Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2016 Pazartesi

Yeni Yazar Adaylarının Yapmaması Gereken 8 Şey


Çoğu okurun en büyük hayallerinden biridir kendi adını taşıyan bir kitap bastırmak. Kalemine güvenen, hayal gücü zengin olan, kafasındaki hikâyeleri başkalarıyla paylaşmak isteyen herkes er ya da geç bu yola girer. Kimi çok orijinal fikirlere sahiptir, kimiyse sadece hayran olduğu yazara ve türe yakın eserler vermek ister. Ama hepsi de yazma tutkusuyla dolup taşar.

Son yıllarda internetin iyice yaygınlaşması blogları, online dergileri, aylık öykü seçkilerini ve Wattpad gibi hikâyelerinizi paylaşıp yüzlerce kişiye anında ulaşabileceğiniz platformları da beraberinde getirdi. Bunun yanı sıra kitabınızı kendi kendinize yayınlayabileceğiniz mecralar ya da basım masraflarını ödeyip bastırabileceğiniz yayınevleri de hatırı sayılır ölçüde kendini gösterir oldu. Hâl böyle olunca da kitap bastırma hayali o kadar da “hayal” olmamaya başladı.

Bununla birlikte yazarlık konusunda yeni yazarlara yol gösteren, onlara tavsiyeler verebilecek veya rehberlik edecek kimselerin yokluğu da iyice baş göstermekte. Bu tür kişi ve kurumların eksikliği yeni yazarların çeşitli hatalar yapmasına, kitaplarını hiçbir zaman bastıramamalarına, bastırabilseler bile kendilerini gösterememelerine, birbirinin aynısı ve genellikle de kötü eserler vermelerine neden oluyor maalesef. Ek olarak eserleri ve fikirleri gerçekten iyi olmasına rağmen bunca kalabalık arasında kendisini gösteremeyen, nasıl bir yol izlemesi gerektiğini bilmeyen ve en nihayetinde de kaybolup gidenler de var elbette.

O yüzden yaklaşık altı yıldır gerek yazarlık gerek çevirmenlik gerekse de editörlük alanlarında bu meslekte çalışan biri olarak naçizane bilgilerimi sizlerle paylaşmak istedim. Zira uzun yıllardır hem Kayıp Rıhtım hem de Oyungezer aracılığıyla bana ulaşan insanlar kitaplarını bana bir şekilde okutmayı, benden yorum almayı, eserlerini nasıl bastırabilecekleriyle ilgili kendilerine yol göstermemi istiyorlar. Aradan geçen bu zaman zarfında fark ettim ki hep aynı şeyleri söylüyor, aynı yanlışlara parmak basıyor ve insanlara aynı tavsiyeleri sunuyorum; kısacası herkes aynı hataları yapıyor. Peki nedir onlar? Gelin, hep birlikte bakalım.

1- Kitap okumadan yazar olmaya kalkışmayın

İşte size ilginç bir gerçek: Yazarlığa heves edenlerin neredeyse yarısı hayatında eline kitap almamış kimselerden oluşuyor. Abartılı mı geldi? İnanın hiç de öyle değil. Yayınevlerinde çalışan ya da editörlük yapan tanıdıklarınız varsa kendilerine de sorabilirsiniz. Ama dikkat, işin ucunda bin ah işitme tehlikesi var.

Bu gruba giren kişiler daha çok Rowling, Martin ve King gibi yazarların elde ettiği başarıları, sinemaya uyarlanan eserlerini, imza günlerini vs görüp bu işe heves edenlerden oluşuyor. Onları suçlamıyorum, sonuçta kim bu saydığım isimlerin yanına kendi adını yazdırmak istemez ki? Ama yanıldıkları asıl nokta bu yazarların işe, “Ben bir kitap yazacağım,” diye başlamadığıdır. Hayır, çok okuyarak başladılar.

Bugün belli bir başarıya ulaşmış yazarlardan bu konuda tavsiye istediğinizde 10 kişiden 9’u, “Çok kitap okuyun,” diyecektir, diyorlar da. Kitap okumak, bazılarının iddia ettiğinin aksine, “dilinizi kirletmez.” Kitap okumak romanınızın basılmasına giden yolu uzatan bir “vakit kaybı” da değildir. Tam aksine üslubunuzu ve kelime dağarcığınızı geliştirir. Hayal gücünüzü zenginleştirir. Size yeni ufukların kapılarını açtığı gibi yapmamanız gereken veya hoşlanmadığınız şeyleri de görmenizi sağlar. Ustaların belli başlı olayları nasıl betimlediğini bilmeden, farklı anlatım tekniklerini deneyimlemeden nasıl bir yazar olunabilir ki?

1 Mayıs 2016 Pazar

Bitmeyen Savaş: Hugo Ödülleri

Hugo jürisi, 1976 yılında büyük ödülü Bitmeyen Savaş’a layık gördüklerinde ileride bir gün aynı isimle ama farklı bir şekilde anılabileceklerini akıllarının ucundan bile geçirmemiştir muhakkak. Ancak bugünlerde, bilhassa da şu son 3-4 yıldır Hugo denince akla ilk gelen şey bu oluyor maalesef: Sağ ve sol görüşlü sanatçıların bitmek bilmeyen savaşı… 

