8 Ekim 2010 Cuma

Yazarının kaleminden Yemin ve Öç

Gölge E-Dergi'nin 37. sayısında yayınlanmıştır.
Çok değil sadece birkaç ay önce görücüye çıkmış bir roman Yemin ve Öç. İlk olarak Kayıp Rıhtım adlı internet sitesinin fantastik edebiyatseverlere sunduğu bir e-kitap projesi olarak çıktı karşımıza. Sonra o küçük proje kabına sığmaz oldu, büyüdü, gelişti ve kapağıyla, sayfalarıyla, çizimleriyle gerçek bir kitap haline gelmeyi başardı. Peki, nasıl oldu da o küçük proje bunca yolu aşıp kocaman bir kitap haline geldi? İşte bu yazı bu sürecin öyküsünü anlatıyor. Hem de kendi yazarının elinden…

Yemin ve Öç’ü kaleme almaya ilk başladığımda, Kayıp Rıhtım’ın her ay düzenli olarak yayınladığı “Aylık Öykü Seçkisi” için yazılmış kısa bir maceradan ibaretti aslında. Yanlış hatırlamıyorsam o ay ki seçkinin teması “Köle” idi. Bir akşam evimde oturmuş, “Bu tema için nasıl bir hikâye yazabilirim acaba?” diye kara kara düşünürken beynimin bir köşesinde esir düşmüş bir barbarın öfkeli portresi canlanıverdi. Eğer fantastik edebiyata şöyle kıyısından köşesinden biraz bulaşmışsanız barbarların özgürlüklerine ne kadar düşkün olduğunu ve bunu kaybetmemek adına ellerinden gelen her şeyi yapmaya hazır olduğunu biliyorsunuzdur. Bu fikir o kadar hoşuma gitti ki hemen kalemime sarıldım ve sonunun nerelere varacağını bilmeden o ilk satırları yazdım;

“Sıçrayan Geyik Kabilesi oldukça zor günler geçiriyordu çünkü kış bu yıl çok erken ve çok şiddetli bastırmıştı. Buzyeli Vadisi’nin kışları her zaman sert olurdu ama bu kez her zamankinden de zorlu geçeceğe benziyordu.”

Buzyeli Vadisi… Bu isim kendiliğinden, birdenbire dökülüvermişti kâğıda.  Unutulmuş Diyarlar kitaplarından oldukça aşina olduğumuz isme şöyle bir baktım, “Neden olmasın?” dedim ve memnuniyetle gülümseyerek hikâyenin geri kalanını yazmaya devam ettim. Sonrasında ise içinde korsanların, öfkeli bir cücenin ve edilen iki intikam yeminin geçtiği oldukça sürükleyici bir macera ortaya çıkmış oldu.

Aldığım ilk tepkiler oldukça olumluydu. Hatta itiraf etmek gerekirse beklediğimden de iyiydi. Hemen hemen okuyan herkes hikâyemi çok beğendiğini söylüyor, devamını yazmam konusunda beni yüreklendiriyordu.  Eğer yazmazsam +3 kızılcık sopaları ile beni kovalayacakları şeklinde tehditler savurmayı da ihmal etmiyorlardı elbette…

Buna pek gönlüm olmamasına rağmen bir-iki ay sonra yine bir başka seçki için, bu kez “Kül” teması için kaleme aldım hikâyenin devamını. Geri dönüşler yine çok olumuydu. Hatta yorumculardan biri, kendisi Gölge yazarlarından Onur Selamet oluyor bu arada, bu hikâyenin bununla sınırlı kalmamasını, daha da büyütülerek bir e-kitap haline getirilmesi fikrini öne sürmüştü. Kim? Ben? Bir e-kitap yazacağım ha? Yok daha neler… Bu fikrin diğer üyeler tarafından çok tutulacağını nereden bilebilirdim ki?

En nihayetinde Rıhtım’ın kapalı kapıları ardında yapılan uzun toplantılar sonucunda bu projenin hayata geçirilmesine oy birliği ile karar verildi. Bu oy birliğinin sağlanmasında Hurin’in üzerimize savurduğu ışın kılıcının (evet, ne var?) ve Fırtınakıran’ın yılanbaşlı kamçısının nazik darbelerinin yarattığı etki de büyüktü elbette. Bunun akabinde beni kollarımdan sürükleyerek, içerisinde tavana kadar yükselen kâğıt yığınlarının, bir daktilonun ve bir parça kuru ekmek ile suyun bulunduğu bir odaya tıktılar. Ardından ağır kapıları üzerime sürgüleyip hep birlikte bu haberi kutlamaya gittiler.

Üç ay boyunca gerek evde gerekse iş yerinde bulduğum boş zamanlarda macera üzerinde çalışmaya devam ettim. Yazdıkça hikâye daha da genişledi, içine kimi Harkle Harpell gibi daha önceden tanıdığımız, kimi ise benim hayal gücümün oluşturduğu yeni karakterler eklendi. Hatta işin içerisine benim gibi birer Baldur’s Gate hayranı olan kişileri gülümsetecek bir şeyler bile ekledim. Bu esnada TSR’ın çıkardığı yardımcı kitaplardan ve haritalardan bol bol yardım aldım, araştırmalar yaptım ve elimden geldiğince Unutulmuş Diyarlar konseptine uygun kalmaya çalıştım. Öyle ki kitapta adı geçen hiçbir şehir, hiçbir dağ, hiçbir han uydurma değil. Aksine hepsi gerçek birer UD öğesi…

Üç ayın sonunda yazılı metin tamamlandı ve işi ustalarına devretme zamanı geldi. Kayıp Rıhtım’dan hatırlayacağınız Hakan “Magicalbronze” Tunç ve Onur “DarLy OpuS” Selamet düzelti ve sayfa düzeni ile ilgilenirken yine Gölge’den tanıdığınız çizer arkadaşlarımız A.Gökhan Gültekin ve Celalettin Ceylan’da güçlü çizgileri ile kapak resmini ve iç çizimleri hazırladılar. (İzninizle burada çizer arkadaşlarla iletişime geçme konusundaki yardımlarından dolayı sevgili Ahmet Yüksel ağabeyime de teşekkür etmek istiyorum). E-kitabımız nihayet görücüye çıkmaya hazırdı.

Hiçbir kar amacı gütmeden, fantastik eser okumayı seven kitleye bir armağan misali ücretsiz olarak yayınladık e-kitabımızı. Aralarında Sadık Yemni ve Aşkın Güngör gibi çok değerli insanların bulunduğu birbirinden güzel yorumlar ve tebrikler aldık bu projemiz için. Ne de olsa Kayıp Rıhtım’ın ilk e-kitabıydı karşımızdaki. Artık arkama yaslanıp bu zevki yaşama ve biraz da dinlenme zamanıydı benim için… Ya da en azından ben öyle sanıyordum. Maceramın orada bitmeyeceğini nereden bilebilirdim ki?

Önce şöyle bir yorum peydahlandı; “Mit (bu ben oluyorum, internet âlemindeki ismim), kusura bakmayın. Anlamadım. Kitap çıkardınız. Bu şahane bir haber! İyi de niye indirip okuyayım ki? Ben bu kitabı elime alıp okumak istiyorum. Hem de kabına, içindekilere indirip bakmadan elime almak istiyorum. Söyler misiniz ben bu kitabı nereden satın alabilirim?”

Ardından şöyle bir yorum geldi; “Üzgünüm Mit. Ben eski biriyim, e-kitap falan bilmem. Bizde kitap ele alınır, koklanır öyle okunur. Diyeceksiniz ki maliyeti var. Kim basacak? Kaça basacak? Benim bloğumun adı biliyorsunuz ki Hayal Kahvem! Genelde hayal kurarım. Bir bakmışım ki hayalim gerçek olmuş. Şimdi ben Hayal Kahvem'de bir hayal kurmalıyım. Demeliyim ki Mit'in kitabı basılsın, hatta Mit tarafından imzalansın bana gelsin! Dur bakalım Mit... Hayaller gerçek olur bazen. Tabii çok istersen... Hayat ne oyunlar oynar insana bir bilsen…”

Bu yorumların sahibi “Hayal Kahvem” isimli güzide blog sayfasının yazarı Vildan Ceyhan’dan başkası değildi. Hayalleri gerçeğe dönüştürmek konusunda üstüne olmayan bu değerli insan bir anda yelkenlerin iplerini eline aldı ve proje bambaşka sulara doğru sürüklenmeye başladı. Ben “Durun yahu, ne oluyoruz.” demeye kalmadan Vildan Ceyhan, Hakan Ceyhan, Hakan Tunç ve pek tabii ki değerli yazar, kıymetli şahsiyet Aşkın Güngör’den oluşan bir ekip, bir kitap kardeşliği kuruldu. Neyse ki yazılı materyal hali hazırda elimizde bulunuyordu da yeniden bir odaya kapatılmak zorunda kalmamıştım. Ben şaşkın bakışlarla birbirinden harika insanlardan oluşan bu ekibi izlerken kitap hazırlanmış, düzenlenmiş ve baskıya hazır hale getirilmişti bile (Kocaman bir teşekkür de buradan bu güzel insanlara).

