ben başardığımıza inanıyorum. Eğer okuma fırsatı bulursanız sizin de bana hak vereceğinizi umuyorum.

Hepinize şimdiden keyifli okumalar…

Not: Bu tanıtım yazısını hazırlamam konusunda beni cesaretlendirdiği, yazıyı Gölge E-Dergi'de yayınladığı ve bizim gibi genç yazarlara olan desteği hiç bitmediği için buradan sevgili Ahmet Yüksel'e sevgi ve saygılarımı göndermeyi kendime bir borç bilirim. 

Yemin ve Öç görselleri: A.Gökhan Gültekin, Celalettin Ceylan
Gölge e-dergi kapağı: Gökberk Kaya

26 Ağustos 2010 Perşembe

Fanatik

Gölge E-Dergi'nin 35. sayısında yayınlanmıştır.


İzmir, Kıbrıs Şehitleri Meydanı…


Pastanenin kapısı büyük bir gümbürtü ile açıldı. Duvara hızla çarpan kapının camı anında tuzla buz oldu. İçeriye ellerinde kalın sopalar, üstlerinde sarı-kırmızı formalar olan bir grup ateşli genç doluştu. Kimi bandana takmıştı kimininse yüzleri boyalıydı. Pastanenin içine doluşup hep bir ağızdan tezahürat yapmaya başladılar.

“Göz-göz-Göztepe! Göz-göz-Göztepe!”

Masalarda oturan müşteriler hep birden ayaklanıverdiler. Bayanlar korku dolu çığlıklar atarken, erkek müşteriler gruba bağırıp çağırmaya başlamışlardı. Pastanenin sahibi olan adam ise tezgâhın arkasından hışımla fırlayıp delikanlıların önüne dikildi.
“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz? Defolun gidin dükkânımdan!” diye bağırdı adam. Orta yaşlı, kısa boylu bir adamdı. İri göbeği o bağırdıkça hop hop hopluyordu, kel kafası sinirden kıpkırmızı olmuştu.

Ateşli taraftarlar bir anda sustu. Fakat gitmeye hiç niyetleri yokmuş gibi görünüyordu. İçlerinden biri gayet laubali bir şekilde, ellerini kollarını sallayarak ileri çıktı.
“Sen hangi takımlısın dayı?” diye sordu dayılanarak.
“Manyak mısın kardeşim? Müşterilerimi korkutuyorsunuz, gitsenize işinize!” diye bağırdı pastanenin sahibi.
“Sen önce sorumuza cevap ver babalık.” dedi bir diğeri elindeki sopanın ucunu diğer elinin avucuna vurarak.
“Bela mısınız kardeşim? Rahat bıraksanıza adamı!” dedi müşterilerden biri ileri çıkarak. Formalı gençlerden iki tanesi hemen o yöne yöneldi. İçlerinden birisi cebinden sustalı bir çakı çekerek “Bir şey mi dedin maydanoz?” diye sordu sırıtarak.
Korkan müşterilerden bir çığlık daha yükseldi.
“Kesin lan sesinizi!” diye bağırdı elinde çakı tutan. Az önce sesini yükselten adam da dâhil olmak üzere ayaktaki müşterilerin hepsi birkaç adım geri çekildi. Kadınlardan biri kendini tutamayıp sessiz sessiz ağlamaya başladı.

“Sen hangi takımlısın dayı?” diye sordu pastanenin sahibinin karşısındaki genç tekrar.
“F-Fe-Fenerbahçe…” dedi adam tereddütlü bir sesle.
“Ne demek lan Fenerbahçe?” dedi delikanlı. “İzmir’de yaşıyorsun ama İstanbul takımı tutuyorsun öyle mi? Şerefsiz misin lan sen?” diye bağırdı ardından. Sonra da beş kişi birden zavallı adama sopalarla ve tekmelerle saldırdılar. Adamın hiç şansı yoktu, saniyeler içinde yere yığılmış, ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Diğer müşterilerden biri hışımla ileri atıldı fakat grubun geri kalanı hızla önünü kesip bir dayak da ona attılar. Kadınlar artık resmen çığlık atıyordu fakat yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Tek çıkış yolu kapıydı ve onun önü de bu eli sopalı haydutlar tarafından kesilmişti.

