Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2023 Çarşamba

Halaskâr | Kitap İnceleme

Beklediğimden çok çok daha fazla sevdim ben bu kitabı. 

Birkaç istisna dışında Türk yazarları pek okuyamıyorum. Hep bir şeyler eksik ya da yarım kalıyormuş gibi geliyor bana. O hissi siz de bilirsiniz. Okuyup da işte bu olmuş dediğim, en sevdiğim kitaplar arasına yerleştirdiğim Türk roman sayısı azdır kısacası. Halaskâr da onlardan biri oldu benim için.

Daha önce Yüksel Yılmaz'ın hiçbir kitabını okumamıştım. Kitabın ilk bölümünde biraz bocalar gibi oldum. Ama ilkeller, asistanlar, yabancı bir gezegeni kahramanımızla birlikte keşfetme duygusu ve Serkan'ın karamsar espri anlayışı derken kendimi sayfalara gömülmüş buldum. Uzun bir süredir kendini kitaplara veremeyen, günde birkaç sayfadan fazlasını okuyamayan ben, sayfaların nasıl akıp gittiğini anlamadım. Bir de baktım ki kitabı birkaç günde bitirmişim, daha yok mu diye arka kapağı eşeliyorum.

Kitapta Semele adlı yabancı bir gezegene giden ve buranın dünyalaştırılmaya uygun olup olmadığını araştıran Serkan adlı bir "Halaskâr"ın, bir nevi araştırmacı süvarinin başından geçenlere tanık oluyoruz. Serkan'ın tek dostu beynine eklenen yapay zekâ Arya. Onun dışında bu bilinmeyen tehlikeler ve mucizelerle dolu gezegende bir başına yaşıyor kahramanımız. 

Orada yaşayan canlıların listesini çıkarması, bitkileri araştırıp neleri yiyip içebileceğini keşfetmesi, geceleri saldıran ilkellerle olan amansız savaşı onu bir nevi modern Robinson Crusoe kılmış diyebilirim. Romanın ilk sayfaları bu leziz keşif ve tanıtım bölümleriyle geçiyor. Ama daha sonra Serkan bir acil durum çağrısı alır ve kendisinden kayıp bir Halaskâr'ı bulması istenir. Böylece kahramanımız kendisini hiç beklemediği olayların ortasında bulur.

Kesinlikle çok keyifli, aksiyon dozu yerinde, yer yer güldüren yer yer de doğaya karşı tutumumuzu sorgulatan, çok başarılı bir roman Halaskâr. Ucu açık hiçbir soru bırakmadığı gibi "şu çok mantıksız" ya da "şu çok klişe" dediğiniz bir şey de içermiyor.

Kısacası çok sevdim. Aksiyon-bilimkurgu türünü sevenlere tavsiyemdir.

3 Haziran 2023 Cumartesi

Kutlu Kan | Kitap İnceleme

Kayıp Rıhtım semalarında tanıştığım, Öykü Seçkisi'ndeki hikâyelerini severek okuduğum Harun Çimen'den günümüz Türkiye'sinde geçen, Osmanlı döneminden kalma bir lanet ile gizemli bir cinayeti birleştiren güzel bir polisiye.

Balat'taki terk edilmiş bir köşkte korkunç bir katliam yaşanır ve ruh çağırmak için oraya toplanan yedi gençten altısı öldürülür. Sadece Çiğdem Duman adlı genç kız hayatta kalır. Polis ne yapsa ne etse cinayeti bir türlü çözemez. Dışarıdan eve kimse zorla girmemiştir. İçeriden çıkıp giden birine dair bir işaret de yoktur. O zaman bu cinayeti kim, nasıl işlemiştir? Kimse cevabı bulamaz. Sonunda suçu mahallenin külhanbeyi Ömer Pehlivan'a yıkarlar ve dava kapanır.

Yıllar sonra Ömer Pehlivan, çiçeği burnunda avukatımız Cihan Akça'yı kendini savunması için tutar. Cihan bu cinayeti onun işlemediğine emindir. Gel gelelim kiminle konuşsa kapılar yüzüne kapanır. Kime bu konu hakkında soru sorsa kendisine duygusuz, hain, fırsatçı bir avukat muamelesi yapılır. Herkes halkın sevgilisi hâline gelen Çiğdem Duman'dan yanadır.

Derken Çiğdem Duman televizyonda Cihan'a verip veriştirdikten sonra birdenbire ortadan kaybolur. Baş şüpheli olarak da saf avukatımız görülür elbette. Böylece Cihan hem adını temizlemek, hem de bu büyük gizemi çözmek için ümitsiz bir maceraya atılır.

Açıkçası Cihan'ı çok sevdim. Fazla saf, fazla kibar, iyi niyeti sürekli suistimal edilen bir temiz aile çocuğu kendisi. Avukat olmak için fazla iyi biri. Sürekli olarak kendisini abes durumların içinde buluyor, karşısındakine kabalık etmemek için de sesini çok fazla çıkaramıyor. Ama bir yandan da davayı çözmek için azimle çalışmaya ve sorması gereken soruları bir şekilde sormaya devam ediyor. Bu da onu okuması keyifli bir karakter hâline getiriyor.

Kitabın zaman zaman geçmişe gitmesi ve Osmanlı dönemini, yeniçeri isyanlarını, şehzadeleri ve lanetleri konu alması da romana ayrı bir lezzet katmış. Severek, keyif alarak okudum. Bu tür eserleri sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

10 Mayıs 2020 Pazar

Londra Nehirleri | Kitap İnceleme

"Londra Nehirleri tam olarak Harry Potter büyüyüp polis teşkilatına katılsa işlerin nasıl olacağını anlatıyor. Eğlenceli ve fazlasıyla muzip."
-Diana Gabaldon
Epsilon Yayınları, 2019
Çevirmen: Aslı Dağlı
Düzelti: Su Akaydın
Kitabın arkasında bu alıntıyı görünce kendi kendime gülmüş ve şöyle demiştim: İşte hayatında hiç Dresden Dosyaları okumamış bir yazarın yorumu... Ama kitabı bitirdikten sonra Diana Gabaldon'un ne kadar haklı olduğunu görebiliyorum. 

Londra Nehirleri uzun zamandır ilgimi çeken bir kitaptı. Bunun bir sebebi Dresden Dosyaları’yla benzerlikler içermesiydi. Diğer sebebiyse çevirmeni Aslı Dağlı’nın heyecanlı yorumları. 

Kitap alışılmışın aksine İngiltere’de, modern Londra’nın göbeğinde geçiyor. Başkarakterimiz Peter Grant yeni yetme bir polis memurudur ve tüm çaylaklar gibi bütün istenmeyen işler ona yıkılmaktadır. Bir gece Aktörler Kilise'sinde başsız bir ceset bulunur ve suç mahallinde sabaha kadar nöbet tutup oraya kimseyi yaklaştırmama görevi Peter ve teşkilattaki en iyi arkadaşı (aynı zamanda da hoşlandığı kız olan) Lesley’ye düşer. 

Gel gelelim Peter çok geçmeden hiç beklenmedik bir şeyle karşılaşır, gerçek bir hayaletle… Dahası, onunla konuşabildiğini de fark eder. Akabinde kendisini Thomas Nightingale adlı bir üstünün emrinde bulur. Çok geçmeden Nightingale’in teşkilattaki tek büyücü polis olduğu ortaya çıkar. Peter’ın büyüye yatkınlığını fark eden adam onu kendine çırak olarak almaya karar verir. Çok ama çok uzun yıllardan beri ilk kez olmaktadır bu. 

Peter eğlenceli bir karakter. Hem zeki, hem komik hem de akıllı biri. Olup olmadık yerlerde yaptığı zıpır yorumlar insanı gülümsetiyor. Kitap birinci şahıs açısından yazıldığından düşüncelerini, esprilerini vs sık sık duyabiliyoruz. Bu da Dresden Dosyaları ile olan benzerliğini bir parça arttırıyor.

30 Kasım 2019 Cumartesi

Yeni Paris’in Son Günleri | Kitap İnceleme


China Miéville için son on yılın en yaratıcı fantastik ve bilimkurgu yazarlarından biri demek kesinlikle yanlış olmaz. Genç yaşında Arthur C. Clarke gibi prestijli bir ödülü üç kez, Locus Ödülü’nüyse tam dört kez kazanma başarısı gösteren İngiliz yazar, son derece uç noktalarda gezen hayal gücü ve orijinal kurgularıyla dikkat çekiyor. Yayımlattığı son kısa romanı Yeni Paris’in Son Günleri de yazarın bu özelliğini ziyadesiyle yansıtıyor.

