Kayıp Rıhtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kayıp Rıhtım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2019 Cumartesi

Yeni Paris’in Son Günleri | Kitap İnceleme


China Miéville için son on yılın en yaratıcı fantastik ve bilimkurgu yazarlarından biri demek kesinlikle yanlış olmaz. Genç yaşında Arthur C. Clarke gibi prestijli bir ödülü üç kez, Locus Ödülü’nüyse tam dört kez kazanma başarısı gösteren İngiliz yazar, son derece uç noktalarda gezen hayal gücü ve orijinal kurgularıyla dikkat çekiyor. Yayımlattığı son kısa romanı Yeni Paris’in Son Günleri de yazarın bu özelliğini ziyadesiyle yansıtıyor.

Yurt dışında 2016 yılında basılan kitap bizleri İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Paris’e götürüyor. Ama bildiğimiz tarihin dışına çıkıp, alternatif bir zaman dilimi resmediyor sayfalarında. Bu yeni gerçeklikte tüm sürrealist eserler hayat bulmuş ve Paris’in sokaklarında cirit atmaya başlamıştır. Şehir halkıysa bir yandan işgalci Nazilerle savaşırken diğer yandan da sağı solu belli olmayan bu tuhaf yaratıklarla bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. Sadece bununla kalsa iyi, Nazilerin okült bilimlere olan tutkusu Cehennem ordularını da şehre çekmiş, işleri iyice çorba hâline getirmiştir. İşte bu karmaşada La Main à Plume’dan, yani sürrealist direnişçilerden biri olan Thibaut adındaki genç bir adamın başından geçenleri okuyoruz Yeni Paris’in Son Günleri kitabında.

S-Patlaması

Yeni Paris’in Son Günleri adına S-Patlaması denen, gizemli bir olay sonucunda şehirdeki tüm sürrealist eserlerin hayat bulması etrafına kurulu bir roman. Olay yaşandığı sırada Paris hâlihazırda Nazi işgali altındadır. Hitler’in askerleri tüm sokakları, tüm mahalleleri kontrol etmekte ve yerel halkı demir yumruğunun altında ezmektedir. Derken kaynağı bilinmeyen o esrarengiz patlama gerçekleşir ve sürrealizmle yakından uzaktan alakası olan her ne varsa – tablolar, heykeller, karakalem resimler, biblolar, şiirler ve daha nicesi – açıklanamaz bir şekilde hayat bulur. Böylece Paris’in kisvesi ve şehirdeki güç dengeleri sonsuza dek değişir.

Paris halkı bu sürrealist canlılara manif adını verir. Manifler doğaları gereği karmaşık canlılar. Bizim dilimizi konuşamıyorlar, insanlarla da iyi geçindikleri söylenemez. Daha çok neden orada olduklarını anlamlandırmaya, ait olmadıkları bir dünyada var olmaya çalışıyormuş gibi bir hâlleri var. Bunu tam olarak başaramadıkları için de her şeyi yakıp yıkıyor, hatta Fransız ya da Alman farkı gözetmeksizin karşılaştıkları tüm insanları öldürüyorlar. Bu durum Nazilerin şehri bütünüyle kontrol altına almasına engel oluyor elbette ama Fransız direnişçilerin de manifleri tam anlamıyla bir müttefik olarak göremedikleri, hatta onlardan korktukları da bir gerçek.

Üstüne, Hitler’in kara güneş efsanesine ve okült güçlere karşı duyduğu tutku da işin içine giriyor. Karanlık sanatları kullanarak zaferlerini kesinleştirmek isteyen Naziler bir şekilde Cehennem güçleriyle anlaşma sağlıyor ve envai çeşit iblisi Paris sokaklarına salıveriyor. İblisler ve manifler birbirlerinden ölesiye nefret ediyor ve bu iki ırkın üyeleri bir sokakta karşılaştığında tam manasıyla kan gövdeyi götürüyor.

Ne ilginçtir ki, ya gençliğinde sürrealizmin sıkı bir savunucusu olduğundan ya da tamamen bilinmeyen bir sebepten dolayı, kahramanımız Thibaut ile manifler arasında sıra dışı bir ilişki mevcuttur. Normalde karşılarına çıkan her şeyi ezip geçen bu gerçeküstü varlıklar Thibaut ile karşılaştıklarında şöyle bir duraksıyor, afallıyorlar. Hatta içlerinden bazıları ona zarar vermeye yönelik herhangi bir harekette bile bulunmuyor. Thibaut bu alışılmadık özelliği sayesinde direnişçiler arasında kendisine sağlam bir yer ediniyor.

Kahramanımız hem şehrine hem de yoldaşlarına son derece bağlı biri olarak resmediliyor. Ancak günün birinde (kitabın hemen başında) hiç tanımadığı bir kadın kollarında can verirken genç adamın eline bir iskambil kartı tutuşturuyor ve son nefesinde onu yaklaşan bir tehlikeye karşı bölük pörçük uyarıyor. Ne yapacağını şaşıran Thibaut, anlamlandıramadığı bir içgüdüyle kartı yoldaşlardan saklıyor. Sonrasında da ölen kadının sözlerinin arkasında yatan anlamı çözmek için düşüyor yollara. İşte bu yolculuğu sırasında Sam adındaki kadın bir Amerikalı gazeteciyle kesişiyor yolları. Sam ona bir kitap yazmak için burada olduğunu, bu uğurda Paris’in fotoğraflarını çektiğini ve burada yaşananları tüm dünyaya göstermek istediğini söylüyor. Thibaut kadına pek güvenmese de şehrinde yaşanan bu tuhaf ötesi olayların bir kitapla ölümsüzleştirilmesi fikri aklını fena hâlde çeliyor. O noktadan sonra maceramız hiç beklenmedik, şaşırtıcı yönlere doğru yelken açıyor.

Kitapta Thibaut ile Sam’in başından geçenlerin yanı sıra, 1941 yılında (yani 9 sene önce) yaşananları konu alan bazı ara bölümler de var. Bu kısımlarda Varian Fry (binlerce Nazi karşıtı ve Yahudi mülteciyi soykırımdan kurtaran ünlü Amerikalı gazeteci) ile meşhur roket bilimcisi Jack Parsons’ın (kendisi aynı zamanda okült ustası Aleister Crowley’in bir öğrencisi olur) buluşması anlatılıyor. Bu iki tarihi kişilik arasında geçen olaylar dönemin ünlü sürrealistlerine dek uzanıyor. Evet, bu kısacık romana iki farklı zaman dilimi sıkıştırmayı başarmış Mieville…

10 Ekim 2016 Pazartesi

Yeni Yazar Adaylarının Yapmaması Gereken 8 Şey


Çoğu okurun en büyük hayallerinden biridir kendi adını taşıyan bir kitap bastırmak. Kalemine güvenen, hayal gücü zengin olan, kafasındaki hikâyeleri başkalarıyla paylaşmak isteyen herkes er ya da geç bu yola girer. Kimi çok orijinal fikirlere sahiptir, kimiyse sadece hayran olduğu yazara ve türe yakın eserler vermek ister. Ama hepsi de yazma tutkusuyla dolup taşar.

Son yıllarda internetin iyice yaygınlaşması blogları, online dergileri, aylık öykü seçkilerini ve Wattpad gibi hikâyelerinizi paylaşıp yüzlerce kişiye anında ulaşabileceğiniz platformları da beraberinde getirdi. Bunun yanı sıra kitabınızı kendi kendinize yayınlayabileceğiniz mecralar ya da basım masraflarını ödeyip bastırabileceğiniz yayınevleri de hatırı sayılır ölçüde kendini gösterir oldu. Hâl böyle olunca da kitap bastırma hayali o kadar da “hayal” olmamaya başladı.

Bununla birlikte yazarlık konusunda yeni yazarlara yol gösteren, onlara tavsiyeler verebilecek veya rehberlik edecek kimselerin yokluğu da iyice baş göstermekte. Bu tür kişi ve kurumların eksikliği yeni yazarların çeşitli hatalar yapmasına, kitaplarını hiçbir zaman bastıramamalarına, bastırabilseler bile kendilerini gösterememelerine, birbirinin aynısı ve genellikle de kötü eserler vermelerine neden oluyor maalesef. Ek olarak eserleri ve fikirleri gerçekten iyi olmasına rağmen bunca kalabalık arasında kendisini gösteremeyen, nasıl bir yol izlemesi gerektiğini bilmeyen ve en nihayetinde de kaybolup gidenler de var elbette.

O yüzden yaklaşık altı yıldır gerek yazarlık gerek çevirmenlik gerekse de editörlük alanlarında bu meslekte çalışan biri olarak naçizane bilgilerimi sizlerle paylaşmak istedim. Zira uzun yıllardır hem Kayıp Rıhtım hem de Oyungezer aracılığıyla bana ulaşan insanlar kitaplarını bana bir şekilde okutmayı, benden yorum almayı, eserlerini nasıl bastırabilecekleriyle ilgili kendilerine yol göstermemi istiyorlar. Aradan geçen bu zaman zarfında fark ettim ki hep aynı şeyleri söylüyor, aynı yanlışlara parmak basıyor ve insanlara aynı tavsiyeleri sunuyorum; kısacası herkes aynı hataları yapıyor. Peki nedir onlar? Gelin, hep birlikte bakalım.