Bildiğiniz gibi Sad Puppies ve Rabid Puppies adlı iki aykırı grup bir süredir Hugo Ödülleri oylamalarını kendi seçtikleri eserler doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor. Biz de geçen yıl tüm bu süreci “Çanlar Hugo Ödülleri İçin Mi Çalıyor?” adlı makalemizde detaylı olarak kaleme almış, daha sonra da “Hugo Ödülleri’nin Ardından” adlı yazımızla son yaşananları sizlere aktarmıştık. Eğer Sad&Rabid Puppies isimleri size yabancıysa ve olaylara tam olarak hâkim değilseniz az önce bahsettiğim yazılara bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Özet geçmek gerekirse, her iki grup da geçen yıl büyük bir hezimete uğradı ve hiçbir dalda tek bir ödül bile alamadılar. Guardian, Tor, John Scalzi ve G.R.R. Martin gibi isimlerin önderliğinde bir araya gelen karşıt görüşlü yazarlar, yayınevleri ve okurlar Sad&Rabid Puppies gruplarının önerdiği tüm eserlere “Ödül Yok” kaşesi vurdu. Böylece Hugo tarihinde bir ilk yaşandı ve 5 kategoride kimseye ödül çıkmadı.

Bu ağır hezimetin ardından herkes Sad&Rabid Puppies’in etkisinin azalacağını ve bu yıla çok fazla etki edemeyeceğini iddia etmişti (ya da daha doğrusu ummuştu). Ancak bildiğiniz üzere 2016 Hugo Ödülü aday listesi geçtiğimiz gün resmen açıklandı. Ve görüldü ki durum hiç de öyle değil…

8 Ocak 2013 Salı

Özel Hastanelerin Ameliyat Tuzağına Kanmayın

Beni bilirsiniz, genelde bu tip konularda pek fazla kalem oynatmam. Ama bu durum cidden çok vahim, okursanız kendiniz de göreceksiniz.


Bu bir internet geyiği değil, yalan bir haber hiç değil. Şimdi anlatacaklarımın hepsi başımızdan geçen olaylar. Bunları yazmaktaki yegâne amacım sizleri bilgilendirmek ve aynı tuzağa düşmemenizi sağlamak. Kesinlikle bir art niyetim, propaganda hedefim yok. Sizden ricam sevdiklerinizin hayatına ve kendi sağlığınıza değer veriyorsanız sonuna kadar okumanız.

1) Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımın annesi, kontrol için gittiği özel hastanede kalp krizi riski sebebiyle apar topar ameliyata kaldırıldı. Anjiyo oldu, beynine pıhtı kaçtı ve az kalsın hakkın rahmetine kavuşuyordu. Ameliyat olduğu özel hastane, operasyon sonrasında kadınla hiç ilgilenmedi, üstüne üstlük böyle ameliyatlarda pıhtı kaçmasının normal olduğu ve yapılacak bir şey olmadığı şeklinde bir açıklama yaptılar. Kadıncağız yine apar topar taburcu edildi, fakat durumu gün geçtikçe kötüleşti. Çareyi devlet hastanesine gitmekte buldular. Orada sadece kadını iyileştirmekle kalmadılar, ameliyatın boşu boşuna yapıldığını ortaya çıkarttılar. Kalp krizi riski sıfır çıktı. Sıfır.

2) İki hafta önce şeker hastası olan babam kan tahlillerini yaptırmak için özel hastanelerden birine gitmişti. Dosyasını inceleyen doktor birdenbire panikleyip dosyayı çarparak kapatmış ve hemen ameliyat olması gerektiğini söylemiş. Kalp krizi riskinin çok yüksek olduğunu, ameliyatı hemen olmazsa her an ölebileceğini de ekledikten sonra sözde -aşırı dolu- olan ameliyat çizelgesinde -sadece bir telefonla babama özel- bir yer ayırtmış. “Hiçbir yakının gelmesin, boşuna kapıda beklerler, sen de hemen hazırlan, ameliyata giriyorsun,” diye de ısrarla belirtmiş. Babam alt üst olmuş haliyle.

Eve geldi ve hastaneye yatmak için hazırlıklara başladı allak bullak bir vaziyette. Fakat ne benim ne de annemin aklına yattı bu iş. Babama bakıyoruz, turp gibi maşallah. Ne ağrısı var ne nefes nefese kalma durumu. “Bir de devlet hastanesine gidelim,” dedi annem, tamam dedik. Dokuz Eylül’e gittik, profesör doktorlardan biri önce tahlillere baktı, fakat bir risk göremedi. “Yine de biz işi sağlama alalım,” dedi. Tahliller yeniden yapıldı ve sonuç: Değerleri normal ve kalp krizi riski sıfır çıktı. Sıfır.

3) Dün amcamın oğlu böbrek rahatsızlığından dolayı özel bir hastaneye gitmiş. Doktor muayeneden sonra dosyayı telaşla kapayıp böbrek taşı çok büyük olduğundan onu hemen ameliyata almaya kalkmış. Amcamın oğlu şaşırmış, “Benim hiçbir aşırı ağrım ya da sızım yok ki, ben hiçbir şey hissetmiyorum,” demiş. Doktorun cevabı aynen şu olmuş: “Böbreğin tamamen çürüdüğü için bir şey hissetmiyorsun.” Bunu duyan kuzenim yıkılmış, eve dönüp ameliyat hazırlıklarına başlamış. Sonra bir de devlet hastanesine gideyim demiş Allah’tan. Orada tetkikler, kan testleri vs bir dizi işlemden geçmiş ve bilin bakalım sonuç ne çıkmış? Böbrek sağlam, taş var ama ameliyatlık değil, bol bol su içerseniz geçer.

