29 Aralık 2020 Salı

Yeni Çeviri: Elçilik Kenti

Aslında Elçilik Kenti'ne tam olarak "yeni çeviri" demek yanlış olur. Çünkü daha önce sayın Betül Çelik tarafından Türkçeye çevrilmiş bir eserdi zaten. Ben sadece düzeltisini yaptım. Ama kitabın yarısına yakın bir kısmını baştan çevirdiğim, bazı terimleri değiştirdiğim ve okunabilirliğini artıracak düzeltmelerde bulunduğum için Yordam Kitap'ın sahibi Hayri Bey benim adımı da "çevirmen" sıfatıyla kapağa ve künyeye, Betül Hanım'ın isminin yanına yazma inceliği göstermiş. O yüzden "yeni çeviri..." Kendilerine buradan kocaman bir teşekkürler.

Betül Hanım'a haksızlık olmasın. Gerçekten de anlaşılması zor bir metindi. Mieville dilin sınırlarını sonuna kadar zorlamış. Üstüne bir de tuhaf mı tuhaf uzaylıların, âdetlerin, biyolojik icatların, hatta katman katman bir uzayın bulunduğu bir bilimkurgu romanı yazmış.

Elçilik Kenti, Arieka adında uzak bir gezegende geçen olayları konu alıyor. Burası insanların ve Ariekalı denilen, tuhaf uzaylı yaratıkların bir arada yaşadığı bir yer. İnsanlar uzaylıların şehrinin ortasındaki özel bir alanda, Elçilik Kenti denen yerde yaşıyorlar.

Romanın ana konusu lisanlar üzerine. Ariekalılar (ya da diğer adlarıyla Ev Sahipleri) insanların normal şartlarda konuşamadığı, iki sesli bir lisan kullanıyorlar. O nedenle onlarla anlaşabilmek için "Elçilere" ihtiyaç duyuyorlar. Elçiler birbirlerine tıpatıp benzeyen, birbirlerinin cümlelerini tamamlayan ve her daim birlikte dolaşan klonlar. Hatta isimleri bile iki sesten oluşuyor. Mesela EdGar, ArnOld ve JasMin gibi...

Ariekalıların bir diğer özelliği de kesinlikle yalan söyleyememeleri. Onların lisanı bir şeyi olduğu gibi, düz mantıkla dile getirmekten oluşuyor. Öyle ki benzetme bile yapamıyorlar. Bir şeyden bahsederken bir benzetme kullanabilmeleri için o şeyin gezegende sahiden de var olması gerekiyor. Örneğin "içi boş bir ceviz kabuğu gibi" diyebilmeleri için gezegenin bir yerlerinde sahiden de öyle bir kabuğun bulunması ve varlığını devamlı surette sürdürmesi şart. Yoksa bunu söyleyemiyorlar.

Ama aynı şey Elçiler için geçerli değil elbette. O nedenle arada bir yalan festivalleri düzenliyorlar ve Elçiler küçük yalanlar söyleyerek onları eğlendiriyor. Bir nevi büyücülük gösterisi gibi geliyor bu Ariekalılara.

Derken günün birinde gezegene imkânsız bir Elçi geliveriyor. EzRa... Ve (kitabın sürprizlerini bozmamak için açıklamayacağım bazı nedenlerden ötürü) gezegendeki tüm dengeler değişiyor.

Mieville bu romanında hem farkını konuşturarak alışılmışın dışında bir bilimkurgu yazmış, hem de etkili bir hitabın toplulukları nasıl yanlış yönlere sürükleyebileceğini, hatta mahvedebileceğini değişik bir bakış açısıyla irdelemiş. Yazarın önceki kitapları kadar sevmedim açıkçası. Evet, çok ilginç fikirler vardı. Gezegen, Elçilik Kenti, uzaylılar, Arieka... Hepsi de Mieville'den bekleyeceğiniz türden orijinalliklere ve şaşırtıcı özelliklere sahip. Ama kitabın bazı yerlerde fazla uzatıldığı görüşündeyim. Ayrıca başkarakterimiz Avice de bana en az 2312'deki Swan kadar kendini beğenmiş ve soğuk biri gibi geldi; kendisine bir türlü ısınamadım. Mieville'e başlamak için uygun bir kitap değil kesinlikle. Şehir ve Şehir ile Perdido Sokağı İstasyonu yazarın farklı, tuhaf ve büyüleyici fikirleriyle tanışmak için daha iyi birer seçenek hâlâ.

Kitabın ilk çevirmeni ben olmadığımdan Elçilik Kenti için bir Çevirmenin Çemberi yazısı yazmayacağım. Uygun olacağını sanmıyorum. Ama iki baskı arasındaki farklılıkları merak edenler için yaptığım önemli değişiklerden bazılarını aşağıda sıralayayım.

Shift Parents, ilk çeviride “grup anne babaları” olarak çevrilmiş. Ancak buradaki “shift” kelimesi söz konusu kişilerin daimi olmadığı, belli aralıklarda değiştiği manasını içeriyor. Öyle ki kitaptaki ebeveynler belirli dönemlerin ardından gezegenlerine geri dönüyor ve yerlerine yeni ebeveynler geçiyor. Öz aileleri değiller. O nedenle “dönemsel ebeveyn” olarak değiştirildi.

Exoterre, uzaylı canlılar için kullanılan, yazarın uydurduğu bir kelime. Bilimde kullanılan "exoplanets" (ötegezegenler) teriminden türetilmiş. Romanda Dünya gezegeninin adı ve yeri unutulmuş. Dolayısıyla yazar “dünya” kelimesini kullanmaktan kaçınıp, ona “Terre” diye yeni bir isim takmış. Exoterre ise “dünyalı olmayan canlı” anlamına geliyor. İlk çeviride ses uyumuna uygun olarak “egzoterreler” olarak çevrilmiş. Kısaltması exot ise “egzot” olmuş. Ancak bu çeviri hem kelime oyununu anlamını hem de sözcük anlamını tamamen yok ediyor. O nedenle, ötegezegenlerden yola çıkarak bunu “öteterreliler” olarak değiştirmeyi uygun gördüm. Kısalmasıysa “ötegil” oldu. “Öteki” dersem metin içindeki normal öteki kelimesiyle karışıyordu (Öteki adam, öteki ev” gibi).

Language kelimesini Ariekalıların dilinden bahsedildiği yerlerde "Lisan" olarak değiştirmeyi uygun gördüm. Böylece başka dillerden veya genel olarak dillerden bahsedildiğinde Lisan'dan bahsedilip bahsedilmediğini anlaşılmayı kolaylaştırdım.