İşte o noktada bir başka sorun ile karşılaştık, telif hakları… Yemin ve Öç ilk başta bir e-kitap, ücretsiz bir hizmet olarak tasarlandığı için böyle bir sorunumuz yoktu. Fakat ne zaman ki iş basılı kitap haline getirmeye geldi işte o anda Unutulmuş Diyarlar’ın bir Wizard of the Coast markası olduğu kafamıza dank ediverdi. Maalesef bunu fark edebilmek için kitabın basılmış olmasını beklememiz gerekiyordu. Eğer bastırmadan önce fark etseydik büyük bir ihtimalle kitap çok farklı bir diyarda, muhtemelen tarafımızdan oluşturulmuş orijinal bir evrende (tercihim her zaman budur) geçecek şekilde yeniden tasarlanacaktı. Ama o zaman da Diyarlar hakkında yaptığım onca araştırma, Harkle Harpell ve benzeri kişiler ve yerler, onca güzelim espri de boşa gidecekti. Sonunda her işte bir hayır vardır diyerek kitabı bu şekilde okurların beğenisine sunmaya karar verdik. Sonrasını biliyorsunuz zaten; Kayıp Rıhtım’ın ilk e-kitabından sonra ilk basılı kitabı da bizlerle…

İşte böyle sevgili okur… Yemin ve Öç isimli kitabımızın basılı hali şu anda Kayıp Rıhtım sitesi üzerinden satışta. Kitabı almak isterseniz kayiprihtim@gmail.com adresine bir mail göndermeniz ve size gelecek cevap mailinde bulunan hesap numaralarına 10 TL. gibi cüzi bir miktar yatırmanız yeterli. Bu rakam basım masraflarını karşılamak adına alınıyor, kitabı bastırabilmek için hatırı sayılır bir ücret ödemek zorunda kaldık çünkü.

Şunu belirtmekte özellikle fayda görüyorum. Bu kitabı kesinlikle maddi bir çıkar güderek hazırlamadık. Tek amacımız bizim gibi fantastik edebiyata gönül vermiş Türk okuyuculara bir çeşit hediye, bir armağan sunmaktı. Gönülden gelen, el emeği göz nuru harcanmış gerçek bir eser… Şükür ki bunu başardık. En azından ben başardığımıza inanıyorum. Eğer okuma fırsatı bulursanız sizin de bana hak vereceğinizi umuyorum.

Hepinize şimdiden keyifli okumalar…

Not: Bu tanıtım yazısını hazırlamam konusunda beni cesaretlendirdiği, yazıyı Gölge E-Dergi'de yayınladığı ve bizim gibi genç yazarlara olan desteği hiç bitmediği için buradan sevgili Ahmet Yüksel'e sevgi ve saygılarımı göndermeyi kendime bir borç bilirim. 

Yemin ve Öç görselleri: A.Gökhan Gültekin, Celalettin Ceylan
Gölge e-dergi kapağı: Gökberk Kaya

2 Ekim 2010 Cumartesi

Etkisiz eleman

Şimdi size uzun bir hatıramı anlatacağım. Unutmak isteyip de unutamayacağım anılarımdan biridir bu. Aynı zamanda komedi filmlerine konu olabilecek bir hikâyedir de… Eğer sabredip sonuna kadar okuyabilirseniz neden unutmak istediğimi çok iyi anlayacaksınız.


Bundan 3-4 sene evvel, yine hava limanında çalıştığım sıralar… O zamanlar çok güzel bir ekibimiz ve çok iyi bir arkadaş grubumuz vardı. Çalıştığım arkadaşlar sadece insani vasıfları açısından değil çalışma disiplini yönünden de dört dörtlük kimselerdi. Fakat her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi o grup da gün geldi, dağıldı gitti. O dağılma anlarından biri de Göker adındaki dostumuzun askere gittiği gündü.

Biri büyük diğeri küçük olmak üzere iki farklı mağazamız vardı. Göker küçük mağazada, ben büyük olanda görevliydim. Göker, askerlik vazifesini yerine getirebilmek için işten ayrıldıktan bir hafta kadar sonra yerine yeni bir eleman alındı. Bu eleman çok iyi İngilizce bildiğini, Kipa’da reyon sorumluluğu ve kasiyerlik yaptığını söylemiş ve kasada hayli deneyimli olduğunu ileri sürerek işe girmişti. Bu iyi bir şeydi tabi, sonuçta Göker’in bizdeki uzmanlık alanı da kasaydı. Yeni eleman tam 3 gün boyunca hem müdür yardımcısından hem müdürden hem de bizlerden tam teşekküllü bir eğitim aldı. Ona bildiğimiz ne varsa A’dan Z’ye kadar bir güzel gösterdik, elimizden geldiğince yardımcı olduk, gerginliğini atması için samimi davrandık, hata yaptığında “Olur böyle şeyler, biz de zamanında çok yaptık” diyerek avuttuk. Kısacası yeni gelmesine rağmen sanki uzun zamandır bizden biriymiş gibi davranarak rahat etmesine gayret ettik.

Günler çabucak geçti ve elemanın eğitim süresi doldu. Artık tek başına çalışma zamanı gelmişti. Çok iyi hatırlıyorum, ilk gece vardiyasında zorluk çekmemesi için kendi işlerimi bitirip onun çalıştığı mağazaya yardıma gitmiştim. Hava limanında kitap, dergi vb. gibi ürünler bizim mağazalarımızda satıldığından gazete satışları da bize kalıyordu. Elemanın yanına vardığımda günlük gazetelerin iadelerini hazırlıyordu. Daha doğrusu hazırlamaya çalışıyordu. Hem kendi başına yapmaya alışsın hem de gururu incinmesin diyerek belli bir mesafeden onu izlemeye başladım. Hata yaptığında ise “Bak, şu anda bir şeyi yanlış yapıyorsun. Dikkat et.” diyerek kendisini uyardım. Fakat neyin yanlış olduğunu hemen söylemedim, kendi hatasını kendisi bulsun, “Ben başardım.” hissiyatını yaşamasını istedim. Bulamadı, o ayrı mesele…

Gazeteleri yayın evlerine göre ayırma işi bitince eleman iade irsaliyelerini kesmeye başladı.
“Bugün Pazar, hafta sonu barkotlarından çıkış yapmayı unutma sakın.” dedim kendisine. O da tamam dedi. Ne de olsa daha önce defalarca gösterdiğimiz şeylerdi. Tam o sırada bir müşteri girdi içeriye, ben de elemanı gazetelerin başında bırakıp onunla ilgilendim. Müşteri gidince arkamı döndüm ve irsaliyelerin kesilmiş olduğunu gördüm.
“Aferin!” dedim sevinçle “Hafta sonu barkotlarından çıktın değil mi?”
Şöyle bir durdu, yavaşça kafasını kaldırıp gözlerini kırpıştırdı ve “Hayır, öyle mi yapacaktık?” diye sordu.
“Yahu ben sana demin ne dedim?” diye çıkıştım hafiften.
O ise “Ne bileyim, dalgınlığıma geldi.” diyerek geçiştirdi.
“Neyse” dedim “Çocuk yeni, olur böyle şeyler.” Sonra da geçtim bilgisayarın başına. Önce eski irsaliyeleri iptal ettim, ardından yeniden çıkış işlemlerini yaptım. Sonra da yeni irsaliyeleri kestim. Hesapta ben hiç karışmayacağım ya…

“Al bakalım, düzelttim. Yerleştir irsaliyeleri.” dedim evrakları ona uzatarak. O da aldı ve benim şaşkın bakışlarım arasında Yay-sat Dağıtım’ın irsaliyesini Merkez Dağıtıma, Merkez'in irsaliyesini de Yay-Sat'ın gazetelerine yerleştirdi.

“Bak gene bir hata yapıyorsun.” dedim sinirlerime hâkim olmaya çalışarak. Boş boş bakmaya başladı yüzüme.
“Bu gazeteler hangi dağıtım şirketinin?” dedim yerdeki gazete yığınlarından birini göstererek. Boş boş bakmaya devam etti.
“Merkez mi Yay-Sat mı?” diye sordum, hâlâ yardımcı olmaya çalışarak.
Gazetelere şöyle biraz bakındıktan sonra “Bu Merkez, bu da Yay-Sat.” demeyi başardı. İçimden “Hele şükür.” diyerek “Elindeki o irsaliye kime kesilmiş peki?” diye sordum.
Bu sefer de irsaliyelere boş boş bakınmaya başladı. Sonra onları da ayırdı çok şükür.
“Olacak bu iş, olacak. Biraz sabır…” diye kendimi avuttum ve “Yerleştir o zaman irsaliyeleri.” dedim.

Gene ters yerleştirdi…

İşte o an sabrımın tükendiği an oldu. İrsaliyeleri elinden kaptığım gibi “Yay-Sat'ı Yay-Sat’a, Merkez’i Merkez’e koyacaksın yahu!” diyerek ayırdım belgeleri. Bu da sinirlenip ters ters “Sen karıştırdın gazeteleri, ondan şaşırdım ben!” demez mi? İmdat! Gazeteleri bağlayıp oradan kaçtım hemen…

Ertesi gün eleman gitmiş bizi müdür yardımcısına şikâyet etmiş. “Beni dışlıyorlar, bana kötü davranıyorlar.” falan demiş. Müdür yardımcısı da geldi bunları bana anlattı. Ağzım bir karış açık kaldı haliyle. Meğer bunlar dertlerimizin sadece başlangıcıymış, ta o zamandan anlamam lazımdı. O günden sonra yaptıkları yüzünden ağzım çooook açık kaldı çünkü.

Ertesi gece sadece bir ürüne tam 7 kez üst üste fiş kesmiş eleman. Fişi kesiyormuş, makineden fiş çıktığını görüp bir daha kesiyormuş. Aradan bunca zaman geçmesine rağmen niye öyle bir şey yaptığını hâlâ anlayamadım. O da anlayamamıştı zaten… Hatta merkezden telefon bile gelmişti, “Falanca üründen elinizde bir tane görünüyor ama 7 kez satış yapmışsınız. Bu nasıl oldu?” diye. O gün 6 tane fiş iptali yapmak zorunda kaldık. Aynı gece yeni günün gazetelerini açmış, bir güzel raflara yerleştirmiş. Biz geldiğimizde de şişinerek “Hürriyet 42 tane fazla geldi.” dedi.
“Nasıl yahu? O kadar fazla gelmez.” falan derken işin aslını çözdük. Sivri zekâlı arkadaşımız iki mağazanın gazetelerini birden açmış meğerse… Hava alanının ortasında bütün gazeteleri yere yayıp hepsini tek tek ayıklamak zorunda kaldık. O sırada da bir müşteri gelip şöyle dedi; “Şey, pardon. Kusura bakmayın ama ben az önce Posta gazetesi aldım ama içinden Sabah gazetesinin ilaveleri çıktı.” Evet, doğru anladınız. Bütün ilaveleri de yanlış yerleştirmiş.