Yurt dışında 2016 yılında basılan kitap bizleri İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Paris’e götürüyor. Ama bildiğimiz tarihin dışına çıkıp, alternatif bir zaman dilimi resmediyor sayfalarında. Bu yeni gerçeklikte tüm sürrealist eserler hayat bulmuş ve Paris’in sokaklarında cirit atmaya başlamıştır. Şehir halkıysa bir yandan işgalci Nazilerle savaşırken diğer yandan da sağı solu belli olmayan bu tuhaf yaratıklarla bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. Sadece bununla kalsa iyi, Nazilerin okült bilimlere olan tutkusu Cehennem ordularını da şehre çekmiş, işleri iyice çorba hâline getirmiştir. İşte bu karmaşada La Main à Plume’dan, yani sürrealist direnişçilerden biri olan Thibaut adındaki genç bir adamın başından geçenleri okuyoruz Yeni Paris’in Son Günleri kitabında.

S-Patlaması

Yeni Paris’in Son Günleri adına S-Patlaması denen, gizemli bir olay sonucunda şehirdeki tüm sürrealist eserlerin hayat bulması etrafına kurulu bir roman. Olay yaşandığı sırada Paris hâlihazırda Nazi işgali altındadır. Hitler’in askerleri tüm sokakları, tüm mahalleleri kontrol etmekte ve yerel halkı demir yumruğunun altında ezmektedir. Derken kaynağı bilinmeyen o esrarengiz patlama gerçekleşir ve sürrealizmle yakından uzaktan alakası olan her ne varsa – tablolar, heykeller, karakalem resimler, biblolar, şiirler ve daha nicesi – açıklanamaz bir şekilde hayat bulur. Böylece Paris’in kisvesi ve şehirdeki güç dengeleri sonsuza dek değişir.

Paris halkı bu sürrealist canlılara manif adını verir. Manifler doğaları gereği karmaşık canlılar. Bizim dilimizi konuşamıyorlar, insanlarla da iyi geçindikleri söylenemez. Daha çok neden orada olduklarını anlamlandırmaya, ait olmadıkları bir dünyada var olmaya çalışıyormuş gibi bir hâlleri var. Bunu tam olarak başaramadıkları için de her şeyi yakıp yıkıyor, hatta Fransız ya da Alman farkı gözetmeksizin karşılaştıkları tüm insanları öldürüyorlar. Bu durum Nazilerin şehri bütünüyle kontrol altına almasına engel oluyor elbette ama Fransız direnişçilerin de manifleri tam anlamıyla bir müttefik olarak göremedikleri, hatta onlardan korktukları da bir gerçek.

Üstüne, Hitler’in kara güneş efsanesine ve okült güçlere karşı duyduğu tutku da işin içine giriyor. Karanlık sanatları kullanarak zaferlerini kesinleştirmek isteyen Naziler bir şekilde Cehennem güçleriyle anlaşma sağlıyor ve envai çeşit iblisi Paris sokaklarına salıveriyor. İblisler ve manifler birbirlerinden ölesiye nefret ediyor ve bu iki ırkın üyeleri bir sokakta karşılaştığında tam manasıyla kan gövdeyi götürüyor.

Ne ilginçtir ki, ya gençliğinde sürrealizmin sıkı bir savunucusu olduğundan ya da tamamen bilinmeyen bir sebepten dolayı, kahramanımız Thibaut ile manifler arasında sıra dışı bir ilişki mevcuttur. Normalde karşılarına çıkan her şeyi ezip geçen bu gerçeküstü varlıklar Thibaut ile karşılaştıklarında şöyle bir duraksıyor, afallıyorlar. Hatta içlerinden bazıları ona zarar vermeye yönelik herhangi bir harekette bile bulunmuyor. Thibaut bu alışılmadık özelliği sayesinde direnişçiler arasında kendisine sağlam bir yer ediniyor.

Kahramanımız hem şehrine hem de yoldaşlarına son derece bağlı biri olarak resmediliyor. Ancak günün birinde (kitabın hemen başında) hiç tanımadığı bir kadın kollarında can verirken genç adamın eline bir iskambil kartı tutuşturuyor ve son nefesinde onu yaklaşan bir tehlikeye karşı bölük pörçük uyarıyor. Ne yapacağını şaşıran Thibaut, anlamlandıramadığı bir içgüdüyle kartı yoldaşlardan saklıyor. Sonrasında da ölen kadının sözlerinin arkasında yatan anlamı çözmek için düşüyor yollara. İşte bu yolculuğu sırasında Sam adındaki kadın bir Amerikalı gazeteciyle kesişiyor yolları. Sam ona bir kitap yazmak için burada olduğunu, bu uğurda Paris’in fotoğraflarını çektiğini ve burada yaşananları tüm dünyaya göstermek istediğini söylüyor. Thibaut kadına pek güvenmese de şehrinde yaşanan bu tuhaf ötesi olayların bir kitapla ölümsüzleştirilmesi fikri aklını fena hâlde çeliyor. O noktadan sonra maceramız hiç beklenmedik, şaşırtıcı yönlere doğru yelken açıyor.

Kitapta Thibaut ile Sam’in başından geçenlerin yanı sıra, 1941 yılında (yani 9 sene önce) yaşananları konu alan bazı ara bölümler de var. Bu kısımlarda Varian Fry (binlerce Nazi karşıtı ve Yahudi mülteciyi soykırımdan kurtaran ünlü Amerikalı gazeteci) ile meşhur roket bilimcisi Jack Parsons’ın (kendisi aynı zamanda okült ustası Aleister Crowley’in bir öğrencisi olur) buluşması anlatılıyor. Bu iki tarihi kişilik arasında geçen olaylar dönemin ünlü sürrealistlerine dek uzanıyor. Evet, bu kısacık romana iki farklı zaman dilimi sıkıştırmayı başarmış Mieville…

15 Nisan 2019 Pazartesi

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları | Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2015
Çevirmen: Aslı Dağlı
Editör: Emre Aygün
Keyifle okunan, bir an bile sıkmayan, eğlenceli bir gençlik fantazyası.

Kitabımızın başkahramanı Jacob, büyükbabasının anlattığı tuhaf hikâyelerle büyüyen, sıradan bir çocuk. Ama çocukluk yıllarını geride bırakıp 16 yaşına geldiğinde kendisine anlatılan şeylerin aslında gerçek olmadığını, küçük bir çocuğu eğlendirmek için sıkılan palavralar olduğunu anlıyor. Ardından dedesiyle arası açılıveriyor. Ama günün birinde dedesi tıpkı hikâyelerinde anlattığı tuhaf bir "şey" tarafından öldürülünce aslında tüm o tuhaflıkların gerçek olabileceği fikri kafasına dank ediveriyor.

Böylece hem hakikati öğrenmek hem de büyükbabasının son nefesinde kendisine verdirdiği sözü tutmak için düşüyor yollara. Ve kendisini Bayan Peregrine ile Tuhaf Çocuklarıyla karşı karşıya buluveriyor.

Kitap bir bakıma Harry Potter'ın formülünü uyguluyor aslında. Sıradan bir çocuk. Tuhaf güçlere sahip çocuklarla dolu bir yetimhane. Hepsini koruyup gözeten bir öğretmen. Kaçınılması gereken gölge yaratıklar. Benzerlikler çok bariz. Bununla birlikte kendi ayakları üstünde durmayı ve kendi evrenini yaratmayı başarıyor yazar. Hikâyesini anlatmak için gerçek fotoğraflar kullanması da öyküsünün etkisini arttırıyor.

Açıkçası okurken hiç sıkılmadığım, acaba ne olacak diye her sayfayı merakla çevirdiğim bir kitap oldu. Hatta son bölümlerde heyecan dozu öyle bir artıyor ki satırları atlaya atlaya okumamak için kendimi zor tuttum. Tabii bunda Aslı Dağlı'nın çok başarılı ve akıcı çevirisinin de katkısı büyük.

Bakalım devam kitabında neler olacak?

22 Kasım 2018 Perşembe

Merdivenler Kenti | Kitap İnceleme


Bazı kitaplar vardır, fantastik edebiyatta sık sık kullanılan klişelere düşmeyip yıllar boyunca keyifle hatırlayacağınız bir macera sunar sizlere. Merdivenler Kenti onlardan biri oldu benim için.

Bilirsiniz; tüm diyarları tehdit eden karanlık bir lord, herkesi kurtaracak bir seçilmiş kişi, klasik elf ve cüce ırkları… ve tabii ki ak sakallı, asalı büyücüler. Neredeyse her fantastik romanda gördüğümüz, okuduğumuz şeyler bunlar. Tolkien’in izinden giden, ona benzer dünyalar kurmaya çalışan kitaplar.

Ama arada sırada bu klişeleri yıkıp tamamen özgün şeyler ortaya çıkaranlar da oluyor. Brandon Sanderson seneler önce Elantris’le yapmıştı bunu bana mesela. China Mieville de Perdido Sokağı İstasyonu’yla. İşte şimdi bu ikisinin yanına büyük bir keyifle koyacağım başka bir kitabım daha oldu Merdivenler Kenti’yle.

