Fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fantastik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Haziran 2012 Pazar

Seçkide üçüncü yıl!


Çizim: Ethem Onur Bilgiç
Selam Sana, Yolcu!

Bizi, “Selam sana, Yolcu,” diye karşılayan Kayıp Rıhtım, Aylık Öykü Seçkisi’nin üçüncü yılını yazarlarıyla kutluyor. Bu yıl, seçtikleri ana tema “Rıhtım”. Yazarlar da, bazen bu kavramın etrafında dolaşan, bazen onu merkezine alan, bazen de onunla koşut giden öyküler yazmış. Lafın kısası, öykücülük internet üzerinde de devam ediyor.

Aslında bu seçkideki hikâyeleri okumanın bizim için bir şans olduğunu düşünüyorum. Zaten Kayıp Rıhtım her zaman fantastik edebiyatın takipçisi olmuştur. Burada da fantazya hüküm sürüyor.

Türkiye’de bu türün önde gelen adı olan Barış Müstecaplıoğlu’nun hikâyesine adını veren “Kayıp Rıhtım”, yıllar önce limanın üzerine çöküp hiç kalkmamış sis nedeniyle ıssızlaşmış, uğrak yeri olmaktan çıkmış. Bana hemen yeni kitabı “Şamanlar Diyarı”nın denizlerini, gemilerini ve kaptanlarını hatırlattı.

Mustafa Samsunlu’nun “Cemile”sinin kahramanı Cem ise, hikâyesine eve dönme derdindeki “Sel gibi bir insan kalabalığı”nın olduğu Galata Köprüsü’nde başlıyor. Önce gemiye binip, sonra karaya çıkıyor ve aşkla çarpılıyor. Dilinde eski bir şarkı: “Rıhtımda boynun büküp, bana mendil salladın.”

Aşkın Güngör, “Geceyle Gelen”i anlatmaya “Bir kayıp rıhtımda hiç gelmeyecek ölü yolcularını bekleyen yolcu gemisi”yle başlıyor. Köpek Burhan’a, “içinde kurtadamların, vampirlerin, zombilerin dört döndüğü korku dolu öykülere dek bir yığın hezeyan, bir yığın safsata” naklediyor.

Altay Öktem’in “Kılıçbalığı”nda çok ciddi soruları var. “Benim o gemiden inmemiş olma ihtimalim… Daha doğrusu, o geminin buraya yanaşmamış olma ihtimali var mı?” Yok. Öyleyse gemisi nasıl kayboldu? Hızlı adımlarla rıhtıma yürüyüp de bakınca, rıhtımın da olması gerektiği yerde olmadığını keşfediyor. Eh, ne de olsa kayıp rıhtım.

Hamit Çağlar Özdağ “Kıyamet”te, Göktengri’nin insanlara öfkesiyle uğraşmış. Gel deyince, kayıkçı çıkıyor meydana. Kayıkçı ezeli, kadim, mengü. “Önünde yeryüzü koskoca bir rıhtım, dev bir liman. Rıhtımda dizi dizi ruhlar. Hepsi hain, hepsi nankör, hepsi insan.”

Funda Özlem Şeran’ın yazdığı “Rıhtım”da kürek çekmeye mahkum Edip Efendi, yolu bilen kişi olan iriyarı ağzı bozuk Haydar’a, “Yani bana o rıhtımı hiçbir zaman bulamayacağız gibi geliyor; hatta o rıhtımı bırak, bir daha karaya adım atabileceğimden bile şüpheliyim!” diyor. Hedefleri, yıllardır kayıp bir rıhtımda bir başına onları bekleyen bir adam.

Hakan Bıçakcı ise, “Sessiz Dans”ta rıhtımdaki otelin düğün konuğu. Geç kalmış bir konuk, çünkü cebindeki yarım altınla köprü trafiğine takılmış. Hem de en iyi arkadaşının düğünü… Sonunda denizi aşıp erişiyor. “On bir buçuk gibi rıhtıma vardım. Denizin üzerindeki devasa otel binası göründü. Kocaman, açık renk bir kaya parçası gibiydi.” İçinde ise insanlar sessizlik içinde dans ediyorlar.

Sadık Yemni’nin “Son Demirzâr”ındaki rıhtım, “denizin tuzunun, güneşin ve zamanın aşındırdığı tahtalarla inşa edilmiş…” Dört masalık bir kır kahvesinin bir masasına oturmuş onu bekleyen dört kişi, “Tam zamanında belirdiniz rıhtımın üzerinde” diyorlar. Orada da devasa bir otel var ve başın dertteyse dalgaların üst üste bindiği anları kollamak yeterli.

Gülşah Elikbank’ın, “Şövalyeler ve İnsanlar”daki kahramanı, kullandığı gemi rıhtıma yaklaşır yaklaşmaz ahşap direklerini ateşe veriyor, bir daha kimse binemesin diye. Burada da geçit rıhtımda. Hep öyle değil midir zaten? Rıhtım bir geçit, sanki bir köprü değil midir? “Yüz yıl önce oraya demirlemiş bir korsan gemisinin içinde.”

Göktuğ Canbaba imzalı “Evrenin Şarkısı”nda, Kayıp Rıhtım’ı ise sadece kaderinde olanlar görebiliyor. Kahramanı, evrenin şarkısını dinlemek için, “efsanelerde göğe en yakın yerdeki rıhtım, diye bahsedilen Kayıp Rıhtım’a” ulaşmaya çalışıyor. “Sonrasında ise Kayıp Rıhtım’ın kalbindeki iskelenin üzerinde, yaşlı evren beni tekrar kucakladı ve ay bitmeyen şarkısına tekrar başladı.”

Şebnem Pişkin, “Ve çıkarttım ayakkabılarımı” adlı öyküsünde, baktığı her yerde aşkını görerek rıhtımda ilerliyor. “Ve incecik rıhtım yolu tıpkı hayat yolu gibi uzanıyor önümde, belirsizce… Gemiler yanaşıyor rıhtıma, gemiler ayrılıyor rıhtımdan. Tıpkı dünyaya gelenler ve dünyadan ayrılıp gidenler gibi.” Ve yalınayak yürüyor rıhtımın yollarında…

Ayfer Kafkas ise, “Sedefzade Hüseyin Bey’in Meselesi” adlı polisiye öyküsünü, Ebüssüreyya Sami’nin “Amanvermez Avni’nin Serüvenleri” dizisine övgü olarak yazmış. Ziyaeddin Hüsrev Paşa’nın İzmir Akyokuş’taki Zerdeçal Konağı’nda Cuma içtimaları ile başlıyoruz ve tüccar Sedefzade Hüseyin Bey’in önemli sorunu rıhtımda, daha doğrusu denizde çözülüyor.

Erbuğ Kaya’nın “İrna”sı, kendini kabul edecek bir rıhtım arayan güçlü, özgür bir kadın. Bir zamanlar, kocası Nidra’yı onu kabul eden rıhtım olarak görmüş. Olmamış ama. Onu “fırtınalı havada, kabarmış dalgaların üstünde yol alan bir yelkenli”ye benzeten arkadaşı Mishle, “O kadar özgür ruhun vardı ki,” diyor, “bir gün bunun olabileceğini biliyordum. Bağlandığın o rıhtım bile seni uzun süre tutamadı.” Çünkü “Halatlarını bağladığı tüm rıhtımlar bu şehirde paramparça olup kaybolmuş.”

M. İhsan Tatari’nin kaleminden çıkan “Geçmişin Gölgesi, Geleceğin Laneti”ndeyse yüzyıl arayla inşaa edilen Titanik gemilerinin öyküsü anlatılıyor. “Belfast Rıhtımı”nda önce 1900′lere sonra da 2000′lere giderek Titanik’in yeniden ve yeniden inşaasına tanık oluyoruz..

Rıhtım esaret de olabilir, özgürlük de. Yelkenleri savuran rüzgârlara orada bırakırsın kendini, ya da özgürlüğün için, bir insan olarak hakların için mücadele edersin. Bazen aşkı bulursun, bazen kavgayı. Bazen “Rıhtımlar Üzerinde”sindir, “bazen de “Yalnızlar Rıhtımı” seni çepeçevre kuşatır. Aylık Öykü Seçkisi’nin rıhtımları bizi öykünün sihirli koridorlarında dolaştırıyor.

- Sevin Okyay

26 Temmuz 2011 Salı

Kusursuz Plan

Sıcak bir yaz gecesiydi. Genç kız böylesine güzel bir havada evinde oturmaktan sıkılmış, arkadaşında ders çalışma bahanesiyle ailesinden izin alıp dışarı çıkmıştı. Apartmandan çıkmadan önce merdiven boşluğunda kısa bir mola verip eteğini bel hizasından katlamayı ve bluzunun üst düğmelerinden birini açmayı da ihmal etmemişti tabi. Evde takındığı cici kız rolünü daha fazla sürdürmesine gerek yoktu ne de olsa.

Sokağa çıkıp havalı olduğunu düşündüğü bir tarzla ana caddeye doğru yürümeye başladı. Kendisini ilgiyle süzen mahalle erkeklerine küçümser bir bakış atıp, yanlarından geçti. Delikanlılardan biri ayağa kalkıp "Hey bebek! Bu gece benimle takılmaya ne dersin?" diye laf attı arkasından. "Ne kadar da banal." diye düşündü içinden. "Seninle takılacağımı düşünüyorsan tam bir salaksın yanee..." dedi kelimeleri yuvarlayarak, omzunun üzerinden geriye bakarken. Basit erkeklerle işi yoktu onun, özel olanı bekliyordu. Mükemmel olanı... Daha aşağısını kabul etmesine imkân yoktu. 

"Gerçek aşkı ne zaman bulacağım ben? Kusursuz sevgilimi?" diye mırıldandı kendi kendine. Sonra elini çantasına atıp en sevdiği kitabı çıkarttı. Kitabın kapağında kırmızı bir elma tutan bir çift el vardı ve büyük harflerle "Twilight" yazıyordu üzerinde. "Benim bir vampire ihtiyacım var. Neredesin mükemmel sevgilim?" diye hayıflandı kız, iç çekerek.

Adımları onu şehrin en gözde mekânlarından birine götürdü. Hiç düşünmeden içeri daldı ve ahşap barın önündeki yüksek taburelerden birine oturdu. Barmeni küçümseyici bakışlarla süzerek kendine içecek bir şeyler söyledi. Ardından kitabını açıp en sevdiği bölümlerden birini okumaya başladı. 
"Ah, en sevdiğim kitap." dedi sağ yanından bir erkek sesi.

Genç kız irkilerek yerinde hafifçe sıçradı. Sesin geldiği yöne döndüğünde hemen yanındaki taburede genç bir adamın oturmakta olduğunu gördü hayretle. Oysa bir saniye önce o taburenin boş olduğuna yemin edebilirdi. 
"Nasıl yani? Twilight sever misiniz?" diye sordu kız, kuşkuyla.
"Evet, bayılırım." dedi adam, dramatik bir tonda. Hareketlerinde garip bir abartı, değişik bir aşırılık vardı. Kız, böyle bir terimin farkında olsa bu tavırlarını teatral olarak adlandırabilirdi belki. Ama değildi... 
"Ne yazık ki gerçeğinin yanına bile yaklaşamıyor." diye devam etti adam, başını mutsuz bir biçimde iki yana sallayarak.
Bu laf üzerine kızın kaşları çatıldı. "Eğer gerçek vampir şöyle olmalı falan diyecekseniz hiç başlamayın yane. Ay, nedir bu Krokula takıntısı anlayamıyorum hiç!"
"Drakula..." diye düzeltti adam.
"Her neyse haltsa işte..." dedi kız, her zamanki gibi kelimeleri uzatarak ve yuvarlayarak.
"Ayrıca ben öyle bir şey demeyecektim. Kitap, vampirleri tam da olması gerektiği gibi yansıtıyor bence." dedi adam, kızın gözlerinin içine bakarak. "Zeki, etkileyici ve yakışıklı... Kusursuz âşık." 

3 Temmuz 2011 Pazar

Kehanet ( Bölüm 5 ) -Son-

Kenn çaresiz bir biçimde uzanmış, ölümün soğuk kollarının kendisini kucaklamasını beklerken derin ve güçlü bir ses çalındı kulaklarına; “Ayağa kalk cesur savaşçı.”