“Ameliyat olmanız şart!” Bu cümleyi duyan tüm bu insanların ve ailelerinin o andaki psikolojilerini düşünebiliyor musunuz? Dünya başınıza yıkılıyor, doğru dürüst düşünemiyorsunuz ve o haleti ruhiyeyle doktorun dediği her şeye razı oluyorsunuz. Güvenip canınızı emanet ettiğiniz o adamınsa tek derdi var; sizi masaya yatırmak. Peki neden? Maaşları düştü ya! Artık bıçak başına para alıyorlar ve durduk yere ameliyat kararı çıkarıyorlar kafalarından. 

Bu anlattıklarım asparagas haber değil, gerçeğin ta kendisi. Lütfen bilinçli olalım. Bunu her özel doktor yapıyor demiyorum, mutlaka aralarında mesleğine ve kendisine saygısı olanlar vardır. Ama bu haltı yiyenlerde çok maalesef. O yüzden siz siz olun, böyle durumlarda en az iki doktora gitmeye, içlerinden en az birinin devlet hastanesi doktoru olmasına azami önem gösterin. 

Çünkü sağlığımız en büyük servetimiz ve hiç kimsenin onunla oynamaya hakkı yok.

1 Mart 2011 Salı

Blogspot'a yine erişim yasağı geldi


İnternet devi Google'ın blog hizmeti Blogger ya da diğer ismi le Blogspot bir kez daha Türk Ceza mahkemelerinin kararınca erişime engellendi.

Çeşitli haber siteleri ile Superonline'ın Twitter ve resmi sayfasında yapılan açıklamaya göre 28.11.2011 tarihinden itibaren bu karar yüyürlüğe girdi ve şu anda hiçbir Superonline kullanıcısı Blogspot'a ulaşamıyor. TTNet kullanıcılarının da aynı kaderle yüzleşmesi an meselesi.

Superonline yetkililerinin Twitter üzerinden yaptığı açıklama aşağıdaki gibidir;

Blogspot.com web sitesine Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararı ile erişim engellenmiştir. Blogspot.com'un kapatılması mevcut tüm servis sağlayıcılarını kapsayan yasal bir zorunluluktur.

Bu yasağın ardında Digiturk yetkililerinin olduğu ve izinsiz maç yayını yapan bazı sayfaları kapatmak adına mahkemeye başvurdukları söylentisi de internette dolanmakta.

Kısacası olan yine binlerce blog yazarına ve okuyucusuna oldu.

Elbette blog yazarları bu haksızlık karşısında boş durmuyor. Kendilerine Facebook üzerinden bir protesto grubu açan yazarlara destek olmak istiyorsanız buraya tıklamanız ve sayfayı beğenmeniz yeterli. Böylece sesinizi en azından Facebook üzerinden duyurma şansına sahip olabilirsiniz.

Facebook da kapatılmazsa tabii...

22 Kasım 2010 Pazartesi

Güneş gözlüğü

Güneş gözlüğü takanlara sinir oluyorum! Yok, bu cümle tam doğru olmadı. Doğrusu şöyle olacak; olur olmadık yerlerde ve zamanlar güneş gözlüğü takanlara acayip gıcık oluyorum! Kimlere mi? Kış ortasında havada bir gram güneş yokken takanlara mesela… Ya da akşam vakti, güneş çoktan ufkun arkasında kaybolmuş olmasına rağmen takanlara… Bir de durakta otobüs beklerler bunlar. Durakta bir sağa bir sola ufak adımlarla yürür, parmak uçlarına yükselerek otobüs numaralarını görmeye çalışır, göremeyince de belediyeye suç bulurlar neden otobüs numaraları bu kadar silik diye. Hâlbuki numaralar silik falan değil. Gözlüğü çıkarsa görecek ama nerede onlarda o zekâ kapasitesi?

Bunların duruşları da hep aynıdır. Kollar önde kavuşturulmuş, baş hafif yukarı bakar vaziyette dururlar. Merdiven inip çıkarken de çıkmaz o gözlük. Ondan sonra da basamaklarda bin bir cambazlık yaparlar düşmemek için. Hep de benim önüme düşer böyleleri. Ben de yanlarından geçebilmek için ikinci bir cambazlık gösterisine başlarım ve ortaya palyaçoları bile ağlatacak bir dans gösterisi çıkar genellikle. Bir de metroda takanlar var, onlar apayrı bir yazı konusu oluşturabilirler. Ben önümü zor görüyorum, sen nasıl görüyorsun o gözlüklerle be adam? Görmüyorsun. Geçen gün yanlışlıkla işaret parmağını gözüme sokuşundan anladım. Allahtan gözlük kullanıyorum da ucuz atlattım.