1- Kitap okumadan yazar olmaya kalkışmayın

İşte size ilginç bir gerçek: Yazarlığa heves edenlerin neredeyse yarısı hayatında eline kitap almamış kimselerden oluşuyor. Abartılı mı geldi? İnanın hiç de öyle değil. Yayınevlerinde çalışan ya da editörlük yapan tanıdıklarınız varsa kendilerine de sorabilirsiniz. Ama dikkat, işin ucunda bin ah işitme tehlikesi var.

Bu gruba giren kişiler daha çok Rowling, Martin ve King gibi yazarların elde ettiği başarıları, sinemaya uyarlanan eserlerini, imza günlerini vs görüp bu işe heves edenlerden oluşuyor. Onları suçlamıyorum, sonuçta kim bu saydığım isimlerin yanına kendi adını yazdırmak istemez ki? Ama yanıldıkları asıl nokta bu yazarların işe, “Ben bir kitap yazacağım,” diye başlamadığıdır. Hayır, çok okuyarak başladılar.

Bugün belli bir başarıya ulaşmış yazarlardan bu konuda tavsiye istediğinizde 10 kişiden 9’u, “Çok kitap okuyun,” diyecektir, diyorlar da. Kitap okumak, bazılarının iddia ettiğinin aksine, “dilinizi kirletmez.” Kitap okumak romanınızın basılmasına giden yolu uzatan bir “vakit kaybı” da değildir. Tam aksine üslubunuzu ve kelime dağarcığınızı geliştirir. Hayal gücünüzü zenginleştirir. Size yeni ufukların kapılarını açtığı gibi yapmamanız gereken veya hoşlanmadığınız şeyleri de görmenizi sağlar. Ustaların belli başlı olayları nasıl betimlediğini bilmeden, farklı anlatım tekniklerini deneyimlemeden nasıl bir yazar olunabilir ki?

1 Mayıs 2016 Pazar

Bitmeyen Savaş: Hugo Ödülleri

Hugo jürisi, 1976 yılında büyük ödülü Bitmeyen Savaş’a layık gördüklerinde ileride bir gün aynı isimle ama farklı bir şekilde anılabileceklerini akıllarının ucundan bile geçirmemiştir muhakkak. Ancak bugünlerde, bilhassa da şu son 3-4 yıldır Hugo denince akla ilk gelen şey bu oluyor maalesef: Sağ ve sol görüşlü sanatçıların bitmek bilmeyen savaşı… 

Bildiğiniz gibi Sad Puppies ve Rabid Puppies adlı iki aykırı grup bir süredir Hugo Ödülleri oylamalarını kendi seçtikleri eserler doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor. Biz de geçen yıl tüm bu süreci “Çanlar Hugo Ödülleri İçin Mi Çalıyor?” adlı makalemizde detaylı olarak kaleme almış, daha sonra da “Hugo Ödülleri’nin Ardından” adlı yazımızla son yaşananları sizlere aktarmıştık. Eğer Sad&Rabid Puppies isimleri size yabancıysa ve olaylara tam olarak hâkim değilseniz az önce bahsettiğim yazılara bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Özet geçmek gerekirse, her iki grup da geçen yıl büyük bir hezimete uğradı ve hiçbir dalda tek bir ödül bile alamadılar. Guardian, Tor, John Scalzi ve G.R.R. Martin gibi isimlerin önderliğinde bir araya gelen karşıt görüşlü yazarlar, yayınevleri ve okurlar Sad&Rabid Puppies gruplarının önerdiği tüm eserlere “Ödül Yok” kaşesi vurdu. Böylece Hugo tarihinde bir ilk yaşandı ve 5 kategoride kimseye ödül çıkmadı.

Bu ağır hezimetin ardından herkes Sad&Rabid Puppies’in etkisinin azalacağını ve bu yıla çok fazla etki edemeyeceğini iddia etmişti (ya da daha doğrusu ummuştu). Ancak bildiğiniz üzere 2016 Hugo Ödülü aday listesi geçtiğimiz gün resmen açıklandı. Ve görüldü ki durum hiç de öyle değil…

28 Kasım 2015 Cumartesi

Özüne Sadık Bir Film: Küçük Prens

Yüreğiyle bakmayan kişi gerçeği göremez…


Küçük Prens deyince aklınıza ilk olarak ne geliyor? Büyüklerin inatla şapka olarak gördüğü fil yutmuş yılan resmidir belki de zihninizde ilk canlanan. Ya da gün batımını günde kırk üç kez seyredebileceğiniz kadar küçük gezegenini hatırlıyorsunuzdur kahramanımızın. Veya o nazlı mı nazlı, güzel mi güzel güldür aklınıza düşen, tıpkı Prens gibi…

Cevabınız ne olursa olsun hepimizin fikir birliğine varacağı tek bir nokta var; o da Antoine de Saint-Exupéry’nin 1943 yılında kaleme aldığı Küçük Prens’in sadece sıradan bir çocuk masalı değil, aynı zamanda yetişkinlere yönelik eşsiz bir mesaj olduğu. Kaç yaşında olursak olalım her okuyuşumuzda farklı bir anlam çıkarırız o bir avuç sayfasında anlatılanlardan. Küçük bir çocukken nasıl bir yetişkin olmak istemediğimizi, koca bir yetişkinken de içimizdeki çocuğu kaybetmemek için ne yapmamız gerektiğini öğreniriz âdeta. Ne kadar tuhaf, değil mi? Ve ne kadar büyüleyici… İşte bu yüzde “7’den 70’e” tanımının en çok yakıştığı eserlerden biridir Küçük Prens. Bir bireyin büyürken kaybettiklerini, hayat denen bu çetin mücadelede “yetişkin olmak” adına neleri feda ettiğini ve aslında ne kadar da boş şeylerle uğraştığımızı anlatmak için masum bir çocuğun bakış açısından daha uygun ne olabilir ki?

Peki ruhumuzda böylesine derin izler bırakan bir eseri animasyon filmine dönüştürmek akıllıca bir seçim mi? Sinema hem ses hem de görme duyularımıza hitap ettiğinden duyguları yansıtmanın daha üstün bir aracıdır elbette, ancak bugüne dek ne gönül yarılarının beyazperdede hezimete uğradığını gördük de kitaplarımıza sarılıp “o şeyi” hiç izlememiş gibi yapmayı tercih ettik sayısını unuttuğumuz kerelerce. Ama korkmayın, çünkü ne mutlu ki söz konusu Küçük Prens’in son filmi olunca bunun tam tersi bir durum geçerli. Zira yönetmen Mark Osborne ve ekibi sadece kitabın özüne sonuna dek sadık kalmakla yetinmiyor, onu bir adım öteye, günümüze taşıyarak çok daha ilginç bir hâle getiriyor. Aynı masala bir başka küçük çocuğun gözünden bakmamızı sağlayarak…

27 Ağustos 2015 Perşembe

Neil Gaiman'ın Zümrüt Soruşturması Üzerine...


Bilmem hatırlar mısınız, bundan iki-üç yıl önce Neil Gaiman'ın Zümrüt Soruşturma (A Study ın Emerald) adlı hikâyesini çevirmek gibi çılgınca bir işe kalkışmıştım. O zamanlar henüz amatör sayılırdım (gerçi kendimi usta görmüyorum hâlâ) ve ilk uzun soluklu işlerimden biri olacaktı. Hikâye, Sherlock Holmes efsanesini Cthulhu mitosuyla çok başarılı bir şekilde birleştirmesiyle ünlü. Ben de bu iki evreni bir ayrı sevdiğimden öykünün bendeki yeri de bir ayrıydı/ayrıdır doğrusu. İşte bu nedenlerden dolayı bayağı heyecanlanmış, çok da özenmiştim hazırlarken.

Sonra büyük gün geldi çattı ve Yüce Eskiler, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dedektifiyle ilk Türkçe danslarına başladı Kayıp Rıhtım'da. Yorumlar geldi, tebrik edenler oldu, eleştirenler de. Her hâlükârda güzel bir deneyimdi kendi adıma.

Sonra derken, Periyodik Neşriyat adlı bir rıhtımperver (kendisi İngilizce öğretmenidir) hiç beklemediğim bir şey yapıp çevirimi enine boyuna, inciğine cıncığına, noktasına virgülüne kadar kesti, biçti ve inceledi. Çok şaşırmıştım doğrusu. Aynı zamanda da çok gururlanmış, mutlu olmuştum. Eleştirilerini de kulağıma küpe etmiştim elbette. O günden beri ne zaman aklıma bu hikâye gelse Periyodik Neşriyat'ın kulağını çınlatır, çok zorlandığım bir anda yazdıklarını hatırlarım. Motivasyon kaynağıdır benim için.

Ama nedense bugüne dek onu başkalarıyla paylaşmak hiç aklıma gelmemişti. Halbuki çevirim kadar sevgili Periyodik Neşriyat'ın bu özenli çalışması da göz önünde olmayı hak ediyordu. Hatta daha fazla. O nedenle hazır aklıma gelmişken hemen kendisini buraya taşıyayım dedim. Buradan kendisine kocaman teşekkürler!

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Çanlar Hugo Ödülleri İçin Mi Çalıyor?