Bir sonraki gün ikimiz de aynı vardiyadaydık ve ben “Bir sorun olursa beni ara, gelip yardım ederim.” deme gafletinde bulunmuştum. Bir saat içinde ilk telefon geldi; “Hemen gel!” Bizim mağaza da kalabalık ve müdür beyle ben varım sadece. Neyse, koştura koştura diğer mağazaya gittim. Bir de baktım 3-4 kişi kasanın önünde bekliyor, bizim eleman da orada kasayla cebelleşiyor. Hemen kasanın başına geçtim ve müşterileri tek tek kasadan geçirdim. Bir kişi kaldı sadece, o da sorunun kaynağı olan müşteri... Hava alanı personelinden biriydi. “Ne oldu?” diye sordum bizim elemana.
“Falan gazetesinin barkodu okumuyor, fiş kesemedim.” diye yanıt verdi. Bunun üzerine fişleri kontrol ettim ve gazetenin fişinin çıktığını gördüm.
“E çıkmış ya işte!” dedim.
“Aaa… Çıkmış. Ben görmemiştim” dedi. Sonra da “Ama bu beyefendi kredi kartıyla alışveriş yapacaktı, ben nakit geçtim.” demez mi? İyi halt yedin demek isterdim o an ama demedim tabi, içimde kaldı. Neyse, adama dedim ki “Siz alın bunları, parasını sonra getirirsiniz.” Yapacak başka bir şey yok çünkü… İki saat iade kesmek, rapor tutmak vs. lazım. Zaten dün 6 tane iade kesilmiş. Her neyse, anlaştık adamla, ben de tekrar kendi mağazama geçtim.

Biraz sonra bir telefon daha geldi; “Kasa kilitlendi, yetiş.”
Ben gene paldır kuldur öbür tarafa koştum, kasayı düzelttim ve müşterileri kasadan geçirdim. Tekrar kendi mağazama dönmüştüm ki gene telefon...

“Abi...”
“Efendim?”
“Bir müşteri geldi.”
“Eeeee?”
“Dolar verdi.”
“Eee?”
“Ben bunu nasıl gireceğim?”
“Yahu biz bunları sana 3-4 kez anlatmadık mı?”
“Anlattın da…”
“Eee?”
“Yetiş!”

Ben gene öbür tarafa koştum tabii... Tam mağazaya girmiştim ki bizim eleman bana bakıp böbürlenerek “Hallettim, gerek kalmadı.” dedi.

“Hadi ya… İyi, iyi. Dur bakayım şu fişe nasıl yaptın.”
Bir de baktım ki müşteriden 3 dolar almış fakat kasaya 4 dolar girmiş. Kasada 1 dolar eksik görünüyor.
“Aferin. 1 dolar borcun var kasaya.” dedim bende buna. Bu panik oldu tabi… Ama düzeltmedim bu kez hatasını. Hem uğraşmak istemedim hem de biraz gözü korksun dedim. Böylece bir daha hata yapmaz belki diye düşündüm. Nerdeeee... Kendi mağazama dönmemle telefonun çalması bir oldu. Bu sefer müdür yardımcısı arıyordu.
“Bizim eleman bir hata yapmış da, gidip düzeltsene şunu sana zahmet.” diyordu müdür yardımcısı. Eleman beni aramamış, onu aramış bu kez de. Yine gittim mecburen tabi, bu sefer de bir ürünü 3 kez kasadan geçmiş sağ olsun. İptal ettik fişi... Ama o gün ben de iptal oldum.

Ertesi sabah izinliydi ve onun yerine müdür yardımcısı çalışıyordu. Yanına gittiğimde hayatı kararmış gibi bir hali vardı (neden acaba?).  Oturdum yanına, dün olanların hepsini tek tek anlattım. Bunun üzerine iyice çöktü adamcağız. O da başladı anlatmaya... Eğitim sırasında elemana etiketsiz bir ürünün fiyatına kasadan nasıl bakılacağını göstermiş.
“Bak bunu sakın unutma, bu çok önemli.” demiş bir de üstüne. Sonra da bir şeyler içebilmek için karşıdaki kafeye geçmiş.  Bir de bakmış bizim eleman karşıdan el kol hareketleri yapıp kendisini yardıma çağırıyor. Hemen yanına gitmiş ve içeride bir müşteri olduğunu görmüş. “Ne oldu?” diye sormuş müdür yardımcısı.
Eleman da “Bu müşteri şu ürünün fiyatını soruyor ama üstünde fiyat yok. Nasıl bakacağız?” diye sormasın mı? Müdür yardımcısı iptal olmuş tabi o anda.
“Yahu 1 dakika önce göstermiştim ya!” diye diye bir hal oldu adam.

Sonra bir başka müşteri Cezmi Ersöz'ün bir kitabını sormuş.
“Cezmi Ersöz mü? O da kim?” diye sormuş eleman.
Müdür yardımcısı yine iptal olmuş haliyle, “Oğlum sen kitapçısın. Böyle soru sorulur mu? Hiç mi duymadın Cezmi Ersoz'ü?” deyince ne cevap almış dersiniz?
“Ben hiç kitap okumam.”
Başka bir müşteriyle de şiir hakkında konuşurlarken bizim eleman bir güzel yumurtlamış yine; “Şiirden nefret ederim!”

Durun, daha bitmedi. O gün müdür yardımcımız polis tarafından gözaltına alındı! Çünkü kasadan tam 6 tane sahte 50 TL çıktı. Müdür yardımcısı hâsılatı yatırmak için bankaya gidince polisler hemen tutmuşlar kolundan ve ifadesini almaya götürmüşler. Bilin bakalım o sahte paraları kim almıştı? Zaten o gün onun biletinin kesildiği gün oldu. Şimdi nerede olduğunu merak ediyorsanız söyleyeyim, bir bankada müşteri temsilcisi. Kredi falan almak isterseniz hangi bankada olduğunu söyleyebilirim. Muhtemelen risk sınırında olsanız bile gözü kapalı krediyi verecektir. Hatta yanlışlıkla 2-3 kez de verebilir, bilemiyorum.

26 Eylül 2010 Pazar

Bir klozet kapağı hadisesi

Her zaman gözümüzün önünde olduğu halde değerini pek bilemediğimiz, önemini ancak onu kaybettiğimizde anladığımız şeyler vardır, bilirsiniz. Buna pek çok sıradan örnek verilebilir fakat ben bugün çok daha farklı bir tanesine değineceğim; klozet kapağı… Tamam, belki her zaman “gözümüzün önünde” değil de daha çok başka yerlerimizle haşır neşir olan bir nesne olabilir ama bu onun yukarıda bahsettiğim nesneler arasına girmediği anlamına gelmez. Neden mi? Anlatayım efendim…

Geçtiğimiz ay, emektar klozet kapağımız senelerdir maruz kaldığı – ağır – çalışma şartlarına daha fazla dayanamayarak küçük bir “Çatırt!” sesi eşliğinde tam orta yerinden kırılıverdi. Klozet kapağının aslında ne kadar mühim bir şey olduğunu ilk olarak o gece fark ettik biz de. Ne demek istediğimi çok merak edenler kapağı komple kaldırıp deneme sürüşü yapabilirler. Burada detaya girmemem hepimiz açısından daha sağlıklı olur ne de olsa…  Her neyse, gece boyu çektiğimiz zorlukların ardından ertesi gün ilk yaptığımız iş yeni bir klozet kapağı almak oldu tabii ki. Ama kapağı almakla sorunlar bitmiyormuş meğer. Bir de bu işin montajı var.

Tuvalet kapağı deyip geçmeyin, böylesine basit bir nesnenin montajı en karışık fizik problemlerini bile sollayabiliyor. Özellikle de paketi açtığınızda elinizde sadece birkaç parça vidamsı plastik, bir kapak ve yerinde yeller esen bir kullanım kılavuzu olduğunu düşündüğünüzde… Kullanım kılavuzu derken kapağı nasıl kullanacağımızı kastetmiyorum elbette. “Önce kapağı kaldırın, sonra kemerinizi çözün…” diye başlayan bir kılavuzu düşünemiyorum bile. Kastettiğim şey bu meret nasıl monte edilir, bu plastik parçalar nedir ne değildir bunu gösteren ufak bir yazı, bir kâğıt veya bunun gibi bir başka şey. Fakat onun yerine elimizde olan tek şey kutunun arkasında yazılı olan “Güle güle kullanın!” yazısıydı. Sizi bilmem ama tuvalette işimizi görürken kahkaha atmak pek âdetimiz olmadığından kutuyu bir yana fırlatmak zorunda kaldık. Ve ailecek tuvaletin etrafına çöküp fikir üretmeye başladık.