“N-Ne?”

“Ayağa kalk ve bana katıl.”

“Sen de kimsin?” dedi Kenn, başını yattığı yerden hafifçe kaldırarak. Görüşü tekrar düzelirken beyaz sakallı, mavi cüppeli bir adamın kendisine baktığını gördü hayretle.

“Ben büyücü Merlin, Avalon’un hükümdarı.” dedi yaşlı kişi gururla. “Krallığıma hoş geldin Kenn Wulf.”

“Adımı nereden biliyorsun?” diye sordu yavaşça ayağa kalkarken. Mızrağın saplandığı yere baktığında tişörtünün hâlâ delik olduğunu gördü. Göğsündeki ölümcül yara ise kaybolmuştu.

“Çünkü sen kaderini önceden görmüş olduğum ve kehanette adını zikrettiğim o savaşçısın Kenn. Tam 1500 yıldır seni bekliyorum.”

“Şey… Beklettiğim için üzgünüm.” diye mırıldandı Kenn şaşkınlıkla. “Yani o kehaneti yazan sen miydin? Madalyonları yapan?”

“Onu ve daha pek çok şeyi…”

“O halde doğru… Madam haklıydı.”

“Elbette… O çok güçlü bir Görücü Wulf, kadını hafife almamalısın. Kendini de öyle… Omuzlarında çok büyük bir yük var savaşçı, insanlığın kaderi senin başarıp başaramamana bağlı çünkü.

“Tipik bir seçilmiş kişi senaryosu yani…” dedi Kenn, sıkıntı ile oflayarak. “Neden hep kirli işlerinizi bize yaptırırsınız ki?”

“Kurallar böyle Wulf, karışmamız yasak. Sadece yol göstermeye iznimiz var.”

“Siz de kimsiniz? Ve bu kuralları da kim koyuyor böyle.”

25 Haziran 2011 Cumartesi

Kehanet ( Bölüm 4)

Stonehenge çemberi M.Ö. 3000 yılında inşa edilmeye başlanmış gizemli bir yapıydı. Nasıl ve kimler tarafından inşa edildiği bugün bile bilinmeyen bir sırdı. Her biri ortalama dört buçuk metre olan ve çember şeklinde dizilmiş bu devasa taşların hangi amaca hizmet ettiğine dair çeşitli söylentiler vardı. Kimileri Druidler ile alakalı olduğunu söylüyor kimileri ise burasının bir şifa merkezi olduğunu iddia ediyordu. Bazı bilim adamlarına göreyse burası çok eskiden beri kullanılan bir mezarlıktı. Hatta bu mucizenin büyücü Merlin’in işi olduğunu söyleyenler bile vardı. Gerçek ne olursa olsun şurası kesindi; burası bir turist cennetiydi.

İki otostop ve birkaç kilometrelik yürüyüşün ardından hedefine varan Kenn şimdi de bu fotoğraf makineli kalabalıkla uğraşmak zorundaydı. “Turistler! Yağmur yağıyor farkında mısınız?” diye homurdandı meydandaki kalabalığı ilk gördüğünde.

Pardösüsüne iyice sarınmıştı, uzun ve ıslak saçlarından şakır şakır su damlıyordu. İstemeye istemeye de olsa kalabalığın arasına karıştı ve güvenlik görevlilerinin dikkatini çekmemeye çalışarak devasa taşların arasında dolaşmaya başladı. Mühürlere dair bir iz, ne yapacağına dair bir işaret arıyordu fakat bir saate yakın bir araştırmanın sonunda ümitlerini yitirdi. Yorulmuştu, ıslaktı ve tek bir şey bile bulamamıştı. En azından artık yağmur yağmıyordu. Etraftaki satıcılardan yiyecek bir şeyler alıp uzaktaki ağaçlardan birinin dibine çöktü. Havanın kararmasını beklemekten başka çaresi yoktu.

Birkaç saat sonra hava iyice karardığında ve turistler ayakaltından çekildiğinde Wulf harekete geçti. Önce güvenlik görevlilerinden birini sonra ötekini sessizce saf dışı bıraktı. Ardından taş sütunların arasına dalıp yeniden etrafı araştırmaya başladı. Bu kez mühürler de ellerindeydi. Aniden kuvvetli bir hapşırık atıverdi. “Büyük kahraman grip mikrobuna yenik düştü. Aman ne güzel!” diye söylendi, burnunu çekerken. “İki mührü bulacak, çemberi tamamlayacak.” diye mırıldandı kendi kendine. “İyi de hangi çember? Burada çemberden bol ne var! Hapşuuu!”

14 Haziran 2011 Salı

Kehanet ( Bölüm 3)

Reinfred hızla kapının önündeki boncukları söküp attı ve etraftaki eşyalardan derme çatma bir barikat kurmaya başladı. Madam mühürleri çantanın içine tıkıştırarak birkaç adım geri çekildi ve odanın gölgelerine gizlendi. Kenn ise tabancalarını çekip onları başının hizasına kaldırdı ve büyülü kelimeleri fısıldadı;

“Nosferatu…”

Silahların üzerindeki ejder işlemeleri canlı bir kırmızılıkla parıldadı ve ahşap uçlu mermiler namluya sürüldü. Kenn, damarlarına yayılan adrenalinin de etkisiyle yüzüne yayılan sırıtışa engel olamadı. Derken ilk saldırganlar, biri erkek diğeri dişi iki vampir solgun yüzleri ve sivri dişleriyle kapının ardında belirdi.

Reinfred hiç beklemeden barikatın üzerinden pompalı tüfeğini ateşledi. Göğsünden vurulan erkek vampir darbenin etkisiyle geriye uçup yere yığıldı fakat tekrar ayaklanmakta hiç gecikmedi. Kenn ise tabancalarını dişi vampire doğrulttu ve tam kalbine iki el ateş etti. Ahşap uçlu mermileri yiyen vampir acı dolu bir çığlık attı ve kalbine bir kazık çakılmış misali önce hızla yaşlandı, ardından toza dönüşerek yitip gitti. Kenn tam silahlarını diğer vampire çevirmişti ki Reinfred tüfeğini bir kez daha, bu kez yaratığın başına hedef alarak ateşledi. Kafatası patlayan vampir dizlerinin üstüne yığılarak sonsuz hayatına veda etti.

Aynı anda odanın pencereleri büyük bir şangırtı eşliğinde kırıldı ve içeriye üç büyük yarasa giriverdi. Yarasalar çabucak önce sis sonra da vampir suretine büründüler ve avlarının üzerine atıldılar. Ateş edecek kadar bile zamanları yoktu. Reinfred üzerine gelen dişi vampire tüfeğinin kabzası ile okkalı bir yumruk attı. Ardından Madam’ın üzerine koşan diğer vampire ateş etti. Vurulan vampir uçarak odanın duvarlarından birine sertçe tosladı.

8 Haziran 2011 Çarşamba

Kehanet ( Bölüm 2)

Kenn bir taraftan şehrin dar ve karanlık ara sokaklarında hızla ilerlerken bir taraftan da az önce dövüştüğü canavarın söylediği cümleleri aklında tartıyordu. Kurt adam bir konuda kesinlikle haklıydı, sonsuza kadar saklanamazdı. Ama zaten artık öyle bir niyeti de yoktu, o kararını çoktan vermişti. Adımlarını yıllardır gitmediği bir sokağa yönlendirdi.

Bir müddet sonra şehrin karanlık ve izbe bölgelerinden birindeydi. Sokaklarında uyuşturucu satıcılarının ve hayat kadınlarının, karanlık köşelerinde ise adı ağza anılmayacak canavarların ve yaratıkların kol gezdiği bu bölgeye aklı başında hiç kimse kolay kolay adımını atmazdı. Aklı başında olan hiç kimse…

Sokak satıcılarından biri Kenn’e ihtiyatla yaklaştı ve “Hey adamım, ihtiyacın olan bir şey var mı?” diye sordu pardösüsünün bir bölümünü hafifçe aralayarak. Sahte saatler, kopya elmas kolyeler ve bunun gibi birkaç işe yaramaz şey çarptı Kenn’in gözüne.

“Hayır teşekkürler.”

“Belki bunlar daha çok ilgini çeker?” diye sordu satıcı, pardösüsünün diğer yanını aralayarak. Poşetlenmiş kan, uyuşturucu maddeler ve ölü bir fare çıktı bu kez ortaya.

Kenn adama kabaca bir omuz atıp caddenin uzak köşesindeki mekâna doğru ilerlemeye devam etti. Arkasından pek de kibar olmayan bazı sözcükler sarf eden satıcıya yine pek de kibar olmayan bir el hareketi çekmekten de geri kalmadı.

Kristal Küre adındaki mekân dışarıdan bakıldığında çift kanatlı eski kapıları, yer yer kalaslarla örtülmüş pencereleri ve eski püskü tabelasıyla terk edilmiş bir yer gibi görünüyordu. Tabelanın ışıkları muhtemel bir elektrik arızası nedeniyle ritimsiz bir şekilde yanıp sönüyor, garip cızırtılar çıkarıyordu. Tam kapının önünde ise mor renkli kıvırcık saçları olan, uzun boylu ve iri yapılı bir zenci duruyordu. Üzerinde kaliteli siyah deriden kıyafetler, gözlerinde ise güneş gözlükleri vardı. Sırtında oldukça havalı ve muhtemelen bir o kadar da ölümcül bir pompalı tüfek asılıydı. Tüfeğin sırtına çeşitli rünler işlenmişti. Adamın yüzünde ise beyaz renkli, garip bir dövme vardı.

“Ne istiyorsun Dışlanmış?” diye sordu zenci, kendisine yaklaşan Kenn’i gördüğünde.

“Sana da selamlar Gece Gözcülerinden Reinfred. Eski dostlarını hep böyle mi karşılarsın?”

“Dışlanmışlarla irtibat kurmamız yasaktır. Şimdi eğer burada işin yoksa…” diyerek elinin tersiyle uzaklaşmasını işaret etti kabaca.

“İşim olmasaydı şehrin bu güzide köşesine kadar gelme zahmetine katlanır mıydım sence?”

“O halde isteğin ya da aradığın nedir Dışlanmış?”

“Senin gül yüzünü görmeye gelmediğim kesin.” dedi Kenn, kıs kıs gülerek. “Madam burada mı?”

“Bu seni hiç ilgilendirmez.”

“Aslına bakarsan ilgilendirir. Onunla acil olarak görüşmem gerek.”

“Dışlanmışların içeri girmesi kesinlikle yasakt…”

Derken ikisi de kendilerine seslenen bir kadın sesi ile susuverdiler. Ses ne içeriden ne de dışarıdan geliyordu, sanki zihinlerinin içerisindeymiş gibiydi.

“Bırak gelsin.” dedi zihinlerinde yankılanan kadın sesi.

“Siz nasıl isterseniz Madam.” dedi Reinfred ve yana çekilerek kapının önünü açtı. Kenn yüzünde arsız bir sırıtışla Reinfred’e baktı ve “Müsaadenizle Sayın Gözcü.” diyerek kapıdan geçti. Arkasından gelen memnuniyetsiz homurtular ise sadece gülümsemesinin daha da genişlemesine neden oldu.

2 Haziran 2011 Perşembe

Kehanet ( Bölüm 1)

Gözlerini aniden açtı ve yatağında hızlıca doğrulup etrafına bakındı. Karanlık otel odası yatmadan önce nasıl bıraktıysa aynen öyleydi. Yani gayet sıradan ve küçük… Pencereden sızan dolunayın solgun ışığı odayı bir parça da olsa aydınlatıyor, içerideki eski mobilyaları yarım yamalak ortaya çıkarıyordu. Etraf oldukça sessizdi fakat adam az önce bir tıkırtı duyduğuna yemin edebilirdi. Eli gayri ihtiyari olarak boynunda asılı olan madalyona gitti. Zinciri çekip atletinin altında gizli olan madalyonu ortaya çıkardığında şüphelerinde haklı olduğunu gördü. Madalyonun yuvarlak kenarlarını süsleyen rünler soğuk ve mavi bir parıltı ile ışıldıyordu. Normalde boş ve pürüzsüz olan orta kısmında ise şimdi uluyan bir kurt başı görünüyordu.