Ev Sahiplerinin konuşmaları kitabın orijinal metninde olduğu gibi, kesir çizigisiyle ikiye bölünerek yazıldı. İlk baskıda uzaylıların konuşmaları kesme işaretiyle ayrılarak, iki kere yazılmıştı. Mesela, "Evet/Evet" gibi. Artık yazarın niyetlendiği gibi, kesir çizgisiyle altlı üstlü olarak yazıyor hepsi. Bu bizi epey uğraştırdı doğrusu. Yordam Kitap'tan Gönül Hanım'a bana gösterdiği sabır için buradan tekrar teşekkürler. Lisanların yazımıyla ilgili daha fazla bilgiye şu yazımdan ulaşabilirsiniz.

Dilerseniz "Kenning" terimini çevirirken çektiklerimi buradan, "Licence Party" kelime oyununa aslına sadık bir karşılık bulmak için attığım taklaları da buradan okuyabilirsiniz.

Bunların haricinde arıkameralar, GüvenPersoneli, plastaş gibi gibi burada saymakla bitiremeyeceğim daha bir sürü irili ufaklı değişiklik yaptım, devrik cümleleri düzelttim ve yanlış anlaşılan kısımları tekrar çevirdim. Kitabın ilk baskısından daha anlaşılır ve akıcı bir çeviri olduğunu umuyorum.

Son olarak kapakla ilgili yorum ve eleştirilerimi anlayışla dinleyen ve yeni bir kapak çalışması yapmayı kabul eden Yordam Kitap ekibine ve yayın dünyasındaki kıdemli çizerlerimizden Savaş Çekiç'e bir kez daha teşekkür ederim.

Herkese keyifli okumalar.

3 Kasım 2020 Salı

Yeni Çeviri: Ejderha Yolu (Hançer ve Sikke 1)

Daniel Abraham'ın beş ciltlik Hançer ve Sikke (The Dagger and The Coin) serisi için yaptığım çevirilerin ilki, Ejderha Yolu (The Dragon's Path) bugün Pegasus Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Kitap fantastik bir evrende geçiyor. Fakat alıştığımız ırkların yerine yazarın kurguladığı, tamamen orijinal 12 (insanlarla beraber 13) farklı ırk var bu diyarlarda. Hepsi ejderhalar tarafından yaratılmış. Hatta sadece onlar değil, yaşadıkları şehirler, yollar ve daha pek çok şey de ejderhaların ürünü. Ancak günün birinde, kendi aralarında büyük bir savaşa tutuşan bu devasa yaratıkların nesli tükenmiş ve insanlığın 13 ırkı kendi başlarına hayatta kalabilmenin yollarını aramak zorunda kalmış.

Birden fazla başkarakteri konu alan kitap bizlere eski savaş kahramanı Markus Wester ve köpeksi Tralgu ırkının bir mensubu olan sağ kolu Yardem; insan ve Cinnae melezi, yetim ve öksüz Cithrin; beceriksiz ve ezik biri olan Geder Palliako; gururlu ve asabi saray soylusu Dawson Kalliam ve belki de romandaki en ilginç karakter olan Kitap rol Kesmet'in gözünden bu evrenin farklı köşelerinde yaşananları anlatıyor.

Roman fantastik türüne girse de kendisine daha çok "low-fantasy" demek daha doğru olacaktır. Yani etrafta ellerinden ateş topları fırlatan büyücülere vs rastlamıyoruz. Onun yerine fantastik öğeler arka planı oluşturuyor. Bizse daha çok bu dünyadaki entrikalara, savaşlara ve ırklar arasındaki meselelere odaklanıyoruz.

Hançer ve Sikke'nin numarası, ordu (hançer) ve para (sikke) arasındaki çatışmaları ön plana alması ve askeri gücün mü yoksa finansal gücün mü dünyayı şekillendirmekte daha etkin olduğunu konu alması. Bankacılara karşı soylular...

Daha önce de belirttiğim gibi, kitabın yazarı Daniel Abraham tam bir Türkçe hayranı. Öyle ki kitapta Kurtadam, Başrahip, Orman ve Sınır Kuşku gibi bazı Türkçe kelimeler var. Kendisine bu konuyla ilgili bir soru sorulduğunda söz konusu kelimeleri Türkçeden aldığını belirtmiş. "Olağan Şüpheliler" filmini de çok seviyormuş.

Ejderha Yolu'nun editörlüğü Pelin Zorbay'a ait. Kitap, 3 Kasım'dan itibaren raflardaki yerini aldı. Keyifli okumalar...

22 Ekim 2020 Perşembe

Küçük Mavi Kıyamet

İki gündür tam bir teknoloji cehenneminde yaşıyorum...

Her şey Windows'un büyükçe bir güncelleme yapmasıyla başladı. Yaklaşık bir saat kadar falan sürdü. Tabii bu esnada hiçbir iş yapamadım. Çevirimi yetiştirmem gerekiyor, vakit boşa geçiyor... Kurbanlık koyun gibi bir saate, bir ekrandaki mavi yazılara bakıp duruyorum. Neymiş? Cortana yükleyecekmiş, Edge kuracakmış. Evladım bana sordun mu, sen bunları kullanacak mısın diye? Cık-cık...

Neyse, bir ömür gibi gelen bir sürenin ardından nihayet güncelleme sona erdi. Ben de hemen çeviri dosyamı açtım. Derken çat! Mavi ekran vermesin mi laptop? Verdi vallahi... Küt diye çöküverdi, kapandı gitti her şey. Alelacele bir daha açtım, hemen Word'e gireyim de kaydetmediğim çevirileri kurtarayım dedim. Ama çat! Bir daha mavi ekran verdi. Sonra bir daha, bir daha... Nihayet bilgisayarı açabildiğimde ne kurtarma dosyası kalmıştı ne bir şey. Gitti yaptığım son çevirilerin hepsi. Üstelik son 50 sayfadaydım.

Ne yapsam ne etsem derken önce son yüklenen güncelleştirmelerin hepsini kaldırdım. Ama fayda etmedi; mavi ekranın amansız saldırısına uğradım yine. Ben de el mi yaman, bey mi yaman diyerek bu sefer de sistem geri yükleme yaptım; laptopu daha önce düzgün çalıştığı bir tarihe aldım. El yaman, dedi laptop pişkin pişkin sırıtarak ve hepten sapıttı. 

Önce fan gitti. Sustu, çalışmaz oldu. "Fanla Windows'un ne alakası var yahu?" diye hönkürdüm kibarca. Fan olmadan olmaz; benim laptop zaten aşırı sıcakkanlı, durmadan ısınıyor. Devreler yanar mazallah. Dur dedim, internetten bir bakayım çözümüne. Bu sefer de internet kesilmesin mi?! Hem de ne kesilmek; 48 SAAT boyunca düzelmedi! Belediye kazı çalışması yaparken Kablonet'in fiber hattını koparmış, bir türlü onaramadılar. Evde ne internet kaldı ne de televizyon. E, laptopu da açamıyorum. Mobil internetten bakayım, cep telefonunu modem olarak kullanayım dedim. Bu sefer de Vodafone arıza verdi. Gel de kafayı yeme...