Elinde çakı olan genç yerde boylu boyunca yatan pastane sahibinin üzerine eğildi ve adamın kulağını çekmeye başladı. Acıyla haykıran adamın başı yerden hafifçe kalktı.
“Şimdi hangi takımı tutuyorsun ayı?” diye sordu genç, alay edercesine.
“Göztepe…” diye fısıldadı yaralı adam.
Bir anda gruptan coşkulu bir sevinç narası yükseldi. Ardından tekrar tezahüratlara başladılar.
“Göz-göz-Göztepe! Göz-göz-Göztepe!”

Pastane sahibini yerde kıvranır bir biçimde bırakarak onu kurtarmak için harekete geçen ama grubun geri kalanından dayak yiyip yere yığılan öteki adamın etrafında toplandılar. İçlerinden biri adamı saçlarından kavrayarak başını havaya kaldırdı.
“Sen hangi takımlısın maydanoz?” diye sordu adama.
Adam bu soruya ağır bir küfürle karşılık verdi. Bu yanlış bir hareketti… Gençler hep beraber yerde yatan adamı acımasızca tekmelemeye, bir taraftan da Göztepe tezahüratları yapmaya başladılar.

İşlerini bitirdiklerinde yani adamın yerden kalkamayacağına emin olduktan sonra sıradaki kurbanlarına, kendilerine en yakın duran bir başka adama yöneldiler.
“Ya sen hangi takımlısın ihtiyar?” diye sordu biri.
“G-Gö-Göztepe…” dedi adam oldukça endişeli bir biçimde. Elleri gözle görülür bir biçimde titriyordu.
“Ooo… Öyle mi? Say bakalım Göztepe’nin ilk on birini.” dedi delikanlı.

Sayamadı.

Ve ölümüne atılan dayaklardan nasibine düşeni fazlasıyla aldı.

“Karşıyakalı var mı aranızda?” dedi delikanlılardan biri dayılanarak. Ağlayan kadınların hıçkırıkları ve burun çekişleri haricinde hiç kimseden ses çıkmadı.
“Konuşsanıza lan! Kime diyorum?” diye bağırdı genç, en yakınındaki masanın örtüsünü hışımla çekip üzerindekileri yere dökerek.

O sırada yanındaki arkadaşlarından biri kolunu dürtüp başıyla arka masalardan birini işaret etti. En arka masada bir adam oturmuş sakince kahvesini içip gazetesini okuyordu. Olay başladığından beri yerinden kıpırdamamış hatta o yöne bakmamıştı bile.

Saldırgan grup yavaş adımlarla o yöne ilerledi ve adamın etrafını çevirecek şekilde masanın etrafına dizildiler. Adam kafasını kaldırmadan tek eliyle tuttuğu gazetesini okumayı sürdürüyordu. Diğer eli ise bacaklarının üzerine kadar çektiği masa örtüsünün altında olduğundan görünmüyordu.
“Sen hangi takımı tutuyorsun babalık?” dedi delikanlılardan biri.
Adam hiç istifini bozmadan kahvesinden bir yudum aldı ve okumaya devam etti.
“Sana dedik lan, sağır mısın?” diye sordu bir diğeri, adamın elinden gazeteyi çekip yere fırlatarak.
“Gayet iyi duydum.” dedi elindeki fincanı masaya koyan adam usulca. Bakışlarını kaldırıp çarpık bir tebessümle etrafındaki gençlere baktı. Otuzlu yaşlarında, orta boylu bir adamdı. İyi tıraşlı temiz bir yüzü ve koyu kahverengi kısa siyah saçları vardı. Kısık göz kapaklarının ardındaki açık mavi gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Üzerinde beyaz bir gömlek ve kumaş bir pantolon vardı. Sandalyesinin arkasında siyah bir deri ceket asılıydı, masanın üzerinde ise siyah, dar kenarlıklı bir fötr şapka vardı.
“Madem duydun cevap ver o halde. Hangi takımlısın?”
“Beşiktaşlıyım.” dedi adam gayet sakin bir şekilde, hâlâ çarpık bir tebessümle gülümseyerek.
“Ne Beşiktaş’ı lan?” dedi delikanlı. “Var mı öyle İzmir’de yaşayıp da İstanbul takımı tutm…”
“Aslına bakarsanız ben İstanbulluyum.” diyerek delikanlının lafını kesti adam. “İzmir’e sadece bir… İş… Evet, bir iş için geldim.”
“Bu bir İstanbul takımı tuttuğun gerçeğini değiştirmez.” dedi gençlerden biri.
“Aslına bakarsan değiştirir.” dedi adam. “İstanbul’da oturup da bir başka şehrin takımını tutsam bana ne derler bir düşünsenize? Şerefsiz mi?” diye devam etti kıkırdayarak.
Masanın etrafında duran gençler adamın bu esprisi ve soğukkanlılığı karşısında afallayıp birbirlerine bakındılar. Bir tanesi omuzlarını silkip başını iki yana salladı, bir iki tanesi ise bu şakaya küçük bir tebessümle karşılık verdi.