Tam o esnada meşhum tıkırtıları bir kez daha duydu ve pencerenin önünden iri bir karartı geçiverdi. Adam hışımla yatağından fırlayıp yatmadan önce yastığının altına gizlediği tabancalarını eline aldı. Tabancalar gümüş renkli, Colt marka birer 45’likti. İkisinin de namlusuna dönerek ilerleyen birer ejder motifi işlenmişti ve ağızları namlunun ağzına denk gelecek şekilde açık duruyorlardı. Bu da sanki mermiler ejderlerin ağzından çıkıyormuş gibi bir izlenim veriyordu. Adam silahları başının hizasına kaldırdı ve “Lykánthroph…” diye fısıldadı. Ejder işlemeleri anında kızıl bir pırıltı ile parıldamaya başladı ve namluya sürülen mermi sesleri duyuldu. Bu, mermileri gümüş kurşunlara çevirmek için söylenen büyülü kelimeydi. Adam artık dövüşe hazırdı.

Aniden odanın camı patlarcasına kırıldı ve bir sürü küçük cam kırığı eşliğinde içeriye devasa bir kurt adam giriverdi. Boyu iki metreden fazlaydı ve iki adam genişliğindeydi. Vücudu kül rengi tüylerle kaplıydı, gözleri ise adeta birer kan çanağıydı. Kurt adam avına büyük bir iştahla baktı ve başını geriye atıp vahşice uludu. Adamın buna cevabı silahlarını kaldırıp hızla ateş etmek oldu. Fakat kurt adam çok hızlıydı, çabucak kenara sıçrayıp dört pençesiyle birlikte duvara tutundu. Adam silahlarını süratle o tarafa çevirip birkaç el daha ateş etti ama canavar bir kez daha sıçradı. Bu kez tavandaydı. Kurt adam vahşi bir hırıltı koyuverip hızla avına doğru dalışa geçti. Adamın bu kez ateş edecek kadar zamanı yoktu. Son anda kendini yere atıp ileriye doğru yuvarlandı. Kurt adamın duvara toslamasıyla çıkan tok sesi duyduğunda ise keyifle sırıtmadan edemedi. Olduğu yerde çabucak döndü ve ayağına batan cam kırıklarına aldırmadan doğrularak silahlarını bir kez daha ateşledi. Kurt adam yine yana doğru sıçramaya çalıştı fakat bu kez yeteri kadar hızlı değildi. Gümüş kurşunlardan biri bacağına, bir diğeri ise omzuna saplandı. Dengesini kaybeden koca canavar bir köpek yavrusu gibi inleyerek yatağın üzerine devrildi. Eski mobilya, üzerindeki sıra dışı ağırlığa itiraz ederek gıcırdadı ve kırılarak parçalarına ayrıldı.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Sevgili Noel Baba

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Kuzey kutbunun gözlerden uzak bir köşesinde, kimsenin varlığını dahi bilmediği sessiz bir vadide ufacık bir kulübe vardı. Ahşap yapı dışarıdan oldukça küçük görünse de içeriden bakıldığında neredeyse güney topraklarındaki, taştan tahtlarında oturan soylu kralların sarayları kadar genişti. Evin hiç ziyaretçisi yoktu haliyle. Ama eğer olsaydı kapıdan girer girmez kocaman bir salon karşılardı onları. Bu salon boydan boya uzun masalarla donatılmıştı ve her masada yeşil kıyafetler giyen, sivri kulaklara sahip bir sürü minik elf oturuyordu. Bir yandan şarkı söylerken bir yandan da neşeyle çalışmaktaydı elfler. Bazıları çeşit çeşit oyuncak imal ederken bazıları da paketleme işleriyle meşguldü. Geri kalan elfler ise paketlenen hediyeleri büyükçe bir kızağa yüklemeye çalışıyorlardı. Tam salonun ortasında erimeyen bir kardan adam ellerini kollarını sallayarak ve hafifçe sağa sola salınarak Bobby Helms’ten ‘Jingle Bell Rock’ şarkısını söylüyordu.

Masaların arasından çıkıp yüksek tavana kadar uzanan pek çok ahşap sütun vardı salonda. Oda bu sütunların etrafında uçuşan kimisi kırmızı, kimisi yeşil, kimisi ise mavi renkteki ateş böceklerinin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Tavandan sallanan çeşit çeşit yılbaşı fenerlerinin ışığı ateş böceklerininkine karışıyor ve odanın renginin sürekli değişmesine yol açıyordu.

Tüm bu hengâmenin biraz ötesinde, yarı kapalı bir kapının ardından hafif bir mum ışığı dışarı süzmekteydi. Odanın içerisinde ise ak sakallı, kırmızı yanaklı, üç tonton ihtiyar önlerindeki mektupları okumakla meşguldüler. Her biri kendisine ait çalışma masalarında oturuyordu ve tüm masalar odanın ortasına, dolayısıyla birbirlerine bakacak şekilde dizilmişti.

“Şu çocuğun yazdıklarına da bir bakın hele!” dedi içlerinden klasik, kırmızı Noel Baba kıyafetli olanı. “Zamane çocuklarının aklına neler de geliyor.” dedi başındaki beyaz ponponlu kırmızı şapkayı düzelterek.

“Neymiş o?” diye sordu bir diğer Noel Baba. Başında ponponlu şapka yerine altın bir miğfer, üzerinde ise altın renginde oldukça gösterişli ve geniş bir zırh vardı.

“Benden yeni yıl hediyesi olarak son model, görüntülü bir cep telefonu istemiş. Böylece yan sınıftaki sarışın kıza çıkma teklif edebilecekmiş. Üstelik bunu yazan çocuk daha 8 yaşında, inanabiliyor musunuz?” diye sordu kırmızılı Noel Baba.

“Peki, sen ona hediye olarak ne ürettirdin?” diye sordu zırhlı Noel Baba muzip bir şekilde gülerek.

“Eee… Şey… Peluş bir ayıcık.” dedi kırmızılı Noel Baba, çekingen bir tavırla. “Beğenmeyecek, değil mi?” diye sordu sonra da, yüzünü ellerine gömüp başını umutsuzca iki yana sallayarak.

Diğer iki Noel Baba’dan gürültülü bir kahkaha koptu.

“Ah… Gençler! Bazen onlarla nasıl baş edeceğimi gerçekten de bilemiyorum.” diye hayıflandı kırmızılı Noel Baba.

“Pöh! Seninkiler de bir şey mi canım?” diyerek burnundan soludu bir diğeri. Üzerinde mor renkli bir Noel Baba kıyafeti vardı ve her yeri gezegen desenleri ile süslenmişti. Kıyafetinin düğmeleri ufak birer güneş şeklindeydi. Yıldız motifleri ile süslenmiş şapkasının etrafında ise minik bir kuyruklu yıldız aheste aheste dönüp durmaktaydı. “Sen en azından sadece dünya çocukları ile uğraşmakla yükümlüsün. Ya ben? Bütün galaksi yarın gece benden hediye bekliyor olacak!” diye hayıflandı iki elini yana açarak. “Üstelik istedikleri şeyler de cep telefonu gibi basit şeyler de değil. Şunu bir dinleyin hele…” diye devam etti önündeki dijital mektup yığınını karıştırarak. “Hah! İşte buldum!” dedi sonra da yığının içerisinden yeşil renkli bir kartı çekip çıkarırken. Köşesindeki parmak izi şeklindeki kısma dokunmasıyla kartın biraz üzerinde bir hologramın belirmesi bir oldu. Diz çökmüş bir vaziyette duran, beyazlar içindeki bir kadının görüntüsüydü bu.

“Noel Baba! Yardım et bana Noel Baba!” diyordu kadın.

“Prenses Leia değil mi bu?” diye sordu altın zırhlı olan.

“Evet, ta kendisi.” dedi Galaktik Noel Baba.

“Niye böyle diz çökmüş?” diye sordu klasik kıyafetli olanı.

“Bilmem… Ne zaman birinden bir şey isteyecek olsa böyle diz çöküyor. Kötü bir alışkanlık olsa gerek.”

“Yardım et bana Noel Baba, bu bizim en çaresiz anımız. Ev işlerini yapması için bir R2-Z13 robotuna ihtiyacım var.” diye devam etti prenses konuşmaya.

“Artuu-ne?” diye sordu Fantastik Noel Baba, gözlerinin önüne düşüp görüşünü kapatan siperliğini düzeltirken.

“R2-Z13… Çok işlevli bir android. Aynı zamanda çok da pahalı! Ama durun, daha devamı var.”

Tam o esnada holografik mesaja başka biri daha girdi ve “Leia, hayatım. Ne yapıyorsun sen?” diye sordu merakla.

Prenses Leia - Han Solo
“Oh, Han… Ben, şey…” diye bocaladı Leia.

“Yine o Noel Baba saçmalığı deme bana lütfen.”

“Ama Han…”

“Haydi, kes şunu lütfen. Luke içeride bizi bekliyor, ayrıca Chewie’nin mutfakta yardımına ihtiyacı var. Biliyorsun, Wookiee’ler yemek pişirme konusunda pek de iyi sayılmazlar.” dedi Han, prensesi arkasından ittirerek odadan çıkarırken. İçerinden bu yoruma itiraz eden bir Wookiee kükremesi duyuldu.

Aradan birkaç saniye geçmişti ki Han Solo tekrar görüntüye girdi. Parmak uçlarına basarak yürüyor ve sürekli omzunun üzerinden geriye bakıyordu. “Hey Noel, selamlar.”dedi fısıldayarak. Tekrar geriye baktı ve sesinin içeriden duyulmadığına emin olduktan sonra konuşmaya devam etti; “Az önce söylediklerim için kusura bakma. Hani gerçek değil falan… Biliyorsun, benim de bir ünüm var. Şey… Diyorum ki; şu zulayı vurma vaktim gelmedi mi sence de artık?”

O esnada prensesin “Han? Ne yapıyorsun sen orada?” diyen sesi duyuldu.

“O-oh, içimde çoook kötü bir his var.” dedi Han ve görüntü bu noktada kesildi.

“Gördünüz mü?” diye sordu Galaktik Noel Baba. “Siz sadece çocuklar ile ilgileniyor olabilirsiniz ama benim bölgemde yetişkinler bile abuk sabuk şeyler istiyor benden.”

“Bizim sadece çocuklar ile ilgilendiğimizi kim söylemiş!” diye çıkıştı fantastik diyarların altın zırhlı Noel Babası. “Durun da ben de size bir mektup göstereyim.” diye devam etti ardından önündeki parşömen yığınını karıştırarak. “İçlerinde özellikle iki tanesi bu konuda bayağı ısrarcı. Her yıl üşenmeden aynı mektubu gönderiyorlar. Hah, işte buradalar.” dedi iki parşömeni çekip çıkartırken. İçlerinden daha siyah olanı dikkatle açtı. Kâğıdın hafif yanmış gibi bir hali vardı ve üzerinde oldukça garip bir alfabe olduğu görünüyordu.

“Ne kadar garip bir lisan bu böyle… Arapça mı?”

“Hayır, Mordor lisanı… Nerede benim şu gözlüğüm.” Çalışma masasının çekmecelerinden birini açtı ve bir gözlük koleksiyonunu karıştırmaya başladı. Her bir gözlüğün kenarına üzerinde farklı işlemeler olan etiketler iliştirilmişti. Üzerindeki etikete iç içe geçmiş J.R.R. harflerinin işlendiği bir gözlüğü çıkarıp taktı ve okumaya başladı.

“Noel;

Her güz dönümünde sana Nazgûl ile aynı emri iletmekten bıktım usandım. Bana derhal Tek Yüzük’ün yerini bildirmeni emrediyorum. Aksi takdirde bir daha ki sefere bizzat kendim geleceğim.

Not: Geçen yıl gönderdiğin hediye hiç de komik değildi. Bunun için zindanlarımda sakallarını tek tek yolduracağım.

Sauron ”

“Şu karanlıklar efendisi Sauron mu?” diye sordu klasik Noel Baba.

“Ta kendisi.”

“İyi de sen sadece iyilik yapanlara hediye göndermiyor musun?”

“Evet ama ya bundan haberi yok ya da bunu umursamıyor.”

