24 Mart 2011 Perşembe

Yorgun Savaşçılık babadan oğula geçen bir zanaattir

12 Eylül ihtilalını ve o günlerde yaşanan olayları bilmeyeniniz yoktur. Şimdi anlatacağım anı o zamanlarla alakalı. Ama hemen burun kıvırmayın, o günlerin acı hikâyelerini dinlemeye niyetiniz olmadığını biliyorum. Benim de anlatmaya yok zaten. Bahsedeceğim hatıra aslında bana değil, babama ait…

O zamanlar asker olan babam vatani görevini Yassıada’da asteğmen olarak yapmaktaymış. Dedemler ise Maltepe’de oturuyormuş. Maltepe ve Yassıada arasındaki mesafenin azlığına dikkatinizi çekerim, Sadece birkaç dakika… Babam askerlik açısından şanslı bir adammış anlayacağınız. Hem asteğmen, hem evine sadece birkaç dakika uzaklıkta, hem de denizciymiş ne de olsa. Daha ne olsun! Ve hayır, torpili falan da yokmuş, tamamen şans eseri.

Her neyse… Dedemler çok yakın olduğu için babam her akşam kışlayı terk edip ufak bir tekne ile evine gidermiş. Yine bir akşam küçük bir balıkçı teknesiyle eve giderken tam denizin ortasında motorları arıza yapmış. Bayağı uğraşmışlar ama bir türlü tekrar çalıştırmayı başaramamışlar. Havada karanlık, sağdan soldan gelen bir gemi olsa görmeyip üzerlerinden geçecek. En sonunda çareyi küreklere asılmakta bulmuşlar. Hep beraber olabildiğince çabuk bir şekilde ilerlemişler gecenin kör karanlığında.

En sonunda zor da olsa karaya ayak basmışlar. Nereye geldikleri hakkında hiçbir fikirleri yokmuş lakin. Çevreye bakmak ve konumlarını anlamak için birkaç adım atmışlar fakat birdenbire gür bir ses karşılamış onları; “Durun! Kıpırdamayın!” Ne oluyor demeye kalmadan kıskıvrak yakalamış bizimkileri birileri kollarından. Meğer karaya çıktıkları yer Fenerbahçe Ordueviymiş ve o gün de tam ihtilalın başladığı günmüş.  Orduevinin komutanı bir suikast ihbarı almış ve tüm askerler alarm durumundaymış. Tabi bizimkiler nereden bilsinler ihtilalın başladığını, suikast haberini falan… Hepsini nezarette ve sorgu sırasında öğrenmişler tabi…  Neyse, sonunda işin aslı ortaya çıkmış da yakayı sıyırmış babam. Ya da Yorgun Süvari mi desem?

***

Bir başka askerlik hatırası da amcamdan… En büyük amcam da askerliğini asteğmen olarak yapmış, o karacıymış orası ayrı. Daha askerliğinin ilk günlerinde nöbetçi subaylık yazmışlar amcama. Yani tüm rütbeliler hafta sonu için eve giderken kışlanın nöbetçi komutanlığı görevi amcama kalmış. Tüm kışlanın tek yetkilisi o ve o ne emrederse o oluyor kısacası. Fakat amcam daha çok acemiymiş o zaman, ilk kez nöbetçi subaylık yapıyormuş. Oradaki erlerden biri de bunu fırsat bilip amcamı kandırmış. Demiş ki;

“Komutanım, buranın en yetkilisi sizsiniz. Emredin hep beraber evimize gidelim, hafta sonunu orada geçirelim.”

Amcam da buna inanmııııış… Tüm askerlere izin vermiş, hepsi de çantalarını toplayıp evlerinin yolunu tutmuşlar. Amcam da dâhil… Ertesi sabah komutan bir gelmiş kışla bomboş! Ortadaki durumun komikliğini ya da komutanın yüzündeki şaşkınlığı hayal edebiliyor musunuz? Ben düşündükçe kahkahalara boğuluyorum.