O dakikalar emektar tuvaletimiz için çok özel anlardı herhalde. Ne de olsa bugüne kadar bizi ilk defa o kadar yakından görmüş, hatta belki de yüzümüzle ilk kez müşerref olmuştu. Derken erkek kardeşim “Buldum galiba!” diyerek plastik parçaları eline aldı ve “Bunu şuradan sokalım, şu da oraya gelecek.” falan diyerek bize talimatlar vermeye başladı. Ardından annem bir ucundan erkek kardeşim de diğer ucundan tutarak vida gibi olan parçaları sıkıştırmaya başladılar. Sıkıştırdıkça sıkıştırdılar, sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Galiba oldu derken erkek kardeşim kapağı tutup açmaya çalıştı ve hop! Kapak komple elinde kaldı… Meğerse deminden beri vidaları boşa sıkıyorlarmış. İşte o anda kahkahayı patlattık. Artık yeni bir âdetimiz de vardı üstelik; tuvalette kahkaha atmak…

Neyse efendim, aman şöyleydi yok böyleydi derken zor da olsa kapağı yerine monte etmeyi başardık. Fakat ertesi gün bizi yeni bir sürpriz bekliyordu. Yeni aldığımız kapak da kırılmıştı! “Nasıl olur ya?” gibi hayret nidaları arasında kapağı aldığımız yere geri götürüp değiştirdik. İkincinin montajı daha kolaydı neyse ki, tecrübe edinmiştik ne de olsa. Ama bir gün sonra ikinci kapağın da kırılacağı hayatta aklımıza gelmezdi. 3 günde 3 kapak biraz fazla oluyordu ama! Ya biz çok kilo almıştık ya da kapaklarda bir sorun vardı.

Neyse ki yaptığımız küçük bir araştırma sayesinde sorunun kilomuzla değil gerçekten de kapaklarla alakalı olduğunu öğrendik. Yoksa “Ühü! Bizim bir tarafımız kocamaaaan!” deyip ailecek komplekse girecektik (Tıkınmaya devam). Meğerse klozet kapakların eskisi gibi yapmıyorlarmış. Onun yerine atık plastikleri kullanıyorlarmış bazı uyanık imalatçılar. Öyle olunca da malzemesi zayıf olan kapak çabucak kırılıveriyormuş haliyle. Yani – bir tarafımızın – bu olayda suçu yokmuş! İyi, güzel de kardeşim şunu biraz sağlam yapsanız ne olur sanki? Tamam, klozet kapakları yapıları itibari ile – başımızın üzerinde – yeri olan şeyler değil ama bu kadar da uyduruk olması gerekmez, değil mi?

Onun için siz siz olun efendim, emektar klozet kapağınıza iyi bakın. Sevin, okşayın demiyorum elbette ama kırıldığı zaman başınıza geleceklerden de haberdar olun. Sonra bizim gibi komplekse girmeyin.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Yemin ve Öç basıldı!

Söze nasıl başlasam bilemiyorum. Sizlere bir süre önce bahsettiğim ve bu sayfalarda tanıtımını yaptığım e-kitabım Yemin ve Öç artık sadece bir e-kitap değil. Tam aksine kapağıyla, dolu dolu sayfalarıyla, çizimleriyle gerçek bir kitap. Üstelik oldukça da kaliteli bir baskıya sahip.


Her ne kadar benden bahsetmeyin dese de sevgili Vildan ve Hakan Ceyhan'ın, değerli ağabeyim Aşkın Güngör'ün ve sevgili dostlarım Hakan Tunç ie Onur Selamet'in bu kitabın ortaya çıkmasındaki katkıları çok büyük. Ben böyle bir şeyi sadece hayal edebilirdim, onlar ise bir hayali gerçeğe dönüştüren kişiler oldular.

Kitabı ilk elime aldığımda hissettiğim duyguları, mutluluğu ve heyecanı size anlatamam. Sayfalarını karıştırmak, sayfalardan bana göz kırpan kelimelerimi görmek, yeni kitap kokusunu doya doya içime çekmek harika bir duyguydu gerçekten de...


Kitap şu an için sadece sembolik bir miktarda basıldı. O yüzden kitapçılarda falan aramayın, bulamazsınız. Bazı telif haklarından dolayı bu yolu seçmek zorunda kaldık. Ama bu bile oldukça önemli bir şeydir benim için.


Kitabı almak için kayiprihtim@gmail.com adresine bir e-posta göndermeniz yeterli. Daha ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.


Her şey için teşekkürler...

10 Eylül 2010 Cuma

Bizim ailenin halleri

Bizim ailenin dil sürçmelerinin ne kadar meşhur olduğundan daha önce de bahsetmiştim. Ramazan dolayısı ile midir nedir bilmem, bu aralar bu dil sürçmeleri had safhaya ulaşmış vaziyette. Hele geçtiğimiz gün sahur sofrasındayken ettiğimiz muhabbet mutlaka kayıtlara geçmeli, akıllara kazınmalı, üzerine de bol bol gülünmeli… İşte o sahurdan kesitler;

Kız kardeşim: Ya şu hocanın programını açsak ya. Çok seviyorum ben o adamı, çok güzel konuşuyor. Neydi adı? Hah, hatırladım; İmam Hatipoğlu! (Nihat Hatipoğlu demek istiyor aslında)

***

Babam: Başbakan bugünkü mitinginde ne yaptı biliyor musunuz? Hakan Şükür ile bir şarkıcıyı çağırmış sürpriz olarak. Neydi adı? Hah, Berdan Mahsuni (Berdan Mardini olmasın babacım?)

***

Kız kardeşim: O değil de, eşim bugün bir şey söyledi çok güldüm. Fitre miktarı bu sene ne kadar diye soracakmış bana, yanlışlıkla şöyle dedi: “Hanım bu sene fidye ne kadarmış?”

***

Bir tane de Kadir Gecesinden bir hatıra. Hep beraber anneannemin evinde toplanmış iftar yapıyoruz. Derken benim telefonuma bir tebrik mesajı geldi, arkadaşlardan biri kandilimizi kutluyor sağ olsun. Mesaj geldiğini gören anneannem hemen sordu:
Anneannem: “Hayırdır oğlum, kimmiş o? Kız arkadaşın mı yoksa?”
Ben: “Yok be anneanne, arkadaşlardan biri.”
Anneannem: “Ne yazmış?”
Ben: “Kandilin mübarek olsun demiş, sağ olsun.
Anneannem: “Randevun mübarek olsun mu? Randevun mu var?”

Kadıncağız evlenmemi o kadar çok istiyor ki her yolu deniyor artık :)

Hepinize iyi bayramlar…

9 Eylül 2010 Perşembe

Hayırlı Bayramlar

Bir Ramazan daha geldi geçti, bir bayram daha evlerimize konuk oldu.

Hepimizin mübarek Ramazan Bayramı kutlu olsun arkadaşlar. Bunca zaman boyunca gerek yazılarınızla gerekse yorumlarınızla beni yalnız bırakmadığınız, dahası dostluğunuzu ve arkadaşlığınızı benden esirgemediğiniz için sizlere çok çok teşekkür ederim.

Daha nice Ramazanlar, nice bayramlar görmemiz, sağlıklı, mutlu ve huzurlu günler geçirmemiz dileğimle...

M.İhsan Tatari - mit

4 Eylül 2010 Cumartesi

Çölün Yüreği

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

“Geliyor musunuz doktor?” diye seslendi kapının yanında duran güvenlik görevlisi. Laboratuar hemen hemen boşalmıştı, son birkaç asistan ve doktor da açık olan kapıdan çıkarak odayı terk ediyorlardı.
“Hayır, sanırım bu akşam fazla mesai yapacağım.” dedi orta yaşlı doktor.  Kısa boylu, kambur duruşlu bir adamdı. Tepesindeki saçları tamamen dökülmüştü ve kalın çerçeveli bir gözlük takıyordu.
“Emin misiz?” diye sordu iri yarı görevli. “Bana pek iyi görünmediniz de…”
“Eminim.” diye yanıtladı gözlerini kaçıran doktor. Sesi biraz tedirgin çıkmıştı. “Ben… Biraz yorgunum, hepsi bu.” diye devam etti beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı bir mendil ile alnında biriken terleri silerken. “İlgin için teşekkürler. Şimdi izin verirsen…” dedi ardından, yüzüne yerleştirdiği zoraki bir gülümseme eşliğinde.
Güvenlik görevlisi kısa bir müddet daha doktora bakmayı sürdürdü. Ardından umursamaz bir tavırla omuzlarını silkerek “Siz bilirsiniz doktor, iyi çalışmalar o halde. Bir şeye ihtiyacınız olursa giriş bölümünde olacağım.” dedi ve otomatik kapılardan çıkarak laboratuarı terk etti.

Güvenlik görevlisi çıkar çıkmaz doktorun yüzündeki gülümseme soldu ve yerini heyecanla karışık telaşlı bir ifadeye bıraktı. Bir müddet olduğu yerde kaldı ve adamın geri gelmeyeceğine emin olduktan sonra hızlı adımlarla laboratuarın arka taraflarına doğru yürümeye başladı. Yüksek güvenlikli laboratuar kasasının önüne geldiğinde durdu ve derin bir nefes aldı. Kasa neredeyse yarım bir insan boyundaydı ve üzeri elektronik göstergeler ile rengârenk ışıklarla doluydu. Hemen sağ yanında da manyetik bir el izi okuyucusu vardı. Doktor tam elini buraya koyup kasayı açacakken tereddüt etti ve durdu. “Ne yapıyorum ben böyle? Aklımı kaçırmış olmalıyım!” diye söylendi kendi kendine. “Hayır, hayır. Bu çılgınlık!” dedi bir elini alnına koyup başını iki yana sallarken. “Buradan hemen gitmeliyim.” diye mırıldandı ve ayrılmak üzere kapıya döndü. O esnada tüm odada yankılanan bir ses duyuldu.

“Bize gel…”

Doktor olduğu yerde korku ile sıçradı ve bir deney tüpünün düşerek kırılmasına yol açtı. “Ki-kim var orada?” diye sordu korkuyla. Fakat bir cevap alamayacağını biliyordu. Sesin nereden geldiğini de gayet iyi biliyordu ayrıca… Korku dolu gözlerle tekrar kasanın olduğu yöne baktı ve o meşhum sesi yeniden duydu.