“Geçen sene gönderdiğini söylediği şu hediye de neyin nesi?” diye sordu Galaktik Noel Baba merakla.

“Şey… Her yıl üşenmeden Tek Yüzük’ü isteyince ben de düşündüm ki…”

“Evet?”

“Şey… Düşündüm ki ona bir taklit göndersem… Hani şu düğmesine bastığınızda konuşanlardan…”

“Ne yani? Ona oyuncak bir yüzük mü gönderdin?” diye sordu Galaktik Noel Baba, kahkahalarla gülerek. “Bunu yaptığına inanamıyorum!”

“Peki, yüzük ne diyordu?” diye sordu klasik olanı, kıkırdayarak.

“Diyordu ki… Ehem, şey… I see you…”

Bunun üzerine diğer iki Noel Baba kahkahalara boğuldu.

“Pek akıllıca bir hareket değilmiş sanırım.” dedi Fantastik Noel Baba, mahcup bir şekilde gülümseyerek.

“Peki, şu bahsettiğin diğer mektup neydi?” diye sordu klasik olanı, elinin tersiyle gülmekten yaşaran gözlerini silerek.

“Ah, evet…” dedi zırhlı Noel Baba ve çıkarttığı diğer parşömeni açtı. Diğerinin aksine bu mektup bembeyazdı. Fakat ufak bir ayrıntıyla… Işığın altında hareket ettirdikçe bin bir renge bürünüyordu âdeta.

“Sevgili ve pek kıymetli Noel Baba…” diye okumaya başladı zırhlı olan. “Böylesine önemsiz bir konu için sizi rahatsız ettiğim için lütfen beni mazur görün. Ama anladığım kadarı ile geçen yıl size gönderdiğim mektup elinize ulaşmamış. Ya da ulaştı da dikkatinizden kaçtı… Önemli değil, isteğimi bir kez daha dikkatinize sunuyorum. Sizden ricam küçük, minicik ve değersiz bir yüzük… Uzun zaman önce Ulu Nehir’in sularında kaybolduğuna inanıyorum. Lütfen bu basit isteğimi geri çevirmeyin.

Dostunuz Saruman…”

Tek Yüzük
“Bana oldukça kibar biriymiş gibi geldi.” dedi kırmızılı Noel Baba.

“Pöh! Saruman döneğin tekidir. Ayrıca istediği o değersiz yüzük de Tek Yüzük’ün ta kendisi.” diye yanıtladı Fantastik Noel Baba. “Neyse ki yakında bu ikisinin isteklerinden tamamen kurtulacağım.” diye mırıldandı sonra da, bir kâğıdın üzerine “Smeagol’e sevgilerimle…” yazarken.

O esnada duvardaki guguklu saat çalmaya başladı. Saat 24 olmuştu, artık 31 Aralık günündeydiler.

“Eh, bu kadar sohbet yeter sanırım.” dedi klasik Noel Baba. “Bu gece yılbaşı ve önümüzde uzun bir gün var.”

“Ve de okunmayı bekleyen pek çok mektup.” diye ekledi Galaktik Noel Baba.

“Hediyelerimizi beğensinler ya da beğenmesinler, bu gece pek çok çocuk bizi bekliyor olacak. Onları hayal kırıklığına uğratmamalıyız.”

“Katılıyorum.” dedi Fantastik Noel Baba. “Her ırk bizim için kutsaldır. Bize inananları yarı yolda bırakmamalıyız.”

“Mutlu Noeller.” dedi kırmızılı Noel Baba, iş arkadaşlarına bakıp gülümseyerek. Sonra da elindeki mektuba bakıp iç çekmeye devam etti.

“Kenderler hariç…” diye mırıldandı Fantastik Noel Baba kendi kendine.

“Her ne kadar Zaphod Beeblebrox’a dördüncü bir kol vermeyecek olsam da…” diye söylendi Galaktik Noel Baba, önündeki yeni bir mektuba kaşlarını çatarak.

Ve üç Noel Baba içerideki kardan adam Dean Martin’den ‘Let it snow’u söylerken oflaya puflaya da olsa mektuplarını okumaya ve siparişlerini almaya devam ettiler.

- Son -

26 Aralık 2010 Pazar

Arayış ( Bölüm 2 ) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

İblis gittikten sonra gökyüzü tekrar eski, renkli haline dönmüştü. Azmi saatlerdir yürüyordu. Yoksa günler mi geçmişti? Belki de sadece dakikalar… Gecenin ve gündüzün olmadığı bu yerde bunu kestirmek zordu. Neyse ki bu yerde yorgunluk, açlık ya da susuzluk gibi şeyleri de hissetmiyordu. İlk başlarda bu biraz garip gelse de aramaya devam edebildiği sürece buna itirazı yoktu. Derken bir yol ayrımına daha geldi Azmi. Pusulasını tekrar cebinden çıkardı ve ibrenin hangi yönü göstereceğini beklemeye başladı merakla. Bu kez sol tarafı gösteriyordu pusula. Azmi pusulayı cebine geri koyarken “Bu minik şey yanımda olmasa ne yapardım bilmiyorum doğrusu.” diye düşünüyordu kendi kendine.

Derken tam arkasından “Hey, minik!” diye bir ses duydu. Refleksif olarak hemen o yöne döndü ve taştan bir köprü yerine karanlık bir sokak arası ile karşılaşınca afallayıp kaldı.
“Hayal görmeye başladım galiba.” diyerek ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuşturdu. Fakat gözlerini tekrar açtığında hâlâ o sokak arasına bakmaktaydı. Tuğla duvarlar, yarısı sökülmüş eski afişler, bir yanıp bir sönen arızalı sokak lambası ve büyükçe bir çöp konteynırı… Hepsi de oldukça gerçekçi duruyordu. Yavaş adımlarla çöp konteynırına yanaştı ve çekinden bir şekilde elini yüzeyinde gezdirdi. Gerçekti. Soğuk ve pis kokulu…

“Hey minik! Ne o? Ait olduğun yere mi dönmeye çalışıyorsun yoksa?” diye seslendi az önceki ses yeniden. Omzunun üzerinden geriye baktığında sokağın başında duran birinin karanlık siluetini gördü. Gözlerini kısarak o yöne döndüğünde karanlık siluet de ona doğru yaklaşmaya başladı.
“Beni hatırlamadın mı minik?” dedi siluet.
“Sen de kimsin ve neden bana minik deyip duruyorsun?” diye yanıt verdi Azmi. Fakat ağzından çıkan sesle irkiliverdi. Sesi küçük bir çocuk gibi çıkmıştı çünkü. Ellerine baktı ve küçük birer çocuğa ait iki minik el gördü. “Hey! Neler oluyor?” dedi şaşkınlıkla.
“Demek beni hatırlamıyorsun?” dedi siluet, sanki Azmi hiçbir şey söylememiş gibi konuşmasına devam ederek. “Çok yazık… Neyse ki ben anılarımızı tazelemek niyetindeyim minik.”

Siluet gölgelerden sıyrılıp sokak lambasının aydınlattığı kesimlere geldi ve Azmi o anda karşısındakinin kim olduğunu hatırladı. Küçük bir çocukken onu döven ve değerli tüm eşyalarını çalan hırsızdı bu. Gerçi yüzü biraz deforme olmuştu ve teni hafif mavimsiydi. Kafasındaki şeyler minik birer boynuz muydu? Gözleri de yeşil bir ışıkla parıldıyordu sanki. Ayrıca adamın bu kadar iri bir vücudu olduğunu hiç mi hiç hatırlamıyordu Azmi. Gerçi 6 yaşındaki bir çocuğa tüm yetişkinler biraz büyük görünüyor olmalıydı ama adam yine de gereğinden fazla iriydi işte.
“Bu saatte yatağında olman gerekmiyor mu minik?” dedi hırsız, tıpkı yıllar önce olduğu gibi.
Azmi korku ile yutkundu, bundan sonra gelen kısmı çok iyi hatırlıyordu.
“Görüyorum ki beni hatırladın.” diye sırıttı adam keyifle. “Şimdi seni öldüresiye dövmem, her şeyini almam ve seni o konteynıra tıkmam gereken kısımdayız.” diye devam etti kıkırdayarak. “Ama… Bu seferlik, sadece bu seferlik bir istisna yapabiliriz.”
“N-neymiş o?” diye sordu küçük Azmi.
“Bu kez seni görmezden gelebilirim. Eğer hemen şimdi evine dönersen…” dedi hırsız bir elini tuğla duvarlardan birine doğru uzatarak. “Ve yatağına uzanıp uyursan…” diye devam etti sözüne, tuğlalar otomatik kapı misali gürültülü bir şekilde yana kayarak açılır ve bir yatak odasını gözler önüne sererken.
“Beni dövmeyecek misin yani?” diye sordu Azmi, korku ve şaşkınlıkla.
“Hayır. Tek istediğim yatağına dönmen.”
 “Yatağıma?”
“Yatağına… Uzan ve dinlen. Vazgeç.”
“Vaz mı geçeyim?” dedi Azmi. Sonra kaşlarını çatarak “Ama ben… Ben asla vazgeçmem!” dedi öfkeyle. “Şimdi anlıyorum. Sen o hırsız falan değilsin, sen az önceki iblissin!” O bunları söyler söylemez karanlık sokak arası anında kayboldu ve kendini yeniden taş köprünün üzerinde buldu. Karşında ise ne bir iblis ne de bir başkası vardı fakat gökyüzünden bir yerlerden çok eğlendiği belli olan iblisin kıkırdamaları duyuluyordu.
“Seni aşağılık!” diye homurdandı Azmi, “Neredeyse beni kandıracaktı.” Bedeninin tekrar eski haline döndüğünü gördü ve “Böylesi daha iyi.” diye mırıldandı kendi kendine. Ardından bir kez daha yürümeye devam etti.

***

Çok geçmemişti ki bir dört yol ağzı ile daha karşılaştı. Pusulasını tekrar çıkardı ve aletin gösterdiği yönde ilerlemeye devam etti. O sırada izleniyormuş gibi bir hisse kapıldı. Bunu daha önce de hissetmişti. Sevdiği kadının gözleri şu anda ona bakıyor ve onu seyrediyordu. Bunu iliklerine kadar hissediyordu. Kalbi heyecan ile güm güm atarken gökyüzüne baktı ve “Neredesin aşkım?” diye sordu.
“Neredeydin Azmi?” diyen bir ses duydu az ötesinden. Bakışlarını o yöne çevirdiğinde sallanan sandalyede oturan yaşlı bir kadın ile göz göze geldi.
“Seni çok merak ettim.” dedi kadın.
“Anne?” dedi Azmi şaşkınlıkla. “Gerçekten de sen misin?”
“Benim elbette. Neden şaşırdın ki oğlum?” dedi yaşlı kadın.
“Hayır! Sen annem olamazsın, bu sadece bir kandırmaca.” dedi Azmi.
“Bak şimdi… İnsan annesini tanımaz mı yavrum? Üzüyorsun beni ama.” dedi kadın küskünlükle. Kadını böyle üzgün görmek Azmi’nin içini sızlatmıştı.
“İyi de… Burada ne işin var anneciğim?”
“Burada ne işim mi var? Evimizdeyiz ya oğlum, başka nerede olacaktım ya?” diye sordu yaşlı kadın. Şaşkınlıkla etrafına bakan Azmi gerçekten de evlerinde olduklarını gördü hayretle. Mobilyalar, eşyalar ve her şey tıpkı hatırladığı gibiydi.
“Yoksa beni evden mi atacaksın?” diye sordu kadın. “Makbule teyzene yaptıkları gibi beni de huzurevine mi kapattıracaksın?”
“Olur mu hiç öyle şey anneciğim.” dedi Azmi kadının yanına gidip diz çökerek. Kadın şefkatle oğlunun başını okşadı. Tıpkı her zaman yaptığı gibi…
“Ah Azmim ah… Beni görmeye eskisi kadar gelmiyorsun artık. Eskiden daha sık gelirdin, ben de sana kek yapardım. Hatırladın mı?”
“Hatırlamaz mıyım anneciğim. Ne de güzel olur senin kekin.”
“Küçüklüğünden beri çok seversin zaten.” dedi gülen kadın. “Solgun görünüyorsun, hasta falan mısın yoksa?
“Ben… Sadece biraz yorgunum hepsi bu.”
“Neden biraz dinlenmiyorsun o zaman. Uzan şöyle divana.”
“Hayır, olmaz. Yoluma devam etmem gerek.”
“Ne yolu oğlum? Evdeyiz işte. Biraz dinlen, uzan, uyu…”
“Bitirmem gereken işler var anne.”
“İşler bekler oğlum. Bugünlük yeter, ara ver biraz.”
Azmi kaşlarını çatarak kadına baktı. “Her zaman “Bugünün işini yarına bırakma” derdin, şimdi ne oldu?” diye sordu.
Kadın “Şey… Öhöm… Her zaman öyle demezdim canım.” dedi biraz bocalayarak. “İnsan bazen bazı şeylerden vazgeçmeli.” diye ekledi ardından.
“Annem hiçbir şeyden vazgeçmememi de öğütlerdi!” dedi ayağa kalkan Azmi.
Kadının ifadesi önce şaşkınlığa sonra öfkeye dönüştü, ardından kendinden emin bir şekilde gülümsedi. Gülerken gözleri kızıl bir parıltı ile parlamaya, kafasının yan taraflarından ise boynuzlar çıkmaya başladı. Yine o iblisti bu.
“Bravo ölümlü.” dedi iblis, her zamanki hırıltılı sesiyle. “Beklediğimden dayanıklı çıktın ama daha bitmedi. Şunu bil ki ben de asla vazgeçmem. Eninde sonunda ruhun benim olacak.” diye devam etti. Sonra da bir anda ortadan kayboldu. Onunla beraber ev ve içindeki eşyalar da kaybolmuştu. Sanki hiç olmamışlar gibi… Hoş, belki de gerçekten de hiç olmamışlardı. Kendini yeniden taş köprü üzerinde bulan Azmi yumruklarını sıkarak gökyüzüne salladı ve “Kim vazgeçmeyecek göreceğiz!”diye bağırdı öfkeyle.