Neyse efendim, 48 saatin sonunda nihayet (!) arıza giderildi. Ben de hemen fan sorununu araştırmaya başladım. Benim laptopta bir tuş var, basınca fanı turboya alıyor. Ekstra soğutma yapıyor güya ama ekstra gürültüden başka bir işe yaradığını görmedim daha. Ona basın, bakalım çalışıyor mu demiş çözüm merkezi. Bastım... Aaa, çalışmıyor?! E o zaman sürücüde sorun var, sitemizden indirip kurun demişler. İndirdim, yüklemeye çalıştım ama ı-ıh, bana mısın demiyor hain domdom. 

O zaman falanca programı ve sürücüleri toptan kaldırın, baştan kurun demiş çözüm merkezi. Ben de öyle yaptım, sürücüyü bir daha yükledim, laptopu baştan başlattım ve voila! Fan çalıştı! Ama bu sefer de ses gitti! Ne müzik dosyaları açılıyor ne videolarda ses var. Çıt yok çıt! Tabii fanın uğultusu dışında... 

Sinirden bacağımı kemirerek yine çözüm merkezinin yolunu tuttum. Ses sürücüsünü indirip yükleyin demişler bu sefer de. İndirdim, olmadı tabii. YİNE o programı ve sürücüleri toptan silip hepsini baştan yüklememi istiyor. Sildim, çalıştırdım, bu sefer de MOUSE gitti. Hem de dokunmatik mouse'la beraber.

İşte o anda elime balyozu aldım... demek isterdim ama yapmadım tabii öyle bir şey. Laptoplar olmuş 20.000 lira. Öküz alınır o parayla olm, öküz! Bu sefer de oturdum, mouse çalışmadığı için klavyenin ok tuşları, Tab tuşu, Windows tuşu, DOS komut istemi falan filan derken uğraşa uğraşa, 90'lardaki QBasic ve MS-DOS günlerimden kalma mağara tekniklerimle bir şekilde yine kaldırdım bütün sürücüleri. Bu sefer fan, ses kartı ve dokunmatik mouse sürücülerinin hepsini birden indirdim. Yükledim veee... OLDU!

Oldu ama saat de gece 3 oldu... Bu sefer de ben mavi ekran verdim tabii; vurdum kafayı yattım. Gitti iki gün boşu boşuna :( 

1 Ekim 2020 Perşembe

Sen bilmezsin, ben bilirim!

Bundan sonraki çevirimde sırf inat olsun diye MS Word'ün altını mavi mavi çizip "O yabancı bir kelime, bunu kullan!" diye direttiği şeyleri yazacağım.

* Motivasyon değil, isteklendirme! - "Bu durum onlar için bir isteklendirme kaynağıydı."

* Anektot değil, hikâyecik! - "Kitaptaki bütün hikâyecikler en az iki kişi tarafından doğrulandı."

* Konsept değil, kavram! - "Sanatçılar kavram çizimlerini hazırlamaya başladı."

* Logo değil, ayırmaç! - "Böylece markalarını tanıtacak, güzel bir ayırmaç tasarlamayı başardı."

* Efekt değil, sesleme! - "Görsel sesleme ekibi işe koyuldu."

* Nüans değil, çalar! - "Sıra ince çalarları ayarlamaya geldi."

* Klip değil, görümsetme! - "Bir dizi kısa görümsetmeyle kahramanlarını tanıttılar."

Hmpf... 😑😑😑


2 Eylül 2020 Çarşamba

Dön baba dönelim...

Geçen gün annemi bir nöroloji doktoruna götürdüm. Kadın annemi iyice bir muayene ettikten sonra hastane giriş-çıkış raporlarını, MR çekimlerini vs görmek istediğini söyledi. Bunları nereden edinebileceğimi sorduğumdaysa beyin cerrahımızla görüşmemizi, onun yardımcı olacağını belirtti. Bunun üzerine beyin cerrahıyla iletişime geçtim ben de. O da raporların kendisinden olmadığını, hastaneye başvurmam gerektiğini söyledi. Peki...

Dün kuşandım maskemi, taktım lastik eldivenlerimi, atladım arabaya ve soluğu hastanede aldım. Aldım almasına da doktorun istediği raporları nereden edinebileceğim hakkımda hiçbir fikrim yok. Doğal olarak danışmanın yolunu tuttum ben de. Masanın arkasında bakımlı bir kadın oturuyordu. Dedim, "Merhaba, epikriz raporunu nereden alıyoruz acaba?" Kadın dönüp bana şöyle bir baktı, "Bilmiyorum, danışmaya sorun," dedi sonra da, kafasını çevirip. "Ee, danışma siz değil misiniz?" diye sordum. "Hayır," dedi, "ben başka departmanda çalışıyorum, bir arkadaşı ziyarete geldim sadece." Hah dedim, düştük yine bir devlet dairesine, gene başlıyoruz...

Bir süre bekledikten sonra gerçek danışma memuresi köşeyi döndü, kendisini bekleyen arkadaşını görünce tiz bir sevinç çığlığı attı, koşarak masaya yaklaştı ve hararetle laflamaya başladılar. Ben de yüzümde sahte bir tebessümle sakince fark edilmeyi bekledim bir köşede. Sonunda (!) danışma memuru beni görüp ne istediğimi sordu. "Epikriz raporunu nereden alabilirim?" diye sordum tekrar. "Ay, bilmiyorum ki! Bugün işte ilk günüm. Durun birine sorayım," deyip gitti kadın. Orada öylece kalakaldım tabii. Dedim hadi neyse, ilk günüymüş, olur böyle şeyler...

Beş dakika kadar sonra geri dönüp, "Başhekimlikten alınıyormuş," dedi danışma memuru. Sonra da ilk konuştuğum, danışma olmayan ama danışmada oturan kadına dönüp, "Sen başhekimlikte çalışmıyor muydun canım?" diye sordu. Öteki kadın da, "Evet. Gelin, ben size göstereyim yerini," deyip düştü önüme. "Ulan madem senin çalıştığın yerden alınıyor, niye en başta söylemedin be kadın?!" diyemedim tabii... Onun yerine kulaklarımdan hafif buhar bulutları püskürterek takip ettim onu.

Başhekimlik bölümüne girmemizle bana yol gösteren kadının sevinç çığlıkları eşliğinde oradaki başka bir danışma memurunun yanına koşması bir oldu. Gene laflamalar, gülüşmeler ve yüzünde sahte bir tebessümle bekleyen bir ben... Bir müddet sonra artık dayanamayıp gürültüyle genzimi temizledim, ikisi de dönüp bana baktı. "Epikriz..." dedim krize girmeme ramak kala. "Bir alt katta. Arşivden alacaksınız," dediler, sohbetlerine geri dönmeden önce. Arşiv... Peki...