Komutan hemen sorgulamaya başlamış tabi.
“Nerede bu askerler?”
“Yok.”
“Nereye gittiler?”
“Evlerine…”
“Kim gönderdi?”
“Asteğmen falanca.”
“Tutuklayın hergeleyi!”

İnzibatlar soluğu hemen dedemlerin evde almışlar haliyle. Amcamı da evde bir güzel yatıp keyif çatarken yakalamışlar. Neyse ki oda hapsiyle kurtarmış amcam. Ya da Yorgun Cengâver mi desem?

Ya, işte böyle… Yorgun Savaşçılık atalarımdan miras bana.

18 Mart 2011 Cuma

Modern zamanların Çanakkale gazisi

Bildiğiniz gibi bugün 18 Mart yani Çanakkale Zaferi’nin yıldönümü ve aziz şehitlerimizi anma günü. Bu tarih hepimiz için çok şey ifade ediyor kuşkusuz. Ama benim için ilginç bir de hatırası daha var bugünün.

Askeriyede her 18 Mart’ta resmi bir tören yapılırmış meğer… İlk defa askere gittiğim için bilmiyordum haliyle. Belki inanmayacaksınız ama 18 Mart’ın geldiğinden bile haberim yoktu. Askerde her gün birbirinin aynı olduğundan insan bir yerden sonra takvim yerine şafak karalama defterine bakmaya başlıyor devamlı. Hani o 460 küçük kutucuktan oluşan ve her geçen gün o kareciklerden birini “Biri daha gitti! Ni-ho-ha-ha!” efekti eşliğinde, sadistçe bir zevkle karaladığınız defterlere… Her neyse, yazıhanede oturmuş günlük işlerimle uğraşırken teğmenimiz girdi içeri. Hemen ayağa kalkıp hazır ola geçtik tabi.

“Evet arkadaşlar, yarın 18 Mart.” dedi teğmen. “Törende bana şiir okuyacak bir adam lazım.” diye ekledi sonra da. “İhsan!” diye seslendi bana.
“Emredin komutanım!” diye cevapladım otomatiğe bağlamış bir şekilde.
“Bana sen iyi şiir okuyan biri gibi görünüyorsun. Seni çıkartsam okur musun?”

Kim? Ben? Şiir okuyacaktım, öyle mi? Yahu benim normal konuşmam bile o kadar sessizdir ki yanımdakiler ne dediğimi zor anlarlar. Kürsüye çıkıp da şiir okursam benim sesimi kim duyacaktı ki? Olsa olsa “Bir kedi miyavlıyor galiba” diye etraflarına bakınırlardı.

“Yok komutanım, onu da nereden çıkardınız?” dedim samimiyetimize güvenerek.
“Okursun okursun.” dedi teğmen gülümseyerek.
“Vallahi okuyamam komutanım. Pişman olursunuz.”
“Olmam olmam, okursun sen.”
“Okuya…”
“Okuyacaksın! Emrediyorum!”
“Emredersiniz…” dedim elimiz mahkûm. Sıkıyorsa deme…

O günümün tamamını şiirleri inceleyip beni en az rezil edecek olanı aramakla geçirdim. Bir taraftan da sıkıntı ile oflayıp pufluyordum. Gelen haberlere bakılırsa tüm bölüğün dışında bütün komutanlar da orada olacaklardı. Yani rezil falan olmayacaktım, büsbütün alay konusu olacaktım! Neyse, sonunda fazla uzun olmayan, manası hoşuma giden bir tanesini seçtim. Sonra da yazıcıdan bir çıktısını aldım elime, başladım dilimin döndüğünce kendi kendime okumaya. Bir ara diğer bölüğün yazıcısı, aynı zamanda orada edindiğim en iyi dostlardan biri olan Erhan aradı.

8 Mart 2011 Salı

Açlık başa vurursa...