Yanlış anlaşılmasın, güneş gözlüğü kullananlarla bir alıp veremediğim yok. Güneşli havalarda ben de kullanırım elbette. Ama benim alıp veremediğim az önce yukarıda saydığım kişiler ve bezerleri… Bu huyum çok eskilerden gelir benim. Hatırlıyorum da askerdeyken yeni bir komutan atanmıştı bölüğe. Bina içinde ve bina dışında, yaz-kış, gece gündüz sürekli güneş gözlüğü takıyordu. Ben dâhil olmak üzere bütün bölük buna bir anlam verememiş, “Ne kendini beğenmiş bir adam bu ya!” deyip kızıyorduk kendisine. Sonra günlerden bir gün bu komutan beni yanına çağırdı. Gözlükleri yine gözündeydi elbette… Bilgisayarında bir arıza vardı ve hatayı bulup düzeltmemi rica ediyordu. Bunu emir verir gibi değil de rica edermiş gibi söylemesi beni şaşırtmıştı açıkçası. “Emredersiniz komutanım.” dedim botumun topuklarını birbirine çarparak ve başladım çalışmaya. Siz deyin 1 ben diyeyim 2 saat kadar uğraştım bilgisayarla. Ben orada kazma-kürek… değil tabii… tornavida ile cebelleşirken içeri sivil memurlardan biri girdi ve komutanla muhabbet etmeye başladılar. Derken konu komutanın gözlüklerine geldi. “Neden sürekli takıyorsunuz bunları komutanım?” diye sordu sivil memur.
“Küçüklüğümden beri böyleyim ben, gözlerim rahatsız. Işığa aşırı hassaslar ve gözlüksüz dolaşamıyorum. Güneş gözlüklerine mahkûmum anlayacağın…” diye cevapladı komutan. İşte o an içim cız etmişti. Bunca zamandır biz neler neler düşünmüş, neler neler konuşmuştuk adamın hakkında. Kendimden çok utanmıştım. Oradaki işim bitince ilk yaptığım şey arkadaşlarımı bu konu hakkında uyarmak olmuştu. Aynı zamanda bana da bir ders olmuştu bu. Sebebini bilmeden kimseyi haksız yere yargılamamayı, hiç kimse hakkında peşin hüküm vermemeyi örendim o gün. Sadece güneş gözlüğü taktığı için birine sinir olmamak, bilip bilmeden konuşmamak gerekiyormuş meğer.

...
......
.........

Yine de olup olmadık yerlerde güneş gözlüğü takanlara sinir oluyorum.



26 Eylül 2010 Pazar

Bir klozet kapağı hadisesi

Her zaman gözümüzün önünde olduğu halde değerini pek bilemediğimiz, önemini ancak onu kaybettiğimizde anladığımız şeyler vardır, bilirsiniz. Buna pek çok sıradan örnek verilebilir fakat ben bugün çok daha farklı bir tanesine değineceğim; klozet kapağı… Tamam, belki her zaman “gözümüzün önünde” değil de daha çok başka yerlerimizle haşır neşir olan bir nesne olabilir ama bu onun yukarıda bahsettiğim nesneler arasına girmediği anlamına gelmez. Neden mi? Anlatayım efendim…

Geçtiğimiz ay, emektar klozet kapağımız senelerdir maruz kaldığı – ağır – çalışma şartlarına daha fazla dayanamayarak küçük bir “Çatırt!” sesi eşliğinde tam orta yerinden kırılıverdi. Klozet kapağının aslında ne kadar mühim bir şey olduğunu ilk olarak o gece fark ettik biz de. Ne demek istediğimi çok merak edenler kapağı komple kaldırıp deneme sürüşü yapabilirler. Burada detaya girmemem hepimiz açısından daha sağlıklı olur ne de olsa…  Her neyse, gece boyu çektiğimiz zorlukların ardından ertesi gün ilk yaptığımız iş yeni bir klozet kapağı almak oldu tabii ki. Ama kapağı almakla sorunlar bitmiyormuş meğer. Bir de bu işin montajı var.

Tuvalet kapağı deyip geçmeyin, böylesine basit bir nesnenin montajı en karışık fizik problemlerini bile sollayabiliyor. Özellikle de paketi açtığınızda elinizde sadece birkaç parça vidamsı plastik, bir kapak ve yerinde yeller esen bir kullanım kılavuzu olduğunu düşündüğünüzde… Kullanım kılavuzu derken kapağı nasıl kullanacağımızı kastetmiyorum elbette. “Önce kapağı kaldırın, sonra kemerinizi çözün…” diye başlayan bir kılavuzu düşünemiyorum bile. Kastettiğim şey bu meret nasıl monte edilir, bu plastik parçalar nedir ne değildir bunu gösteren ufak bir yazı, bir kâğıt veya bunun gibi bir başka şey. Fakat onun yerine elimizde olan tek şey kutunun arkasında yazılı olan “Güle güle kullanın!” yazısıydı. Sizi bilmem ama tuvalette işimizi görürken kahkaha atmak pek âdetimiz olmadığından kutuyu bir yana fırlatmak zorunda kaldık. Ve ailecek tuvaletin etrafına çöküp fikir üretmeye başladık.

O dakikalar emektar tuvaletimiz için çok özel anlardı herhalde. Ne de olsa bugüne kadar bizi ilk defa o kadar yakından görmüş, hatta belki de yüzümüzle ilk kez müşerref olmuştu. Derken erkek kardeşim “Buldum galiba!” diyerek plastik parçaları eline aldı ve “Bunu şuradan sokalım, şu da oraya gelecek.” falan diyerek bize talimatlar vermeye başladı. Ardından annem bir ucundan erkek kardeşim de diğer ucundan tutarak vida gibi olan parçaları sıkıştırmaya başladılar. Sıkıştırdıkça sıkıştırdılar, sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Galiba oldu derken erkek kardeşim kapağı tutup açmaya çalıştı ve hop! Kapak komple elinde kaldı… Meğerse deminden beri vidaları boşa sıkıyorlarmış. İşte o anda kahkahayı patlattık. Artık yeni bir âdetimiz de vardı üstelik; tuvalette kahkaha atmak…

Neyse efendim, aman şöyleydi yok böyleydi derken zor da olsa kapağı yerine monte etmeyi başardık. Fakat ertesi gün bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Yeni aldığımız kapak da kırılmıştı! “Nasıl olur ya?” gibi hayret nidaları arasında kapağı aldığımız yere geri götürüp değiştirdik. İkincinin montajı daha kolaydı neyse ki, tecrübe edinmiştik ne de olsa. Ama bir gün sonra ikinci kapağın da kırılacağı hayatta aklımıza gelmezdi. 3 günde 3 kapak biraz fazla oluyordu ama! Ya biz çok kilo almıştık ya da kapaklarda bir sorun vardı.