Merdivenlerden alt kata inip Arşiv'i buldum. Siz deyin Resident Evil, ben diyeyim Fahrenheit: Indigo Prophecy oyunundan fırlamış gibi bir yer çıktı karşıma. Bir sürü kocaman dolap, yanlarında vanalar... Vanaları çeviriyorsunuz, dolaplar sağa sola kayarak yer açıyor falan. Neyse, orada da hatırı sayılır bir süre bekledikten sonra bir memur çıkıp ne istediğimi sordu. "Epikriz raporu alacaktım," dedim. 

"Rapor size mi ait?" diye sordu. 

"Hayır, annemin," dedim. 

"O zaman veremeyiz, hastanın kendi gelmesi lazım," dedi adam. 

"İyi de hastam yürüyemiyor. O yüzden buradayım. Doktorlar muayene edebilmek için raporları görmeleri gerektiğini söyledi."

"O zaman hastanızı bir notere götürüp vekaletname almanız lazım."

"Yahu hastam notere gidebilecek olsa buraya getiririm zaten!" 

Ama yok... Adam Nuh dedi, peygamber demedi. "Peki, bunun başka bir yolu yok mu? Nasıl alabilirim bu raporu?" diye sordum sonunda, teslim olup. Verdiği cevap evlere şenlikti.

"Danışmaya sorun."

Peki, danışmaya geri döndüğümde masasında kim yoktu bilin bakalım? Tabii ki danışma memuru! Neyse, sonunda epikriz raporunu kriz geçirmeden almayı bir şekilde başardım. Sevincimi kursağımda bırakan şeyse MR çekimlerini almak için önümde beni yeni bir prosedürler yumağının beklemesiydi. Canın çıksın bürokrasinin ateşten çemberi...

14 Ağustos 2020 Cuma

Arabayı al, kolaylık olur


İzmir'in Gıda Çarşısı bölgesinde, özel bir şirkette muhasebecilik yaptığım zamanlar... Bir akşam, epey geç vakitte yorgun argın kepenkleri kapattık. Fazla mesai yapmıştık... yine. Tam eve gidiş yoluna koyulmak için metro istasyonuna doğru yürümeye başlamıştım ki şirketin ortaklarından Turgay abi arkamdan sesleniverdi. "İhsan, hadi gel bu akşam ben bırakayım seni eve!"

Sevindim tabii. Akşamları o yorgunlukla metroya yürümek de, metroda ayakta dikilmek de az buçuk eziyet oluyordu çünkü bünyeye. Böylece teşekkür ettim kendisine ve atladım şirket arabasına. Yol boyunca epey laklak ettik, güldük, eğlendik. Sonunda bizim eve vardık. Turgay abiye tekrardan teşekkür edip arabanın kapısını açtım, bir ayağımı dışarı attım veeee... O anda aklıma feci bir şey dank etti. "Ben bugün işe annemin arabasıyla gelmiştim yahu!" dedim gözlerimi fal taşı gibi açarak. Annemin kıymetli mi kıymetli arabası taaa Gıda Çarşısı'nda, geceleri feci derecede ıssız ve bir o kadar da tekinsiz olan o yerde kalakalmıştı. Hemen yanı gecekondu mahallesi. Biraz ötesi İzmir'in en kötü şöhretli mahallesi... Turgay abi kahkahayı patlattı tabii. "Kalsın, bir şey olmaz. Yarın akşam onunla dönersin," deyip benimle vedalaştı. 

İyi bari dedim, çıktım eve. Ama annem razı gelir mi hiç? Arabanın Gıda Çarşısı'nın metruk sokaklarında kaldığını duyar duymaz bastı evham dolu çığlıkları. Babam da başladı tabii hemen. Arka arkaya bir sürü şirin ihtimal sıraladılar: Çalarlar! Parçalarlar! Lastiklerini sökerler! Hurdaya çevirirler!

Tamam tamam, anlaşıldı diyerekten tekrar çıktım yola. Az önce şirket arabasının rahat koltuğunda oturup şen şakrak geçtiğim yolları bu sefer gecenin bir vaktinde, son metro ve otobüs seferleriyle aşma gayretine girmiştim. Neyse ki bir şekilde vardım. Vardım varmasına amma gündüzleri arabalar ve insanlarla kaynayan o yer gitmiş, yerine âdeta Gotham City sokakları gelmişti. Grup hâlinde cirit atan tekinsiz tipler, gelene geçene havlayan sokak köpekleri, lambaları yanıp sönen karanlık sokaklar... Ben de her cesur erkeğin yapacağı şeyi yapıp "Annecim!" iniltileri eşliğinde, en ufak gölgeden bile kaçına kaçına gittim arabanın yanına. Harbiden de park yerinde bir tek bizim araç kalmıştı. Etrafında bir tanecik bile başka taşıt yoktu. Hemen koştum yanına, attım kendimi içeri ve tüm kapıları kilitleyip bastım gaza... Çok şükür ki kazasız belasız döndüm eve. Peki, ben bunca sene sonra bu anıyı neden hatırladım? Onu da anlatayım efendim.

Bugün ilaç almak için eczaneye gitmem gerekiyordu. Hava çok sıcak olduğundan babam ısrarla "Arabayı al oğlum, kolaylık olur," dedi. Ben inat ettim, istemez dedim, eczane 3-4 sokak aşağıda. Ama kabul ettiremedim tabii. Çünkü babanın dediği olur! Neyse, aldım arabayı, gittim eczaneye. Önünde yer yoktu, ben de bir ara sokağa saptım, kıyıda köşede bir park yeri buldum. Yanaştım, indim, eczaneye yollandım. Uzunca bir muhabbet ve alınan bir sürü reçeteli ilaç sonunda başladım eve "yürümeye!" İlaç çantaları elimde, hava sıcak, yüzümde maske... Bana mısın demedim, yürüdüm. Tam apartmanın önüne geldiğim sırada aklıma ne geldi dersiniz?  

"Ben bugün eczaneye bizim arabayla gitmiştim yahu!"

9 Ağustos 2020 Pazar

Pardon!

Geçen günkü kargo hadisesini bizimkilere anlatınca kardeşim Metin önce gür kahkahalar eşliğinde benimle bir güzel dalga geçti, sonra da hevesle kendi anısını anlatmaya başladı.

"O değil de geçen hafta bizim gündelikçi Leyla Abla'nın yaptığı şeyi hayatım boyunca unutamayacağım!" dedi. "Öyle mi? Ne yaptı?" diye sordum. Birkaç saniye sessizlik oldu, sonra da kardeşimin yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu. "Bilmem, unuttum..." 