O sırada sevgilisinin kendisini seyreden gözlerini tekrar üzerinde hissetti. “Merak etme aşkım. Seni bulacağım ve ikimizi de buradan kurtaracağım. Senden asla vazgeçmeyeceğim, asla!” dedi kendi kendine. Sonra sıkıntı ile iç çekti ve yürümeye devam etti. Merak edecek bir şey yoktu, pusula kendisine doğru yolu gösterirdi.

***

Yeşil gözlü, sarışın bir kadın oturmuş, önünde duran küçük kutunun içine bakıyordu. Dikdörtgen şeklindeki kutu oldukça garip desenlere sahipti ve kemik motifleri ile süslenmişti. Tam ortasında ise boynuzları olan irice bir kafatası işlemesi vardı. Kadın kutunun içindeki bir şeye dikkatle bakıyor ve kafasını memnuniyetsiz bir biçimde sağa sola sallıyordu.
“Ne o? Seninki hâlâ vazgeçmedi mi?” diye sordu odaya yeni giren kumral bir kadın.
“Hayır, hâlâ aramaya devam ediyor. O kadar inatçı ki…”
“Sana erkek arkadaşlarını seçerken daha dikkatli olmanı söylemiştim.” diye güldü kumral kadın.
“Ne bileyim ben bu kadar inatçı olacağını? Gerçi erkeklerin çoğu böyle… İlişkimiz bitti dediğinde bittiden anlamıyorlar bir türlü.” diye yanıtladı sarışın olan.
“Nihayet anladın.” dedi kumral olan gülerek. “Dört yüz yaşındaki biri için biraz geç oldu ama…”
“Ben üç yüz doksan yaşındayım bir kere!”
“Her neyse… Bu kaçıncı erkek hayatım? Çıktığın her erkeği kutuna hapsediveriyorsun neredeyse.”
“Yapışık erkeklerden kurtulmanın daha kolay bir yolu varsa hemen söyle. Hem iblisimin de eğlenceye ihtiyacı var. En azından senin gibi ejderhama yem etmiyorum.”
“O bir istisnaydı!” dedi kumral olan.
“Eh, benimkiler de bir istisna o zaman.” dedi sırıtan kadın. “Her neyse…” diye devam etti kutuyu kapatarak. “O pusula elinde olduğu sürece her zaman yanlış yöne gidecek nasıl olsa. Dışarı çıkalım mı? Bu gece kendime yeni bir sevgili bulasım var.”
“Delisin sen.” dedi kumral olan gülerek ve iki kadın süpürgelerine binip gecenin karanlığına doğru uçarak uzaklaştılar.

- Son -

22 Aralık 2010 Çarşamba

Arayış ( Bölüm 1 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Yürüyordu. Ne zamandır yürüdüğünü ya da nereye gittiğini bilmiyordu. Tek bildiği şey yürümeye devam etmesi gerektiğiydi. Cebindeki pusulayı çıkarıp göz hizasına kaldırdığında normalde kuzeyi göstermesi gereken ibrenin bir pervane misali hızla dönmekte olduğunu gördü. “Hiç şaşırmadım.” dedi bezgin bir sesle. Pusulanın kavşaklar haricinde düzgün çalıştığını hiç görmemişti zaten. Sıkıntı ile iç geçirip pusulayı tekrar cebine attı ve adımlarını sıklaştırdı. Orta yaşlarda, en fazla 35 yaşında bir adamdı Azmi Dağdelen. Uzun boyluydu ve yakışıklı sayılabilecek yüz hatlarına sahipti. Üzerinde sade bir beyaz gömlek ve açık renk bir kumaş pantolondan başka hiçbir şey yoktu. Bir de cebindeki pusula tabii… Pusulayı nereden aldığını hatırlamıyordu Azmi. Ya da buraya nasıl geldiğini ve buranın neresi olduğunu da… Hatırladığı tek şey onu bulması gerektiğiydi, yani tek aşkını…

Kadının kim olduğu anımsamadığı diğer şeyler arasındaydı. Adı neydi, nerede yaşardı, onunla nasıl tanışmıştı hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği onu deli gibi sevdiğiydi. Kadının yüzünü zar zor anımsamasına rağmen o bulanık görüntü bile kalbinin hızlı hızlı atmasına neden oluyordu. Onun da bir şekilde buralarda bir yerde olduğunu biliyordu. Bazen bunu tüm benliği ile hissediyordu çünkü. Sanki o da onu arıyor, ona bakıyor fakat bir türlü yanına gelmiyordu. Belki de gelemiyordu, kim bilir? Bildiği bir başka şey ise ondan asla vazgeçmeyeceğiydi. Onun adı Azmi Dağdelen’di, o asla vazgeçmezdi. Tabi önce buradan kurtulması gerekiyordu. Burası her neresiyse… Sahi neresiydi burası?

Önce üzerinde yürüdüğü taş yola baktı. Aslında buna yol demek tam doğru olmazdı. Daha çok devasa boyutlardaki kocaman kayaların yan yana dizilmesi ile oluşmuş ilkel bir köprü gibiydi çünkü. Kayaların üst yüzeyi oldukça düzgün ve pürüzsüzdü. Ama alt kısımlarında pek çok sarkıt ve sivri uç bulunuyordu köprünün. Bunu etrafında gördüğü diğer taş yollara bakarak keşfetmişti Azmi. Kimisi metrelerce üstünde, kimisi kilometrelerce altında, kimisi sağında kimisi solunda pek çok taş köprü ile karşılaşmıştı yürürken gökyüzünde. Evet, gökyüzünde… Çünkü etrafında uçsuz bucaksız gökyüzünden başka hiçbir şey yoktu. Gökyüzü ve taş köprüler… Kendi yürüdüğü yol da gökyüzünde süzülen bir başka köprüydü sadece. “Acaba az önce bu yollardan birini üzerinde miydim?” diye düşündü kim bilir kaçıncı kez.

Etrafı garip bir sis bulutu ile kaplıydı ve on metre ötesinden sonrasını göremiyordu. Sis bazen kırmızı, bazen yeşil bazen ise Azmi’nin daha önce hiç görmediği renklere bürünüyor, sürekli renk değiştiriyor, bir canlı gibi adamın etrafında dönüp dolanıyordu. Durdu ve daha önce defalarca yaptığı gibi aşağıya, sisin derinliklerine baktı Azmi. Çok uğraşmasına rağmen taş köprülerden başka bir şey göremedi yine. Bu kez zemini görebileceğini umuyordu oysa. Buranın bir zemini varsa elbette… Orada öylece dururken etrafındaki sisin kendisini daha da fazla sarmaladığını ve görüşünün hafifçe kararmakta olduğunu hissetti.
“Vazgeç… Uzan… Dinlen…” diye fısıldıyordu bir ses kulaklarına.
“Hadi oradan!” dedi adam, bir eliyle omzuna atılan bir kolu uzaklaştırırmış gibi yapıp etrafına dolanan sisi uzaklaştırarak. “Benim adım Azmi Dağdelen, ben asla vazgeçmem!”
Bir kez daha adımlarını sıklaştırarak yürümeye başladı.

Bir müddet sonra bir dört yol ağzı ile karşılaştı. Tıpkı daha önce de defalarca olduğu gibi… Elini cebine atıp bronz renkli pusulasını çıkardı ve “Haydi bakalım sadık yardımcım, senin sıran.” diye mırıldandı kendi kendine. Kavşağın tam ortasına ilerledi ve pusulasını göğüs hizasına kaldırarak beklemeye başladı. İlk başlarda pusulan ibresi tıpkı daha önceki gibi fıldır fıldır dönüyordu. Fakat kısa süre içinde dönüşü yavaşlamaya başladı, ardından ani bir hareketle sağ tarafı gösterecek şekilde durdu.
“Sağa o halde…” dedi adam ve pusulayı cebine atıp o yöne doğru ilerlemeye başladı. Tıpkı daha önce de defalarca olduğu gibi…

***

Bir süre sonra etrafındaki renkli gökyüzü giderek kararmaya ve siyahın tonlarına bürünmeye başladı. “Bunu sevmedim.” diye homurdandı. Daha önce de gökyüzünün çeşitli renklere girdiğine şahit olmuştu elbette ama siyaha dönüştüğünü hiç görmemişti. Etraf iyice kararıp göz gözü görmez olurken Azmi orada durmuş tetikte ve gergin bir şekilde etrafına bakınmaktaydı. Bir şeyin gelmekte olduğunu hissediyordu. Derken tam arkasında bir ses duyuldu.
“Neden vazgeçmiyorsun insan?”
Uzun zamandır ilk kez birisinin konuştuğunu duyuyordu Azmi. Ses bu kadar çirkin ve hırıltılı olmasa bunu duyduğuna sevinebilirdi aslında. Ama tam ensesinin dibinde vahşi bir hayvanın hırıltısını andıran bir ses duymak pek de sevindirici bir deneyim değildi doğrusu. Yavaş ve temkinli bir biçimde arkasına döndü ve kendisi ile konuşan şey ile yüzleşti Azmi. Karşısındakinin –ne– olduğunu gördüğünde ise bunu yaptığına pişman oldu.