“Şimdi de ben size bir soru soracağım.” dedi çarpık gülümsemeli adam. “İstediğiniz hayat bu mu?”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu içlerinden biri.
“Şöyle bir etrafınıza bakın. Kanlar içinde yerde yatan adamlar, korkudan bir köşeye sinmiş kadınlar. Ve bu sizin işiniz… Sizin eseriniz… Kendinizi güçlü hissetmenizi sağlıyor değil mi? Bir şeyler başarmış gibi hissediyorsunuz, bir yere ait olduğunuzu hissediyorsunuz değil mi?”
Delikanlılar kendilerinden ve yaptıkları işten memnun bir şekilde birbirlerine baktılar ve göğüslerini şişirerek “Evet, doğru.” dediler hep bir ağızdan.

“Hayır, yanlış.” dedi adam sırıtarak. “Bu işler hep böyle başlar. Önce bir kavgaya karışırsın sonra ötekine. Ait olduğun bir grup vardır ya da çete. Sen onları korursun onlar seni. Ama bir gün bir de bakmışsın çıkışı olmayan bir kavgaya karışmışsın. Karşındaki sana bir bıçak çekmiş ya da bir silah doğrultmuştur. Kaçışın yoktur, ya sen öleceksin ya da o. Eğer ölürsen tarih olursun ama hayatta kalırsan işte o zaman şanslısındır. Doğru mu?”
Gençler cevap vermeden önce destek almak için yine birbirlerine baktılar ve “Evet, doğru.” dediler bir kez daha, ama bu kez biraz tereddütle.

“Hayır, yine yanlış.” dedi adam, artık iyice soğumaya başlayan kahvesinden bir yudum daha alarak. “Hayatta kalırsan yine ölmüşsün demektir. Çünkü bir insanın hayatına son vermişsindir. Bunun sana çektirdiği vicdan azabı korkunçtur.” dedi adam. Biraz duraksayıp etrafındaki gençlerin gözlerine teker teker baktı, artık gülümsemiyordu. “Ve bir kez bu pisliğin içine batarsanız…” diye devam etti “…gerisi mutlaka gelir. Pis işlerini yaptırmak isteyen insanlar peşinizi bırakmak bilmez. Mafyalar, uyuşturucu satıcıları, zengin züppeler… Hatta polis bile! Hepsi kirli işlerini yaptırmak için peşinizden gelirler. Çünkü ellerini kirletmek istemezler ama sizin elleriniz kirlidir. Ve ne biliyor musunuz? İstediklerini yapmak zorundasınızdır aksi takdirde hapsi boylamanız an meselesidir. Ayrıca yemek ve barınmak için paraya ihtiyacınız vardır. Çünkü sizin arkanızı daima kollayan o çeteniz, aileniz, grubunuz ya da her neyse o artık yoktur. Siz artık bir yabancı, bir katilsinizdir onların gözünde. Böyle bir hayatın ise sadece iki sonu vardır. Bir; hapishaneye düşersiniz ve ciğerlerinize saplanan paslı bir şiş ile can verirsiniz. İki; karanlık bir ara sokakta iki omzunuzun arasına bir mermi yersiniz. Hayatınız ellerinizden akıp giderken de şunu sorarsınız kendi kendinize; bunların hepsi ne içindi? Ben söyleyeyim; meşin bir yuvarlak ve hiç tanımadığınız 11 yabancı için…”