Bu sefer de ben kahkahalara boğuldum tabii. Kendisi benden daha çok güldü, o ayrı. Neyse, aradan bir süre geçtikten ve bolca ıkınmadan sonra ne anlatacağını hatırladı. Olay şöyle: 

Geçen gün bizim evin zili çalmış. Şans bu ya, kapıya da gündelikçi teyzemiz bakmış. Normalde diyafonla konuşmayı sevmediği için hiç bakmaz. Neyse, basmış düğmeye, "Kim o?" demiş o şiveli sesiyle. Aradan kısa bir sessizlik geçmiş, yine "Kim o?" diye sormuş. Sonra da kapatmış. Zil yine çalmış, bizimki yine, "Kim o?" diye sormuş, biraz bekleyip gene kapatmış. Sonra bir daha, sonra bir daha, bir daha... 

Kardeşim de ne oluyor diye merak etmiş, içerideki odadan kalkıp gelmiş. Tam o sırada Leyla Abla bağırmaya başlamış. "Yav ne diye pardon pardon diyip duruyon? Kim o diyom, pardon diyon. Kim o diyom, pardon diyon. Sonra yine zile basıyon! Sapık mısın nesin?"

"Ne oldu abla?" diye sormuş kardeşim. "Kim o diyom, pardon diyo! Sapıktır galiba," diye cevap vermiş Leyla Abla, hışımla. Kardeşim şöyle bir duraksamış, kısa bir anlığına düşünmüş, sonra da "Kargo diyor olmasın abla?" diye sormuş.

Leyla abla önce bir müddet boşluğa bakmış, ardından gözleri panikle ardına dek açılmış ve "Olabilir valla..." demiş yavaşça. Metin diyafonu açıp tekrar kim o diye sormuş. Karşıdan bocalamış bir "Kargo?" sesi gelmiş tabii. Bunu öğrenen Leyla abla utancından hemen evin arka odalarına doğru gözden kaybolmuş :) 

"Kapıyı açtığımda kargocu yaklaşsa mı, yoksa uzak mı dursa bilemiyordu," diye gülüyordu Metin anlatırken. Herhalde tımarhaneye falan geldiğini sanmıştır adam. Eh, haksız da sayılmaz, değil mi...?

16 Temmuz 2020 Perşembe

Ev Sahiplerinin Lisanı hakkında


Elçilik Kenti'nin çevirisini düzeltirken yaptığım küçük dokunuşlardan biri de Ev Sahiplerinin Lisanıyla ilgili. 

Kitapta Ariekalılar, ya da yerel halk tarafından "Ev Sahipleri" olarak adlandırılan bir uzaylı ırkı var. Bu uzaylılar iki farklı ağza sahip. Dolayısıyla da konuşurken aynı anda iki farklı ses, iki farklı kelime çıkarıyorlar. 

Yazar China Mieville bu durumu belirtmek için uzaylıların konuşmalarını kesir çizgisiyle ayırarak yazmış. Böylece üstteki ve alttaki kelimelerin aynı anda duyulduğu izlenimini vermeye çalışmış.


Ama bizdeki ilk çeviride bu konuşmalar kesir çizgisiyle değil, kesme işaretiyle ayrılarak yazılmış. O yüzden üstteki bu örneğin çevirisi önceki baskıda şöyle olmuş: 


“hoş geldiniz kaptan/hoş geldiniz kaptan,” dedi İspanyol Dansçı. “lütfen bizimle gelin/lütfen bizimle gelin.”


Tabii ben mükemmeliyetçi ("kıl" diye okunur) biri olduğum için diyalogların bu hâli hiç içime sinmedi. Ben de bunun üzerine Yordam Kitap'ın sahibi Hayri Bey'le görüştüm, ona durumu buradaki örneklerle açıkladım ve yazarın yaptığı gibi, kesir çizgisiyle yazdığım takdirde kitabın basılı hâlinde bir sorunla karşılaşıp karşılaşmayacağımızı sordum. Onlar da ufak bir deneme yaptılar ve bu şekilde basmanın mümkün olduğunu söylediler. Dolayısıyla Elçilik Kenti'nin yeni baskısında (matbaada son anda bir karışıklık olmazsa) Ev Sahiplerinin konuşmaları aslına uygun şekilde, aşağıdaki gibi olacak :)

14 Temmuz 2020 Salı

Kolay Gelsin!

Geçen hafta internetten elektronik bir şey satın almam icap etti. Siparişimi verdim, ödemeyi yaptım ve kargoyu beklemeye başladım.

Birkaç gün sonra telefonum çaldı. "Alo?" dedim. "KOLAY GELSİN!" diye bağırdı arayan adam. Ahizeyi yüzümden biraz uzaklaştırıp telefona garipseyerek baktım. İş yeri sanıyor burayı herhalde, diye düşündüm. "Buyurun?" dedim. "Bir kargonuz var. Adreste misiniz?" diye sordu. Ben de evet dedim. "Birazdan oradayım," dedi adam. "Peki, kolay gelsin," dememle adamın "KOLAY GELSİN!" diye bağırması bir oldu.

Beş dakika sonra bu sefer de kapı çaldı. Bir koşu diyafona yetişip "Kim o?" dedim. "KOLAY GELSİN!" diye bağırdı yine aynı adam. Allah Allah... Manyak mıdır nedir? Benim ona kolay gelsin demem gerekirken durmadan o bana aynı şeyi söylüyor. Deli mi ne??

...diye düşünürken asansörün ding! sesi duyuldu ve kargocunun bizim kata vardığını anladım. Kapıyı açmamla adamın yüzüme, "KOLAY GELSİN!" demesi bir oldu tabii. Tam şalterlerim çat, çat, çat diye atmaya başlamış, gözüme siyah bir perde iner gibi olmuştu ki... adamın şapkasını görüverdim. "Kolay Gelsin Kargo" yazıyordu üstünde... Haaa, dedim içimden. Meğer kargo şirketinin adı buymuş. O anda cahilliğime mi ağlasam, adamın iş aşkına mı gülsem bilemedim.

"Yeni bir kargo şirketi galiba?" dedim, şapkasını göstererek. "Evet, KOLAY GELSİN!" diye yanıtladı adam. "Peki, teşekkür ederim," dedim paketi alıp. Arkasından dayanamadım, adam tam asansöre binecekken yapıştırdım. "KOLAY GELSİN!" Tahmin edemediğim şeyse kargocunun kabinden cevap yetiştireceğiydi. "KOLAY GELSİN!"

Normali beni bulmaz ki zaten...

12 Temmuz 2020 Pazar

Nenning???


Bir, "Bundan sonra editörlüğünü yaptığım çevirilerle ilgili yorumda bulunmayacağım!" sözünün bir kez daha çiğnendiği yazıya daha hoş geldiniz.

Elçilik Kenti'nin çeviri düzeltisine devam ediyorum. Gerçi yazar China Mieville'in karmaşık yazım stili sağ olsun, ben mi kitabı düzeltiyorum, yoksa egomu hunharca ayaklar altına almak suretiyle kitap mı beni düzeltiyor bilemiyorum. Her neyse...