Fantastik ve bilimkurgu edebiyatının en saygın ödüllerinden biri olan Hugo Ödülleri bu yıl politik savaşların gölgesinde kaldı. Sağcılar ve solcular arasındaki ezeli rekabet ödüllere de sıçradı ve ortaya belki de bir daha asla tamir edilemeyecek derecede hasarlı bir sonuç çıktı.

Önemli not: Bu yazı hazırlanırken hiçbir şekilde taraf tutulmamış, olaylara tamamen objektif bir bakış açısı getirilmeye çalışılmıştır. Amaç kesinlikle sağ ya da sol ağırlıklı bir görüş sunmak değil, tam aksine Hugo Ödülleri’nde yaşanan olayları en ayrıntılı şekilde aktarmaktır. Eğer okurken yazarın taraf tuttuğu gibi bir izlenime kapılacak olursanız lütfen samimiyetle yazılmış bu notu göz önünde bulundurun.


1953 yılından beri düzenlenmekte olan Hugo Ödülleri’nin bilimkurgu ve fantastik edebiyatı için önemi ve prestiji su götürmez bir gerçektir. Bugüne dek Isaac Asimov, Ursula Le Guin, Arthur C. Clarke, G.R.R. Martin ve Neil Gaiman gibi pek çok yetenekli ustanın hak ettiği ilgiyi görmesini sağladığı gibi Dune, Karanlığın Sol Eli, Ender’in Oyunu, Neuromancer ve Mülksüzler gibi ölümsüz eserlerin dünyanın dört bir yanındaki kitap tutkunlarıyla buluşmasına da önayak olmuştur. Hangimiz bu ödüle layık görülen bir eseri okuma listemize eklemedik ya da üst sıralara taşımadık ki?

Hugo’yu diğerlerinden farklı kılan en önemli unsur, adayların da galiplerin de okurlar tarafından belirlenmesidir hiç kuşkusuz. Örneğin Nebula Ödülleri, Amerikan Fantastik ve Bilimkurgu Derneği tarafından dağıtılır. Ama Hugo Ödülleri her yıl düzenlenen WorldCon’a (Dünya Fantastik ve Bilimkurgu Kongresi) katılan, o yıl çıkmış kitapların çoğunu okuyan ve 40 dolarlık üyelik ücretini ödeyecek kadar kendini bu işe adamış gerçek kitap kurtları tarafından belirlenir.

Ya da belirlenirdi… Bu yıla dek. Çünkü 2015 Hugo Ödülleri şimdiye kadar benzerine rastlanmamış bir politik çekişmenin savaş alanına dönmüş durumda. Hem de gerçek anlamda… Eğer sitemizde düzenli olarak paylaştığımız ödül haberlerini takip ediyorsanız bu yılki Hugo listelerini de görmüşsünüz demektir. Ve muhtemelen sizler de bizim gibi kafanızı kaşımışsınızdır. Evet, her ödül haberinde karşımıza çıkan Ancillary Sword’u ve sürpriz bir şekilde çok sevdiğimiz Dresden Dosyaları’nı orada görmek güzeldi ama… 6 farklı eserle 3 ayrı dalda birden aday olarak rekor kıran şu John C. Wright da kimdi? Diğer ödüllerde (Locus, Nebula, World Fantasy) karşımıza sık sık çıkan Peripheral (William Gibson), Lock In (John Scalzi), The Three-Body Problem (Cixin Liu), Bay Mercedes (Stephen King) ve övüle övüle bitirilemeyen tüm o diğer kitaplar neredeydi? Kimdi bu aday listelerini dolduran tanınmayan isimler?

Evet, Türk okurlar olarak ödül haberlerindeki isimlerin bir kısmını çoğunlukla tanımıyor oluruz zaten; fakat arada iki-üç tane tanıdık yazar illa ki satır aralarından bize el sallar. Ama bu yıl değil… Çünkü bu yıl aday olan isimlerin %90’ını Amerikalı okurlar bile tanımıyor. Bu bir şaka değil, acı gerçeğin ta kendisi. Peki bu nasıl mümkün olabilir? Bu sorulara yanıt bulabilmek için DeLorean’ımıza atlayıp zamanda biraz geriye gitmemiz gerekiyor.

12 Şubat 2015 Perşembe

Ve sonunda...

Çizim: Ömer TUNÇ

1765, Atlas Okyanusu
Fırtına Kuşu adlı yelkenli ticaret gemisi, rüzgârın on iki köşesinden birini arkasına almış bir şekilde Atlas Okyanusu’nun kuzey sularında ağır ağır yol alıyordu. Gemi bu gösterişli ismini dillere destan bir sürate sahip olmasına değil, pek çok öfkeli fırtınanın gazabından yelkenlerini başarıyla sıyırmasına borçluydu. Lâkin, her güzel şeyin bir sonu vardır kuralı ta o zamanlarda bile geçerliydi… Çünkü o günün erken saatlerinde başlayan ve gökyüzü yıldızlarla bezeninceye kadar devam eden şiddetli bir fırtına geminin ahşaptan gövdesine deniz tuzuyla işlenmiş o payeyi bir hışımla söküp atmıştı. Fırtına Kuşu bu şiddetli hava muhalefetini atlatmıştı atlatmasına ama tek parça olduğunu söylemek bir hayli zordu; üç direğinden birini ve mürettebatının yarısını okyanusun lacivert sularına gömmüştü. Geriye kalan iki yelkeninin lime lime, hayatta kalan mürettebatının da bitap durumda olması cabasıydı.

Vakit gecenin ilerleyen saatleri olmasına rağmen ortama kızıl bir ışık hâkimdi, zira dolunay bu gece sanki fırtınanın kıydığı canların kanıyla yıkanmışçasına kıpkırmızıydı. Kaptan Johnson fırtınayı atlatmalarının ardından hızlı bir hasar raporu çıkarmaları için adamlarına emirler yağdırmış, gemisinin okyanusun dibiyle kucaklaşmayacağına emin oluncaya kadar da onlara rahat yüzü göstermemişti. Ancak içindeki kuşku iblisçiklerini öldürdükten sonra hemen hemen tüm mürettebatına yaralarını yalayıp dinlenmeleri için izin vermişti; dümenciyi mecburen her zamanki yerinde bırakmıştı, gözcü direğine de pineklemeyeceğine güvendiği bir adam yerleştirmişti. Kendisiyse hem yardımcısı hem de kafası matematiğe en çok çalışan (yani en azından ona kadar sayabilen) birkaç adamıyla birlikte kaybettikleri ticari malların hesabını yapıp bu durumun kesesine ne kadar zarara mâl olacağını hesaplamakla meşguldü.

Hayatta kalan şanslı azınlık, yitirdikleri kürek arkadaşlarının yasını tutsa da güneşi bir kez daha göreceklerini bilmenin huzuruyla içten içe sevinmeden, hâlâ yaşadıkları için şükretmeden edemiyorlardı. Ah bir de ayın şu melun rengi olmasaydı! Mürettebattan bazıları tepelerinde asılı duran o meşum yuvarlağa bakarak, “Kötü şans,” diye fısıldıyorlardı kendi aralarında. “Kötü şans…”

Kızıl renkli dolunay oldukça yaygın bir denizcilik alametiydi ve hayra yorulduğu vakitler pek azdı. Kimilerine göre bu, denizin altında yaşayan ve yıldızların doğru konuma gelmesini bekleyen doğaüstü varlıkların uyanacağı günün yaklaştığını gösteren bir işaretti. Kimilerine göreyse kutsal kitaptaki kıyamet alametlerinden biriydi ve Tanrı’nın çok yakında dünyanın tıpasını çekeceğini, her şeyin sona ereceğini gösteriyordu. Bazıları bu yaklaşımı gülünç buluyor ve Büyük Gün gelip çattığında Yüce Buda’nın onları bu batıl inançları için cezalandıracağını söylüyordu. Bazılarıysa tüm bunlara gülüp geçiyor ve Allah’ın izniyle her şeyin yolunda gideceğini savunuyordu. Ama hangi görüşe inanırlarsa inansınlar yalnız kaldıklarında bir köşeye çekilip koyunlarında sakladıkları haçları, muskaları, Yahudi yıldızlarını, kutsal inek sembollerini ve çeşitli tılsımları öperek annelerinden öğrendikleri birkaç duayı yarım yamalak fısıldamayı da ihmal etmiyorlardı.

Tartışmalar, hesaplamalar ve ahlar vahlar eşliğindeki istirahat başlayalı çok olmamıştı ki gözcü direğindeki tayfadan gecenin kızıl sessizliğini delen bir bağırış yükseldi: “Sancak tarafında bi filika!”

Henüz günün yorgunluğuna yenik düşmeyen birkaç kişi geminin güvertesine koşturdu. Kaptan Johnson ve yardımcısı Gilbert da hemen arkalarındaydı. İçlerinden biri bir gemi fenerini tutuşturup havaya kaldırdı ve ileriye doğru tuttu; ama buna gerek yoktu, kızıl dolunay etrafı yeterince aydınlatıyordu.

“Orda!” diye bağırdı tayfalardan biri, tuzlu su ve palamarlar tarafından iyice yıpratılmış parmağını ilerideki bir noktaya uzatarak.