“Kullan bizi…”

Ses hem bir bayan hem de bir erkek sesini andırıyordu. Belki de her ikisi birdendi, doktor bunu ayırt edemiyordu. Ve fısıldayarak konuşmasına rağmen tüm odada yankı yapıyordu. Yoksa sadece kendi kafasının içinde miydi ses? Adam çaresiz ve korkmuş bir şekilde bunları düşünürken ses bir kez daha duyuldu.

“Gel…”

Doktor tüm sorularını bir kenara bırakarak adeta rüyadaymış gibi kasaya doğru ilerledi ve neredeyse içgüdüsel bir biçimde elini manyetik alana okuttu. Kısa bir Bip! sesinin ardından kasa hafif bir tıslama eşliğinde açıldı ve içinde sakladığı nesneyi gözler önüne serdi. Altın renginde, futbol topu büyüklüğünde bir küreydi bu. Doktor büyülenmiş bir biçimde uzanarak küreyi ellerine aldı. Küre anında soğuk, uğursuz bir ışıkla parıldamaya ve nabız gibi atmaya başladı. Ardından da tam ortasında eski fakat tanıdık bir simge belirdi; Ra’nın gözü… Ama bu simgede bir terslik vardı. Baş aşağı duruyordu çünkü ve ne yaparsanız yapın, küreyi ne kadar çevirirseniz çevirin simge baş aşağı kalmaya devam ediyordu. Gözle ilgili tek garip şey bu değildi üstelik. Kürenin yüzeyinde değil de kürenin içinde gibiydi sanki. Oysa küre saydam değildi, bunu pek çok testle kanıtlamışlardı. Ama işte göz oradaydı, kürenin derinliklerinde… Ve küreyi elinizde evirip çevirseniz bile göz hep size doğru bakıyordu. Gözlerinizin içine, ruhunuzun derinliklerine…

Doktor bu belirtilerin hiç birine yabancı değildi. Ne de olsa 3 haftadır bu nesneyi inceliyorlardı. Gerçi henüz hiç ilerleme kaydedememişlerdi. Doktor hariç… Kendisinin de bilmediği bir nedenden dolayı küre kendisiyle konuşmuştu. “Bunu duydunuz mu?” diye sormuştu yanındakilere. Fakat kimse bir şey duymamıştı. Bir ses duyduğuna dair ısrar ettiğinde ise kendisine delirmiş gibi bakmışlardı. Belki de delirmişti? Ama hayır… İşte nesne buradaydı ve yine konuşmuştu, buna emindi. O bakarken küre bir nabız gibi atmaya devam ediyordu. Zaten araştırma ekibi de bu yüzden o garip ismi vermişlerdi ona; Çölün Yüreği…

“Diğer geri zekâlılar ne düşünürlerse düşünsün!” diye geçirdi aklından. Bu araştırmalarında büyük bir adım olacaktı ve patronları bu işten çok memnun kalacaktı. Sahi, patronları olacak o esrarengiz  adam böylesine garip bir nesneyi nereden bulmuştu ya da nasıl ele geçirmişti acaba?

***

Mısır, 2 ay önce…

Batı Sahra Çölü’nün gözlerden uzak bir köşesinde küçük bir grup hızlı bir şekilde kazı yapmaktaydı. Ekiptekilerin büyük çoğunluğu yerli halktan oluşuyordu ve çoğu işçiydi. Klasik Mısır kıyafetleri giymişlerdi ve sürekli kazıp duruyor, bu uçsuz bucaksız hiçliğin ortasında ne yaptıklarını ya da ne aradıklarını tam olarak bilmiyorlardı. Başlarında yine yerli halktan bir tercüman ve her hallerinden buralı olmadıkları belli olan, biri kadın öteki erkek iki yabancı vardı. Erkek olan uzun boylu ve yapılı bir adamdı. Köşeli bir çeneye ve sivri bir buruna sahipti. Dağınık siyah saçları sıcak çöl rüzgârının etkisiyle hafifçe dalgalanmaktaydı. Üzerinde krem rengi bir pantolon ve yakası açık beyaz bir gömlek vardı. Pantolon askısı kullanıyordu ve elinde düz, siyah renkli bir baston taşıyordu. Kadın da tıpkı adam gibi yuvarlak çerçeveli bir güneş gözlüğü takıyordu. Koyu kırmızı saçları beline kadar uzanıyordu ve sıcak rüzgâr eşliğinde hafifçe salınıyorlardı. Sivri çeneli güzel bir yüze sahipti kadın. Fakat her daim çatık olan kaşları bu güzelliğini gölgeliyordu. Belinde asılı duran revolver model silahın da bu olumsuz etkiye katkısı yadsınamazdı elbette.

“Daha ne kadar sürecek?” dedi kadın, önlerinde uzanan kazı alanına çatık kaşlarla bakarken.
“Sabır.” dedi yanındaki adam, gayet sakin bir ses tonuyla.
“Nasıl bu kadar soğukkanlı olabiliyorsun anlamıyorum!” dedi kadın öfkeli bir biçimde.
“Bunun için 20 yıl bekledim, biliyorsun. 20 dakika ya da 20 gün daha beklemek benim için pek de önemli değil.” dedi güneş gözlüklerini düzelten adam.
“20 gün mü? Benim 20 saniye bile beklemeye tahammülüm kalmadı! Özellikle de bu çöl sıcağı altında!” diye yanıtladı kadın.
“Sabır.” dedi adam bir kez daha ve sessizce kazı ekibini seyretmeye devam etti.

O esnada kazı ekibindeki işçilerden biri heyecanla ellerini kollarını sallamaya ve kendi dilinde bir şeyler haykırmaya başladı. Bir anda tüm kampı bir heyecan dalgası sardı ve tüm işçiler keşfi yapan işçinin olduğu yere koşturup gösterdiği yeri hızla kazmaya başladılar. Ekibin başındaki tercüman çabucak iki yabancının durduğu tarafa dönerek “Bir şey bulduk!” diye bağırdı.

Kızıl saçlı kadın çabucak o tarafa doğru yöneldi. Bastonlu adam ise onu daha yavaş fakat daha heyecanlı adımlarla izledi. Kazıyı izlerken heyecandan elleri titriyordu. Az sonra işçiler ellerindeki kürekleri atıp diz çöktüler ve buldukları şeyin etrafındaki kumları elleri ile temizlemeye başladılar. Piramit şeklinde üst üste dizilmiş oldukça iri taşlardı bunlar. Yoksa kumların altında gömülü kalmış gerçek bir piramidin tepe noktası mıydı?

Kızıl saçlı kadın gözlüklerini çıkarıp bir hayranlık nidası atıverdi. Ardından bastonlu adama baktı ve “Onu bulduk!” dedi heyecanla.
“Bulduk!” dedi adam sırıtarak “Sonunda…”

***

“Kullan bizi…”

Doktor titreyen ellerle en yakın masaya ilerledi ve masanın üzerindekileri sert bir hareketle yere döktü. Küreyi nazik bir biçimde masanın üzerine yerleştirdi sonra da kendine bir sandalye çekip karşısına oturdu. Derin bir nefes aldı, ardından ellerini yavaşça küreye doğru uzattı. O anda odanın karşısından gelen keskin bir parıltı çarptı gözüne. Bakışlarını o yana çevirdiğinde nesne ile birlikte getirilen mumya ile karşılaştı. Kendilerini işe alan esrarengiz adam küre ile birlikte bu mumyayı da incelemelerini istemiş ve mumyayı cam bir muhafazanın içinde laboratuara yerleştirmişti.

Mumyayı incelemek küreye nazaran daha korkutucu olsa da çok daha kolaydı. Mumya uzun boylu bir erkeğe aitti. Elleri omuzlarına değecek şekilde kolları önünde çaprazlanmıştı ve ayakta duracak şekilde mumyalanmıştı.
“Neden yatarak değil de ayakta?” demişti ilk gün asistanlardan biri.
“Evet, gerçekten de neden?” diye mırıldandı doktor.

Mumya ile gelen taş tabletlere bakılırsa mumya Xab-Hru adında birine aitti ve muhtemelen M.Ö. 1200’lü yıllarda yaşamıştı. Fakat tarih kayıtlarında böyle bir isime rastlayamamışlardı. Oysa böylesine olağanüstü bir nesneye sahip olan biri mutlaka tarihte iz bırakmalıydı. Tabletlerde Xab-Hru hakkında birçok ifade olmasına rağmen bunların hiç biri bilgi verici değildi. Aksine hep üstü kapalı ifadeler kullanılmış ve Xab-Hru’nun adı sıkça lanetlenmişti. Tabletleri bulan ve okuyan kişiler için ise mezarı olduğu gibi bırakmaları tembihlenmiş aksini yapanların Ra, İsis ve Osiris tarafından sonsuza kadar lanetleneceği yazılmıştı. Bu bilgi laboratuardaki bilim adamlarının merakını daha fazla körüklemekten başka bir işe yaramamıştı. Fakat hiçbir şey bulamamışlardı.

“Şimdiye dek…” diye düşündü doktor. Nesne neden ve niçin kendisini seçmişti bilmiyordu ama bu fırsatı kaçıracak değildi. “Belki de…” diye düşündü kendi kendine, “Belki de diğerlerini gücünü kullanmaya değer bulmamıştır, kendisine sahip olmaya layık görmemiştir. İradesi zayıf kişilere tahammülü yoktur. Sadece bu onuru hak edeceğini düşündüğü kişilerle, güçlü zihinlerle iletişime geçiyordur. Benim gibi…”

Bu düşünceleri ile birlikte gizemli nesnenin etrafındaki parıltı ve nabız benzeri atışları kuvvetlendi. “Evet, öyle olmalı!” dedi doktor hırsla gülümseyerek. Ve ellerini bir kez daha nesneye uzattı.