Kitabın bir bölümünde karakterlerden biri için bir tür benzetme yapılıyor. Gerçek ismi yerine yaptığı işe uygun bir isim takıyorlar kendisine. Ve bunun bir "kenning" olduğu söyleniyor. Kitabın ilk baskısındaki çeviri şöyle: 

“Ona ne diyorlar biliyor musunuz? Uyuşturucu-tanrı.”
Kısa bir sessizliğin ardından, “Bu bir lakap (kenning),” dedim dikkatle.
“Hayır,” dedi Bren. O birleşik mecaz için söylenen eski terimi kimlerin bildiğini tartmak için odaya göz gezdirdi. “Bu kemik evi gibi değil, Avice.” Göğsünü, kendi kemik evini yumrukluyordu. “Daha basit. Yalnızca gerçek.”
 
Gördüğünüz gibi, eski tercümede "kenning" kelimesi "lakap" olarak çevrilmiş. Aslında bir bakıma mantıklı... Ama ondan sonra gelen diyaloglarla tutarsızlık yaşanıyor bu sefer de. Çünkü lakap kelimesinin anlamı metnin şu hâliyle, "birleşik mecaz için söylenen eski terim" olarak açıklanmış oluyor. Okuyunca da doğal olarak ne alaka diyor insan. Dahası, kenning için verilen "kemik evi" örneğinin de bizde hiçbir anlamı yok. "Bone-house", yani kemik-evi eski İngilizcede vücut, göğüs sözcükleri için kullanılan bir tür benzetme. İşte kenning ile kast edilen şey de aslında bu: Bir şeyi direkt olarak söylemek yerine onu dolaylı olarak anlatan "iki kelime" kullanmak.

Tabii ilk başta bunu bilmiyordum. İngiliz Dil Edebiyatı değil, tekstil mezunuyum çünkü. Düne kadar bana "Kennnig nedir?" diye sorsalar muhtemelen vereceğim cevap "Nenning?" olurdu :) Hâl böyle olunca içimdeki Saadettin Teksoylarla birlikte hummalı bir araştırmaya giriştim. Gelin görün ki bizdeki sözlüklerin hiçbirinde kenning teriminin anlamı bulunmuyor. 

Allem ettim kallem ettim, internetin altını üstüne getirdim ve sonunda bazılarının buna "mecaz-ı mürsel" dediğini keşfettim (Edebiyat okuyanlar yüzlerini buruşturarak hatırlamıştır şimdi bunu). Kenning'i karşılayan en iyi şeyin bu olduğu hakkında alevli tartışmalara bile denk geldim bazı sitelerde. Ama bence yanılıyorlar. Neden? Çünkü şöyle;

Kenning, eski İngiliz şiirlerinde bariz bir şeyi "iki kelimeyle" anlatma yolu olarak geçiyor. Deniz değil de "yelken yolu," güneş değil "gök mumu," kan değil "savaş teri..." Ya da yukarıdaki örnek olduğu gibi, göğüs yerine "kemik evi."

Ama mecaz-ı mürsel bir kelimenin yerine "sadece tek kelime" getirilerek yapılıyor. Mesela, "Sınıf, yeni öğretmenini merakla bekliyordu," gibi. Burada "öğrenciler" yerine sınıf kullanılmış. İşte bu mecaz-ı mürsel. Dolayısıyla kenning'le alakası yok.

Ne olabilir, ne olabilir diye düşündüm durdum bunun üstüne dün bütün gün. İngilizce derslere bakıyorum, yok. Akademik makalelere bakıyorum, yok. Sözlükleri karıştırıyorum, yok. Hepsi kenning'in ne olduğunu anlatıyor ama Türkçedeki karşılığını bilen yok.

Sonunda, bir grup İngilizce öğrencisinin kendi aralarında gerçekleştirdikleri bir yazışmaya denk geldim (Düzgün çeviri yapmak adına her tür yazışmanız itinayla okunur). "Ya bu kenning denen şey biraz bizim dolaylama gibi bir şey aslında," demiş birisi. Dolaylama! İşte bu ya!

"Derya kuzusu" (balık), "ince hastalık" (verem), "beyaz perde" (sinema) gibi dolaylı yoldan, "iki kelimeyle" anlatma yöntemine dolaylama deniyor bizde. Dahası, internette "kenning ve dolaylama" olarak aratınca "Türkçe eğitimi veren İngilizce kaynaklarda" hakikaten de bunun için "dolaylama" adının kullanıldığını gördüm. O cümleyi yazan arkadaşa buradan selam olsun.

Ondan sonrası biraz daha kolaydı. Tek yapmam gereken "kemik evi - göğüs" benzetmesinin yerine geçebilecek, benzer bir dolaylı anlatım bulmaktı. Onu da "kafa - akıl kutusu" ile bir nevi çözdüm diyebilirim. Tam karşılığı olmadı ama en azından anlaşılır, en azından yazarın anlatmak istediğine sadık bir çeviri çıktı ortaya.

“Ona ne dediklerini biliyor musunuz? Uyuşturucu-tanrı.”
Kısa bir sessizliğin ardından, “Bu bir dolaylama,” dedim dikkatle.
“Hayır,” dedi Bren. İkili mecazlar için kullanılan bu eski terimi kimlerin bildiğini görmek için odaya göz gezdirdi. “Bu akıl kutusu gibi bir şey değil Avice.” Kafasına, kendi akıl kutusuna hafifçe vurdu. “Bu daha dolambaçsız bir şey. Gerçeğin ta kendisi sadece.”

Ha, niye bu kadar uğraştın derseniz, kitap zaten başlı başına dil ve dilbilgisi üzerine. China Mieville sadece bir bilimkurgu yazmamış, aynı zamanda lisanın sınırlarını zorlamış. Tabii bu arada benim akıl sağlığı sınırlarımı da zorluyor, orası ayrı.

İşte güneşli bir pazar günü bunlarla eğleniyorum ben de :) Ne güzel di mi?

29 Haziran 2020 Pazartesi

Bir Şeyler Biter...



2009'dan beri üyesi olduğum Kayıp Rıhtım'daki site yöneticiliği ve genel yayın yönetmenliği görevlerimden ayrılma kararı aldım.

Burası bana çok şey kattı, inkar edemem. Eğer bugün 3 basılı kitabı olan bir yazar, kendi çapında tanınmış bir çevirmensem bunu Kayıp Rıhtım'a borçluyum. Foruma uğramaya devam edebilirim. Yazmak için söz verdiğim birkaç inceleme de var. Ama artık ayrılık zamanı.

Başta kurucusu Hakan Tunç olmak üzere orada tanıdığım, hayatıma renk katan herkese teşekkürler.