Neyse ki yaptığımız küçük bir araştırma sayesinde sorunun kilomuzla değil gerçekten de kapaklarla alakalı olduğunu öğrendik. Yoksa “Ühü! Bizim bir tarafımız kocamaaaan!” deyip ailecek komplekse girecektik (Tıkınmaya devam). Meğerse klozet kapakların eskisi gibi yapmıyorlarmış. Onun yerine atık plastikleri kullanıyorlarmış bazı uyanık imalatçılar. Öyle olunca da malzemesi zayıf olan kapak çabucak kırılıveriyormuş haliyle. Yani – bir tarafımızın – bu olayda suçu yokmuş! İyi, güzel de kardeşim şunu biraz sağlam yapsanız ne olur sanki? Tamam, klozet kapakları yapıları itibari ile – başımızın üzerinde – yeri olan şeyler değil ama bu kadar da uyduruk olması gerekmez, değil mi?

Onun için siz siz olun efendim, emektar klozet kapağınıza iyi bakın. Sevin, okşayın demiyorum elbette ama kırıldığı zaman başınıza geleceklerden de haberdar olun. Sonra bizim gibi komplekse girmeyin.

21 Mayıs 2010 Cuma

On yüz milyon bin baloncuk yuttum

Gelin bugün değişik bir şeyler yapalım. Şimdi size dün başımdan geçen bir olayı iki farklı şekilde anlatacağım. Bakalım nasıl bulacaksınız.

* Yorgun Savaşçı versiyonu:

Bu aralar bende bastırılamaz bir açlık hissi var. Sürekli karnım aç, devamlı canım bir şeyler istiyor. Sanki ofis arkadaşım değil de ben hamileyim! Sebebini anlayamadım gitti. Havalardan herhalde… Öğle yemeği saati geldiğinde siparişini ilk veren kişi bendim. Hâlbuki hep en son söylerim. Her neyse… Havalar da yavaş yavaş ısınmaya başladığından yemeğin yanında bir de 2 litrelik bir gazoz söyleyelim dedim. Siparişlerimi verdim ve başladım iştahla beklemeye… Ben ve iştah! Birbirlerine ne kadar da yabancı kelimeler… Neyse efendim, kısa bir bekleyişin ardından yemekler ve içecek geldi, paralar ödendi, garson gerisin geriye postaladı ve masaya oturuldu. Ben hemen gazoza saldırdım tabii. Baktım Fruko gelmiş. Maziye gönderilen küçük bir gülümseme ile kapağını çevirdim ve… Anında bir Pat! sesi eşliğinde gazoz köpürmez mi? Sadece köpürse iyi, üstüne üstlük pahalı bahçe fıskiyelerine taş çıkartırcasına püskürüyordu da… “On yüz milyon bin baloncuğun” saldırısına uğradım âdeta. Saniyeler içinde elim, yüzüm, üstüm, başım baştan aşağı gazozla kaplandı. Şöyle bir durdum, gözlüğümü çıkarıp gözlerimi kırpıştırdım. Ofisteki diğer arkadaşlar kahkahayı bastılar tabii… Yavaşça ayağa kalktım, üstüme başıma baktım ve “Böyle bir şey de gelse gelse benim başıma gelir zaten.” diyerek ben de güldüm halime. Bütün gün gazoz lekeli elbiselerimle çalışmak zorunda kaldım. Ofisteki karasinekler de sevgi dolu öpücükleri ve arsız tacizleri ile eşlik ettiler bana.




* Normal hayat versiyonu:

Bu aralar çok acıkıyorum. Sürekli karnım aç, sebebini anlayamadım gitti. Yoksa hastalanacak mıyım? İnşallah ciddi bir şeyim yoktur. Öğle yemeği için siparişimi verdim. Hep aynı şeyleri yemekten bıktım ama yapacak bir şey yok. İş ortamı işte… Havalar yavaş yavaş bunaltıcı bir hale gelmeye başladığından içecek bir şeyler de ısmarladım kendime. Sipariş de pek bir geç geldi, memlekette hiç kimse işini doğru yapmıyor ki birader! Neyse, biraz geç de olsa yemeğim geldi. Parasını ödeyip hemen yemeğe geçtim. Önce gazozu açayım dedim ama demez olaydım. Şişe öyle bir patladı ki üstüm başım olduğu gibi gazoz oldu! Ofistekilerin bana gülmesi ve onlara rezil olmam da yanıma kâr kaldı. Üstelik bütün gün o yapış yapış elbiselerle çalışmak zorunda kaldım, inanabiliyor musunuz? Allah’ım neden hep böyle şeyler benim başıma geliyor anlamıyorum ki?

***

Hangisini tercih edersiniz? Herkes üstteki diyecek, değil mi? Peki aynı olay sizin başınıza gelse nasıl davranırdınız? Bazen hayatın küçük şakalarına katlanabilmek, hayattan zevk almak gerekiyor. Yoksa bu hayat çekilmez olur, bize de yazık…

Ha, bu arada… Gün içinde gazozumdan içmek isteyen arkadaşlarla aramızda geçen diyalog ise aynen şöyleydi;
“Ooo, gazoz da varmış. İçebilir miyiz İhsan Bey?”
“Tabii ki… Yalnız dikkat edin saldırıyor.”