***

Mısır, M.Ö 1254

Saat neredeyse gece yarısıydı ve hemen hemen herkes evlerinde mışıl mışıl uyumakla meşguldü. Hemen hemen herkes… Batı Sahra Çölü’nün gözlerden uzak bir köşesinde kalabalık bir grup işçi ellerinde kazma kürekleri ile hazır vaziyette bekliyorlardı. Tam önlerinde oldukça derin bir çukur, çukurun orta yerinde ise yaklaşık 4 metre uzunluğunda küçük bir piramit vardı. İşçiler merak dolu bakışlarla piramidin açık olan kapısını gözlüyorlardı.

Az sonra iyi giyimli bir adam peşinde iki koruması olduğu halde hışımla kapıdan çıktı ve hızlı adımlarla çukurdan çıkan yokuşu tırmandı. “Kapıyı kapatın!” diye bağırdı adam hükmedercesine.
“Emredersiniz Yüce Ramses!” dedi işçilerin başındaki kişi saygı ile eğilerek. Ardından çabucak işçilere döndü ve emriler yağdırmaya başladı. İşçilerin bir kısmı koşarak taş kapıları kavrayıp sıkıca kapattılar. Ardından çabucak çukurdan çıktılar ve tüm işçiler hep birlikte çukuru hızla kumla doldurmaya başladılar.

Onlar kazarken etrafı askerleri ve en güvendiği komutanı tarafından sarılan Ramses piramide katıksız bir kin ve nefretle bakmaktaydı. Piramit yavaş yavaş kumların altında kalmaya başlayıncaya kadar da bakışlarını başka tarafa çevirmedi. Nihayet yapının yarısı kumlar tarafından örtülünce yavaşça yanındaki komutanına döndü ve “Diğer askerlerin hazır mı Onytu?” diye sordu fısıltıyla.
“Emrettiğiniz gibi hemen şu ilerideki tepenin ardında gizleniyorlar Ulu Ramses.” dedi komutan.
“Güzel…” diye mırıldandı Ramses. “Kazı işi bitince bütün işçileri öldür.”
Komutan Onytu büyümüş gözlerle firavuna bakakaldı. “Fakat… ben… buna gerçekten gerek var mı yücelerin yücesi?” diye kekeleyebildi sadece.
“Emirlerime karşı mı geliyorsun?” diye sordu Ramses, sesini tehditkâr bir biçimde yükselterek.
“Elbette ki hayır! Bu sadık kulunuzun şaşkınlığını ve aptallığını bağışlayın Yüce Ramses.” dedi hafifçe öne eğilen komutan.
Firavun bir müddet sessizce komutanını süzdü. Sonra tatmin olmuş bir biçimde kafasını salladı ve konuşmaya devam etti. “Neyle karşı karşıya olduğumuzu unutma Onytu. Xab-Hru’nun sahip olduğu uğursuz şeyin neler yaptığını ve neler yapabileceğini de unutma. O köpeğin Anubis’in şehrinden kaçıp yeniden hayata dönmesini mi istiyorsun yoksa?”
“Asla!” diye yanıtladı komutan. “Onu öldürmek için harcadığımız bunca çaba ve verdiğimiz sayısız kayıptan sonra böyle bir olasılığın düşüncesi bile korkutucu.” diye devam etti sonra da, acı hatıraların etkisi ile bir elini yumruk yaparak.
“O zaman bunun gerekli olduğunu anlamalısın.” dedi Ramses. “O lanetli nesne iradesi zayıf olan herkesi kendisine çekiyor. Eğer küre yeterince ruhu bünyesinde toplarsa Xab-Hru geri dönecektir. Kürenin benim üstümde hükmü yok, senin üstünde de öyle. Ama bu işçiler… Onların üzerinde bir etkisi olup olmadığını bilemem. Bunu riske atamam, anlıyor musun?”
“Anlıyorum.” dedi komutan, acı acı başını sallayarak.
“Öldür onları…” dedi Ramses. Komutan tamam anlamında başını salladı.

Ramses iki koruması ile birlikte kendisini saraya ulaştıracak olan at arabasına doğru ilerlerken derin düşünceler içerisindeydi. Askerlerden de kurtulması gerekecekti. Hatta komutan Onytu’dan bile… Hiçbir şahit bırakmayı göze alamazdı. Küreyi gören ya da yakınına gelen herkes ölmeliydi. “Ra beni affetsin.” diyerek arabaya bindi ve saraya doğru yol almaya başladı.

***

“Kullan bizi…” diye fısıldadı küre, bir kez daha.
“Hayır!” dedi doktor. “Yapamam, yapmamalıyım!” Gizemli nesneyi kaptığı gibi kasaya yöneldi. Kapağını açıp küreyi yerine koydu ardından kasayı kilitleyip bir iki adım geri çekildi. Tekrar arkasına döndüğünde ise onu büyük bir şok bekliyordu.

Gizemli nesne hâlâ masanın üzerindeydi.

Tam önünde o uğursuz pırıltısı ile parlıyor, bir nabız gibi atıyordu.
“Şimdi… Al bizi… Kullan…” dedi ses, sabırsız bir fısıltı halinde. Doktor bu kez karşı koymadı. Bu çağrıyı daha fazla bekletmeye niyeti yoktu. Kürenin taşıdığı güç her neyse onu istiyordu, bu güce sahip olmalıydı!

Hevesle ellerini kaldırdı ve iki eliyle birden küreyi kavradı. İradesini tamamen küreye teslim etmişti. Anında kürenin nabız benzeri atışları hızlanmaya ve etrafına yaydığı ışıltı artmaya başladı. O anda beklenmeyen bir şey oldu ve baş aşağı duran Ra’nın gözü hareketlenmeye başladı. Hızla sağa sola bakınıyor sanki bir şey ararmış gibi odanın içine göz gezdiriyordu.
“Evet!” diye bağırdı doktor hırsla. “Gücünü göster bana, onu kullanmayı öğret bana!”
Doktorun bağırması ile birlikte göz bakınmayı kesti ve bakışını doktorun üzerinde yoğunlaştırdı. Doktor hevesle sırıtıyordu. Sonra birdenbire sırıtması soluverdi. Yüzündeki ifade yerini önce endişeye sonra da korkuya bıraktı. Bütün bedenini alev gibi bir sıcaklık kapladı. Ellerini küreden ayırmaya çalıştı fakat başaramadı. Parmakları sanki lanet şeye yapışmıştı. O anda bir kez daha mumya ile göz göze geldi ve mumyanın gözlerinin kırmızı bir ışıltı ile parlamakta olduğunu gördü. İçindeki korku bir kat daha arttı ama artık çok geçti. Ruhunun mumyaya doğru çekildiğini tüm benliğinde hissediyordu.
“Hayır!” diye bağırdı doktor çaresizce. “Yo! Hayır!”

Ve bunlar son sözleri oldu.

***

Ertesi sabah…

“Yani dün gece burada olduğunu ama onu bir daha görmediğini mi söylüyorsun?” diye sordu araştırmayı yöneten en kıdemli profesör.
“Evet profesör.” dedi güvenlik görevlisi. “Dün gece mesaiye kalacağını söyledi ve kaldı da. Ama bu sabah her şey yolunda mı diye kontrol etmek için geldiğimde burada yoktu.”
“Binadan ayrıldığını da görmedin öyle mi?”
“Evet, kesinlikle çıkmadı.”
“Peki nereye kayboldu bu lanet adam?” diye bağırdı baş profesör.

Bu sabah laboratuara geldiklerinde her şey normal görünüyordu. Küre her zamanki gibi kasadaydı ve mumya da olması gerektiği yerden kendilerine sırıtmakla meşguldü. Ta ki masalardan birinin darmadağın edildiğini fark edene kadar... Çabucak güvenlik görevlisini çağırmış ve durumu izah etmişlerdi. Görevli ise bir şey görmediğini, en iyisi bunu mesaiye kalan doktora sormaları gerektiğini söylemişti. Baş profesörün cevabı ise şöyleydi; “Hangi doktora?”

“Buradaki şey de nedir böyle?” diye sordu asistanlardan biri, yerdeki bir birikintiyi göstererek.
“Toz…” dedi eğilip bakan bir başka doktor. “Masalar dağınık, yerler kirli… Böyle bir ortamda nasıl çalışmamızı bekliyorlar anlamıyorum!” diye devam etti ardından öfkeli bir biçimde.
“Lanet olsun. Haydi herkes işinin başına, o hergeleyi daha sonra düşünürüz.” dedi baş profesör. “Bitirmemiz gereken bir araştırma var. Ve biri gidip temizlikçiyi çağırsın da bu pisliği ortadan kaldırsın. Haydi, herkes işine!”

Yarım saat kadar sonra temizlik görevlisi sallana sallana ve içinden küfürler ederek laboratuara girdi. “Diplomalı eşekler! Burayı daha dün süpürmüştüm ama umurlarında mı? Tabii ki hayır! Onlar sadece kirletmeyi bilirler.” Talihsiz doktora ait olduğunu bilmediği tozları süpürürken de söylenmeye devam etti. Ta ki o sesi duyana kadar.

“Gel…”

29 Ağustos 2010 Pazar

Bunuyor muyum ne?