Kaptan fırtınaların gürültüsü üzerinden duyurmaya alıştığı o gür sesiyle o tarafa doğru bağırdı. “Hey! Sandaldaki! Kimdir o?”

Cevap gelmedi, fakat filikanın içinde boylu boyunca uzanan bir karaltı kıpırdayıp inledi.

“İblisler…” diye inledi Sünger lakaplı bir diğer tayfa. Diğerlerine göre nispeten daha kısa ve göbekli biriydi. “Kızıl ayın laneti! Bizi almaya geldiler! Kötü şans! Kötü!”

30 Kasım 2014 Pazar

Hayalet Avcıları 30 Yaşında


90’lı yıllarda çocuk olduysanız hepinizin hayalindeki oyuncak ya bir Işın Kılıcı olmuştur ya da bir Proton Paketi. Hatırlıyorum da, ne zaman okul çantamızı sırtımıza taksak hemen aklımıza Hayalet Avcıları’nın alameti farikası sayılan bu ‘nükleer oyuncaklar’ geliverirdi. Hele bir de elimizde şemsiye benzeri bir şey varsa tamam! Anında abidik gubidik hecelerden ibaret olan İngilizcemizle jenerik müziğini mırıldanır (Huu guyu kaal? Goost bastır!!), deli danalar gibi koştururduk etrafta. İşte bu kadar hayatımızın içindeydi zamanının çok ötesindeki bu kült film. Hatta hâlâ öyle… Gösterime girdiği 7 Haziran 1984 tarihinin üzerinden bunca zaman (30 yıl!) geçmesine rağmen bugün bile her izleyişimde aynı keyfi alıyor ve esprilerine ilk kez duyuyormuş gibi gülebiliyorum. Ama bir filme klasik payesini kazandıran şey de bunlar değil midir zaten?

Ne ilginçtir ki Hayalet Avcıları bu kadar başarılı olmasını tesadüflere ve doğaçlamalara borçlu. Tabii bir de geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Harold Ramis’e (toprağı bol olsun). Çünkü filmin ilk taslağı şu anki hâlinden çok çok daha farklıymış. Oldukça hayalperest biri olan Dan Aykroyd, tıpkı “Blues Brothers” gibi hem kendisinin hem de sahne arkadaşı John Belushi’nin başrolleri oynayacağı yeni bir film çekme hevesiyle başlamış filmin senaryosunu yazmaya. Aykroyd’un ilk taslağı hem zamanda hem de boyutlar arasında yolculuk edebilen ve buralarda devasa hayaletlerle savaşan “Ghost Smashers” adlı üç kişilik bir ekibin maceralarını konu alıyormuş. O dev hayaletlerden biri de Stay-Puft Marshmallow Man imiş elbette… SWAT tarzı kıyafetler giyen bu ekip; hayaletleri ‘asalarla’ avlıyor, ıssız bir arazinin ortasındaki benzin istasyonunun altında saklanıyor ve uçan, siyah bir araba kullanıyormuş. Yönetmen Ivan Reitman ana fikri beğense de filmin o zamanın imkânlarıyla çekilmesinin olanaksız olduğunu belirtmiş ve Aykroyd’u bir diğer senariste, Harold Ramis’e yönlendirmiş. Daha gerçekçi biri olan Ramis’in devreye girmesiyle birlikte filmdeki pek çok fantastik öğe yerini daha gerçekçi ve bilimsel şeylere bırakmaya başlamış. Proton paketleri, itfaiye binası, Ecto-1, Egon’un bilimsel konuşmaları ve daha pek çok şey bu şekilde ortaya çıkmış. Fakat kader orada da durmamış.

13 Kasım 2014 Perşembe

Dumbledore’un Ordusu, Quidditch Dünya Kupası Finalleri’nde Tekrar Toplanıyor

Quidditch World Cup

Dumbledore'un Ordusu Quidditch Dünya Kupası Finalleri'nde Tekrar Toplanıyor

Gelecek Postası'nın Dedikodu Yazarı Rita Skeeter'ın Kaleminden

Ünlüler vardır, bir de ünlüler vardır. Büyücülük dünyasının pek çok ünlü yüzünün Patagonya Çölü'ne kurulmuş bu tribünlere teşrif ettiğini gördük. Bakanlar ve devlet başkanları, Celestina Warbeck, Amerikanın münakaşacı büyücü müzik grubu Kırık Kanatlı Snitchler... hepsi de kalabalıkların heyecanla dalgalanmasına, birer imza alabilmek için çalkalanmasına, hatta şeref tribününe erişebilmek için insanların başlarının üzerinden Köprü Büyüleri yapmalarına neden oldu.

Ama kötü şöhretli büyücülerden oluşan malum bir çetenin (artık en parlak dönemlerindeki dinç yüzlü gençler olmamalarına rağmen hâlâ tanınabilir durumdalar) finalleri izlemek için buraya geldiği duyulduğunda kamp sahasında ve stadyumda oluşan heyecan daha önce görülen hiçbir şeye benzemiyordu. Kalabalık çılgınca koşturmaya başlarken çadırlar uçuştu ve küçük çocuklar ezildi. Hayranları, Dumbledore'un Ordusu'nun görüldüğü söylenen bölgeye dünyanın dört bir yanından akın etti. En çok da hâlâ Seçilmiş Kişi olarak adlandırdıkları adamı şöyle bir görebilmek için...

Potter ailesi ile Dumbledore'un Ordusu'nun diğer üyeleri kamp alanının VIP alanında, yani kuvvetli tılsımlar ve Güvenlik Büyücüleri tarafından korunan bölgede ağırlandı. Varlıkları, güvenlik kordonuna alınmış alanın etrafında hepsi de kahramanlarını göz ucuyla da olsa görmek isteyen kişilerden oluşan büyük kalabalıkların toplanmasına neden oldu. Bugün saat 15'te, Potter iki küçük oğlunu gürültülü çığlıklar eşliğinde oyuncuların yerleşkesine götürüp Bulgar Arayıcı Viktor Krum'la tanıştırdığında dileklerine kavuştular.

34'üne girmek üzere olan ünlü Seherbaz'ın siyah saçlarına birkaç gri tel düşmüş olmasına rağmen, kimilerine göre on iki yaşındaki tarzdan yoksun bir çocuğa daha çok yakışacak o karakteristik yuvarlak çerçeveli gözlüklerini takmaya devam ediyor. Şimşek biçimli ünlü yara izinin bir arkadaşı var; Potter sağ elmacık kemiğinin üzerinde çirkin bir kesik taşıyor. Bu yaranın nasıl oluştuğuna dair bilgi talep ettiğimizde, Sihir Bakanlığı'nın her zamanki yanıtıyla karşılaştık: "Size daha evvel 541 kez söylediğimiz gibi, Seherbaz Bürosu'nun çok gizli işleri hakkında yorum yapmıyoruz Bayan Skeeter." Peki ne saklıyorlar? Seçilmiş Kişi bir gün hepimize patlayacak, bizi yeni bir terör ve kargaşa çağına sürükleyecek yeni gizemlere mi bulaştı?

20 Eylül 2014 Cumartesi

Elif - Kitap İnceleme

MonokL Yayınları, 2014, 368 Sf.
Çevirmen: Gökhan Sarı
Editör: M. İhsan Tatari
Günümüz fantastik edebiyat okurunun en büyük sorunu artık pek az orijinal eserle karşılaşabilmesidir. Misal, eğer bir High Fantasy okuyorsanız sayfaların arasında elflerle cücelerin cirit atacağını, çok büyük bir karanlık varlığın alt edilmesi gerektiğini ya da bir seçilmiş kişinin büyümesine tanıklık edeceğimizi bilirsiniz. Maalesef bu durum fantastiğin diğer dalları için de geçerlidir. Neyse ki arada çok nadiren de olsa yukarıda saydığımız kalıpları umursamayan ve “Artık beni hiçbir şey şaşırtamaz,” diyen okurları bile ters köşeye yatırmayı başarabilen farklı eserler de çıkıp yüzümüze çılgınca bir sırıtış yerleştirebiliyor. G. Willow Wilson’ın kaleme aldığı Elif de işte tam da bu sınıfa giren kitaplardan biri.

Elif (ya da orijinal adıyla Görünmez Elif) konusunu iki sağlam temele dayandırıyor. Bunlardan ilki Kur’an-ı Kerim’deki her kelimenin aslında birden fazla anlamı olması ve yıllar geçtikçe yeni anlamlar kazandığı gerçeği. Yıllar içinde sürekli kendini yenileyen ve okuyanın algısına, bilgi seviyesine, bakış açısına göre değişen bir yapısı vardır kutsal kitabımızın. Bunun en güzel örneğini yine bizzat yazar veriyor bizlere: Arapçada “Zerre” kelimesi, Kur’an’ın indiği ilk yıllarda “kum taneciği” anlamına gelirmiş, çünkü o zamanlarda bilinen en küçük parçacık buymuş. Fakat aynı kelime bugün “atom” anlamında kullanılmaktadır (Kim bilir, belki de yarın nano-teknoloji için kullanılır).