Bir zamanlar birbirinden farklı karakterlere ve güçlere sahip olan altı ilahi varlığın hükmettiği Bulikov’da, namı diğer “Merdivenler Kenti”nde geçiyor hikâyemiz. Burası eskiden pek çok mucizeye ev sahipliği yapan ve “Kıta” olarak anılan toprakların en gözde şehri. Her ilahın kendi kuralları, kendi müritleri ve kendi mucizeleri var. Ve her biri farklı şehirlerde kendi halklarına hükmediyor. Hepsinin birleştiği, tüm mucizelerin ve halkların bir araya geldiği yerse Merdivenler Kenti.

Ancak uzun zaman önce, ilahlar tarafından görmezden gelinen ve yıllar boyunca sömürülüp ezilen Saypur halkı isyan ederek Kıta’ya saldırmış. Ve bu isyan sırasında kimsenin aklına gelmeyecek bir şey başarmışlar: İlahları öldürmek…

Bulikov artık eski günlerinin sadece solgun bir hayaleti. Sokakları pislik içinde, insanları fakir, binaları ve tapınakları yıkık dökük. Dahası, tarihleri ve dinleri de yasaklanmış, sansürlenmiş durumda. İlahlara inanmaya devam etmek şöyle dursun, onların isimlerini bile ağızlarına alamıyorlar. Kıta’yı işgal eden ve yönetimi elinde tutan Saypur yetkilileri bunu bizzat garanti altına alıyor. Kurallara karşı çıkanlarsa cezalandırılıyor.

Derken günün birinde Saypulu ünlü bir arkeolog gizemli bir cinayete kurban gidiyor ve kahramanımız Shara Thivani ile sekreteri Sigrud bu olayı araştırmak için Bulikov’a gönderiliyor. Shara aslında çok yetenekli bir casus ve ilahlar konusunda belki de dünyadaki en bilgili kişi. Sigrud ise… Ah, Sigrud! Kendisi kesinlikle kitaptaki en sevdiğim karakter oldu. İki metreye yakın boyu, iri yarı cüssesi, umursamaz tavırları ve tek gözüyle kuzeyli bir korsan o. En iyi yaptığı şey adam öldürmek ve Shara’yı korumak için elini kana bulamaktan hiç çekinmiyor. Ama tüm o umursamaz tavırlarına rağmen oldukça sempatik, sevilesi bir karakter kendisi. Shara’nın onu “sekreterim” diye tanıtması da ayrı bir komiklik katıyor işin içine.

24 Ağustos 2016 Çarşamba

Original Sin | Kitap İnceleme


Marvel Comics evrenini yakından takip ediyorsanız İzleyici Uatu’yu da tanıyorsunuz demektir.Fantastik Dörtlü ve Gümüş Kayakçı başta olmak üzere 90’lı yıllarda ülkemizde yayınlanan bazı çizgi romanlarda sık sık görürdük kendisini. Ay’ın karanlık yüzündeki ıssız üssünde tek başına yaşayan bu kel, koca kafalı ve sessiz kozmik varlık her şeyi izlemeyi ve kaydetmeyi kendine görev edinmiştir. O her şeyi görür. Hatta koşullar farklı geliştiği takdirde paralel evrenlerde yaşanacak olanları bile. Ama ettiği yemin nedeniyle hiçbir şeye karışmaz. Sadece izler ve kaydeder.

Original Sin (İlk Günah) adlı bu cilt de İzleyici Uatu’nun etrafında şekilleniyor. Daha doğrusu kurban gittiği cinayetin etrafında… Çünkü birileri bu çok güçlü ve ketum kozmik varlığı bir şekilde öldürmüş, hatta bununla da kalmayıp “gözlerini” çalmıştır. İyi ama kim? Daha da önemlisi neden? İşte Marvel Comics evrenindeki neredeyse tüm süper karakterlerinin bir cevap bulmaya çalıştığı sorular bunlar…

Süper kahraman alayı

Original Sin toplamda 10 bölümden oluşuyor. Kitabın hemen başlarında Nova Birliği’nin en genç üyelerinden Sam Alexander ile İzleyici arasındaki kısa ama duygusal bir görüşmeye şahit oluyoruz. Aynı zamanda da Uatu’nun kişiliği, geçmişi, görevi ve yemini hakkında da doyurucu bilgiler ediniyoruz. Sonrasında malum son gerçekleşiyor ve İzleyici bilinmeyen biri ya da birileri tarafından katlediliyor.

Soruşturmayı ilk üstlenen her zamanki gibi İntikamcılar oluyor. Hikâyenin Marvel evrenine denk geldiği noktadan ötürü İntikamcılar Birliği Kaptan Amerika’nın önderliğindeki Wolverine, Black Widow, Thor ve Iron Man’dan oluşuyor. S.H.I.E.L.D.’tan emekli olan Nick Fury de istemeye istemeye de olsa onlara katılıyor. (Ultimate ve Sinematik evrenindeki siyahi Nick değil, bizim eski, tanıdık, orijinal Nick Fury var karşımızda, ki bence bu süper bir şey).

Bu esnada gizemli biri Black Panther’den İzleyici’nin cinayetini ayrıca, İntikamcılardan bağımsız bir şekilde araştırmasını istiyor. Böylece Black Panther, Ant-Man ve Emma Frost dünyanın merkezine; Ay Şövalyesi, Winter Soldier ve Gamora uzayın derinliklerine; Punisher ve Doctor Strange ise başka boyutlara giderek ipuçları aramaya başlıyor. Birbirinden alakasız bu kahramanların birlikte çalıştığını ve aralarındaki atışmaları görmek çok keyifli doğrusu.

13 Ağustos 2016 Cumartesi

Sınav Hortlağı | Kitap İnceleme

Çizmeli Kedi, 2012, 128 Sf.
Editör: Nurgül Ateş
"Gerçek ayrıntı tozutur. Hayal çiy tutmaz."

Sınav Hortlağı, Türk fantastik ve bilimkurgu edebiyatının en tecrübeli isimlerinden üstat Sadık Yemni'nin Gölge E-Dergi'de yayımlanan çalışmalarından bazılarının bir araya getirilmesiyle oluşan bir kısa hikâye derlemesi. Ya da arka kapaktaki tabirle "birbirinden farklı, tahrip gücü yüksek 13 öykü" barındırıyor sayfaları arasında.

Gölge'yi yakında takip ettiğimden bu hikâyelerden birkaçını daha önce okumuştum, birkaçıyla ise ilk defa müşerref oldum. Dilediğiniz bir hatıranızı vesikalık olarak alabildiğiniz "Öte Yer Fotoğrafçısı", ertesi gün olabilecekleri esrarengiz bir e-postalar olarak alan bir adamın yaşadıklarını konu alan "Yarın Olacak" ve gizemli bir şekilde kaybolan eşyalarımızı sorumlusu olarak addedilen "Cepcepniler" gibi daha basit ama vurucu olanları daha çok sevdim.

Geri kalan hikâyeler de güzeldi aslında, ama sayfa sınırlaması olan bir dergide yayımlanmanın en büyük sıkıntısına yakalanmışlar ve anlatmak istedikleri daha çok şey olmasına rağmen aceleyle bitivermişler ne yazık ki. Sadık Yemni her zamanki gibi her hikâyesinde bir romana konu olabilecek maceralar çıkarmış ortaya anlayacağınız.

Kitabın en sevdiğim yanıysa yazarın âdeti olduğu üzere kâh İstanbul'un göbeğinde kâh İzmir'in Kemeraltı Çarşısı'nda geçen, yurdum insanının başından geçen birbirinden fantastik, kimi zamanda bilimkurgusal maceraları konu almasıydı.

Yazarla ve üslubuyla tanışmak isteyenler için iyi bir başlangıç olabilir.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Kara Bilim | Kitap İnceleme


Evinize dönebilmek için ne kadar ileri gidebilirsiniz?
Her ne kadar Fumetti ve Frankafon gibi farklı tatlar sunan, birbirinden kıymetli alt türleri olsa da çizgi roman dendiğinde aklımıza ilk gelen şey genellikle süper kahraman maceraları oluyor. Zaten her zaman diğerlerine nazaran bir adım daha önde olan Marvel ve DC’nin son yıllarda sinema ve dizi sektörünü de arkasına alarak iyice popülerleşmesinin bunda etkisi büyük elbette.