Delikanlılar sus pus olmuş bir şekilde adamı dinliyorlardı. Kiminin gözleri kocaman açılmıştı kiminse ağzı bir karış… Hiç birinden çıt çıkmıyordu. Derken uzaklardan gelen siren sesleri duyulmaya başladı pastanenin içinde. Delikanlılar bir rüyadan uyanmış gibi gözlerini kırpıştırmaya ve birbirlerine bakmaya başladılar. “Haydi gidelim…” dedi içlerinden biri. Bu seste ne bir coşku ne de cesaret vardı artık; sadece korku ve endişe… Ardından hepsi önce yavaş sonra da koşar adımlarla pastaneyi terk ettiler. Giderken hâlâ masasında oturan bu çarpık gülümsemeli, mavi gözlü adama son bir kez dönüp bakamadan da edemediler.

Onlar gittikten sonra pastanedeki diğer müşteriler de koşa koşa olay yerini terk ettiler. Artık içeride sadece ağır şekilde dayak yemiş ve yerden kalkamayan müşterilerle pastanenin sahibi kalmıştı. Bir de masasında oturan gizemli müşteri… Adam kahvesinin son yudumunu da içti ve masa örtüsünün altında olan elini çekip açığa çıkardı. Elinde 45’lik bir Colt tabanca vardı… “Neyse ki seni kullanmama gerek kalmadı.” dedi adam, silahını yavaş hareketlerle elinde evirip çevirirken. Ayağa kalktı ve tabancasını pantolonunun arka kısmında sıkıştırdı. Sandalyenin arkasındaki deri ceketini sırtına geçirirken gözü yerde duran gazeteye takıldı. Saldırgan grup içeri girdiğinde okuduğu gazeteydi bu… Manşette şöyle yazıyordu; “İzmir’de katliam.” Uzanıp gazeteyi yerden aldı ve haberi bir kez daha okudu.

“İzmir’in simgelerinden sayılan Hilton Oteli’nde dün resmen bir katliam yaşandı. Sabah saatlerinde kahvaltı salonunu basan silahlı bir kişi iki ünlü iş adamını ve beş korumayı soğukkanlılıkla öldürdü. Çatışma esnasında birçok müşteri de yaralandı. Saldırıyı yapan kişinin daha önce farklı şehirlerde benzeri cinayetler işleyen gizemli katil olduğu sanılıyor. Kendisine taktığı “Fanatik” lakabı ile anılan suçlu polis tarafından halen aranıyor.”

Adam manşetin yanına basılmış, saçı sakalı birbirine karışmış haldeki katilin fotoğrafına baktı. Bu kendisiydi. Şu anda fotoğraftaki adamla hiçbir alakası yoktu elbette ama bu fotoğraftaki adamın kendisi olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Çenesini sıvazlayarak “Sakal yakışıyormuş.” diye gülümsedi kendi kendine. Sonra da gazeteyi fırlatıp attı. Siren sesleri iyice yaklaşırken siyah fötr şapkasını başına geçirdi, kahvenin parasını masaya bıraktı ve ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce son bir kez pastanenin içinde göz gezdirdi ve “Meşin bir yuvarlak ve hiç tanımadığım 11 lanet adam yüzünden…” diye mırıldandı. Ardından yürüyerek mekânı terk etti.

- Son -

Not: Göztepe taraftarları ile hiçbir alıp veremediğim yoktur, kişiler ve mekânlar tamamen temsilidir.

Newspaper photo by Matt Callow