Kitabın temellerini dayandırdığı ikinci gerçek ise Fransız yazar Petis de la Croix’nın on altıncı yüzyılda kaleme aldığı, kaynağı bugün bile bir muamma olan Binbir Gündüz Masalları. De la Croix’nın iddia ettiğine göre, bu öyküleri kendisine bir derviş anlatmıştır, fakat yöre tarihine hâkim olan zatlar o tarihe dek bu öykülerin hiç duyulmadığı konusunda hemfikirdir. Genel kanı De la Croix’nın bu kitabı o zamanların popüler eseri Binbir Gece Masalları’ndan esinlenerek, kendi başına yazdığı yönündedir. İşte Wilson bu iki unsuru çok başarılı bir şekilde harmanlayıp işin içine çizgi-roman yazarlığından gelen zengin hayal gücünü de katarak ortaya oldukça sürükleyici bir eser çıkarmış.

Hikâyemiz Reza adlı, İranlı bir arifin gerçek bir cini hapsetmesiyle ve ona zorla Binbir Gündüz Masalları’nı anlattırmasıyla başlıyor. Görünürde alelade masallardan oluşan bu derleme, içinde tamamen cinler tarafından yazılmış, tuhaf öyküler barındırmaktadır. Fakat aslında Kur’an benzeri, çok katmanlı bir dil kullanmakta ve içerisinde çok daha derin anlamlar barındırmaktadır. Reza bu gerçeğin farkındadır ama hikâyelerin manalarını çözemez. Fakat gelecekte birilerinin yapabileceğini iyi bildiğinden öyküleri özenle, tek tek kaydeder.

Ardından yüzlerce yıl sonrasına, isimsiz bir Orta Doğu şehrine gidiyor ve kitaba ismini veren kahramanımızla tanışıyoruz. (Gerçi onu “kahraman” diye nitelendirmek pek doğru olmaz, çünkü çoğu zaman o da olaylar karşısında en az bizim kadar şaşkın, hatta bazen de patavatsız biri oluyor.) Kendisi hayatını hackerlık yaparak kazanan, gerçek ismi yerine ekran adını, yani elifbanın ilk harfi olan Elif’i kullanmayı tercih eden genç bir delikanlıdır. Sansüre ve sansürcülere karşı koyan herkese din, dil, ırk gözetmeksizin yardım eder. İşi bu insanlara sanal alemde koruma sağlamak ve yakalanmalarına engel olmaya çalışmaktır. Ama ne ailesinin ne de çok samimi olduğu kapı komşularının kızı Dina’nın bundan haberi yoktur. Babası Arap, annesiyse Hintlidir ve karışık kanının Arapların ağır bastığı bu ülkede kendisine pek de yardımcı olduğu söylenemez. Ama bu durum internetten tanıştığı İntizar adlı, zengin ve genç bir Arap kızıyla âşk yaşamasına engel olmaz.

Derken bir gün işler raydan çıkmaya başlar. Devletin içinde Tanrı’nın Eli kod adlı, çok yetenekli bir anti-hacker ortaya çıkar. Kimliği kimse tarafından bilinmemektedir, ama tüm korumaları üstün bir başarıyla yıktığına kimsenin şüphesi yoktur. Şehirdeki tüm haktivistler birer birer yakalanmaya başlar, sıranın Elif ile arkadaşlarına gelmesi çok yakındır. Bu da yetmiyormuş gibi babası İntizar’ı başkasıyla evlendirmeye karar verir. Hatta başlık parası bile hazırdır. Çaresiz ve umutsuz İntizar babasının bu isteğine rıza göstermek zorunda kalır. Ama ‘müstakbel’ nişanlısından intikam almayı da ihmal etmez ve adamın çok çok çok istediği bir şeyi gizlice Elif’e gönderir: Elf Yevm, yani Binbir Gündüz Masalları. Olaylar da o noktadan sonra iyice karmaşık bir hâl alır.

Elif o noktadan sonra bir yandan Tanrı’nın Eli adlı anti-hackerdan ve Devlet Güvenlik ajanlarından kaçmaya, diğer yandan da Elf Yevm’in sırrını çözmeye çalışmaya başlıyor. Üstelik istemeden de olsa işin içine Dina’yı da katıyor. Sonunda kendilerine yardımcı olabileceğini umdukları, Vampir Vikram adlı birinin yanında alıyorlar soluğu. Ama o da ne? Vikram normal bir insan değil, düpedüz cindir! Hem de ne cin!

Vikram’a özel bir paragraf açmak istiyorum, çünkü kendisi açık ara farkla son yıllarda okuduğum en eğlenceli karakterdi. Az önce de belirttiğim gibi kendisi bir cin. Ama Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndaki gibi değil. Silah kaçakçılığı yapan, adam yiyen, elini kana bulamaktan çekinmeyen biri. Bununla birlikte olmayacak yerlerde olmayacak şeyler yaparak okuru sürekli şaşırtmayı ve yüzünüze kocaman bir gülücük yerleştirmeyi de çok iyi başarıyor. Zaten kitap da işe onun girmesiyle şekil değiştiriyor. Hackerlarla ve devlet ajanlarıyla dolup taşan konuya bir anda cinler alemi de giriyor ve her şey pek bir şenleniyor. Vikram’la ilgili bir diğer ilginç anekdotta kendisinin M.Ö. 700 yılı civarında Sanskritçe olarak yazılan ilk vampir hikâyesinden alınmış olması (Vikram ve Vampir).

Kitabı okurken oldukça keyifli ve bol karakterli bir maceranın yanı sıra satır aralarında da pek çok şeye rastlıyorsunuz. Orta Doğu ülkelerinin genel durumuna, baskıcı rejimlere, kültür farklılıklarına, İslam’ı yanlış anlamaya meyilli batılılara ve Müslümanlığa sonradan geçmiş bir kadının yaşadığı zorluklara dair pek çok şey barındırıyor sayfaları arasında. Bu son ikisi özellikle ilginç çünkü kitabımızın yazarı G. Willow Wilson, Amerika’da doğmuş ama daha sonra Müslümanlığı tercih edip eşiyle birlikte Mısır’a yerleşmiş bir bayan. O nedenle olaylara onun gözünden bakmak gayet enteresan bir tecrübe oluyor bizler için.

Wilson aynı zamanda tam bir çizgi-roman hastası ve şu aralar Marvel Comics bünyesinden çıkan Ms. Marvel serisinin yazarlığını yapıyor. Bizler onu belki de en iyi M.K. Perker ile birlikte çıkardığı “Kahire” adlı çizgi-romandan tanıyoruz. Bunun yanı sıra teknolojiye ve internete de bir hayli ilgi duyuyor. Kısacası Wilson cinlerden, İslam’dan, internetten, Orta Doğu ülkelerinden ve daha pek çok şeyden dem vururken neden bahsettiğini çok ama çok iyi biliyor. O yüzden, Ian McDonald’ın kaleme aldığı ve bizleri hayal kırıklığına uğratan Derviş Evi’nin aksine, kitapta ele aldığı konulara oldukça hâkim olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Üstüne bir de çizgi-roman tadında; aksiyonu, macerası, karakteri ve kahkahası bol bir macera eklediniz mi kesinlikle kaçırılmaması gereken kitaplar arasına rahatlıkla giriyor Elif.

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

22 Ocak 2014 Çarşamba

John Scalzi Öyküsü Türkçede!

Yaşlı Adamın Savaşı serisiyle tanıdığımız yazar John Scalzi’nin ilk kez 2007 yılının şubat ayında Subterranean Magazine Online’da yayınlanan ve En İyi Alternatif Tarih hikâyesi dalında Sidewise Ödülleri’ne aday gösterilenMuhtemel Geleceklerden Mektuplar #1: Alternatif Tarih Araştırmaları Sonuçları öyküsü Türkçe olarak Kayıp Rıhtım’da!

Hatırlayacağınız üzere geçen yıl Scalzi ile yine yaş kutlaması sebebiyle bir röportaj gerçekleştirmiştik. Bu yıl da kendisiyle ilgili bir şeyler yapmak istedik ve bir öyküsünü çevirmeye karar verdik, kendisine ulaştık. Sizler için ilk kez 2007 yılının şubat ayında Subterranean Magazine Online’da yayınlanan ve En İyi Alternatif Tarih hikâyesi dalında Sidewise Ödülleri’ne aday gösterilen Muhtemel Geleceklerden Mektuplar #1: Alternatif Tarih Araştırmaları Sonuçları öyküsünde karar kıldık!

Umuyoruz bu güzide öyküyü sizler de seversiniz. Scalzi’ye yardımı ve izni için bir kez daha teşekkür edelim. Dilerseniz sözü daha fazla uzatmayalım ve öyküyü okumanız için sizleri BURAYA alalım!

İyi okumalar.

13 Ocak 2014 Pazartesi

Yazar Adaylarına Ustalardan Tavsiyeler


Yazar olmak zor, bu dalda ustalaşmak ise çok daha zor. Yine de hemen hemen her kitap kurdunun kalbinde kendi kaleminden dökülen satırları günün birinde basılı olarak görmek yatar. Küçük bir çoğunluk öyle veya böyle bunu başarır, geri kalanlarıysa o kadar şanslı değildir. Bunun pek çok sebebi olabilir: imkânsızlıklar, tembellik, korku… Ama en büyük nedenlerinden biri yol gösteren kimsenin olmamasıdır kuşkusuz. Çünkü, her ne kadar bazı kesimler aksini iddia etse de, bu iş mektepte ya da eğitici bir kitap okuyarak öğrenilmez.