Yine de Amerikan çizgi roman sektöründen çıkıp da farklı konularıyla kalbimizi çalan eserler de yok değil. Akla hemen her ikisi de Eisner Ödülü’nü defalarca kucaklayan Saga ve Fables geliyor mesela. Image Comics’ten çıkan Kara Bilim (Black Science) de süper kahramanları değil, halis muhlis bilimkurguyu işleyerek akranlarının arasından sıyrılanlardan biri işte. Peki onlar kadar vurucu ve bağımlılık yapıcı mı? Gelin, hep birlikte bakalım.

Kara bilim, kara yürekler

Kara Bilim konuya kelimenin tam anlamıyla bodoslama bir giriş yaparak bizleri yabancı bir dünyada bilinmeyen bir tehlikeden kaçan, tuhaf giysiler içindeki iki bilim insanıyla baş başa bırakıyor. Dikkatimizi ilk çeken şey çevre tasarımlarının muazzam olduğu. Bitki örtüsünden canlılarına, mimari yapılarından gökyüzünün rengine dek oldukça iştah açıcı bir gezegen veya boyutta olduğunuzu, daha fazlasını bilmek için can attığınızı fark ediyorsunuz.

Birkaç sayfa sonra karakterlerden birinin Grant McKay adında bir bilim adamı olduğunu öğreniyoruz. Kendisi Anarşist Bilim İnsanları denen bir topluluğun lideri ve “Sütun” adını verdikleri bir icatları sayesinde gerçeklik bariyerini yıkarak farklı boyutlara ve dünyalara geçiş yapabiliyorlar.

Ancak Grant mutsuz, hatta pişman. Dahası başına gelen tüm bu kötü şeyleri hak ettiğini düşünüyor. Ne kadar kötü bir insan, sadakatsiz bir eş ve yetersiz bir baba olduğundan yakınıyor başının üstünde beliren o küçük karelerde. Kendisiyse tüm bu zaman zarfında arkadaşıyla birlikte pekâlâ fantastik bir romandan fırlamış olabilecek mekânlarda, dehşetengiz canavarlardan kaçarak hayatını kurtarmaya çalışıyor. Derken yanındaki arkadaşı, henüz çizgi romanın ilk sayfalarında olmamıza rağmen ölüyor.

Grant zorlu bir kaçışın ardından soluğu diğer ekip arkadaşlarının yanında alıyor. Tam bu noktada iki şey daha öğreniyoruz. Baş karakterimizin iki çocuğu da burada, bu tuhaf boyutta onlarla birlikte. Öğrendiğimiz ikinci şeyse Sütun’un kontrol mekanizmasının sabote edildiği. Makinenin geri sayımı tamamlanana dek o boyutta kalmak zorundalar. Bir sonraki sıçramanın nereye gerçekleşeceğini ise bilmiyorlar.

Son derece fantastik, son derece realist

İşte bu şekilde, her seferinde farklı bir boyuta, bilinmeyene sıçrayarak hayatta kalmaya ve makinelerini onarmaya çalışıyor kendine “Boyutonotlar” diyen bu grup. Sıçradıkları her boyut gerek çizimleri gerekse de çeşitlilikleri bakımından gerçekten muazzam. Kimi zaman bizimkini andıran, ama işlerin fena hâlde farklı yürüdüğü alternatif bir boyutta; kimi zaman Star Wars’tan fırlamış gibi görünen bir yerleşim yerinde; kimi zamansa tuhaf yaratıkların mesken edindiği, Lovecraft-vari yerlerde çıkıyorlar ortaya.

Arkabahçe, 2016, 176 Sf.
Çeviri: Sinan Ural
Editör: Kayra Küpçü
Tüm bu zaman zarfında kâh geçmişe giderek kâh karakterlerin arasındaki sert kavgalara şahit olarak aslında bu grubun hiç de masum olmadığını fark ediyoruz. Bir kere hepsi de oldukça gerçekçi. Gerçekçiden kastım herkesin boğazına kadar kötü huylara batmış olması. Karısını aldatanlar, birbirlerinin kuyusunu kazanlar, diğerlerine yardım etmektense kendini kurtarmayı tercih edenler… Ne ararsanız var. İşler sarpa sardıkça aldıkları riskler artmaya, verdikleri kararlar da sertleşmeye başlıyor.

İşin güzel yanı her an herkesin ölebilmesi. Yazar bu konuda hiçbir karakterine acımıyor ve en beklemediğiniz anda en beklemediğiniz kişi bir anda size veda edebiliyor. Kötü tarafıysa her biri görsel ve tasarımsal olarak çok etkileyici olan tüm o boyutları tadına tam anlamıyla varamadan geride bırakmak zorunda kalmamız. Çünkü gerek çizgi roman fasiküllerinin sayfa sayısının azlığından gerekse de Sütun’un geri sayım muhabbetinden dolayı olaylar çok ama çok hızlı gelişiyor.

Ek olarak yazar Rick Remender’in yazım tarzının ve diyaloglarının da biraz yorucu olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bunun çeviriden değil de yazarın tarzından kaynaklandığı çok açık. Çeviri demişken, Sinan Ural ve Kayra Küpçü gerçekten de başarılı bir iş ortaya çıkarmışlar. Arada sırada birkaç yazım hatasına denk geldim ama o kadarı da nazar yarası olsun artık. Baskı da her zamanki Arkabahçe kalitesinde.

Sonuç olarak Kara Bilim’in süper kahraman çizgi romanlarına iyi bir alternatif olduğunu söyleyebilirim. Sizi merakta bırakmayı ve kendini okutmayı başarıyor. Üstelik bir sonraki ciltte neler olacağını düşünmenize neden olacak bir yerde bitiyor ilk cildi. Belki bir Saga değil ama farklı şeyler arayanlar için kesinlikle iyi bir tercih. Bunun henüz ilk cilt olduğunu ve sonraki sayılarda (yurtdışında dört cildi yayınlanmış ve hâlâ devam ediyor) çıkışa geçeceğini düşündüğümden sonraki sayısını şimdiden merakla beklemeye başladım bile.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Bioshock: Rapture Şehri | Kitap İnceleme


“Ben Andrew Ryan ve size bir soru sormak için buradayım: Bir insan kendi alın terinde hak sahibi olamaz mı? Hayır, der Washington’daki adam. O ter fakirlere aittir. Hayır, der Vatikan’daki adam. O ter Tanrı’ya aittir. Hayır, der Moskova’daki adam. O ter herkese aittir. Bu cevapları reddettim. Bunların yerine başka bir şeyi seçtim. Ben imkânsızı seçtim. Ben… Rapture’ı seçtim.”
Eğer 2007’de çıkan BioShock adlı video oyununu oynadıysanız yukarıdaki sözler size çok ama çok tanıdık gelecek ve şöyle bir ürpermenize neden olacak demektir. Hem çıktığı dönemde hem de sonraki yıllarda devam oyunlarıyla âdeta bir fenomen yaratmıştır BioShock. Üstelik bunda sadece oynanış mekaniklerinin değil, içerdiği distopik ve felsefi yapının, insan doğasını sorgulayışının, art-deco tarzı gösterişli mimarisinin de etkisi büyüktür. Ama en çok da Rapture adlı muazzam sualtı şehrinin ve onu inşa eden adamın, Andrew Ryan’ın öyküsü etkilemiştir bizleri.

Yolumuz Rapture’a düştüğünde karşımızda bir zamanlar görkemli bir yer olduğu her hâlinden belli olan, ama bir şekilde felakete sürüklenmiş ve yıkılmanın eşiğindeki bir sualtı şehriylekarşılaşırız. Her taraf cesetlerle doludur. Balo maskeleri takan çılgın Sentezciler (Splicer) her yerdedir ve gördükleri yerde üzerimize saldırmaktan geri kalmazlar. Oysa bu insanların bir zamanlar bu şehrin halkı olduğu çok açıktır. Dahası, gizemli Büyük Babacıklar ve Küçük Kız Kardeşler çarpık bir masaldan fırlamışçasına etrafta kol gezer. Bu da yetmiyormuş gibi plazmid denen bir madde kullanana âdeta insanüstü yetenekler bahşetmektedir.

Peki burada neler olmuştur? Nasıl olmuştur da yıkık dökük hâli bile böylesine gösterişli olan bu şehir bu hâle gelmiştir? Onu geçtik, böyle bir yerin okyanusun dibinde ne işi vardır? Nasıl inşa edilmiştir? Ve neden? Bu incelemeye konu alan kitap da tam olarak bu konuyu ele alıyor işte. Daha doğrusu kusursuz bir ütopyanın nasıl korkunç bir distopyaya, rüyalarının peşinden koşan bir adamınsa nasıl bir diktatöre dönüştüğünün öyküsü.

3 Temmuz 2016 Pazar

Canavarın Çağrısı | Kitap İnceleme


“Hikâyeler her şeyden daha vahşidir. Hikâyeler kovalar… ısırır… avlar.”