24 Şubat 2010 Çarşamba

Hayat


Hayat bir madalyon gibidir. Ya da bozuk bir para...

Bir tarafı bakmaya doyamayacak kadar güzel,
diğer tarafı ise dayanılmayacak kadar çirkin.

Önemli olan madalyonun hangi yüzüne baktığımızdır. Tıpkı hayata hangi açıdan baktığımız gibi...

Siz hangi açıdan bakıyorsunuz?


Resim / Picture from DC Comics, Two Face

14 Ocak 2010 Perşembe

Nerede bizim eski çizgi filmler?


Zamane gençlerine şöyle bir bakıyorum da… Bugünlerde hepsi bir Ben 10 furyasına tutulmuş gidiyor. “Ben yaban köpeğiyim! Seni şöyle parçalarım! Ben bilmem neyim.” falan deyip birbirlerine kafa göz dalıyorlar. Hesapta oyun oynuyorlar. Birkaç sene önce de Pokemon vardı. O zaman da ben Pikachu, sen Baltazar diyerekten yine birbirlerini yiyiyorlardı ufaklıklar. CD, internet ya da Cartoon Netwok gibi kanallar sayesinde izlemek istedikleri çizgi filmler hep ellerinin altında, gözlerinin önünde. Bizim zamanımızda öyle miydi oysa?

Çizgi filmler bizim için çok kıymetliydi. Öyle her aradığımızda bir tane bulamazdık ya da her canımız isteğinde izleyemezdik. Cumartesi sabahları hiç olmayacak kadar erken saatlerde yataktan kalkıp uykulu gözlerle televizyonun başına dikilirdik. Hiç beklemediğimiz anda bir tanesi ile karşılaştığımızda ise altın bulmuş cüceler gibi sevinirdik. Hatta çizgi filmler uğruna bacak kadar boyumuza bakmadan anne – babamızla bile tartışırdık. “Oğlum bırak da haberleri izleyeyim.” ya da “Evladım, Hayat Ağacı başlayacak şimdi. Ne çizgi filmi?” vb. o zamanlar en çok duyduğumuz sözlerdi herhalde.

Tom ve Jerry’nin bitmek bilmeyen kovalamacaları, He-Man’in İskeletor’a her seferinde haddini bildirmesi, Fred Çakmaktaş’ın Barney ile karıştırdığı haltlar, Heidi’nin Peter’le beraber dağlarda koşturması, hâlâ her fırsatta oluşturmaktan bıkmadığımız Voltran, Pembe Panter, Muppet Show’daki memnuniyetsiz moruklar… Ve şimdi hatırıma gelmeyen nicesi… Saymakla bitmez bizim eski dostlar.

Bilmem anımsar mısınız, Clementine’de ateşli bir yaratık vardı. Tam net hatırlamıyorum ne olduğunu. Şeytani bir şeydi yalnız. Kız kardeşimle ondan korkardık. O çıkınca ikimizde odadan kaçar, koridorda onunla ilgili kısmın bitmesini beklerdik. Facebook’ta açılan gruplara bakılırsa bu konuda yalnız değilmişiz üstelik. Bay Meraklı vardı bir de. Her Pazar rahmetli Cenk Koray’ın Tele Pazar programında çıkardı. Sırf onu kaçırmamak için o programı başından sonuna izlerdim. Ve tabii ki de Susam Sokağı. Edi – Büdü, Kurabiye Canavarı, Kırpık, Minik Kuş…

Hepsinin ortak noktası ne biliyor musunuz peki? Tarzı ve türü ne olursa olsun hepsi bize bir şeyler öğretirdi. Dürüst olmayı, dostluğu, sadakati öğretirlerdi bizlere. Tepemizin tası atınca ortalığı yakıp yıkmayı değil. Bugünkü çocuk programlarında eksik olan şey de bu işte…

4 Ocak 2010 Pazartesi

Yıbaşının ardından...


Yeni bir yıl, yeni umutlar… Böyle demiş biri vakti zamanında. Böyle de demeye devam ediyoruz yıllardır. Her yeni yılda heyecanla sayıyoruz o son saniyeleri ve bir şeylerin değişeceğine, bazı şeylerin daha iyiye gideceğine inanarak giriyoruz o ilk saniyelere… En azından birçoğumuz öyle yapıyor. Ben mi? Ben pek inanmıyorum öyle şeylere… Çocukken inanırdım elbette. Heyecan ve mutlulukla beklerdim saatin 12’yi göstermesini. Şimdi ise o heyecandan eser yok. Büyüdüm galiba.

Sonuç ortada ne de olsa. Yeni yıla girdik girmesine ama pek bir değişiklik yok gördüğünüz gibi. Tamam, yeni bir tarih atıyoruz artık defterimizin sol üst köşesine, takvimlerimiz vs yenilendi ama hâlâ aynı yolları tepiyoruz işe gelip giderken. Kredi kartları ekstreleri, faturalar vs yine dayandı kapıma sabahtan. Banka mesajları da cabası… Elbette tüm bunların hepsinin bir anda değişmesini beklemiyorum. Sadece o heyecanı neden hissetmediğimi anlatmaya çalışıyorum, hepsi bu.