Peki nedir bu işin sırrı? Mavi yerine kırmızı hapı yutmak mı? Havlunuzu yanınızdan ayırmamak mı? Yoksa saatte 88 mile çıkan DeLorean’ınızla geleceğe gidip ünlü yazarların bizim zamanımızda henüz basılmamış kitaplarını alıp onlardan önce basmak mı? (Hmm, bu fikir fena değilmiş) Tabii ki hayır. Ama kalkıp da burada sizlere ahkâm kesecek değiliz. Her işte de olması gerektiği gibi bu konuyu da ustalarına soralım dedik ve sizler için bu makaleyi derledik.

Kayıp Rıhtım 6. Yıl Projeleri kapsamında gerçekleştirdiğimiz bu dosyamızda, bakın yazarlar ne tavsiye etmişler. Özellikle bizleri kırmayıp görüşlerini sunan yerli yazarlarımıza sonsuz teşekkürler! Projemize ulaşmak için BURAYA tıklayabilirsiniz.

İyi okumalar!

19 Mayıs 2013 Pazar

Eski Dostlar

Fötr bir şapka ve yıllanmış, lacivert bir takım elbise giyen yaşlı adam gözlerini kırpıştırarak etrafına bakındı. Soluna doğru uzanan, kırmızı halıyla kaplı karanlık ve dar bir koridorun üzerinde duruyordu; sağ yanında üzeri posterler ve gösteri afişleriyle kaplı bir duvar vardı. Loş ışıkla aydınlatılmış bir vestiyerin önündeydi. O anda sırtındaki paltoyu görevliye teslim etmek üzere çıkarıp eline almış olduğunu fark etti. İşin garip tarafı oraya ne zaman geldiğini, orada ne kadar zamandır durduğunu ve paltosunu ne ara çıkarttığını bilmemesiydi. Aslına bakarsanız şu anda nerede olduğuna dair hiçbir fikri yoktu. Bir kez daha, bu kez meraklı bakışlarla etrafına bakındı. Vestiyerde bir görevli görünmüyordu, karanlık koridorda da kendisinden başka kimsecikler yoktu. Geriye dönüp arkasında kalan çift kanatlı cam kapıya dikti gözlerini. Tersten de olsa üzerindeki harfleri okumayı başardı: Eski Dostlar Kulübü. Bu isim de kendisine bir şey çağrıştırmamıştı. Derken kesik kesik öten, hafif bir dıt! sesi duyar gibi oldu.

Dıt!… Dıt!… Dıt!…

Sesin kaynağını görebilmek için bir kez daha bakındı etrafına, sonra da ihtiyar gözlerini önündeki vestiyere dikti. Bu gizemli ses oradan geliyor olabilir miydi acaba? Fakat tamamen başka bir şey oldu dikkatini çeken: Paltolar. Gözlerinizi bir vestiyere diktiğinizde paltolardan oluşan ufak bir ordu görmenin ilginç bir yanı yoktu elbette, ama göz bebeklerinizin önünde sessiz bir resmi geçit düzenleyen her bir palto tarif edilemez derecede tanıdıksa o zaman işler değişirdi. Bir okul sırasında, bir iş çıkışında, bir sinema kuyruğunda, bir pastanede koltuğunda, eve gidiş yolunda sık sık gördüğü, en az kendisininki kadar aşina olduğu paltolardı bunlar. Renkleri, modelleri, desenleri… Çok tanıdıktı her biri, çok bildik. Sanki hiç bilmediği bir yerin ortasında değil de evinin antresinde durmuş, aile fertlerinin eşyalarının asılı olduğu bir portmantoya bakıyormuş gibi hissetti kendisini.

O esnada soluna doğru uzanan, kırmızı halı kaplı koridorun sonundan şen, sıcak ve davetkâr bir kahkaha tufanı koptu. Gayri ihtiyari olarak kafasını o yöne çeviren ihtiyar, gölgelerin arasında durmakta olan birini gördü. Oysa az önce orada hiç kimsenin olmadığına yemin edebilirdi. Daha net görebilmek için yaşlı gözlerini hafifçe kıstı. Uzun boylu, zayıf yapılı bir erkekti gölgelerin arasında duran kişi; loş ışığın altındaki hatları güç bela seçiliyordu. Elindeki köstekli saate bakmakla meşguldü.

“Şey… Bakar mısınız?” diye sordu yaşlı adam.

Bakmadı.

Onun yerine seri bir hareketle saatini cebine attı ve önündeki çift kanatlı ahşap kapılardan içeri girip gözden kayboldu. O eşikten geçerken kalabalık bir gurubun neden olduğu konuşma ve kahkaha gürültüsü tanıdık bir müzik eşliğinde dışarıya taştı. İçeride bir çeşit parti veriliyor olmalıydı. Ya da bir tür kutlama… Kapılar kapanır kapanmaz koridor yeniden sessizliğe, adamsa tekil şahısa bürünüverdi. Neden kendisine yanıt vermeden apar topar içeri girmişti ki? Ya da daha doğrusu neden kendisini görmezden gelmişti acaba? Belki de ona seslendiğini duymamıştı? Emin olamıyordu ihtiyar, fakat kesin olarak bildiği bir şey varsa o da adamı bir yerlerden tanıyor olduğuydu. Tıpkı paltolar gibi, onda da feci derecede aşina gelen bir şeyler vardı.

28 Mart 2013 Perşembe

China Miéville Röportajı Yayında!



Ve geldik şenlik projelerimizin son halkasına. Geçenlerde de isim vermeden duyurusunu yaptığımız gibi, şenliklerimizi çok ama çok önemli bir röportaj ile sonlandırıyoruz. Kitapları, görüşleri, aldığı ödüller ve sosyalist kimliği ile dünya çapında tanınan yazar China Miéville ile sizler için keyifli bir röportaj gerçekleştirdik!

"Kral Fare", "Perdido Sokağı İstasyonu", "Şehir ve Şehir" ve "Un Lun Dun" gibi kitaplarıyla tanıdığımız, üç kez Arthur C. Clarke Ödülü alarak adını tarihe yazdıran Miéville, kendisiyle sesli olarak yaptığımız röportaja verdiği içten ve uzun uzun cevaplarıyla bizleri oldukça mutlu etti. İnanıyoruz ki az sonra okumaya başlayacağınız röportajda, sizler de aynı duygulara sahip olacaksınız.

John Scalzi röportajı gibi Türkiye’de ilk olan bu röportajdan keyif almanızı umut ediyor ve okumak için sizleri BURAYA davet ediyoruz.

Umuyoruz, gecikmeler yaşansa da beşinci yılımızla alakalı bu şenlik projeleri hoşunuza gitmiştir. Bir sonraki yıl, çok daha iyileriyle karşınızda olmak dileğiyle.

İyi okumalar!

Röportajı GerçekleştirenORÇUN CAN
Türkçeye ÇevirenM. İHSAN TATARİ
Son Okuma, YOSUN ERDEMLİ

17 Şubat 2013 Pazar

Zümrüt Soruşturma | Neil Gaiman


Şenlik kapsamındaki projelerimiz hız kesmeden devam ediyor. Bu kez farklı bir çalışmayla, Neil Gaiman’ın kaleme aldığı bir kısa hikayeyle karşınızdayız. Hatırlarsanız daha önce aynı yazarın “Ben, Cthulhu” adlı öyküsünü sizlerle paylaşmıştık. Bu kez de “Zümrüt Soruşturma” adlı eserini sunuyoruz beğeninize.

Zümrüt Soruşturma 2003 yılında, H.P. Lovecraft ve A. Conan Doyle’un evrenlerini bir araya getiren, “Baker Sokağı Üzerindeki Gölge” isimli kısa hikaye derlemesi için kaleme alınmış bir çalışma. Cthulhu mitosunun ve Sherlock Holmes efsanesinin şaşırtıcı derecede başarılı ve bir o kadar da heyecan verici bir karışımı olan öykü aynı zamanda 2004 yılında Hugo Ödülü’ne de layık görülmüş.

Çevirisini yazarlarımızdan M. İhsan Tatari’nin, düzeltisini ise Ozancan Demirışık’ın üstlendiği hikâyeyi okumak için BURAYA tıklayın.

Keyifli okumalar!

14 Şubat 2013 Perşembe

2012'nin En İyi Oyunları - İnceleme



Bir yıl daha geldi ve geçti. Her zamanki gibi geçtiğimiz sene de pek çok yapım konuk oldu parmaklarımızın ucuna. Uzun zamandır beklediğimiz oyunların yanı sıra hiç ummadığımız taşlar da vardı kafamızı keyifle yaran. Kimini sevdik kimini sevmedik, bazıları hayal kırıklığı oldu bizim için, bazılarıysa beklentimizi aştı. Peki, yüzlerce oyun arasında zirveyi zorlayan yapımlar hangileriydi? Gelin hep birlikte görelim; oynayanlar anılarını yâd etsin, kaçıranlar da ‘oynanacaklar’ listesini kabartsın.