Bu aralar bunamaya başladığımdan ciddi ciddi şüphelenmeye başladım. Bazen öyle aptalca şeyleri öylesine doğal bir şekilde yapıyorum ki sormayın gitsin. Tam da 30 yaşında olmanın o kadar da kötü bir şey olmadığına inanmaya başlamıştım hâlbuki…

Ramazan’dan bir önceki hafta, sabah kahvaltısında bir bardak da çay içeyim dedim. Bilenler bilir, benim çay ile aram pek yoktur ama malumunuz havalar çok sıcak, insanın canı illa içecek bir şeyler istiyor. Her neyse… Kalktım kendime bir bardak sıcak su aldım, bir tane de sallama çay poşeti attım içine. Poşeti iyice daldırıp çıkarttım, bol bol salladım ki demini iyi salsın. Çayın iyice demlendiğine emin olduktan sonra çay poşetini çıkarttım, iyice sıkıp son damlasına kadar itina ile kuruttum. Ondan sonra da poşeti çöpe atacağıma yanlışlıkla cup! diye yeniden bardağın içine bırakıverdim. Ardından da birkaç saniye boyunca bardağın içinde yüzen poşete şaşkın şaşkın bakakaldım. “Ne yaptım ben ya?” dedim afallamış bir vaziyette, o kadar da uğraşmıştım hâlbuki poşeti kurutmak için…

***

Geçen gün ofiste haldır huldur çalışırken bir dosyaya bakmam gerekti. Masamdan yavaşça kalkıp dosya dolabına doğru ilerledim. Dolabımız gayet sıradan, ahşap bir dolap. Üzerinde ne bir kilit var ne de başka bir şey. Ama bana nereden estiyse cebimden kasanın anahtarlarını çıkartıp dolabın tahta kapağı üzerinde anahtar deliği aramaya başladım. Bir taraftan da kızıyorum kendi kendime, “Nereye kaldırmışlar bu dolabın anahtar deliğini?” diyorum sinirle… Sanki kaldırılıp başka yere götürülebilirmiş gibi… Sonra bir anda ne yaptığımı fark edip bir anahtara bir de dolaba bakmaya başladım gözlerimi kırpıştırarak. “Ne yapıyorum ben ya?”

***

Yine ofiste çalıştığım bir gün… Bir taraftan bilgisayarımın başında otururken bir taraftan da duvardaki panoda asılı olan kâğıtlara bakıyorum. Panodaki kâğıdın bir kısmı başka bir kâğıdın altında kalmış ve okuyamıyorum. Ne yapsam beğenirsiniz. Elimdeki mouse ile duvardaki kâğıdı çekmeye çalıştım. Bir taraftan da “Niye çalışmıyor bu ya?” diye kızıyorum. (Üstelik bunu ilk kez de yapmıyorum.)

Bunuyor muyum ne? 

26 Ağustos 2010 Perşembe

Fanatik

Gölge E-Dergi'nin 35. sayısında yayınlanmıştır.


İzmir, Kıbrıs Şehitleri Meydanı…


Pastanenin kapısı büyük bir gümbürtü ile açıldı. Duvara hızla çarpan kapının camı anında tuzla buz oldu. İçeriye ellerinde kalın sopalar, üstlerinde sarı-kırmızı formalar olan bir grup ateşli genç doluştu. Kimi bandana takmıştı kimininse yüzleri boyalıydı. Pastanenin içine doluşup hep bir ağızdan tezahürat yapmaya başladılar.

“Göz-göz-Göztepe! Göz-göz-Göztepe!”

Masalarda oturan müşteriler hep birden ayaklanıverdiler. Bayanlar korku dolu çığlıklar atarken, erkek müşteriler gruba bağırıp çağırmaya başlamışlardı. Pastanenin sahibi olan adam ise tezgâhın arkasından hışımla fırlayıp delikanlıların önüne dikildi.
“Ne yaptığınızı sanıyorsunuz siz? Defolun gidin dükkânımdan!” diye bağırdı adam. Orta yaşlı, kısa boylu bir adamdı. İri göbeği o bağırdıkça hop hop hopluyordu, kel kafası sinirden kıpkırmızı olmuştu.

Ateşli taraftarlar bir anda sustu. Fakat gitmeye hiç niyetleri yokmuş gibi görünüyordu. İçlerinden biri gayet laubali bir şekilde, ellerini kollarını sallayarak ileri çıktı.
“Sen hangi takımlısın dayı?” diye sordu dayılanarak.
“Manyak mısın kardeşim? Müşterilerimi korkutuyorsunuz, gitsenize işinize!” diye bağırdı pastanenin sahibi.
“Sen önce sorumuza cevap ver babalık.” dedi bir diğeri elindeki sopanın ucunu diğer elinin avucuna vurarak.
“Bela mısınız kardeşim? Rahat bıraksanıza adamı!” dedi müşterilerden biri ileri çıkarak. Formalı gençlerden iki tanesi hemen o yöne yöneldi. İçlerinden birisi cebinden sustalı bir çakı çekerek “Bir şey mi dedin maydanoz?” diye sordu sırıtarak.
Korkan müşterilerden bir çığlık daha yükseldi.
“Kesin lan sesinizi!” diye bağırdı elinde çakı tutan. Az önce sesini yükselten adam da dâhil olmak üzere ayaktaki müşterilerin hepsi birkaç adım geri çekildi. Kadınlardan biri kendini tutamayıp sessiz sessiz ağlamaya başladı.

“Sen hangi takımlısın dayı?” diye sordu pastanenin sahibinin karşısındaki genç tekrar.
“F-Fe-Fenerbahçe…” dedi adam tereddütlü bir sesle.
“Ne demek lan Fenerbahçe?” dedi delikanlı. “İzmir’de yaşıyorsun ama İstanbul takımı tutuyorsun öyle mi? Şerefsiz misin lan sen?” diye bağırdı ardından. Sonra da beş kişi birden zavallı adama sopalarla ve tekmelerle saldırdılar. Adamın hiç şansı yoktu, saniyeler içinde yere yığılmış, ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Diğer müşterilerden biri hışımla ileri atıldı fakat grubun geri kalanı hızla önünü kesip bir dayak da ona attılar. Kadınlar artık resmen çığlık atıyordu fakat yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Tek çıkış yolu kapıydı ve onun önü de bu eli sopalı haydutlar tarafından kesilmişti.

Elinde çakı olan genç yerde boylu boyunca yatan pastane sahibinin üzerine eğildi ve adamın kulağını çekmeye başladı. Acıyla haykıran adamın başı yerden hafifçe kalktı.
“Şimdi hangi takımı tutuyorsun ayı?” diye sordu genç, alay edercesine.
“Göztepe…” diye fısıldadı yaralı adam.
Bir anda gruptan coşkulu bir sevinç narası yükseldi. Ardından tekrar tezahüratlara başladılar.
“Göz-göz-Göztepe! Göz-göz-Göztepe!”

Pastane sahibini yerde kıvranır bir biçimde bırakarak onu kurtarmak için harekete geçen ama grubun geri kalanından dayak yiyip yere yığılan öteki adamın etrafında toplandılar. İçlerinden biri adamı saçlarından kavrayarak başını havaya kaldırdı.
“Sen hangi takımlısın maydanoz?” diye sordu adama.
Adam bu soruya ağır bir küfürle karşılık verdi. Bu yanlış bir hareketti… Gençler hep beraber yerde yatan adamı acımasızca tekmelemeye, bir taraftan da Göztepe tezahüratları yapmaya başladılar.

İşlerini bitirdiklerinde yani adamın yerden kalkamayacağına emin olduktan sonra sıradaki kurbanlarına, kendilerine en yakın duran bir başka adama yöneldiler.
“Ya sen hangi takımlısın ihtiyar?” diye sordu biri.
“G-Gö-Göztepe…” dedi adam oldukça endişeli bir biçimde. Elleri gözle görülür bir biçimde titriyordu.
“Ooo… Öyle mi? Say bakalım Göztepe’nin ilk on birini.” dedi delikanlı.

Sayamadı.

Ve ölümüne atılan dayaklardan nasibine düşeni fazlasıyla aldı.

“Karşıyakalı var mı aranızda?” dedi delikanlılardan biri dayılanarak. Ağlayan kadınların hıçkırıkları ve burun çekişleri haricinde hiç kimseden ses çıkmadı.
“Konuşsanıza lan! Kime diyorum?” diye bağırdı genç, en yakınındaki masanın örtüsünü hışımla çekip üzerindekileri yere dökerek.

O sırada yanındaki arkadaşlarından biri kolunu dürtüp başıyla arka masalardan birini işaret etti. En arka masada bir adam oturmuş sakince kahvesini içip gazetesini okuyordu. Olay başladığından beri yerinden kıpırdamamış hatta o yöne bakmamıştı bile.

Saldırgan grup yavaş adımlarla o yöne ilerledi ve adamın etrafını çevirecek şekilde masanın etrafına dizildiler. Adam kafasını kaldırmadan tek eliyle tuttuğu gazetesini okumayı sürdürüyordu. Diğer eli ise bacaklarının üzerine kadar çektiği masa örtüsünün altında olduğundan görünmüyordu.
“Sen hangi takımı tutuyorsun babalık?” dedi delikanlılardan biri.
Adam hiç istifini bozmadan kahvesinden bir yudum aldı ve okumaya devam etti.
“Sana dedik lan, sağır mısın?” diye sordu bir diğeri, adamın elinden gazeteyi çekip yere fırlatarak.
“Gayet iyi duydum.” dedi elindeki fincanı masaya koyan adam usulca. Bakışlarını kaldırıp çarpık bir tebessümle etrafındaki gençlere baktı. Otuzlu yaşlarında, orta boylu bir adamdı. İyi tıraşlı temiz bir yüzü ve koyu kahverengi kısa siyah saçları vardı. Kısık göz kapaklarının ardındaki açık mavi gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Üzerinde beyaz bir gömlek ve kumaş bir pantolon vardı. Sandalyesinin arkasında siyah bir deri ceket asılıydı, masanın üzerinde ise siyah, dar kenarlıklı bir fötr şapka vardı.
“Madem duydun cevap ver o halde. Hangi takımlısın?”
“Beşiktaşlıyım.” dedi adam gayet sakin bir şekilde, hâlâ çarpık bir tebessümle gülümseyerek.
“Ne Beşiktaş’ı lan?” dedi delikanlı. “Var mı öyle İzmir’de yaşayıp da İstanbul takımı tutm…”
“Aslına bakarsanız ben İstanbulluyum.” diyerek delikanlının lafını kesti adam. “İzmir’e sadece bir… İş… Evet, bir iş için geldim.”
“Bu bir İstanbul takımı tuttuğun gerçeğini değiştirmez.” dedi gençlerden biri.
“Aslına bakarsan değiştirir.” dedi adam. “İstanbul’da oturup da bir başka şehrin takımını tutsam bana ne derler bir düşünsenize? Şerefsiz mi?” diye devam etti kıkırdayarak.
Masanın etrafında duran gençler adamın bu esprisi ve soğukkanlılığı karşısında afallayıp birbirlerine bakındılar. Bir tanesi omuzlarını silkip başını iki yana salladı, bir iki tanesi ise bu şakaya küçük bir tebessümle karşılık verdi.