Patrick Ness’in rahmetli Siobhan Dowd’ın son öyküsünden yola çıkarak kaleme aldığı Canavarın Çağrısı adlı bu sıra dışı eseri özetlemenin en iyi yolu kitabın sayfalarında da yer alan bu iki cümle belki de. Çünkü ilk sayfasından son kelimesine dek kitabın size yaptığı şey tam olarak bu: Sürükleyici yapısıyla sizi oradan oraya koşturuyor, hiç beklemediğiniz anda ısırıyor ve fena hâlde gafil avlıyor.

Kayıp Rıhtım’ın video incelemeleri olmasaydı Tudem Yayınları’nın 2014’te dilimize kazandırdığı bu kitaptan hiç haberim olmazdı herhâlde. Çok da yazık olurdu. Çünkü, biraz klişe olacak ama, iyi ki okumuşum, iyi ki hayatıma bu sayfaları da kattım dedirten eserlerden birisi kendisi. Ama işin özü hiç de sandığınız gibi değil…

Kitap size heyecandan sayfaları yırtarcasına çevireceğiniz bir macera sunmuyor, ama onun yerine aklınızdan hiç çıkmayacak bir hikâye okutuyor size. Yüzünüzde gülücükler açtırmıyor, boğazınızda en irisinden bir düğüm oluşturuyor. Mutlu bir son vermiyor, unutulmaz bir son yaşatıyor. Klişelere sığınmıyor, onları Canavar’ın o koca yumruklarıyla yıkarak sizi her seferinde şaşırtıp merakta bırakıyor.

On üç yaşındaki bir oğlan olan Conor O’Malley ile kansere yakalanan annesinin hikâyesini konu alıyor Canavarın Çağrısı. Conor’ın babası uzun zaman önce onları terk edip başka bir kadınla evlenerek Amerika’ya taşınmış. Annesi de aldığı kemoterapi tedavisi yüzünden gün geçtikçe yorgun düştüğünden evin bazı sorumlulukları Conor’ın omuzlarında. Okuldaki arkadaşları ve öğretmenleri durumu bildiklerinden oğlana aşırı mesafeli ve sinir bozucu bir anlayışlılıkla yaklaşıyorlar. O yaklaşınca kesilen fısıldaşmalar, kendisine atılan kaçamak bakışlar, herkesin ona acıması… Eğer hayatınızda bir kere bile böyle bir durumda kaldıysanız ne kadar sinir bozucu olduğunu bilirsiniz.

Tudem, 2014, 116 Sf.
Çeviri: Arif Cem Ünver
Editör: Tuğçe Akyüz
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Conor her gece tekrar tekrar aynı kâbusu görmektedir. Bu öyle korkunç bir rüyadır ki bir gece, saat tam 12:07’yi gösterirken arka bahçelerindeki porsuk ağacı kanlı canlı, devasa bir canavara dönüşüp de penceresine dayandığında baş karakterimiz oralı bile olmaz. “Korkmuyorum! Senden çok daha korkunçlarını gördüm ben!” diye bağırır hatta.

İkilinin arasındaki fırtınalı başlangıcın ardından Canavar oğlana üç hikâye anlatacağını ve en sonunda da Conor’dan ona kendi öyküsünü anlatmasını isteyeceğini söylüyor. Ufaklık itiraz etse de başka seçeneği yokmuş gibi görünüyor, çünkü Canavar bunu hiç umursamıyor. Böylece gündüzleri okul arkadaşlarıyla ve annesiyle, geceleriyse Canavar’la yaşadıklarını okumaya başlıyoruz karakterimizin. İşin en güzel yanlarından biri Canavar’ın anlattığı hikâyelerinin hiçbirisinin beklediğiniz gibi bitmemesi, hatta sizi ters köşe üstüne ters köşeye yatırarak hepten şaşkına çevirmesi. Peki Conor’a her gece musallat olan kâbus nedir? Baş karakterimizin okuldaki davranışlarının altında yatan gerçek sebep ne? Canavar neden sürekli 12:07’de geliyor? İşte tüm kitap boyunca kafanızda dönüp duran, açıklığa kavuştuğunda da sizi hüzne boğan sorulardan bazıları da bunlar.

İşin ilginç tarafı, hikâyenin asıl yazarı olan Siobhan Dowd bunu göğüs kanseri olduğu dönemde kaleme almış. Ve daha sonra da basıldığını göremeden hayata gözlerini yummuş. Nasıl bir ruh hâliyle yazdığını tahmin edemiyorum doğrusu. Çizer Jim Kay ise hiç görmediğim bir teknikle, neredeyse dört sayfayı birden kaplayan harika karakalem çizimleriyle kitabın atmosferine tavan yaptırmış. Çeviri ve editörlük açısından da çok temiz, hatasız bir roman Canavarın Çağrısı. Tek eleştirim Conor adının çok ama çok sık kullanılması. Bazen “oğlan” denebilirmiş pekâlâ kendisine. Onun haricinde her zamanki Tudem kalitesiyle, dört dörtlük bir çalışma var karşımızda.

Bu kitabı hem çok sevecek hem de ondan nefret edeceksiniz; çünkü size ya kaybettiğiniz birini hatırlatacak ya da sevdiklerinizi kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu düşündürecek. Çünkü hikâyeler her şeyden daha vahşidir. Hikâyeler kovalar… ısırır… avlar.

Not: 21 Ekim'de sinema uyarlaması da geliyor. Hatta fragmanı bile çıkmış.

27 Mart 2016 Pazar

Karanlık Güzel | Kitap İnceleme

Öyle bir çizgi roman hayal edin ki görebileceğiniz en şirin, en masalsı, en renkli karakterlere sahip olsun. Ama başlarından geçen olaylar da bir o kadar rahatsızlık versin, hatta ürkütsün insanı. Bir karesine bakarken içiniz ısınsın, bir sonrakindeyse kanınız donsun.

Senaryosunu Fabien Vehlmann’ın çizimleriniyse Kerascoët’in (Marie Pommepuy & Sébastien Cosset ikilisinin mahlası) hazırladığı Karanlık Güzel tam olarak böyle bir eser işte. Onun için “Alice Harikalar Diyarında ile Sineklerin Tanrısı’nın çocuğu” yakıştırması yapılıyor pek çok mecrada. Ve sayfalarını çevirirken, yaşananlara kare kare şahit olurken bu benzetmenin ne kadar yerinde olduğunuzu iliklerinize dek hissediyorsunuz. Üstelik bunu görebilmek için çok fazla ilerlemenize de gerek yok; henüz altıncı sayfasındayken başlıyor işlerin “rengi” değişmeye…

Masum prenses, kayıp kız

Hikâyemiz mavi puantiyeli beyaz elbisesi, sarı saçları ve masum yüzüyle çizgi romanın kapağından bize ürkek ürkek bakan Prenses Aurora’nın etrafında şekilleniyor. Peri masallarından fırlamış gibi görünen, pembelerle bezeli bir mekânda yakışıklı Prens Hektor’la baş başa, romantik bir çay partisi düzenlerken görüyoruz kendisini ilk olarak. Sadık dostu Phil de hemen yanlarında ve her şeyin mükemmel olduğundan emin olmak için elini ardına koymuyor.

Ancak her şey alabildiğine masalsı, alabildiğine pembe ilerlerken ortalık bir anda karışıveriyor ve mekân “akmaya” başlıyor. Neler olduğunu anlayamayan Aurora, Hektor ve Phil oradan can havliyle kaçarak dışarı çıkıyorlar. Ama “neyin” dışına? İşte çizgi romanın size attığı tokatlar silsilesi de tam bu noktada başlıyor.

Karanlık Güzel sadece bu görselle baş başa bırakıyor bizi. Bir açıklama yok, herhangi bir metin yok. Yalnızca çizimin salt ürkütücülüğü ve hayal gücümüzle zihnimizi çalıştıran, hikâyedeki boşlukları tamamlamayı bize bırakan detaylar.

17 Mart 2016 Perşembe

Uzak | Kitap İnceleme

“Nedir bu kadar çok insanı ailelerini ve hayatlarını geride bırakıp, geleceğin meçhul olduğu bilinmez topraklara yolculuk etmeye iten?”
Shaun Tan’ın Uzak (The Arrival) adlı grafik romanı yukarıdaki bu basit sorunun üzerine kurgulanmış, şahane bir sanat eseri. Daha ilk cümleden itibaren kitabı övmeye başladığımın farkındayım, evet… ama ne yapayım?! Aldığı, alacağı tüm övgüleri ve de ödülleri sonuna kadar hak ediyor Uzak. Emin olun ilk birkaç sayfasını çevirip hem gözlerinize hem de zihninize bir ziyafet çektirdikten sonra siz de aynısını söyleyeceksiniz, hatta belki de daha bile şevkle.