Yaklaşık üç metre boyunda, baştan aşağı siyah kıllarla kaplı devasa bir iblisti karşısındaki. Belden aşağısı bir at gövdesi gibiydi. Toynaklı ayaklara, kaslı bacaklara ve uzun bir kuyruğa sahipti. Kuyruğunun ucu alev alev yanıyordu. Vücudunun üst kısmı ve kolları ise bir insan bedenini andırıyordu. Eğer bu kadar kıllı ve kalın kollu bir insan varsa elbette… Kırmızının uğursuz bir tonu ile pırıl pırıl parlayan gözlerini ve zalimce sırıtan geniş ağzını saymazsanız kafasını bir boğa başına benzetebilirdiniz. Kurumuş kanla kaplı ve uçları birer meşale gibi alev alev yanan aşırı uzun boynuzlara sahip bir boğanın başına... İblis, havada süzülen bir başka kaya parçasının üzerinde çömelmiş bir vaziyette duruyor ve parlayan kızıl gözleriyle kendisini süzüyordu.
“Neden hâlâ devam ediyorsun?” diye sordu iblis tekrardan, o hırıltılı sesiyle. Konuştuğunda ağzından çıkan sıcak ve pis koku Azmi’nin yüzüne çarptı ve adamın geriye doğru sendelemesine neden oldu.
“N-Ne… Neden bahsediyorsun sen?” diyebildi en sonunda, kendini konuşmaya zorlayarak.
“Arayışından bahsediyorum insan. Neden vazgeçmiyorsun? Buradan çıkış olmadığını görmüyor musun?”
“B-ben… Ben asla vazgeçmem!” diye yanıtladı Azmi.
“Ah, evet edersin. Senden önce gelenler de böyle söylemişlerdi ama hepsi çoktan vazgeçti. Hem de senden çok daha kısa bir sürede. Oysa sen hepsinden daha dayanıklı çıktın. Hâlâ inatla aramaya devam ediyorsun. Neden?”
“Çünkü ben hayatım boyunca hiçbir şeyden vazgeçmedim ve hep istediğimi aldım. İnatçı biriyimdir, hem de çok.”
“İnat sevdiğim bir huydur ölümlü. Özellikle de kavgalara ve anlaşmazlıklara sebep olduğu sürece. Fakat inadın burada işe yaramaz. Bırak artık, vazgeç. Eninde sonunda salonlarımdaki diğer esir ruhların arasına katılacaksın.”
“Asla!” diye bağırdı Azmi, ne zaman birisi kendisini bir şeylerden vazgeçirmeye çalışsa takındığı o inatçı ve asabi haline bürünerek. “Asla kölen olmayacağım! Ne de sevgilimi kölen olarak bırakacağım! Göreceksin, onu bulacağım ve ikimizi birden buradan çıkaracağım!”
“İkinizi mi?” diye sordu iblis. Sonra da gürültülü bir kahkaha attı. Kahkahası gök gürültüsünü andırıyordu. “İkinizi demek? Hâlâ anlamadın değil mi?”
“Neyi anlamadım? Hem burası da neyin nesi?”
İblis cevap vermek yerine sadece pis pis sırıtmakla yetindi.
“Sanırım seninle daha özel olarak ilgilenmem gerekecek.” dedi ardından. “Eğlenceli olacak.” Sonra da altındaki kaya parçası ile uçarak uzaklaşmaya başladı.
“Hey, buraya gel seni aşağılık! Burası neresi, neredeyim ben? O nerede?” diye bağırdı Azmi onun ardından. Fakat iblis oralı bile olmadı. Azmi bir müddet daha gökyüzüne doğru bağırmaya ve küfürler savurmaya devam etti. En sonunda yorulup bezgin bir şekilde olduğu yere çöktü. Etrafındaki sisler hemen onu sarmalayıp kulağına caydırıcı sözlerini fısıldamaya başladılar; “Vazgeç… Unut… Uzan, rahatla…”
Azmi kaşlarını çatıp çöktüğü yerden kalktı ve tekrar yürümeye başladı.

( Devam edecek...)


İblis / Pit-Fiend art by Gandhi

4 Aralık 2010 Cumartesi

Parlak Taşlar ( Bölüm 2) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.


Tüm lağım cüceleri bir zamanlar görkemli fakat şu anda bir harabeden ibaret olan şehir sarayının önünde toplanmışlardı. Hepsi kendi aralarında heyecanla fısıldaşıyor ve Yücebulp’un konuşmasına başlamak için kürsüye çıkmasını bekliyordu.  Kürsü tam lağım cücesi zevklerine göreydi. Aslına bakılırsa yıkılmış mermer bir sütunun dip kısmından ibaretti. Lağım cücesi standartlarına göre biraz yüksek olduğundan konuşma yapmak isteyen kişi (ki bu yetkiye sadece Yücebulp sahipti) sütunun ardındaki ters çevrilmiş kovaya basarak yükseklik kazanmak zorundaydı.
Yücebulp kürsünün gerisindeki gölgelerden heyecanlı kalabalığa göz ucuyla şöyle bir baktı. Meydanda yüzlerce lağım cücesi olmalıydı. Onları saymaya çalıştı ama ikiden sonrasını karıştırdı. Ardından yanındaki refakatçi cüceye döndü ve “Kaç kişi var?” diye sordu.
Cüce kalabalığa baktı ve “Bir.” dedi. “Ve bir. Ve bir ve bir ve bir.” diye ekledi ardından. Sonra da muzaffer bir edayla 3 parmağını kaldırıp “İki!” diye ilan etti.
“İki!” dedi Yücebulp. “Güzel…” diye mırıldandı ardından. Kalabalık dinleyicileri severdi ve iki kişiden daha büyük bir kalabalığı hayal dahi edemiyordu.
“Unutma! Beni majesteleri olarak çağır!” dedi tehditkâr bir fısıltıyla.
“Emredersin… ıııı… majesteleri.” dedi cüce, sonra da yavaşça kürsüye doğru ilerledi. Ters çevrilmiş kovaya çıkmadı, orası Yücebulp’un yeriydi çünkü. Onun yerine sütundan bozma kürsünün ön tarafına yürüdü ve konuşmacıyı takdim etti.
“Masej… eee… mejas… ııı… Nasıldı? Hah! Mesaj-telleri Yücebulp!”
Kalabalıktan çılgınca bir alkış koptu ve Yücebulp I. Phudge saklandığı gölgelerden büyük bir zarafetle çıktı. Yarı yolda pelerinine basıp düşmeseydi pek bir soylu görünecekti. 

Bolca küfür eşliğinde düştüğü yerden kalkan Yücebulp bin bir zahmetle kürsüye çıktı. Ardından iki kolunu iki yana açarak konuşmasına başladı. “Bulplar, Sludlar ve Gluplar… Bugün bizim için müjdeli. Artık patron yok! Ejderha yok! Biz yeniden özgür!”
Kalabalıktan ikinci bir alkış dalgası daha koptu.
“Ama ben buraya bunun için gelmedi. Ben sizi uyarıyor. Ahmaklar… ay, şey… kahramanlar sayesinde biz ejderhadan kurtul. Ama tehlike geçmedi. Ejderha ruhu hâlâ sarayda! Saraya girmek tehlikeli. Ora artık lanetli!”
Kalabalıktan telaş ve korku dolu bir mırıltı yükseldi bu kez. Lağım cüceleri gayri ihtiyari olarak önünde durdukları saraydan birkaç adım gerilediler. Yücebulp ise o anda bu durumdan duyduğu memnuniyeti gizlemekle meşguldü.
İşler tam da Yücebulp’un istediği gibi gidiyormuş gibi görünürken meydanda bir ses yankılandı.
“Sen yalan söylüyor!”
Herkes nefesini tutup sesin geldiği yöne doğru baktı. Daha önce hiç kimse Yücebulp’a yalancı demeye cesaret edememişti. Sesin sahibi dişi bir lağım cücesiydi. Kalabalıktan biraz daha ötede duruyor, bir parmağı ile kürsüdeki Yücebulp’u işaret ediyordu. Kalın, elma biçimli bir burnu vardı ve saçları karışık bir biçimde tepesinde toplanmıştı. Üzerinde yamalı, kirli bir elbise vardı. Elinde de bir çuval…
“Bupu…” diye mırıldandı onu tanıyan bazıları.
“Bupu? Sen ne söylüyor?” diye sordu Yücebulp, öfke ve şaşkınlık dolu bir sesle.
“Sen yalan söylüyor.” dedi Bupu yeniden. “Ben biliyor. İçeride güzel taşlar var. Parlak taşlar… Sen onları sadece kendine istiyor.”
“Güzel taşlar” kelimesini duyar duymaz Yücebulp’un tüyleri diken diken oldu. Bupu gerçeği biliyordu. Ama nereden öğrenmişti bunu? Çabucak kendini toparladı ve sakinleşti.
“Asıl sen yalan söylüyor! Sen bizi bölmek istiyor. Sen o koca ahmaklarla beraber. Ben gördü, onları eve sen getirdi. Neredeyse evimiz başımıza yıkıldı. Senin yüzünden! Sen kötü! Onlar da kötü. Özellikle de kırmızı etekli adam!” dedi Yücebulp.
Bunu söylemesi ile birlikte bir hata yaptığını anladı. Kalabalıktaki bazı lağım cüceleri kendisine dönüp öfke ile hırladılar. Anlaşılan Raistlin’in cazibe büyüsü hâlâ devam ediyordu. Yücebulp bunu bilmiyordu elbette.
“Kırmızılı adam iyi! Kötü olan sen. Sen bizi kandırdı. Kırmızılı arkadaşı ejderhaya sattı. Ben gördü, ordaydım.” dedi Bupu. Bunun üzerine daha fazla çatık kaş Yücebulp’a döndü. Bazıları ise kime inanacaklarını bilemez vaziyette bir Bupu’ya bir de Yücebulp’a bakıp duruyordu.
“Siz bana inanmıyor? Ben kanıtla.” dedi Bupu ve elindeki çuvalı açıp içinden kırmızı renkli ve oldukça gösterişli bir taş çıkardı. Bir yakuttu bu.
Lağım cücelerinin gözleri hayranlıkla açıldı. Ne kadar pis ne kadar yarım akıllı olsalar da en nihayetinde onlarda birer cüceydi ve değerli taşlara karşı bir zaafları vardı.
“Ben bunu saradan aldı. İçeride daha çok var. Ben ispatla. Kim geliyor?” dedi elleri belinde.
“İçersi tehlikeli! Sizi kandırmasına izin verme!” diye bağırdı kürsüdeki Yücebulp.
Lağım cüceleri tereddüt etti. Evet, parlak taşları seviyorlardı ama sakallı ve tıknaz akrabaları kadar da körü körüne onlara bağlı değillerdi.
“İki gönüllü istiyor.” dedi Bupu, 4 parmağını kaldırarak.
Ufak bir tereddütten sonra 3 kişi öne çıktı.
“Hayır, hayır. İki gönüllü yeter.” dedi Bupu, bu kez de 3 parmağını kaldırmıştı.
“Biz zaten iki kişi.” diye itiraz etti öne çıkan gönüllülerden biri.
“Hayır, siz bir kişi! Ben iki kişi istiyor.” dedi Bupu, bir ayağını öfke ile yere vurarak.
Bunun üzerine iki kişi daha ileri çıktı ve gönüllüler beşe çıktı.
“Hah! Şimdi tamam.” dedi Bupu memnuniyetle.
Yücebulp durumun kontrolünden çıktığını görünce iyice hiddetlendi ve tekrar bağırmaya başladı. “Siz çok büyük hata yapıyor. Hepimiz lanetlenecez.”
Ama lağım cücelerinin hiçbiri oralı olmadı. Özellikle de saraya girecek kişilerin kendileri olmadığını anlayıp rahatlayan kalabalık gönüllülere daha da bir destek olmaya başladılar. Yücebulp, bir müddet küçük gruba nefretle baktı ve kimseye fark ettirmeden sarayın gölgelerine doğru gerileyip gözden kayboldu.