26 Haziran 2020 Cuma

Lisanslı Editörlük Yalanlaması

Bu aralar China Mieville'in "Elçilik Kenti" adlı romanı için çeviri editörlüğü yapıyorum. Kitap bundan birkaç yıl önce Türkçe olarak basılmıştı ama çevirisi biraz sorunlu. O yüzden Yordam Kitap için metni baştan sona elden geçiriyorum.

Normalde çeviri editörlüğünü yaptığım kitaplarla ilgili paylaşım yapmama kararı almıştım. Ama dün hafiften sevindirik olmama neden olan bir editörlük macerası geçti başımdan ve bunu bir yerlere not etmeden geçemeyeceğim. 

Kitapta aynı gezegende yaşayan insanlar ve Ev Sahipleri (uzaylılar) arasında yaşananlar anlatılıyor. Ev Sahipleri yalan söyleyemeyen, lisanları buna müsaade etmeyen bir ırk. İnsanların bu yeteneğini (!) hayret verici buluyorlar. O nedenle kendi aralarında "Yalan Festivali" adı verilen etkinlikler düzenliyor, içlerinden biri yalan söylemeyi başarınca da acayip seviniyorlar. Uzaylı işte, manyak...

Neyse efendim, kitabın bir noktasında insanlar ve Ev Sahipleri (uzaylılar) arasında ufak bir gerilim yaşanıyor. Araları bozuluyor. Ortamı yumuşatmak için de bir tür festival düzenlenmesine karar veriliyor. Bu festivalde hem insanları eğlendirecek etkinlikler hem de uzaylıları eğlendirecek yalan yarışmaları olması planlanıyor. Ve buna bir isim bulmaları gerekiyor. 

Sonunda buna "Licence Party" adını veriyorlar. "Lie" (yalan) ve "Sense" (his, algı, anlayış) kelimelerinin ses uyumundan yola çıktıklarını söylüyor anlatıcı: Lay-Sıns... "Lie" kelimesiyle yalan festivaline, "Sense" kelimesiyle de herkesi biraz aklını başına toplamaya davet ediyorlar akıllarınca. Böylece ortaya "Lisans Partisi" gibi saçma bir isim çıkıyor. Anlatıcı bunun çok aptalca bir isim olduğundan dem vuruyor hatta :) 

Gelin görün ki çevirmen bu ismi olduğu gibi, yani "Lisans Partisi" olarak çevirmiş. Hâl böyle olunca da "Lie" ve "Sense" ile ilgili bütün o kelime oyunu, ses uyumu ve tabii ki en önemlisi anlam ortadan kaybolmuş. İşte dün neredeyse tüm gün boyunca buna kafa patlattım. Nasıl bir kelime bulmalıydım ki içinde hem "yalan" olsun hem de yanına "sense" ile benzer bir anlam taşıyan bir şey ekleyip bir okunuşta tek kelime gibi gözüken bir şey yazabilirdim? Nasıl?? NASIL??? 

Evde voltalar attım, yetmedi taklalar attım, amuda kalktım, bir ara çıldırıp iki göbek attım... Ama en sonunda buldum! 

Yalanlayış... 

Yalan ve Anlayış kelimelerinin birleşimi. Böylelikle hem "yalan" kelimesini kullanmış oldum hem de seçtiğim ikinci kelime "sense" (algılama, anlayış) ile benzer bir anlama sahip oldu. 

Aslında annemin rahatsızlığından beri internete pek girmiyorum. Paylaşım yapmak hiç içimden gelmiyor çünkü. Ama bütün gün bunun üstünde düşündükten sonra beni fazlasıyla tatmin eden bir sonuca varınca acayip mutlu oldum. Bir yerlere yazmak istedim. 

Ben de bunlarla mutlu oluyorum işte. Deli miyim neyim?

10 Mayıs 2020 Pazar

Londra Nehirleri | Kitap İnceleme

"Londra Nehirleri tam olarak Harry Potter büyüyüp polis teşkilatına katılsa işlerin nasıl olacağını anlatıyor. Eğlenceli ve fazlasıyla muzip."
-Diana Gabaldon
Epsilon Yayınları, 2019
Çevirmen: Aslı Dağlı
Düzelti: Su Akaydın
Kitabın arkasında bu alıntıyı görünce kendi kendime gülmüş ve şöyle demiştim: İşte hayatında hiç Dresden Dosyaları okumamış bir yazarın yorumu... Ama kitabı bitirdikten sonra Diana Gabaldon'un ne kadar haklı olduğunu görebiliyorum. 

Londra Nehirleri uzun zamandır ilgimi çeken bir kitaptı. Bunun bir sebebi Dresden Dosyaları’yla benzerlikler içermesiydi. Diğer sebebiyse çevirmeni Aslı Dağlı’nın heyecanlı yorumları. 

Kitap alışılmışın aksine İngiltere’de, modern Londra’nın göbeğinde geçiyor. Başkarakterimiz Peter Grant yeni yetme bir polis memurudur ve tüm çaylaklar gibi bütün istenmeyen işler ona yıkılmaktadır. Bir gece Aktörler Kilise'sinde başsız bir ceset bulunur ve suç mahallinde sabaha kadar nöbet tutup oraya kimseyi yaklaştırmama görevi Peter ve teşkilattaki en iyi arkadaşı (aynı zamanda da hoşlandığı kız olan) Lesley’ye düşer. 

Gel gelelim Peter çok geçmeden hiç beklenmedik bir şeyle karşılaşır, gerçek bir hayaletle… Dahası, onunla konuşabildiğini de fark eder. Akabinde kendisini Thomas Nightingale adlı bir üstünün emrinde bulur. Çok geçmeden Nightingale’in teşkilattaki tek büyücü polis olduğu ortaya çıkar. Peter’ın büyüye yatkınlığını fark eden adam onu kendine çırak olarak almaya karar verir. Çok ama çok uzun yıllardan beri ilk kez olmaktadır bu. 

Peter eğlenceli bir karakter. Hem zeki, hem komik hem de akıllı biri. Olup olmadık yerlerde yaptığı zıpır yorumlar insanı gülümsetiyor. Kitap birinci şahıs açısından yazıldığından düşüncelerini, esprilerini vs sık sık duyabiliyoruz. Bu da Dresden Dosyaları ile olan benzerliğini bir parça arttırıyor.

24 Nisan 2020 Cuma

Neredesin sen?!


Geçen gün bilinmeyen bir numara beni aradı. Ben de gayri ihtiyari açmış bulundum. Ben daha alo bile demeden karşıdan öfkeli bir kadın sesi geldi.

"Neredesin sen?!"
"A-Alo?"
"NEREDESİN SEN DEDİM!"
"Eee... Kimi aramıştınız?"
"Bırak numarayı! Cevap ver bana!"
"Kimsiniz hanımefendi?"
"Asıl sen kimsin?!"
"İhsan ben. Siz kimsiniz?"
"Kim, kim?"
"İhsan..."
"..."
"...alo?"
"Ay, yanlış oldu galiba!"