“Şimdi de ben size bir soru soracağım.” dedi çarpık gülümsemeli adam. “İstediğiniz hayat bu mu?”
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu içlerinden biri.
“Şöyle bir etrafınıza bakın. Kanlar içinde yerde yatan adamlar, korkudan bir köşeye sinmiş kadınlar. Ve bu sizin işiniz… Sizin eseriniz… Kendinizi güçlü hissetmenizi sağlıyor değil mi? Bir şeyler başarmış gibi hissediyorsunuz, bir yere ait olduğunuzu hissediyorsunuz değil mi?”
Delikanlılar kendilerinden ve yaptıkları işten memnun bir şekilde birbirlerine baktılar ve göğüslerini şişirerek “Evet, doğru.” dediler hep bir ağızdan.

“Hayır, yanlış.” dedi adam sırıtarak. “Bu işler hep böyle başlar. Önce bir kavgaya karışırsın sonra ötekine. Ait olduğun bir grup vardır ya da çete. Sen onları korursun onlar seni. Ama bir gün bir de bakmışsın çıkışı olmayan bir kavgaya karışmışsın. Karşındaki sana bir bıçak çekmiş ya da bir silah doğrultmuştur. Kaçışın yoktur, ya sen öleceksin ya da o. Eğer ölürsen tarih olursun ama hayatta kalırsan işte o zaman şanslısındır. Doğru mu?”
Gençler cevap vermeden önce destek almak için yine birbirlerine baktılar ve “Evet, doğru.” dediler bir kez daha, ama bu kez biraz tereddütle.

“Hayır, yine yanlış.” dedi adam, artık iyice soğumaya başlayan kahvesinden bir yudum daha alarak. “Hayatta kalırsan yine ölmüşsün demektir. Çünkü bir insanın hayatına son vermişsindir. Bunun sana çektirdiği vicdan azabı korkunçtur.” dedi adam. Biraz duraksayıp etrafındaki gençlerin gözlerine teker teker baktı, artık gülümsemiyordu. “Ve bir kez bu pisliğin içine batarsanız…” diye devam etti “…gerisi mutlaka gelir. Pis işlerini yaptırmak isteyen insanlar peşinizi bırakmak bilmez. Mafyalar, uyuşturucu satıcıları, zengin züppeler… Hatta polis bile! Hepsi kirli işlerini yaptırmak için peşinizden gelirler. Çünkü ellerini kirletmek istemezler ama sizin elleriniz kirlidir. Ve ne biliyor musunuz? İstediklerini yapmak zorundasınızdır aksi takdirde hapsi boylamanız an meselesidir. Ayrıca yemek ve barınmak için paraya ihtiyacınız vardır. Çünkü sizin arkanızı daima kollayan o çeteniz, aileniz, grubunuz ya da her neyse o artık yoktur. Siz artık bir yabancı, bir katilsinizdir onların gözünde. Böyle bir hayatın ise sadece iki sonu vardır. Bir; hapishaneye düşersiniz ve ciğerlerinize saplanan paslı bir şiş ile can verirsiniz. İki; karanlık bir ara sokakta iki omzunuzun arasına bir mermi yersiniz. Hayatınız ellerinizden akıp giderken de şunu sorarsınız kendi kendinize; bunların hepsi ne içindi? Ben söyleyeyim; meşin bir yuvarlak ve hiç tanımadığınız 11 yabancı için…”

Delikanlılar sus pus olmuş bir şekilde adamı dinliyorlardı. Kiminin gözleri kocaman açılmıştı kiminse ağzı bir karış… Hiç birinden çıt çıkmıyordu. Derken uzaklardan gelen siren sesleri duyulmaya başladı pastanenin içinde. Delikanlılar bir rüyadan uyanmış gibi gözlerini kırpıştırmaya ve birbirlerine bakmaya başladılar. “Haydi gidelim…” dedi içlerinden biri. Bu seste ne bir coşku ne de cesaret vardı artık; sadece korku ve endişe… Ardından hepsi önce yavaş sonra da koşar adımlarla pastaneyi terk ettiler. Giderken hâlâ masasında oturan bu çarpık gülümsemeli, mavi gözlü adama son bir kez dönüp bakamadan da edemediler.

Onlar gittikten sonra pastanedeki diğer müşteriler de koşa koşa olay yerini terk ettiler. Artık içeride sadece ağır şekilde dayak yemiş ve yerden kalkamayan müşterilerle pastanenin sahibi kalmıştı. Bir de masasında oturan gizemli müşteri… Adam kahvesinin son yudumunu da içti ve masa örtüsünün altında olan elini çekip açığa çıkardı. Elinde 45’lik bir Colt tabanca vardı… “Neyse ki seni kullanmama gerek kalmadı.” dedi adam, silahını yavaş hareketlerle elinde evirip çevirirken. Ayağa kalktı ve tabancasını pantolonunun arka kısmında sıkıştırdı. Sandalyenin arkasındaki deri ceketini sırtına geçirirken gözü yerde duran gazeteye takıldı. Saldırgan grup içeri girdiğinde okuduğu gazeteydi bu… Manşette şöyle yazıyordu; “İzmir’de katliam.” Uzanıp gazeteyi yerden aldı ve haberi bir kez daha okudu.

“İzmir’in simgelerinden sayılan Hilton Oteli’nde dün resmen bir katliam yaşandı. Sabah saatlerinde kahvaltı salonunu basan silahlı bir kişi iki ünlü iş adamını ve beş korumayı soğukkanlılıkla öldürdü. Çatışma esnasında birçok müşteri de yaralandı. Saldırıyı yapan kişinin daha önce farklı şehirlerde benzeri cinayetler işleyen gizemli katil olduğu sanılıyor. Kendisine taktığı “Fanatik” lakabı ile anılan suçlu polis tarafından halen aranıyor.”

Adam manşetin yanına basılmış, saçı sakalı birbirine karışmış haldeki katilin fotoğrafına baktı. Bu kendisiydi. Şu anda fotoğraftaki adamla hiçbir alakası yoktu elbette ama bu fotoğraftaki adamın kendisi olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Çenesini sıvazlayarak “Sakal yakışıyormuş.” diye gülümsedi kendi kendine. Sonra da gazeteyi fırlatıp attı. Siren sesleri iyice yaklaşırken siyah fötr şapkasını başına geçirdi, kahvenin parasını masaya bıraktı ve ağır adımlarla kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce son bir kez pastanenin içinde göz gezdirdi ve “Meşin bir yuvarlak ve hiç tanımadığım 11 lanet adam yüzünden…” diye mırıldandı. Ardından yürüyerek mekânı terk etti.

- Son -

Not: Göztepe taraftarları ile hiçbir alıp veremediğim yoktur, kişiler ve mekânlar tamamen temsilidir.

Newspaper photo by Matt Callow

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Hayat sürprizlerle dolu

Hayat sürprizlerle dolu… Bazen sarf ettiğiniz ufacık bir cümlenin ya da yaptığınız küçücük bir hareketin nelere kadir olabileceğini görüp şaşırıyorsunuz. Hatırlarsanız şuradaki yazımda başka bir şehre taşınırken bazı kitaplarımı yanıma alamadığımdan ve onları geride bıraktığım için ne kadar üzgün olduğumdan bahsetmiştim. İşte ettiğim o laf döndü dolaştı beni buldu, hem de oldukça ilginç bir şekilde.

Geçtiğimiz Pazar günü beklenmedik bir hediye aldım. Çok sevdiğimiz bir akrabamız olan ve vaktinde bize çok yardımcı olan İclal ablam bizi ziyarete gelmişti. Elinde de üzerinde “Mehmet abin ve İclal ablandan 29,99 yaş günü hediyen” yazan bir paket vardı.
“Bak sana ne getirdim?” dedi gülerek. Şöyle bir baktım ve birkaç çizgi-roman olduğunu gördüm içinde. Hem de en sevdiğim karakterlerin maceraları; Teks ve Çelik Blek ciltleri vardı pakette. Fakat nedense kapakları bana acayip derecede tanıdık geliyordu, bir yerden gözüm fena halde ısırıyordu hatta ama nereden?

“Teşekkür ederim!” dedim sevinçle.
“Ne bunlar?” diye sordu İclal abla.
“Çizgi-roman?” dedim şaşırarak.
“Ama iyi bak bakalım hangi çizgi-romanlar.” dedi poşetin içindekileri masaya yayarak. Bir anda gözlerim fal taşı gibi açılıverdi. Bunlar benim taşınırken geride bıraktığım kitaplarımdan bazılarıydı!

Hani yolda yürürken biriyle karşılaşırsınız ama ilk başta kim olduğunu anımsayamazsınız. Sonra birden hatırlarsınız ve o kişiyle ilgili tüm anılarınız beyninize hücum eder. İşte aynen o duyguydu yaşadığım.

Mehmet ağabeyim ile İclal ablama bu güzel ve anlamlı hediyeleri için buradan çok teşekkür ediyorum ve iyi ki varsınız diyorum.

Siz, siz olun yazının gücünü sakın hafife almayın. Ya da şöyle diyeyim; ne yazdığınıza ve ne dilediğinize çok dikkat edin. Hayatın insanın karşısına ne zaman ne çıkaracağı hiç belli olmuyor çünkü…