Peki nedir bu kitabı bu denli özel kılan? Sadece görselleri mi? Hayır… Hayır, hiç de değil. Her biri eski birer fotoğraf gibi görünen, kimi sayfaları boydan boya kaplayan çizimler başlı başına birer sanat eseri, o konuda hiç şüpheniz olmasın. Ancak onlar bir bütünün tamamlayıcı parçası sadece. Uzak’ı özel kılan şey sıra dışılığı. Şöyle bir kitap hayal edin, her sayfası karakalemle çizilmiş, inanılmaz gerçekçi ama bir o kadar da gerçeküstü çizimlerle dolu olsun. Karelerinden size el sallayan karakterler kaşıyla gözüyle, kıyafetleri ve yüz ifadeleriyle, sevinçleri ve hüzünleriyle sokaklarda her gün gördüğünüz insanlar kadar sahici görünsün.

Lakin bununla birlikte kitaptaki mekan tasarımları alabildiğine gerçeküstü olsun. Hayal gücünüzü zorlayan binalar, uçuk kaçık araç gereçler ve birbirinden tuhaf hayvanlar kaplasın her sayfayı. Shaun Tan zaten bunu ta en başında, kitabın kapağındaki sıradan adam ve garip hayvanla bize çaktırmadan söylüyor zaten: Bu sayfalarda normal ve anormal yan yana.


Üstelik bununla da sınırlı değil Uzak’ı harika bir eser kılan etmenler. Kitabın sayfalarında tek bir cümle, tek bir anlamlı harf bütününe rastlamadığımızdan bahsetmedim çünkü daha. Evet evet, doğru okudunuz. 120 küsur sayfalık, kocaman bir ebada sahip olan eserde bir tanecik bile kelime yok. En azından bizim anladığımız şekliyle… Bazen gazetelerde, duvarlarda ve afişlerde tuhaf ve yabancı bir alfabeyle yazılmış bazı yazılar görüyoruz elbette; fakat bunlar ne bize ne de kahramanımıza bir anlam ifade ediyor. Buna karşın karakterlerinin hareketleriyle, yüz ifadeleriyle, birbirlerini kusursuz bir akıcılıkla takip eden kareleriyle muazzam bir hikaye anlatıyor bizlere Uzak. Tıpkı bir sessiz film gibi.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Krizalitler | Kitap İnceleme


İnsanı insan yapan nedir? Irkı mı? Ten rengi mi? Milliyeti mi? Yoksa düşünceleri ve kişiliği mi? John Wyndham, Krizalitler adlı eserinde tam da bu konuyu sorguluyor işte. Ama bilimkurgunun, hatta belki de biraz da fantastiğin o kendine özgü eleştiri kılıcını kuşanarak, farklı ve gerçeküstü bir yoldan yapıyor bunu.

Hikayemiz Waknuk köyünde yaşayan, David adlı bir çocuğun başından geçenleri konu alıyor. David dış görünüş açısından son derece normal, hatta sıradan biri. Ve bu onun için inanılmaz bir nimet. Çünkü Waknuk halkı, özellikle de köyün vaizi olan babası “Sapkınlar” adını verdikleri tüm mutantlara karşı amansız bir savaş açmış durumda. Üstelik “doğal” insanlar tarafından bir mutant ilan edilmeniz için öyle aman aman bir farklılığınızın olması şart değil.  Bir parmağınız eksik ya da fazla mı? Sapkınsınız. Doğuştan bir özrünüz mü var? Sapkınsınız. Ten renginiz “olması gerektiğinden” biraz farklı mı? Sapkınsınız. Ve eğer bir mutantsanız, eğer farklıysanız ne kadar iyi biri olursanız olun dışlanmaya, medeniyetten kovulmaya, tuhaf bitkilerin yetiştiği Yaban Diyarlarda sürgün hayatı sürmeye mahkûm ediliyorsunuz. Hatta daha ağır cezalara ve idama bile çarptırılanlar var.

22 Ocak 2016 Cuma

Yerdeniz Büyücüsü | Kitap İnceleme


Metis Yayınları, 2003, 190 Sf.
Çevirmen: Çiğdem Erkal İpek
Nihayet ben de Yerdeniz'e başlayarak "Ayıplar" listemdeki bir maddenin üstünü daha çizdim. Hatta iki... Çünkü bu Le Guin'den okuduğum ilk kitaptı.

Ne yalan söyleyeyim, biraz çekinerek başladım seriye. Çünkü büyücüdür, ejderhadır vs beni biraz sıktı artık. Tamam, yazıldığı dönemde muhteşem bir eserdi mutlaka, zira yeniydi, ilklerdendi. Ancak aradan geçen bunca zaman içerisinde büyücülük okulları, birinin ismini bilmenin kudreti vb temalar o kadar çok taklit edildi ki... beğenmeyeceğimden, hak ettiği değeri veremeyeceğimden korktum.

Neyse ki yanılmışım. Evet, ilk basıldığı yıllarda okuyup da her şeyi birinci elden deneyimleme fırsatını kaçıralı çok oldu. Ama yine de Ged ile Estarriol'la tanışmak, büyü okulundaki eğitimlerine şahit olmak, Kurremkammeruk gibi bir ismi tersten düzden okumanın keyfine varmak son derece güzeldi. Bir de ruşvaş çayı var tabii... Benim gibi çay sevmeyen birinde bile feci merak uyandırdı bu isim. (Orijinali rushwash'mış, bir çırpıda anladım keh-keh!)

Kitapta beni en çok etkileyen iki sahne vardı. Birincisi, tabii ki, Ged'in ejderhalarla savaştığı ve kadim Yevaud'la pazarlık ettiği kısım. Sanırım hayatımın bundan sonraki kısmında "İsminle Yevaud..." repliğini sık sık tekrarlayıp şöyle bir ürpereceğim.

Beni etkileyen bir diğer bölümse Ged'in yıllar sonra ustası Ogion'un yanına dönüp, "Senden nasıl ayrıldıysam aynen o şekilde döndüm usta, bir aptal olarak," demesiydi.

Kitapta bunun gibi yalın ama vurucu pek çok cümle var, ki Le Guin'in anlatımını etkileyici kılan şey de bence bu. Çok sade ama vurucu cümlelerle anlatıyor. Gölge'yi alt ediş şekli mesela... Basit ama beklenmedik ve inanılmaz derecede mantıklı.

Kitapla ilgili tek sıkıntım virgül zengini olması. Editör pek iyi iş çıkarmamış bu konuda. Olup olmadık her yerde (muhtemelen İngilizce aslında bulunan kısımlarda) virgül var. Neyse ki bir paragraf okuyup da kendinizi kurguya kaptırdınız mı görmezden geliyorsunuz bunu. Çiğdem Erkal İpek'in başarılı çevirisinin katkısı da göz ardı edilemez elbette. (Civanperçemi nasıl bir isimdir Allah'ım?) Bir de son bölümlerde oradan oraya yelken açtıkları yerlerde biraz sıkılmış olabilirim :P 

Kısacası çok geç de okuduğum için mutluyum, hatta devam kitaplarını isimleriyle çağırıyorum!

10 Ocak 2016 Pazar

Horrostör | Kitap İnceleme


Korku temalı film ve hikâyeler uzun yıllardır neredeyse hep aynı mekânları konu alır. Perili evler ve mezarlıklar bunların arasında en popülerler olanlardır hiç şüphesiz. Terk edilmiş kasabalar, akıl hastaneleri, tekinsiz ormanlar, hatta okullar takip eder onları. 

Peki… tüm o ışıltıları ve sahte samimiyetleriyle devasa alışveriş merkezlerini bir korku öyküsü mekânı olarak hayal etmiş miydiniz hiç? Hayır mı? Eh, doğrusu ben de öyle. Ama Grady Hendrix hayal etmiş, hatta sadece bununla da sınırlı kalmayarak Ikea benzeri hayali bir alışveriş merkezinde geçen, oldukça başarılı bir korku romanına da imza atmış. Yani Horrorstör’e…

Orsk’a hoş geldiniz!

Horrorstör bizleri Ikea’nın tarzını birebir kopya eden, ama sunduğu ürünleri daha cazip bir fiyata satmakla gurur duyan, İskandinav asıllı bir mağaza zinciriyle, Orsk’la tanıştırıyor. Orsk sunduğu ürün yelpazesinden tutun da mağazanın yerleşim planına kadar her şeyiyle bizlere çok tanıdık. Örneğin Showroom katını gezip bir üründe karar kıldıktan sonra Self-Servis Alanı’na inmeli, mobilyanın parçalarını raflardan toplamalı ve montajını kendiniz yapmalısınız. “Kendinizi Orsk’la ödüllendirin!” ya da “Orsk, herkes için daha iyi bir yaşam” yazılı tabelalara dört bir yanda… Bununla birlikte mobilyaların çoğu İskandinavca, tuhaf isimlere sahip: Hügga ofis sandalyeleri, Brooka kanepeler, Müskk yataklar gibi gibi…

28 Aralık 2015 Pazartesi

Vardiya | Kitap İnceleme


Not: Serinin ilk kitabı olan Silo’yu okumayanlar için spoiler içermektedir.