***

Bupu
Bupu ve diğerleri kendilerini alkışlayıp pohpohlayan lağım cücesi kalabalığını geride bırakıp saraya doğru ilerlediler. Sarayın kapısı yıkıntılarla tıkandığından içeri oradan girmek imkânsızdı. Bu yüzden duvarda açılmış genişçe bir yarığı kullandılar. Şimdi sarayın karanlık ve sessiz koridorlarındaydılar. Az önceki sevgi gösterileri karşısında pek de bir cesur görünen ve sürekli şişinip duran 5 gönüllü, artık hallerinden o kadar da mutlu görünmüyordu. Saray zaten uzun yıllardır kullanılmıyordu ve siyah ejderha Khisanth buraya yerleşinceye kadar da buraya uğrayan pek olmazdı. Khisanth’ın yok edilişi sırasında meydana gelen yıkım, yapıyı iyice yıpratmış ve koridorlarının çoğunu kullanılamaz hale getirmişti. Lağım cüceleri bin bir zahmetle molozların altından girip üstünden çıkarak ilerlediler. En sonunda zor da olsa hazine odasına vardılar. Odanın çatısının bir kısmı çökmüş ve etraf molozlarla kaplanmış olsa da hazine oradaydı işte. Tam da taş sunağın dibinde, Khisanth’ın uyurken rahatça görebileceği şekilde yerleştirilmişlerdi.
Lağım cüceleri parlayan altın ve taşların cezp edicisi görüntüsü karşısında ağızları bir karış açık kala kaldılar. Biri hariç… Bupu yaşlı gözlerle sunağa bakıyordu ve burada yaşanan o korku dolu anları düşünüyordu. Ejderhanın düşüncesi bile tüylerini diken diken etmeye yetiyordu. O gözlerini dikmiş sunağa bakarken diğer lağım cüceleri hevesle altın yığınına doğru koşmaya başladı. Birdenbire derinden gelen, korkunç bir ses duyuldu.
“Kimdir o?”
Sesin seviyesi o kadar yüksekti ki yığın halindeki altınlar titreşimlerin etkisiyle şıngırdıyordu. Lağım cüceleri elleri ile kulaklarını kapatmak zorunda kaldılar ve korkuyla etraflarına bakındılar.
“Kim benim dinlenme yerimi rahatsız ediyor?” diye geldi ses bir kez daha.
“Bu ejderha!” dedi cücelerden biri panikle.
“Biz saklan!” dedi bir diğeri. Tüm cüceler elleriyle gözlerini kapatıp oldukları yere büzüşüverdiler. Bu, lağım cücelerinin en iyi saklanma taktiklerinden biriydi. Çünkü onların mantığına göre siz düşmanı göremezseniz düşman da sizi göremezdi.
“Siz burada ne arıyor?” dedi görkemli ses, derinlerden gümbürdeyerek.
Lağım cüceleri tir tir titrediler ama hiçbiri cevap verecek cesareti kendinde bulamadı. Bupu bir taraftan korkuyor bir taraftan da kendi kendine mırıldanıyordu.
“Ama ben gördü. Mavi ışık koca ejderhayı yut.”
Tam da bunları düşünürken o anın hatırası yeniden zihninde canlandı. Nasıl da kokmuştu! Ejderha korkusu ile sunağın dibine yatmış, gözlerini bile açmaya korkuyordu o zaman. Tıpkı şimdi ki gibi…
“Hayır.” dedi Bupu. “O zaman gibi değil. Bir şeyler ters…”
Evet, korktuğu bir gerçekti ama bu korku alışık olduğu cinsten bir korkuydu. Khisanth’ın üzerlerine saldığı, ölümcül korku gibi değildi. Ayrıca ejderhanın sesini de çok iyi hatırlıyordu. Khisanth dişi bir ejderhaydı ve sesinde ölümcül bir melodi vardı. Oysa şimdiki ses çok kabaydı ve daha çok bir erkeğin sesini andırıyordu.
Bupu kendisinden beklenmeyecek bir zekâ parıltısı ile durumu kavrayıverdi. Yavaşça gözlerini açtı ve sunağa doğru baktı. Ardından da yavaşça o yöne doğru ilerlemeye başladı. Diğer cüceler ise hâlâ gözlerini sımsıkı yummakla meşguldüler.
“Siz beni rahatsız etti. Ben sizi lanetleyeceem!” diye konuştu gür ses.
Bu refakatçiler için bardağı taşıran son damlaydı. Bupu’yu gerilerinde bırakarak arkalarına bile bakmadan koşarak uzaklaştılar.
“Dur! Siz bekle!” diye itiraz etti Bupu arkalarından. Ama ona aldıran olmadı. Bupu bir anlığına arkalarından bakakaldı. Sonra da boş vermişlikle omuzlarını silkti.
“Evet, işte böyle. Siz kaçın.” diye kükredi ses. “Ejderhadan korkun!”
“Senin ses hiç de ejderhaya benzemiyor. Daha çok bizim Yücebulp gibi…” dedi Bupu, elleri belinde.
“Ben kaç kere söyle bana… ay, şey… Yücebulp’a mesaj-telleri diyeceksiniz!” diye geldi cevap.
Bupu kaşlarını çattı ve bir çırpıda altın yığınını aşıp sunağın arkasına geçti. Burada ‘muhteşem’ Yücebulp I. Phudge’u elinde oldukça iri bir borazan ile çömelmiş vaziyette buldu. Yücebulp, Bupu’nun arkadan yaklaştığını fark etmemişti bile. Hâlâ sunağın arkasında diz çökmüş vaziyette duruyor ve sessiz kahkahalarını bastırmaya çalışıyordu.

Yücebulp’un elindeki borazan istiridyeden yapılmıştı ve boruya spiral bir deniz kabuğu şekli verilmişti. Kadim zamanlarda saraya gelen konukların isimlerini bildirmek için kullanılıyordu. Bunu ne Yücebulp ne de Bupu biliyordu elbette…
Yücebulp zarif borazanı bir kez daha ağzına götürerek “Ben ejderhanın hayaleti! Hepiniz lanetlendi! Ahmaklar!” diye kükredi.
“Bence sen ahmak. Hem de Yücebulp’tan bile ahmak.” dedi kollarını önünde kavuşturan Bupu.
“Mesaj-telleri!” diye itiraz etti Yücebulp. “Ayrıca Yücebulp hiç ahmak değil. O muhteşem! O harika! O yakışıklı! O…”
Tam o esnada Bupu, Yücebulp’un omzuna bir parmağıyla birkaç kez vurdu. Yücebulp başını yavaşça arkasına çevirdi ve tam tepesinde dikilmekte olan dişi lağım cücesi ile göz göze geldi. Ardından elindeki borazanı yavaşça ağzından çekerek “O bir ahmak…” diye bitirdi cümlesini.
“Phudge…” dedi Bupu, çatık kaşlarla. Çok sinirli olduğu her halinden belliydi.
“Hayatım?” dedi Yücebulp, bariz bir yutkunmayla.
“Bana hayatım deme Phudge! Ben senin hayatı mayatı değil artık.” diye çıkıştı Bupu, kirli parmağını azarlarcasına ‘Yücebulp’ I. Phudge’a sallayarak.
“Ama sevgilim…”
“Sen sus! Ben sana güvendi. Ama sen beni ve arkadaşı ejderhaya sattı!” dedi Bupu. Sonra da Yücebulp’un sesini taklit ederek “Sen korkma hayatım. Ben yardım edecek hayatım. Tehlike yok hayatım.”
“Ama…”
“Sen sus dedim! Tehlike yokmuş. Ben az kaldı ejderha yemeği oluyordu! Eğer arkadaş olmasaydı…” Bupu konuşmaya devam edemedi. Önce sesi çatladı. Ardından da gözyaşları kirli yüzünde izler bırakarak akmaya başladı.
“Sen beni sevmiyor. Sen parlak taşlar daha çok seviyor. Beni sadece arkadaş sev. O a karanlık yollara git. Bupu çok yalnız.”
Yücebulp karşısında ağlayan lağım cücesine üzüntü ile baktı. Derin bir iç çekti ve ayağa kalktı. Sonra altın yığına şöyle bir göz gezdirdi ve aradığını çabucak buldu. Bir yüzüktü bu…
“Bupu…” dedi Yücebulp beceriksizce. “Ben seni seviyor. Sen biliyor. Benle evlen?”
Bupu’nun gözleri faltaşı gibi açıldı ve Yücebulp’a baktı. Yücebulp ise elindeki yüzüğü yine oldukça beceriksiz bir biçimde lağım cücesinin parmaklarından birine geçirdi. Yüzük daha zarif eller için yapılmış olduğundan Bupu’nun parmağının anca yarısına kadar oturabilmişti.
Bupu bir müddet hiçbir şey söyleyemeden bir yüzüğe bir de Yücebulp’a baktı sadece.
Yavaş yavaş endişelenmeye başlayan Yücebulp gürültülü bir şekilde yutkundu ve “Sen istiyor?” diye sordu.
“Evet…” dedi Bupu. “Evet!”
Yücebulp bariz bir şekilde rahatladı ve Bupu’ya sarılmak için hamle yaptı. Tam o esnada Bupu da aynı şeyi yapmak üzere harekete geçtiğinden kafa kafaya çarpıştılar. Alınlarını ovuşturup birbirlerine sırttılar sonra da kol kola girip çıkışa doğru ilerlemeye başladılar.
“En az iki çocuk yapmalı.” dedi Yücebulp.
“İki mi? İki çok.” diye itiraz etti Bupu, beceriksiz bir cilveyle.
“O zaman iki tane yaparız?.” dedi Yücebulp.
“Bu daha iyi. İki…” dedi Bupu.
İkili hazine yığınını arkalarında bırakıp sarayı terk ettiler. İkisi de hazine sorununu bir kenara koydukları için memnundu. En azından şimdilik…
İkisinin de fark etmediği şey ise duvarlarda gezinen, iri kanatlı, kötücül bir gölgenin varlığıydı. Duvardan duvara geziniyor, intikam yeminleri ediyordu.

Not: Krynn tarihçelerine göre Bupu ve Yücebulp gerçekten de evlenmişlerdir. Fakat bunun nasıl olduğuna veya kaç çocukları olduğuna dair hiçbir kayıt bulunmamaktadır. Muhtemelen onlarca çocukları olmuş olsa da sayıları onlar için hep aynı kalmıştır. İki…

- Son -

Bu hikaye Ejderha Mızrağı / Dragonlance serisinden esinlenerek yazılmıştır. Mekan ve karakter isimleri WotC firmasının tescilli markalarıdır.

Lağım Cücesi resmi / Gully Dwarf art by KrakenCMT

27 Kasım 2010 Cumartesi

Parlak Taşlar ( Bölüm 1 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Xak Tsaroth derin bir gümbürtüyle sarsıldı. Etraf çatırtılar, yıkılma sesleri ve koca taşların düşüp parçalanarak çıkarttıkları seslerle yankılanıyordu. Az ileride, yol arkadaşlarının içinde bulunduğu kazandan bozma asansör ağır ağır yukarı çıkmaktaydı. Derken aniden bir sarsıntı oldu ve kazan yirmi beş – otuz santim kadar düştü. Ardından sarsılarak durdu ve yavaş yavaş yeniden yükselmeye başladı.

“Mekanizma…” dedi Sturm.
“Ya bozuldu ya da Ejderanlar bizi fark ettiler ve bozmaya çalışıyorlar.” dedi Tanis.
Tam o esnada “Ejderanlar!” diye bağırdı Tas tiz bir sesle, yukarıyı işaret ederek. Ejderanlardan oluşan ufak bir grup, asansörün çıkış noktasında kılıçlarını çekmiş bir vaziyette kendilerini bekliyorlardı.
“Yapabileceğimiz hiçbir şey yok.” dedi Sturm sıkıntıyla.
“Geri çekilin.” dedi Raistlin sallana sallana ayağa kalkarak.
“Raist yapma! Çok zayıfsın.” dedi kardeşini kolundan yakalayan Caramon.
“Tek bir büyü yapacak kadar gücüm var.” diye öfkeyle fısıldadı büyücü.
“Caramon’un kalkanın arkasına saklan.” dedi Tanis aceleyle. Koca adam hiç beklemeden bedenini ve kalkanını kardeşinin önüne siper etti.
Raistlin konuştu. Caramon kalkanını hareket ettirdi; büyücü ince parmaklarını açtı. Elinden ak bir top fırladı ve ejderanlardan birini tam göğsünden vurdu. Diğer ejderanlar arkadaşlarının başına geleni görünce ve aşağıdan yaklaşmakta olanlardan birinin büyü kullanıcısı olduğunu anlayınca öfkeyle tısladılar. Bir anlık tereddütten sonra hızla dönüp kaçmaya başladılar. Bu sırada da kazan yukarıya yaptığı yolculuğu tamamlamış, yol arkadaşları Xak Tsaroth’dan kaçmayı başarmışlardı.