Insert Coin

Baştan belirtmekte fayda var, bu liste tamamen şahsi kanaatime göre hazırlandı ve elbette ki yalnızca oynama fırsatı bulabildiğim oyunları kaleme aldım. O yüzden size göre burada yer alması / almaması gereken yapımlar olursa lütfen yukarıda belirttiğim noktayı göz önünde bulundurun. Listeyi hazırlarken herhangi bir sıralama yapmamayı ve hepsini kendi kategorilerinde yılın en iyileri olarak değerlendirmeyi uygun gördüm.

30 Ocak 2013 Çarşamba

John Scalzi ile Röportaj


Kayıp Rıhtım beşinci yıl şenlikleri bomba gibi bir röportajla başladı! Sitemizin beşinci yılını (5 yıl!) kutladığı şenlikler kapsamında pek çok röportaj, makale ve hikayeler sunulacak okurlara. Bunların yanı sıra ödüllü radyo programı ve yarışmalar da eksik olmayacak! 

Şenliğin açılışı, dünyaca ünlü Amerikalı bilim-kurgu yazarı John Scalzi'yle yaptığımız röportajla yapıldı. Bu röportaj aynı zamanda kendisinin Türk okurlara ilk seslenişi olma özelliğini de taşıyor. Sanırım işin en güzel tarafıysa tüm ününe ve başarısına rağmen zerre kendini beğenmişlik taşımaması yazarın. Çok sıcak, çok samimi ve çok içten biri kendisi. Kitaplarındaki o neşeli üslubun ve insana kahkaha attıran esprilerin kaynağını şimdi daha iyi anlıyoruz. Neyse efendim, lafı fazla uzatmadan röportaja geçelim. 

Karşınızda John Scalzi!

Röportaj teklifimizi çok kısa sürede cevaplayıp kabul ederek öncelikle Kayıp Rıhtım ekibi olarak bizi, sonrasındaysa tüm üyelerimizi çok mutlu ettiniz. Dilerseniz vakit kaybetmeden sorulara geçelim.
  • İlk olarak ülkemizde de çok sevilen John Perry karakteri ile başlayalım. Kendisinin kalbimizde ayrı bir yeri var. Her şeye en az bizim kadar yabancı olması ve her durumu bir şekilde şakaya vurabilmesi bunun en büyük sebebi gibi görünüyor. Sizce de öyle mi? Peki siz karakterleriniz arasında en çok hangisini seviyorsunuz?
John Perry’nin çoğu duruma mizahi açıdan yaklaştığı doğru – bu, onun hayatındaki muazzam değişiklikle başa çıkma yöntemi. Düşünsenize; tüm hayatınızı dünyada geçirdikten sonra uzaya çıkıyorsunuz ve sizi öldürmek isteyen birçok yabancı yaşam formuyla savaşmanız isteniyor, kafanızda buna bir anlam verebilmek için bir yol bulmaya çalışırdınız!
John Perry’nin ayrıca çoğu okuyucunun anlayıp yakınlık duyacağı bir karakter olması gerekiyordu – o bir süper kahraman değil, normal bir insan. Bence bu onun ulaşılabilir biri olmasını ve her nerede olurlarsa olsunlar çoğu insana tanıyıp sevdikleri bir kişi gibi görünmesini sağlıyor.
  • John Perry ile devam edecek olursak, ona baktığımızda sizinle aynı ismi taşıdığını görüyoruz. Bu kendinize yaptığınız muzip bir gönderme mi, yoksa bir yerden esinlenme mi? Çevreniz sizi Perry ile benzetir mi?
John Perry benim değil, Journey adında Amerikalı bir rock grubunun iki üyesinin adını taşıyor. Adı klavyeci Jonathan Cain’den ve soyadı eski solist Steve Perry’den alındı. İlk bölümde Steve Cain adında da bir karakter var; solistin adını ve klavyecinin soyadını alıyor.
İnsanlar bana çoğunlukla John Perry ben miyim diye soruyor, ben de hayır diyorum – öykünün başında benim şehrimde yaşıyor olmasına karşın! Ama kişilik olarak o benden çok farklı. Yaşlı Adamın Savaşı’ndaki karakterlerin içinde bana en çok benzeyeni Harry Wilson.
  • Bu defa da sorumuz Jared Dirac için gelsin. Serinin devam kitabında ana karakter olarak benimsediğimiz kişi gidiyor ve sadece adı bir kere geçmesine rağmen eksikliği pek hissedilmiyor. Bunu nasıl başardınız? Jared'ın o kendine has duygusal ve içe kapanık yapısını düşünürsek kendisini pek çok okura sevdirdiği de ortada. Bu aslında Perry ile karşılaştırıldığında büyük bir ironi. Gerçekten zıt kişiliklere sahipler. John Perry'yi Jared'ın abisi gibi görebilir miyiz? Jared Dirac'ı yaratıcısı olarak siz nasıl tanımlarsınız?
Hayalet Tugay’ı yazdığımda, Yaşlı Adamın Savaşı’nın devamı olmasını düşünüyordum fakat beni endişelendiren konulardan biri insanların ilk kitabı okumadan ikinci kitabı göreceği ve olayları takip edemedikleri için küçümseyeceğiydi. Bunu istemediğimden tek başına ayakta durabileceğini düşündüğüm bir kitap yazdım – yani Yaşlı Adamın Savaşı’nı okumayıp sadece Hayalet Tugay’ı okuduğunuzda da hoşlanabilecektiniz. Bunu yapmanın bir yolu yepyeni bir baş karakter, yani Jared Dirac’ı tanıtmaktı.
Kısmen okuyucuların sadece tek tip karakter yazabildiğimi düşünmemeleri için Jared’ın John Perry’den farklı olması gerekiyordu. Ama aynı zamanda o özel bir karakter tipiydi – Özel Kuvvetler’in bir üyesiydi ve bu tipte biri olarak John Perry ve diğer insanlardan farklı bir hayatı olması gerekiyordu. Bu nedenle farklı biçimde canlandırılmalı ve farklı bir kişiliğe sahip olmalıydı.
Şahsen John Perry’yi Jared Dirac’a bir ağabey olarak görmüyorum, fakat başkalarının bunu neden isteyebileceğini anlıyorum ve bu ilişkiyi kurmalarında benim için sakınca yok.

29 Kasım 2012 Perşembe

Gittim, gördüm, döndüm


Ay, aman, of... Belim, sırtım, kemiklerim! Hatta bacak kaslarım! Ne mi oluyor? Hiiiiç... Üzerinize afiyet, 23-25 Kasım tarihleri arasında yeni çıkan kitabımın tanıtımı ve imza günü için İstanbul Kitap Fuarı'ndaydım da. Birazcık yamulmuş ve de yorulmuşum sanki, yorgunluğumu üzerimden atamadım hâlâ. Neyse efendim, arayı fazla açmadan ve geleneği bozmadan bir fuar sonrası yazısı daha yazayım dedim. Kemerlerinizi bağlayıp şemsiye ve kasklarınızı hazırladıysanız başlıyorum.

Cuma günü, artık âdetim olduğu üzere yine sabahın kör bir saatinde çıktım evden. Elimde çok ağır olmaması için özenle hazırladığım el valizim vardı. Issız ve tenha sokaklardan, içlerinden horultular yükselen evlerin arasından geçip durağa vardım; kısa ve olaysız (evet, ben de şaşırdım) bir otobüs yolculuğunun ardından da hava limanına. Sağda solda biraz dolaşıp eski iş arkadaşlarımdan birine denk gelir miyim diye bakındım ama nafile; tanıdık kimse yoktu meydanda. Ben de soluğu uçakta aldım.

Koltuğum cam kenarındaydı ve dışarıda inanılmaz güzellikte bir manzara vardı. Uçuş boyunca bembeyaz bir örtünün üzerinde seyahat ettik. Bulutlar öylesine yoğun, öylesine uçsuz bucaksızdı ki sanki pamuktan yapılma bir diyarın üzerinde uçuyormuşuz gibi hissettim kendimi. Güneş de tepemizde parıl parıl parlıyordu. Elektronik eşyaların çalıştırılması yasak olduğundan manzaranın fotoğrafını çekemedim haliyle ama çok içimde kaldı doğrusu. Gerçeğinin yerini tutmasa da bu fotoğrafla idare edeceğiz artık...

30 Haziran 2012 Cumartesi

Ben, Cthulhu | Neil Gaiman

Neil Gaiman'ı duymuşsunuzdur. Hani Mezarlık Kitabı, Yokyer ve Amerikan Tanrıları adlı kitapların meşhur yazarı. Sandman adlı ünü çizgi-romanın da senaristidir kendisi ayrıca. Hah! O adam işte... 

Kendisi oldukça yetenekli ve hayal gücü de acayip derecede zengin biridir. Öyle ki yazdığı her roman, her kısa hikaye, her senaryo mutlaka bir yerlerde bir çeşit ödüle layık görülür, hayranları tarafından çılgınca alkışlanır. Yukarıda saydığım romanlarının çoğu da dilimize İthaki Yayınları tarafından kazandırılmıştır.