Issız topraklar, cansız tepeler, kapkara bulutlar, ufukta çürüyen gökdelenler ve gri bir gökyüzü… Hugh Howey’nin çizdiği gelecek portresinde 2345 yılının karamsar ve klostrofobik dünyası bunlardan ibaretti işte. Ve bir de etrafları yüzlerce kat derinliğinde beton duvarlarla örülmüş, tuhaf âdetlerle ve kurallarla yaşamaya mahkûm edilmiş, hayatlarını yeraltında idame ettirmeye çalışan silo insanlarından…

İlk kitap bir puzzle gibi, yavaş yavaş açılan bir macera eşliğinde bu dünyayla tanıştırmıştı bizleri. Holston ile başlayan maceramızda önce “dışarı” ve “temizlik” kavramlarını öğrenmiş, ardından Başkan Jahns ve Şerif Yardımcısı Marnes’la beraber silonun katlarında bir gezintiye çıkarak bu insanların hayatına yakından göz atmış, son olarak da Juliette ve Lukas’la birlikte silonun, daha doğrusu siloların gizem perdesini aralamıştık bir parça.

Yine de son sayfayı çevirip de kitabın kapağını kapadığımızda yanıtsız kalan onlarca soru vardı kafamızda cirit atan. Dünya nasıl bu hâle gelmişti? İnsanlar silolarda yaşamaya nasıl ikna edilmişti? Birbirlerinden neden haberleri yoktu? Düzen, Miras ve Antlaşma kimler tarafından yazılmıştı? Ve en önemlisi… Silo 1 kimdi ve neyin peşindeydi? İşte serisinin ikinci kitabı olan Vardiya tüm bunlara ve daha fazlasına cevap vermek için bizleri geçmişe, her şeyin başlangıcına götürüyor.

Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar

MonoKL Yayınları, 2015, 506 Sf.
Çevirmen: M. İhsan Tatari, 
M. Rasim Emirosmanoğlu
Editör: Setenay Karaçay
Ayşegül Ergül Aslan
Her şeyden önce, Vardiya bizleri ilk kitapta yaşanan olayların 296 yıl öncesine götürdüğünden bu sayfaların arasında Juliette ile Lukas’ın başlarından geçenleri okuyamıyoruz. Onların yerine iki farklı karakter karşılıyor bizleri: Birincisi 2049 yılında Washington D.C.’de görev yapan, çiçeği burnunda meclis üyesi Donald Keene. İkincisiyse 2210 yılında gözlerini Silo 1’deki ilk vardiyasına açan Troy.

Donald hummalı bir seçim kampanyasının ve çok güçlü bir devlet adamı olan Senatör Thurman’ın açık desteğinin ardından meclis üyesi olarak Washington’a ayak basmayı başarmış biri olarak çıkıyor karşımıza. Eşi Helen’la mutlu bir birliktelikleri, gelecek için büyük hayalleri var. Bilmediği şeyse aslında çok daha farklı bir iş yapması için, kasıtlı olarak meclise alındığı… Çocukluğundan beri tanıdığı ve pek çok açıdan hayır diyemeyeceği bir pozisyonda bulunan Senatör Thurman kendisini ofisine davet edip önüne gizli bir dosya koyuyor. İçindense Donald’ın üniversite yıllarında, siyasete atılmaya karar vermeden önce mimarlık okuduğu yıllarda çizdiği bir eskiz çıkıyor: yüz küsur kat uzunluğunda, silindirik bir yapı. Ve bunu yerin üstüne değil, altına inşa etmesi bekleniyor kendisinden.

“Bu sadece bir önlem,” diyor Thurman ona. “Bir sığınak. Bölgede nükleer atık tesisi kurmak istiyoruz, fakat bir aksilik durumunda çalışanların sığınabileceği bir yer inşa etmezsek projemiz asla onaydan geçmez.” Donald bir şeylerin ters gittiğinden şüphelense de görevi kabul ediyor ve kendini eski dostu Mick Webb ve Senatör’ün kızı Anna Thurman’la ortaklaşa çalıştığı, devasa ve gizemli bir projenin ortasında, tekrar mimarlığa dönmüş bir vaziyette buluveriyor. Mick de tıpkı Donald gibi meclis üyeliğine yeni getirilenlerden. Anna ise Donald’ın eski kız arkadaşı… ve bu durum doğal olarak karısı Helen’ın hiç ama hiç hoşuna gitmiyor.

20 Kasım 2015 Cuma

Adalet - Kitap İnceleme


İmparatorluğa adalet gelecek… Basit bir slogan gibi görünen bu cümlenin arkasında yatan derin anlamı fark ettiğinizde Adalet’in son sayfalarını çeviriyor olacaksınız. Ve kitap bittiği için üzülürken bulacaksınız kendinizi…

Ann Leckie’nin bu ilk kitabının adını son yıllarda pek çok kez duymuştum ben de. Bir o ödülü kazanıyordu, bir bu ödülü. John Scalzi ve Patrick Rothfuss onu öve öve bitiremiyordu. Merakım had safhadaydı, ama endişelerim de öyle. Çünkü geçtiğimiz şu son 3-4 yıl içerisinde hangi ödüllü kitaba hevesle elimi atsam, onu bırakışım da o kadar hayal kırıklığıyla dolu oluyordu. Neyse ki Adalet onlardan biri değil…

20 Eylül 2014 Cumartesi

Elif - Kitap İnceleme

MonokL Yayınları, 2014, 368 Sf.
Çevirmen: Gökhan Sarı
Editör: M. İhsan Tatari
Günümüz fantastik edebiyat okurunun en büyük sorunu artık pek az orijinal eserle karşılaşabilmesidir. Misal, eğer bir High Fantasy okuyorsanız sayfaların arasında elflerle cücelerin cirit atacağını, çok büyük bir karanlık varlığın alt edilmesi gerektiğini ya da bir seçilmiş kişinin büyümesine tanıklık edeceğimizi bilirsiniz. Maalesef bu durum fantastiğin diğer dalları için de geçerlidir. Neyse ki arada çok nadiren de olsa yukarıda saydığımız kalıpları umursamayan ve “Artık beni hiçbir şey şaşırtamaz,” diyen okurları bile ters köşeye yatırmayı başarabilen farklı eserler de çıkıp yüzümüze çılgınca bir sırıtış yerleştirebiliyor. G. Willow Wilson’ın kaleme aldığı Elif de işte tam da bu sınıfa giren kitaplardan biri.

Elif (ya da orijinal adıyla Görünmez Elif) konusunu iki sağlam temele dayandırıyor. Bunlardan ilki Kur’an-ı Kerim’deki her kelimenin aslında birden fazla anlamı olması ve yıllar geçtikçe yeni anlamlar kazandığı gerçeği. Yıllar içinde sürekli kendini yenileyen ve okuyanın algısına, bilgi seviyesine, bakış açısına göre değişen bir yapısı vardır kutsal kitabımızın. Bunun en güzel örneğini yine bizzat yazar veriyor bizlere: Arapçada “Zerre” kelimesi, Kur’an’ın indiği ilk yıllarda “kum taneciği” anlamına gelirmiş, çünkü o zamanlarda bilinen en küçük parçacık buymuş. Fakat aynı kelime bugün “atom” anlamında kullanılmaktadır (Kim bilir, belki de yarın nano-teknoloji için kullanılır).

Kitabın temellerini dayandırdığı ikinci gerçek ise Fransız yazar Petis de la Croix’nın on altıncı yüzyılda kaleme aldığı, kaynağı bugün bile bir muamma olan Binbir Gündüz Masalları. De la Croix’nın iddia ettiğine göre, bu öyküleri kendisine bir derviş anlatmıştır, fakat yöre tarihine hâkim olan zatlar o tarihe dek bu öykülerin hiç duyulmadığı konusunda hemfikirdir. Genel kanı De la Croix’nın bu kitabı o zamanların popüler eseri Binbir Gece Masalları’ndan esinlenerek, kendi başına yazdığı yönündedir. İşte Wilson bu iki unsuru çok başarılı bir şekilde harmanlayıp işin içine çizgi-roman yazarlığından gelen zengin hayal gücünü de katarak ortaya oldukça sürükleyici bir eser çıkarmış.