Bir müddet sonra çatırtılar ve sallantılar azalmaya başladı. Ardından da yavaş yavaş kesildi. Kadim şehir sallantılara dayanmış ve her şeye rağmen yine de ayakta kalmayı başarmıştı. Ne de olsa burası Afet’e bile dayanmıştı. Yani hemen hemen… Ortalık iyice sakinleştiğinde lağım cüceleri ya da kendi dillerinde Agharlar saklandıkları yerlerden birer birer çıkmaya başladılar. İlk başta ufak bir şaşkınlık vardı üzerlerinde. Hoş, lağım cücelerinin üzerinde hep bir şaşkınlık vardır zaten. Xak Tsaroth’un tozlu meydanında toplanıp, gözlerini kırpıştırarak etraflarına bakındılar. Etrafta hiç ejderan ya da kendi dillerinde “patron” görünmüyordu. Hava-şaklatan’ın (kamçıya verdikleri isim de buydu) sesi de duyulmuyordu ayrıca.
“Hiç patron yok?” diye sordu lağım cücelerinden biri.
“Patron yok…” diye fısıldadı bir diğeri, kirli eliyle çenesini sıvazlayarak.
Bir an için sessizleşip birbirlerine boş bakışlarla baktılar. Sonra bariz gerçek, yavaşça ağır işleyen akıllarında belirmeye başladı.
“Biz özgür…” dedi içlerinden biri. “Patron yok, biz özgür!” diye bağırdı ardından neşeyle.
“Biz özgür!” diye haykırdı bir diğeri, daha da büyük bir coşkuyla. Ardından tüm cüceler büyük bir coşkuyla bağırıp, sevinç çığlıkları atmaya, oldukları yerde atlayıp zıplamaya başladılar. Bu arada kazara birbirlerinin ayaklarına basanlar oldu ve sevinç gösterileri kısa süre içinde itişip kakışmalara ve ısırmalara dönüştü. Hatta bazıları kavganın neden başladığını bilmese de dişlerini büyük bir zevkle diğerlerine geçirmekten geri kalmadı.

Lağım cüceleri Krynn halkları arasında en düşük seviyeli olanlardan biridir. Normal cücelere göre daha kısa ve oldukça pasaklı olan bu ırk, daha çok terkedilmiş şehirlerde, lağımlarda ve şehirlerin kirli bölgelerinde yaşarlar. Zekâ yönünden pek de parlak oldukları söylenemez. Öyle ki ortalama bir lağım cücesi en fazla ikiye kadar sayabilir. Yine de içlerinden yeterince zeki olanların üçe kadar sayabildikleri de görülmüştür. Ne yazık ki Xak Tsaroth’daki hiçbir cüce henüz o zekâ seviyesine erişememişti.

En sonunda içlerinden biri aklını başına toplayıp şöyle dedi; “Biz git. Yücebulp’a haber ver.”
Kimileri bu fikri onayladı, kimileri ise karşı çıktı.
“Yücebulp’a habere gerek yok. O her şeyi zaten bil.” dedi karşı çıkanlardan biri.
“Hayır. O bilmez her şeyi. Daha çorapları nerede onu bile bilmiyor.” dedi bir diğeri.
“Bal gibi de biliyor.” dedi öteki.
“Hayır bilmiyor! Çünkü çorapları bende.” dedi karşı çıkan, cebinden çıkardığı bir çift kirli çorabı zaferle sallayarak.
“Hırsız! Glup enciği!”
“Sen hırsız! Bulp pisliği!”
Bunun üzerine yumruklar ve ısırıklar bir kez daha havada uçuştu. Sonunda yorulan, sıkılan ve ne yapacaklarını bilemeyen lağım cüceleri Yücebulp’un her şey bilip bilmediğine bakmak için saraya gitmeye karar verdiler. Ayrıca bu kadar ısırık atmak karınlarını da acıktırmıştı ve bir an önce bu sorunu halledip yemeğe gitmek istiyorlardı.

Yücebulp tıpkı diğerleri gibi sıradan lağım cücesiydi. Tek farkı ve şansı Bulp soyundan gelmesi ve bu sayede şimdi ki lider olmasıydı. Uzun bir süre önce Bulp klanından bir lağım cücesi Xak Tsaroth harabelerini kazayla keşfetmiş ve buranın kendi klanına ait olduğunu ilan edilmişti. Bulp klanı ile birlikte Slud ve Glup klanları da buraya yerleşmiş ve Bulpların önderliği altında, dış dünyadan uzak bir şekilde yaşamlarını sürdürmüşlerdi.

Lağım cüceleri kısa sürede Yücebulp’un yaşadığı kenar mahallelerden birine vardılar. Buradaki yapılar iyice çökmüştü ve sokaktan oldukça kötü bir koku yayılıyordu. Fakat lağım cücelerinin hiç birinin bu kokudan ve pislikten şikâyeti yoktu. Ne de olsa burası tam da onların zevkine uygun bir yerdi. Cüceler pek de kibar olmayan bir biçimde Yücebulp’un binasına apar topar giriş yaptılar ve gizli kapıların ardına kadar açık olduğunu gördüler. Görünürlerde herhangi bir nöbetçi de yoktu üstelik. Açık kapıların görüntüsü karşısında bir anlığına duraksadılar ve birbirlerine baktılar.
Lağım Cüceleri
“Kimin nöbet?” dedi içlerinden biri.
“Bofo’nun nöbet!” dedi bir diğeri, bir parmağıyla yanındaki lağım cücesini işaret ederek.
“Hayır, Dindo’nun nöbet!” dedi Bofo, kendisini işaret eden lağım cücesini göstererek.
“Senin nöbet!”
“Senin nöbet!”
İki lağım cücesi itişip kakışmaya başladı ve kısa süre içerisinde yeniden yumruklar havada uçuştu. Kavgalardan yeteri kadar sıkılmış olan grup, birbirleri üzerinde yuvarlanarak dövüşen iki cüceyi arkalarında bırakıp içeri girdiler. Yücebulp’a iyi haberi verecek olmanın heyecanı ile hızlı bir şekilde taht odasına girdiler. Fakat Yücebulp görünürlerde yoktu. Ne yapacaklarını bilemez bir vaziyette birbirlerine baktılar.
“Belki Yücebulp uyu?” dedi bir lağım cücesi. Bunun üzerine hep birlikte arka taraftaki yatak odasına yöneldiler ve kapıları büyük bir gürültüyle açtılar. Savrulan kapıların gürültüsüyle birlikte yatak odasından korku dolu bir ciyaklama duyuldu. Yücebulp’un sesiydi bu. Ama görünürlerde kendisinden eser yoktu. Lağım cüceleri merakla yatak odasının dört bir yanına dağılıp Yücebulp’u aramaya başladılar. Halıların altına, dolapların içine, çekmecelere hatta birbirlerinin kulaklarının arkasına bile baktılar. En sonunda lağım cücelerinden biri “Ben bul!” diye bağırdı. Hep birlikte konuşan cüceye doğru döndüler. Lağım cücesi tüm bakışların kendi üzerinde olduğundan emin olduktan sonra son derece kendinden memnun bir ifade ile yatağın çarşafını havaya kaldırdı ve yatağın altına saklanmış bir lağım cücesini ortaya çıkardı. Saklanan lağım cücesinin arkası dönük olduğu için buradan bakıldığında sadece kirli ayakları ile elbisesinin altında korkudan tir tir titreyen poposu görünüyordu.
“Sen nereden biliyor bu Yücebulp?” dedi bir tanesi, minik ellerini beline koyarak.
“Biz şimdi anlar.” dedi diğeri ve uzanıp yatağın altındaki cücenin poposuna sıkı bir çimdik attı. Acı dolu bir ciyaklama ile Yücebulp I. Phudge yatağın altından fırlayıverdi.
Liderlerini yeniden gören lağım cücelerinin yüzü aydınlandı.
“Siz ne yaptığını sanıyor?!” diye kükredi Yücebulp. Bir taraftan da poposunu ovuşturmakla meşguldü. Bir taraftan da endişe ile kapıların olduğu tarafa bakıyor, gidip gelen kimse var mı diye görmeye çalışıyordu.
“Siz beni koru! Patronlar kızdı, buraya gelebilir.” dedi Yücebulp telaşla.
Lağım cüceleri hevesle, hep bir ağızdan konuşmaya başladılar.
“Yücebulp korkma, patronlar git.”
“İyi kalpli adam ve arkadaşları onları korkut.”
“Patron yok.”
“Ejderha yok.”
Yücebulp karşısındakilere inanmayan bakışlarla baktı. Bir taraftan da kapıyı kollamaya devam ediyordu.
“Patronlar git? Ejderha yok? Siz emin?” diye sordu sonunda.
Lağım cücelerinin hepsi, kirli yüzlerinde geniş bir sırıtışla, kulaklarının lap-lap etmesine neden olacak kadar hızlı bir şekilde olumlu anlamda kafa salladılar.
“Sen artık korkma. Patronlar git.” dedi lağım cücelerinden biri, ağzındaki eksik dişleri görünmesine neden olan aptal bir sırıtışla.
Yücebulp ikna olmuştu. “Ben korkmadı! Yücebulp korkmaz! Ben sadece kendimi güvenceye aldı. Halkım için… Ben olmadan siz ne yapar?” dedi hiç de inandırıcı olmayan bir tonla. Ama bu kötü oyunculuk bile lağım cücelerini kandırmaya yetmişti.
Lağım cüceleri hayranlık dolu mırıltılarla liderlerine baktılar. “Çok yaşa Yücebulp!” dediler sonra da hep bir ağızdan.
“Hayır, hayır. Yücebulp yok. Şey diyeceksiniz… şey…” Ne demişti yarımelf ona? “Hah, ben buldu. Majesteleri…” dedi bir elini zarafetle göğsüne koyup kabararak. Ardından kaşlarını çatıp önündeki gruba baktı ve “Anlaşıldı?” diye sordu sert bir biçimde.
“Biz anladı Yücebulp.”
“Majesteleri!” diye düzeltti Yücebulp.
“Biz anladı… ıııı… majesteleri.” dedi lağım cücelerinden biri.
“Sen geliyor? Biz seni bekle. Konuşma yap?” dedi bir diğeri hevesle.
“Hayır.” dedi Yücebulp. Parlak kumaşlardan sonra en sevdiği şey konuşma yapmaktı ama şu anda kendisini hiç de havasında hissetmiyordu. Hem ejderha ve patronlar gittiğine göre artık ilgilenmesi gereken çok daha önemli bir işi vardı. Saraydaki altınlar ve mücevherler…

Koca ejderha Xak Tsaroth’da hüküm sürdüğü süre boyunca boş durmamış ve harabelerde ne kadar altın, mücevher ve değerli taş varsa hepsini sarayda toplamıştı. Bunlarla görkemli bir yatak yapmıştı kendine. Ejderha olmadığına göre hazine artık başıboştu. Yücebulp dışında da bu hazinenin varlığından haberdar olan kimse yoktu. Artık hepsi onundu.

“Siz git. Ben meşgul.” dedi bir elini rahatsız edici bir şeyi savuştururmuş gibi sallayarak. Ardından cücelere sırtını dönüp açgözlülükle ellerini ovuşturmaya başladı. Lağım cüceleri liderlerinin nasıl bir işle meşgul olduğunu görebilmek için hevesle etraflarına bakındılar. İlginç bir şey göremeyince de hayal kırıklığı ile iç çektiler ve çıkışa doğru ilerlemeye başladılar. Tam kapıya varmışlardı ki içlerinden biri “Madem ejderha yok saray boş. Ben hep merak ediyor sarayda ne var.”
“Ben de ediyor.” dedi içlerinden biri.
Geri kalanları da “Ben de.” “Ben de.” diye konuşmaya katıldılar, lağım cücelerinde bolca görünen sürü psikolojisi ile.
O anda ellerini ovuşturmakta olan Yücebulp olduğu yerde endişe ve korku ile donakaldı ve arkasındaki gruba şöyle dönüp bir baktı. Ardından hızla çıkışlara doğru koşmaya başladı. Bir taraftan da “Siz beni izle! Ben konuşma yapacağım. Halkım için!” diye bağırıyordu. Arkasından bakakalan lağım cüceleri liderlerindeki bu değişime bir anlam veremediler. Birbirlerine bakıp omuz silktiler ve koşarak Yücebulp’u takip etmeye başladılar. Bu arada hâlâ kapı önünde dövüşüp yerlerde yuvarlanmakta olan nöbetçi adaylarının üzerine basmayı da ihmal etmediler.
“Senin nöbet!”
“Senin nöbet!”

(Devam edecek...) 

Bu hikaye Ejderha Mızrağı / Dragonlance serisinden esinlenerek yazılmıştır. Mekan ve karakter isimleri WotC firmasının tescilli markalarıdır.