Geçtiğimi aylarda sevgili TurkceBKF sağ olsun, Gaiman'ın kendi internet sitesinde bazı kısa hikayelerini okuyucularıyla ücretsiz olarak paylaştığını öğrendim. Soluğu hemen orada aldım tabi. Hemen hemen de hepsini okudum. İçlerinden bazıları özellikle çok hoşuma gitti ve "Keşke Türk okurları da bunları okuyabilseydi." diye hayıflanırken buldum kendimi. O anda beynimde bir şimşek çaktı  ve bu işe bir el atmaya karar verdim. Konuyu Kayıp Rıhtım ekibine açtım, onlar da benden desteklerini esirgemediler sağ olsunlar. Böylece sıvadık kolları.

Çevirilerimizden ilki Gaiman'ın "I, Cthulhu ( Ben, Cthulhu )" adlı öyküsüne sahip. Özellikle H.P. Lovecraft hayranlarının seveceğini düşündüğüm bu çeviriye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli.

Çevirimin düzeltisi Sayın Evrim Öncül'e ait. Bu sihirli ve kıymetli dokunuşu için kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Kayıp Rıhtım ekibine de dostlukları ve bitmeyen destekleri için ayrıca teşekkürler.

Şimdiden keyifli okumalar...

10 Haziran 2012 Pazar

Seçkide üçüncü yıl!


ÇizimEthem Onur Bilgiç
Selam Sana, Yolcu!

Bizi, “Selam sana, Yolcu,” diye karşılayan Kayıp RıhtımAylık Öykü Seçkisi’nin üçüncü yılını yazarlarıyla kutluyor. Bu yıl, seçtikleri ana tema “Rıhtım”. Yazarlar da, bazen bu kavramın etrafında dolaşan, bazen onu merkezine alan, bazen de onunla koşut giden öyküler yazmış. Lafın kısası, öykücülük internet üzerinde de devam ediyor.

Aslında bu seçkideki hikâyeleri okumanın bizim için bir şans olduğunu düşünüyorum. Zaten Kayıp Rıhtım her zaman fantastik edebiyatın takipçisi olmuştur. Burada da fantazya hüküm sürüyor.

Türkiye’de bu türün önde gelen adı olan Barış Müstecaplıoğlu’nun hikâyesine adını veren “Kayıp Rıhtım”, yıllar önce limanın üzerine çöküp hiç kalkmamış sis nedeniyle ıssızlaşmış, uğrak yeri olmaktan çıkmış. Bana hemen yeni kitabı “Şamanlar Diyarı”nın denizlerini, gemilerini ve kaptanlarını hatırlattı.

Mustafa Samsunlu’nun “Cemile”sinin kahramanı Cem ise, hikâyesine eve dönme derdindeki “Sel gibi bir insan kalabalığı”nın olduğu Galata Köprüsü’nde başlıyor. Önce gemiye binip, sonra karaya çıkıyor ve aşkla çarpılıyor. Dilinde eski bir şarkı: “Rıhtımda boynun büküp, bana mendil salladın.

Aşkın Güngör, “Geceyle Gelen”i anlatmaya “Bir kayıp rıhtımda hiç gelmeyecek ölü yolcularını bekleyen yolcu gemisi”yle başlıyor. Köpek Burhan’a, “içinde kurtadamların, vampirlerin, zombilerin dört döndüğü korku dolu öykülere dek bir yığın hezeyan, bir yığın safsata” naklediyor.

Altay Öktem’in “Kılıçbalığı”nda çok ciddi soruları var. “Benim o gemiden inmemiş olma ihtimalim… Daha doğrusu, o geminin buraya yanaşmamış olma ihtimali var mı?” Yok. Öyleyse gemisi nasıl kayboldu? Hızlı adımlarla rıhtıma yürüyüp de bakınca, rıhtımın da olması gerektiği yerde olmadığını keşfediyor. Eh, ne de olsa kayıp rıhtım.

Hamit Çağlar Özdağ “Kıyamet”te, Göktengri’nin insanlara öfkesiyle uğraşmış. Gel deyince, kayıkçı çıkıyor meydana. Kayıkçı ezeli, kadim, mengü. “Önünde yeryüzü koskoca bir rıhtım, dev bir liman. Rıhtımda dizi dizi ruhlar. Hepsi hain, hepsi nankör, hepsi insan.

Funda Özlem Şeran’ın yazdığı “Rıhtım”da kürek çekmeye mahkum Edip Efendi, yolu bilen kişi olan iriyarı ağzı bozuk Haydar’a, “Yani bana o rıhtımı hiçbir zaman bulamayacağız gibi geliyor; hatta o rıhtımı bırak, bir daha karaya adım atabileceğimden bile şüpheliyim!” diyor. Hedefleri, yıllardır kayıp bir rıhtımda bir başına onları bekleyen bir adam.

Hakan Bıçakcı ise, “Sessiz Dans”ta rıhtımdaki otelin düğün konuğu. Geç kalmış bir konuk, çünkü cebindeki yarım altınla köprü trafiğine takılmış. Hem de en iyi arkadaşının düğünü… Sonunda denizi aşıp erişiyor. “On bir buçuk gibi rıhtıma vardım. Denizin üzerindeki devasa otel binası göründü. Kocaman, açık renk bir kaya parçası gibiydi.” İçinde ise insanlar sessizlik içinde dans ediyorlar.

Sadık Yemni’nin “Son Demirzâr”ındaki rıhtım, “denizin tuzunun, güneşin ve zamanın aşındırdığı tahtalarla inşa edilmiş…” Dört masalık bir kır kahvesinin bir masasına oturmuş onu bekleyen dört kişi, “Tam zamanında belirdiniz rıhtımın üzerinde” diyorlar. Orada da devasa bir otel var ve başın dertteyse dalgaların üst üste bindiği anları kollamak yeterli.

Gülşah Elikbank’ın, “Şövalyeler ve İnsanlar”daki kahramanı, kullandığı gemi rıhtıma yaklaşır yaklaşmaz ahşap direklerini ateşe veriyor, bir daha kimse binemesin diye. Burada da geçit rıhtımda. Hep öyle değil midir zaten? Rıhtım bir geçit, sanki bir köprü değil midir? “Yüz yıl önce oraya demirlemiş bir korsan gemisinin içinde.”

Göktuğ Canbaba imzalı “Evrenin Şarkısı”nda, Kayıp Rıhtım’ı ise sadece kaderinde olanlar görebiliyor. Kahramanı, evrenin şarkısını dinlemek için, “efsanelerde göğe en yakın yerdeki rıhtım, diye bahsedilen Kayıp Rıhtım’a” ulaşmaya çalışıyor. “Sonrasında ise Kayıp Rıhtım’ın kalbindeki iskelenin üzerinde, yaşlı evren beni tekrar kucakladı ve ay bitmeyen şarkısına tekrar başladı.

Şebnem Pişkin, “Ve çıkarttım ayakkabılarımı” adlı öyküsünde, baktığı her yerde aşkını görerek rıhtımda ilerliyor. “Ve incecik rıhtım yolu tıpkı hayat yolu gibi uzanıyor önümde, belirsizce… Gemiler yanaşıyor rıhtıma, gemiler ayrılıyor rıhtımdan. Tıpkı dünyaya gelenler ve dünyadan ayrılıp gidenler gibi.” Ve yalınayak yürüyor rıhtımın yollarında…

Ayfer Kafkas ise, “Sedefzade Hüseyin Bey’in Meselesi” adlı polisiye öyküsünü, Ebüssüreyya Sami’nin “Amanvermez Avni’nin Serüvenleri” dizisine övgü olarak yazmış. Ziyaeddin Hüsrev Paşa’nın İzmir Akyokuş’taki Zerdeçal Konağı’nda Cuma içtimaları ile başlıyoruz ve tüccar Sedefzade Hüseyin Bey’in önemli sorunu rıhtımda, daha doğrusu denizde çözülüyor.

Erbuğ Kaya’nın “İrna”sı, kendini kabul edecek bir rıhtım arayan güçlü, özgür bir kadın. Bir zamanlar, kocası Nidra’yı onu kabul eden rıhtım olarak görmüş. Olmamış ama. Onu “fırtınalı havada, kabarmış dalgaların üstünde yol alan bir yelkenli”ye benzeten arkadaşı Mishle, “O kadar özgür ruhun vardı ki,” diyor, “bir gün bunun olabileceğini biliyordum. Bağlandığın o rıhtım bile seni uzun süre tutamadı.” Çünkü “Halatlarını bağladığı tüm rıhtımlar bu şehirde paramparça olup kaybolmuş.

M. İhsan Tatari’nin kaleminden çıkan “Geçmişin Gölgesi, Geleceğin Laneti”ndeyse yüzyıl arayla inşaa edilen Titanik gemilerinin öyküsü anlatılıyor. “Belfast Rıhtımı”nda önce 1900′lere sonra da 2000′lere giderek Titanik’in yeniden ve yeniden inşaasına tanık oluyoruz..

Rıhtım esaret de olabilir, özgürlük de. Yelkenleri savuran rüzgârlara orada bırakırsın kendini, ya da özgürlüğün için, bir insan olarak hakların için mücadele edersin. Bazen aşkı bulursun, bazen kavgayı. Bazen “Rıhtımlar Üzerinde”sindir, “bazen de “Yalnızlar Rıhtımı” seni çepeçevre kuşatır. Aylık Öykü Seçkisi’nin rıhtımları bizi öykünün sihirli koridorlarında dolaştırıyor.

- Sevin Okyay