Hikâyemiz Reza adlı, İranlı bir arifin gerçek bir cini hapsetmesiyle ve ona zorla Binbir Gündüz Masalları’nı anlattırmasıyla başlıyor. Görünürde alelade masallardan oluşan bu derleme, içinde tamamen cinler tarafından yazılmış, tuhaf öyküler barındırmaktadır. Fakat aslında Kur’an benzeri, çok katmanlı bir dil kullanmakta ve içerisinde çok daha derin anlamlar barındırmaktadır. Reza bu gerçeğin farkındadır ama hikâyelerin manalarını çözemez. Fakat gelecekte birilerinin yapabileceğini iyi bildiğinden öyküleri özenle, tek tek kaydeder.

Ardından yüzlerce yıl sonrasına, isimsiz bir Orta Doğu şehrine gidiyor ve kitaba ismini veren kahramanımızla tanışıyoruz. (Gerçi onu “kahraman” diye nitelendirmek pek doğru olmaz, çünkü çoğu zaman o da olaylar karşısında en az bizim kadar şaşkın, hatta bazen de patavatsız biri oluyor.) Kendisi hayatını hackerlık yaparak kazanan, gerçek ismi yerine ekran adını, yani elifbanın ilk harfi olan Elif’i kullanmayı tercih eden genç bir delikanlıdır. Sansüre ve sansürcülere karşı koyan herkese din, dil, ırk gözetmeksizin yardım eder. İşi bu insanlara sanal alemde koruma sağlamak ve yakalanmalarına engel olmaya çalışmaktır. Ama ne ailesinin ne de çok samimi olduğu kapı komşularının kızı Dina’nın bundan haberi yoktur. Babası Arap, annesiyse Hintlidir ve karışık kanının Arapların ağır bastığı bu ülkede kendisine pek de yardımcı olduğu söylenemez. Ama bu durum internetten tanıştığı İntizar adlı, zengin ve genç bir Arap kızıyla âşk yaşamasına engel olmaz.

Derken bir gün işler raydan çıkmaya başlar. Devletin içinde Tanrı’nın Eli kod adlı, çok yetenekli bir anti-hacker ortaya çıkar. Kimliği kimse tarafından bilinmemektedir, ama tüm korumaları üstün bir başarıyla yıktığına kimsenin şüphesi yoktur. Şehirdeki tüm haktivistler birer birer yakalanmaya başlar, sıranın Elif ile arkadaşlarına gelmesi çok yakındır. Bu da yetmiyormuş gibi babası İntizar’ı başkasıyla evlendirmeye karar verir. Hatta başlık parası bile hazırdır. Çaresiz ve umutsuz İntizar babasının bu isteğine rıza göstermek zorunda kalır. Ama ‘müstakbel’ nişanlısından intikam almayı da ihmal etmez ve adamın çok çok çok istediği bir şeyi gizlice Elif’e gönderir: Elf Yevm, yani Binbir Gündüz Masalları. Olaylar da o noktadan sonra iyice karmaşık bir hâl alır.

Elif o noktadan sonra bir yandan Tanrı’nın Eli adlı anti-hackerdan ve Devlet Güvenlik ajanlarından kaçmaya, diğer yandan da Elf Yevm’in sırrını çözmeye çalışmaya başlıyor. Üstelik istemeden de olsa işin içine Dina’yı da katıyor. Sonunda kendilerine yardımcı olabileceğini umdukları, Vampir Vikram adlı birinin yanında alıyorlar soluğu. Ama o da ne? Vikram normal bir insan değil, düpedüz cindir! Hem de ne cin!

Vikram’a özel bir paragraf açmak istiyorum, çünkü kendisi açık ara farkla son yıllarda okuduğum en eğlenceli karakterdi. Az önce de belirttiğim gibi kendisi bir cin. Ama Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndaki gibi değil. Silah kaçakçılığı yapan, adam yiyen, elini kana bulamaktan çekinmeyen biri. Bununla birlikte olmayacak yerlerde olmayacak şeyler yaparak okuru sürekli şaşırtmayı ve yüzünüze kocaman bir gülücük yerleştirmeyi de çok iyi başarıyor. Zaten kitap da işe onun girmesiyle şekil değiştiriyor. Hackerlarla ve devlet ajanlarıyla dolup taşan konuya bir anda cinler alemi de giriyor ve her şey pek bir şenleniyor. Vikram’la ilgili bir diğer ilginç anekdotta kendisinin M.Ö. 700 yılı civarında Sanskritçe olarak yazılan ilk vampir hikâyesinden alınmış olması (Vikram ve Vampir).

Kitabı okurken oldukça keyifli ve bol karakterli bir maceranın yanı sıra satır aralarında da pek çok şeye rastlıyorsunuz. Orta Doğu ülkelerinin genel durumuna, baskıcı rejimlere, kültür farklılıklarına, İslam’ı yanlış anlamaya meyilli batılılara ve Müslümanlığa sonradan geçmiş bir kadının yaşadığı zorluklara dair pek çok şey barındırıyor sayfaları arasında. Bu son ikisi özellikle ilginç çünkü kitabımızın yazarı G. Willow Wilson, Amerika’da doğmuş ama daha sonra Müslümanlığı tercih edip eşiyle birlikte Mısır’a yerleşmiş bir bayan. O nedenle olaylara onun gözünden bakmak gayet enteresan bir tecrübe oluyor bizler için.

Wilson aynı zamanda tam bir çizgi-roman hastası ve şu aralar Marvel Comics bünyesinden çıkan Ms. Marvel serisinin yazarlığını yapıyor. Bizler onu belki de en iyi M.K. Perker ile birlikte çıkardığı “Kahire” adlı çizgi-romandan tanıyoruz. Bunun yanı sıra teknolojiye ve internete de bir hayli ilgi duyuyor. Kısacası Wilson cinlerden, İslam’dan, internetten, Orta Doğu ülkelerinden ve daha pek çok şeyden dem vururken neden bahsettiğini çok ama çok iyi biliyor. O yüzden, Ian McDonald’ın kaleme aldığı ve bizleri hayal kırıklığına uğratan Derviş Evi’nin aksine, kitapta ele aldığı konulara oldukça hâkim olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Üstüne bir de çizgi-roman tadında; aksiyonu, macerası, karakteri ve kahkahası bol bir macera eklediniz mi kesinlikle kaçırılmaması gereken kitaplar arasına rahatlıkla giriyor Elif.

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Dresden Dosyaları 5: Ölüm Maskeleri - Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2014, 432 Sf.
Çevirmen: Ulaş Apak
Editör: Yosun Erdemli
"Bazı günler sadece yataktan çıkmamanız gerekir. Ne kadar para verilirse verilsin." - Harry Dresden

Mütemadiyen sürünen ve bizi sık sık kahkahalara boğan bahtsız büyücümüz Harry’nin muhteşem maceraları tüm hızıyla devam ediyor. Bu kez karşımızda yepyeni bir düşman var: Denerianlar. Şeytanlarla işbirliği yapan düşmüş melekler olarak tanımlanan bu yeni rakipler kesinlikle ama kesinlikle çok güçlüler ve Harry'nin onlara karşı tek başına hiç şansı yok. Neyse ki daha önceki kitaplardan yakından tanıdığımız, eski bir dostu koşuyor yardımına: Michael. Üstelik o da yalnız değil. Shiro ve Sanya adında akıldan kolay kolay çıkmayacak, çok sevdiğim iki yeni karakter de tüm macera boyunca onlara yardım ediyor.

Tabii Harry'nin tek sorunu sadece Denerianlar değil. Kızıl Meclis hâlâ Beyaz Konsey'le savaş hâlinde ve vampirler Harry'yi hazırlıksız yakalamak için fırsat kolluyorlar. Vampirlerin Kızıl Lordu kendisini ölümüne bir düelloya davet ediyor. Chicago mafyası bilmediği bir nedenden dolayı onu öldürmeye çalışıyor. Kiralık katil olarak nam salmış korkunç bir gulyabani gece gündüz peşinde. Murphy gizemli bir cinayeti çözmesi için büyücümüzden yardım istiyor. Bu esnada Hz. İsa'nın Kefen'i de çalınıyor ve Peder Forthill'in bir dostu onu bulması için Harry'yi tutayor. Kısacası yine her şey sarpa sarmış durumda... 

İşin içine Arşiv ve Kinsaid gibi iki sevilesi karakterin katılması, Susan'ın tekrar (ve çarpıcı bir şekilde) ortaya çıkması ve Thomas'ın yeniden boy göstermesi ile kitap iyice şenlikli bir hâl alıyor. Arada bazı "eah," dedirten anlar var, bazı yerleri biraz fazla abartılı, bazı tavır ve davranışları da Harry'ye yakıştıramıyor insan. Ama genel olarak bakıldığında hızla ve keyifle okunan, güzel bir maceraydı. Sevenlerine tavsiye olunur.

Yoksa siz hâlâ Harry’nin nefes kesen maceralarını okumadınız mı?