Etrafımdaki heyecana ve mutluluğa da dokunmuyorum bu arada. Bırakıyorum isteyen kutlasın istemeyen kutlamasın. İsteyen gülsün eğlensin istemeyen kös kös otursun köşesinde. Sonuçta bu insanların da bir şeylere tutunmaya, bir şeyler için umut beslemeye ihtiyacı var. Umut olmadan yaşama sevincini kaybeder insanlar… O yüzden bırak gülsünler eğlensinler. Bir de bırakın kuzum şu Noel Baba elbiselerini falan giymeyi Allah aşkına. Biz yeni yılı kutluyoruz, Noel’i değil. Bu kadar da özentilik ister istemez sinir hücrelerimde aşırı derecede hareketlenmeye neden oluyor. Yine de susuyorum. Keşke onlar da bazı konularda bize bu kadar anlayış gösterebilseler demeden de edemiyorum içimden.

Biz yeni yıla her zamanki gibi anneannemlerin evinde girdik. Bizimkiler, teyzemler ve anneannem tam kadro evdeydik. Hep beraber oturup yemeğimizi yedik, ardından da aldık çerezlerimizi ve tatlılarımızı geçtik televizyonun karşısına. Babam her yeni yılda olduğu gibi ekranda boy gösteren bayan şarkıcılar hakkında yorumlarda bulundu.
“Of bu ne çirkinlik. Mumya gibi mübarek.”
“Aman yarabbi, şunun bacaklarına bak. Felaket!”
“Bu da amma şişmanladı, dana gibi olmuş maşallah.”
Babam bu yorumlarda bulundukça biz de hem gülüp hem de gözlerimizi deviriyorduk. Her zamanki gibi kimseyi beğenmedi. Hatta herkesin ayılıp bayıldığı Hadise’ye bile bir kulp taktı. Bu işe de kuşkusuz en çok annem sevindi.

Kız kardeşim de yılbaşını boş geçmedi ve bizi her daim güldüren yanlış tespitlerinden birkaçını yapıverdi. Mesela Reyhan Karaca’yı İzel zannetti, Zeynep Dizdar’ı da Burcu Güneş… Hayır, yanlış biliyorsun olabilir ama bari ısrar etme sevgili kardeşim. Ya da et sen et… Sayende yüzümüzde gülücükler açıyor.

Dilerim bu yıl gerçekten de olumlu değişiklikler getirir hepimizin hayatına. Hepinize tekrardan iyi yıllar.

14 Eylül 2009 Pazartesi

Hazreti televizyon...

Bugünlerde hangi kanalı açsam dini bir programla karşılaşıyorum. Ramazan’ın bunda etkisi büyük tabi ki… Bu ayın başlangıcından beri tüm kanallar “En Müslüman biziz! Bizim kanalı izleyin!” diye bas bas bağırıyorlar. Hani utanmasalar “Bizim iftar programımız eşliğinde açılmayan oruç kabul olmaz.” ya da “Diğer kanalın hocası sahte! Bizim hoca ona bir okuyup üflerse çarpılır kalır valla!” diyecekler. Hepsi o derece kendilerini izletme derdinde. Öyle ki sahur ve iftar programlarını saatler öncesinden başlatıyorlar. Programlardan arta kalan zamanları da araya dini filmler sıkıştırarak kapatıyorlar.

Bizim de ailecek izlediğimiz bir sahur programımız var. Her sabah annem itina ile o programı açıp televizyonun karşısına kuruluyor. Bir taraftan sahurumuzu yaparken bir taraftan da muhterem zatların anlattığı hikâyeleri dinliyoruz. Yalnız bizim hoca ne hikmetse hep ya peygamber efendimizin ya da diğer halifelerin ölümlerinden bahsediyor. Eh bir yerden sonra da insanın içi kararıyor. Bir gün dayanamayıp “Bu ne ya? Gene kimi öldürüyor bu adam?” dedim de sofrada bir kahkaha koptu. Meğer hepimiz aynı dertten muzdaripmişiz. İşin aslını ise geçen gece anladık. Meğerse adamcağız gece saat 2:00’de programa başlıyormuş ve o gün kimi seçtiyse onun hayatını başından sonuna kadar anlatıyormuş. Biz ise sahura saat 4:00 gibi kalktığımız için anca sonuna, yani ölümü ile ilgili kısma denk geliyormuşuz. Adamın günahını aldık boşuna… Bir de peygamber efendimizden bahsettiği bir program vardı ki sormayın gitsin. Adam, efendimizin adını andıkça salâvat getirmekten iki lokma yemek yiyememiştim.

Neyse efendim… Buraya kadar anlattıklarım yanlış anlaşılmasın sakın. Benim bu durumdan şikâyet ettiğim falan yok. Programlarda oldukça güzel ve faydalı şeyler anlatılıyor hatta. Benim şikâyetçi olduğum kısım, kanalların bu tutumu. Be güzel kardeşim, madem bu kadar dindardınız, madem bu tip programlar yapmayı biliyordunuz da bugüne kadar neredeydiniz? İlle de Ramazan ayını mı beklemeniz gerek bu tip programlar hazırlamak içi? Gayet de güzel beceriyorsunuz oysaki… Elbette sabahtan akşama dini programlar yayınlansın demiyorum. Ama sabahtan akşama yok magazin yok yarışma gibi abidik gubidik şeyler de yayınlansın istemiyorum! Daha eğitici, daha bilgilendirici, daha doyurucu olsun şu televizyonlar artık. Gençliğimizin içi kurudu, hepsi tiki oldu çıktı bu tip yapmacık programlardan… Daha Cumhurbaşkanımızın adını bilmiyorlar ama hangi manken hangi futbolcuyla evli biliyorlar!