GÜM! diye kapattı sonra da telefonu suratıma. Evlenmeden neredesin sen diyen hatun azarı da işittim ya, ölsem de gam yemem artık :)

21 Nisan 2020 Salı

Geçmişin Gölgesi...

Son kitabım basılalı 7 yıl olmuş. O zamandan beri tek tük toplu seçkiler dışında ne bir roman yazdım ne de hikâye. Aklımda 3-4 farklı macera vardı hâlbuki. Biri polisiye, ikisi bilimkurgu, biri fantastik... Ana hatlarını az çok hatırlıyorum aslında ama hiçbirini yazamayacağım anlaşılan. Ne enerjim var ne isteğim ne de vaktim.

Bir de paslanmışlık var tabii... Yazarlık da demir gibi; işledikçe parlıyor. Yazdıkça üslup gelişiyor, kelime oyunları ve bugün okuyunca "Bunu ben mi yazmışım?" dedirten etkileyici cümleler birbirini kovalıyor. Ama yazmaya ara verince hepsi uçup gidiyor işte... Oturup bir şeyler yazayım desem bile çıkmıyor artık kelimeler. 

Çevirmenlikte de hissediyorum bazen bunu; hep aynı kelime dağarcığını ve sözcük yapılarını kullanıyorum. Blog yazısı yazmak bile zor geliyor bazen.

Neyse... Güzel zamanlardı. Aşkın ağabeyim sayesinde kısa süreli de olsa bir hayalimi gerçekleştirmiş, doya doya yaşamış oldum en azından :) Bu da böyle bir iç döküş olsun.

18 Nisan 2020 Cumartesi

Karaktersiz karakter!


Çevirdiğiniz bir kitaptaki neredeyse hiçbir karakteri sevmemek ne kadar kötü bir şeymiş yahu... Son çevirdiğim romanda 5 farklı baş karakter var ve bunların dördünden nefffretler ediyorusss kıymetlimisss. 

Yaptıkları her hareket bana mantıksız geliyor. Olmadık yerde (bana göre) olabilecek en saçma kararları veriyorlar. 500 sayfa boyunca neredeyse hiçbir şey yapmıyor, kitap boyunca arpa boyu kadar gelişim kaydetmiyorlar. Aynı şeyleri defalarca ve defalarca düşünüyor, söylüyor veya hatırlıyorlar. Hâl böyle olunca da onlarla ilgili bölümler bir türlü bitmek bilmiyor. Her sayfa işkence gibi geliyor. 

Ama en kötüsü bölüm sonları. Mesela A karakterinin bölümü bitiyor. "Oh be, kurtuldum senden!" diye sevinç çığlıkları atarak bir sonraki sayfaya geçiyorum ve ne göreyim?! Bu sefer de hiç sevmediğim B karakterinin bölümü başlamış. İşte o anda Cengiz Kurtoğlu'ndan "Önce Birkaç Damla Yaaaaş..." çalmaya başlıyor arka planda...

Bit artık, bit...

30 Ocak 2020 Perşembe

Yeni Çeviri: Witcher Evreni

Witcher roman ve oyunlarının tüm hikâyesinin kısa bir özetini içeren "Witcher Evreni" adlı başucu kitabı için yaptığım çeviri önümüzdeki ay Pegasus Yayınları'ndan çıkıyor.

Ciltli, büyük boy, kuşe kâğıt ve illüstrasyonlu bir çalışma olan kitap Kürelerin Birleşimi'nden itibaren Kıta'nın tarihini, coğrafyasını, ırklarını, din ve büyü sistemlerini detaylı olarak özetliyor. Sonrasında Witcher'ların ortaya çıkışından söz ediliyor. Son olarak da ilk kitaptan son oyuna dek Rivyalı Geralt'ın hikâyesi anlatılıyor. O yüzden tüm kitapları ve oyunları bitirmediyseniz son bölümü okumayı ertelemenizi tavsiye ederim, yoksa sürpriz bozan etmenlerle (spoiler) karşılaşırsınız.

Kitapta yer alan bilgiler Dandelion, Villentretenmerth, Yennefer, Vesemir ve Geralt'ın ağzından anlatılıyor. Bunun yanı sıra hem CDPR'ın oyunlar için çizdiği hem de bu kitap için özel olarak hazırlanmış, kimi tam sayfa olan bir sürü görsel yer alıyor sayfalarda. Anlatıların yanı sıra hemen hemen her sayfada küçük anektotlar, bilgi kutucukları, efsaneler, hayali kitaplardan alıntılar gibi şeyler de var.

Witcher serisinin editörü Kemal Küçükgedik'le birlikte çalıştığım bu başvuru kitabı 4 Şubat'ta bizlerle olacak. Dilerseniz şimdiden hatırı sayılır bir indirimle ön sipariş verebilirsiniz.

Keyifli okumalar dilerim.

8 Ocak 2020 Çarşamba

Yeni Yazar Çevirmek Ya da Çevir(e)memek...

Yeni yazarların çevirilerini yapmayı sevmiyorum. Yazım stilleri, üslupları o kadar farklı ki yazdıklarını Türkçeye çevirmek cidden zor oluyor. 

Mesela Asimov, Kim Stanley Robinson ya da GRR Martin gibi ustaların ya da China Mieville, Ted Chiang ve Brandon Sanderson gibi görece yeni yazarların eserlerini çevirdim. Onların süslü, edebi dilleri ya da teknik terimleri de insanı zaman zaman zorluyor ama en azından cümle yapıları düzgün oluyor. Cümlenin başı şarkta, sonu garpta olmuyor. A'dan bahsederken birdenbire B'ye geçmiyorlar. "Ve" ile bağladıkları cümlelerin anlam bakımından bir bütünlüğü oluyor.

Yeni yazarlar da... nasıl desem... bir zorlama var. Yazdıkları güzel görünsün, havalı görünsün diye o kadar kasıyorlar ki that'lar which'ler havada uçuşuyor. Basit bir dille anlatılabilecek bir şeyi mümkün olan en devrik ve ters şekilde yazıyorlar. Kulaklarını tersten tutuyorlar diyeyim hadi. Alakasız yerlerde satır başı yapıyorlar; cümlenin başı ayrı, sonu ayrı paragrafta oluyor. 
Okurken ne demek istediğini gayet iyi anlıyorsun. Ama iş Türkçeye "güzel ve akıcı" bir şekilde çevirmeye gelince resmen tıkanıp kalıyorum. Öyle yazıyorum olmuyor, böyle yazıyorum olmuyor. Sadık kalayım diyorum, "çokomel" gibi oluyor. Güzel yazayım diyorum, yazarın hiç kullanmadığı kelimeler katmak zorunda kalıyorum bu sefer de işin içine.

Kısacası... yeni yazarların dilini sevmiyorum 🙄