Ama ben çok iyi biliyorum ki Ramazan biter bitmez, hatta bayrama birkaç gün kala bütün kanallar bu sorumluluk sahibi maskelerini bir kenara atıp bu kez de başka bir konuda yarışacaklar. Dansöz… “En iyi dansöz bizde! Diğer kanalın dansözü sahte… Bizim dansöz ona bir mıç atarsa yamulur kalır valla!” demeye başlamayacaklar mı birkaç gün içinde? Bayram olayını da atlattık mı bu seferde başlayacaklar “Bayramda hangi ünlü kiminle kırıştırdı? Hangi mankenin neresini çekmeyi başardık? Hepsi bizim magazin programımızda!” demeye…

Hâlbuki bilmiyorlar ki bizim kumandalar artık daha duyarlı. Bir düğmesine basarsak yamulur kalır bütün kanallar…

19 Mayıs 2009 Salı

Ye(nil)mekteyiz...



Sizi bilmiyorum ama ben şu son zamanlarda moda olan yok efendim Yemekteyiz, yok izdivaçtayız, biz nerdeyiz vb. tipi yarışmalardan kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorum. Bu tip programlar yüzünden bütün sinir ve sindirim sistemim altüst olmakla kalmıyor, üstüne üstlük pek fazla ortaya çıkmayı sevmeyen neşem de bulabildiği en izbe ve karanlık köşelere saklanıyor can havliyle. Zaten iş çıkışı 1-2 saatlik bir zaman dilimi kalıyor kendime ayırıp yaşadığımı tekrar hissedebilmem, aslında fotosentez yapmayan bir varlık olduğumu anlayabilmem için. Ama reyting denen illet uğruna birbirinden saçma fikirleri program adı altında ekranlarımıza taşıyarak o çok değerli saatlerimi de televizyoncular mahvediyorlar sağolsunlar. Bir de tutulursa vay halimize… O zaman da aynı saçmalıkları farklı isimlerle farklı kanallarda izlemeye mahkum ediliyoruz ailece. Televizyon karşısına eğlenmek için mi yoksa eziyet çekmek için mi oturduğumu anlayamıyorum bir türlü. Hoş, eğer ruhunuzda mazoşistlik varsa bu durumda herkesten iki kat daha fazla eğlenme şansınız var. Ama benim gibi tamamen olmasa da az buçuk normal bir şahsiyetseniz o zaman sinir krizleri geçirme ihtimaliniz çok yüksek.

Hatırlarsanız her şey adına BBG denen, içimizdeki röntgenciyi ortaya çıkaran muhteşem (!) Alman harikası ile başlamıştı. Sonra ünlülerin çiftlik hayvanlarına ve çevre halkına eziyet çektirdikleri bir program çıktı, sonra gelin ve kaynana adaylarının birbirlerini hunharca yediği, sonucun ise her halükarda damat adayına patladığı bir diğeri, arkasından da şarkıcılıktan başka her işi yapmaları için yalvaracağımız insanların kulaklarımızı pas içinde bıraktığı bir diğeri patlak verdi. Ve bu furya aldı başını yürüdü, seviye ise düştükçe düştü. Ne yalan söyleyeyim, ben de her birini meraktan bir iki kez izlemiş, ama sonra akıl ve ruh sağlığımı korumak adına televizyondan koşarak uzaklaşmıştım. Ama gelin görün ki ne kadar uzaklaşırsanız uzaklaşın bir şekilde kıyısından köşesinden bulaşıp öğreniyorsunuz olan biteni. Bunun en büyük sebebi ise her fırsatta katiyen seyretmediklerini söyleyen ama her detayını en ince ayrıntısına kadar bilen yakınlarımız oluyor genelde.

Bu tip yayıncılık hataları başta ben olmak üzere çoğu kişinin kaçınılmaz olarak televizyondan internete ve oyunlara yönelmesine yol açtı. Eskiden televizyonlarda yayınlanan belgesel ve gezi türü programlardan edindiğimiz kültürü internette, dizi veya film izleyerek yakaladığımız heyecanı ve duygu patlamalarını ise oyunlarda aramaya başladık. Ve bulduk da, hatta fazlasıyla… Reklam arası film izlemekten kurtulmuştuk sonunda. Medyanın isteği doğrultusundaki haberler ve gündemlerle de sınırlı değildik artık.

Bu televizyoncuların gözünden kaçmadı elbette. Hatta çok fena battı gözlerine. Son zamanlarda her televizyon kanalında, hatta her kanala bağlı gazetede “Bilgisayar oyunları şiddete yol açıyor” gibi ya da “İnternette tanıştığı kişinin kurbanı oldu” şeklinde haberleri sıkça görmemiz bu yüzdendir. İnternette şiddet yok mu? Eğer ararsanız var, ama televizyonlarda da var. Oyunlarda şiddet yok mu peki? Onlarda da var tabi ki… Ama televizyonlarda da var. Bugünlerde oynanan ve yapılan tüm macera oyunlarının amacı her gün televizyonlarda boy gösteren onlarca filme benzemek değil mi zaten? Ayrıca oynadığım hiçbir oyunda bir ana haber bülteninde gördüğüm kadar kan ve vahşet gördüğümü de hatırlamıyorum. Tam aksine televizyoncuların dizilere ve yarışmalara taşımayı bir türlü beceremediği keskin bir zeka var hepsinde. Kafanızı çalıştırmanızı sağlıyorlar, görsellikleriyle sizi kendilerine hayran bırakıyorlar ve en önemlisi eğlendiriyorlar. Yani günümüzün televizyonunun yapamadığı her şeyi hakkı ile yerine getiriyorlar.

Ondan sonra da bilgisayarlar televizyonu öldürdü. Hayır efendim, siz harakiri yaptınız.