Bugün öğle yemeği vaktinde bir acıktık, bir acıktık ki sormayın gitsin. Normalde ne yiyeceğimize nazlana nazlana karar vermemize rağmen bu sefer yıldırım hızıyla seçtik yemeklerimizi. Her zaman aynı şeyleri yemekten bıktığımız için spagetti söyledik kendimize. Siparişimizi çabucak verip iştahla paketlerimizi beklemeye başladık. Ama açlık bu, başka bir şeye benzemez. Hepimiz yarı kıvranma, yarı “Çok acıktım.” nidaları ile arasında birbirimizi süzmeye başlamıştık bile. Tam da “Bizim sevkiyatçı arkadaşın tadı nasıldır acaba?” diye düşünmeye başlamıştım ki yiyecekleri getiren adam bir kahraman edasıyla kapıdan içeri giriverdi. Midem o derecede kazınmaya başlamıştı ki neredeyse adamı ayakta alkışlayacak, boynuna sarılacak hatta yanağından bir köftelik ısırık alacaktım. Neyse ki kendimi birkaç saniye daha tutma başarısını gösterdim. Şanslı adammış…

Yemeğin parasını ödeyip az önce sevgi gösterileri ile karşıladığımız adamı bu kez de işimize engel olan bir hain misali çabucak şutlayıverdik odadan. Ardından da hışımla poşetlere saldırdık. “Oh be, yemek! O benim! Hayır, o değil, öteki! İyi de hepsi aynı zaten!” gibi bağırış çağırışlar ve arada atılan minik ısırıklar eşliğinde zor da olsa hepimiz paketimize kavuşmuştuk. Fakat bir dakika… Bir eksik vardı sanki.

“Çatallar nerede?” diye sordu sevkiyat sorumlusu arkadaş.
“Yok mu?” diye sordum korkuyla.
“Yok vallahi!” dedi muhasebeci bayan.
“Nasıl yok ya?”
“Valla yok!”
“Eee, nasıl yiyeceğiz biz bu yemekleri?”

Gerçekten de nasıl? Makarna bu, hem de uzun! Elle yenecek bir şey değil ki. Üstelik mağazada da çatal namına bir şeyimiz yok. Yiyemedik tabi.

Hemen telefona sarılıp siparişleri ısmarladığımız lokantayı aradık. Durumu gayet sinirli ve açlıktan gözü dönmüş bir şekilde karşımızdakilere izah ettikten sonra çatallarımızı bir an önce getirmelerini rica ettik. Aksi takdirde öğle yemeğinde kendilerini sofraya bekleyeceğimizi eklemeyi de ihmal etmedik. Misafir olarak değil tabi, ana yemek olarak…

Sonra oturup beklemeye başladık. Biz yemeklere, yemekler bize bakarken dakikalar su gibi akıp geçti. Biz de bu arada kendi kendimize değişik icatlar geliştirmekle meşguldük. Hani orada bir ekip olsa “Çatalsız makarna yemenin bin bir farklı yolu” adında bir belgesel çekebilirlerdi rahatlıkla. Makarnayı kürdana sararak yemeye çalışmak, iki kürdanı çin yemeği bagetleri gibi kullanmayı denemek, tabağın kenarından makarnayı ağzımızla kapmaya çabalamak yaptığımız şaklabanlıklardan sadece birkaçı… Dakikalarca aç bilaç oturup, türlü cambazlıklar yaptık. Ne adam çatalları getirdi ne de biz makarnamızı yemeyi başarabildik. Üstümüzü başımızı batırdığımız da yanımıza kâr kaldı. Son hatırladığım “Çataaaal! Çataaaal!” diye inlediğim…

Sonra ne mi oldu?

Sonra mutfakta kaşık olduğunu hatırladık.

1 Mart 2011 Salı

Blogspot'a yine erişim yasağı geldi


İnternet devi Google'ın blog hizmeti Blogger ya da diğer ismi le Blogspot bir kez daha Türk Ceza mahkemelerinin kararınca erişime engellendi.

Çeşitli haber siteleri ile Superonline'ın Twitter ve resmi sayfasında yapılan açıklamaya göre 28.11.2011 tarihinden itibaren bu karar yüyürlüğe girdi ve şu anda hiçbir Superonline kullanıcısı Blogspot'a ulaşamıyor. TTNet kullanıcılarının da aynı kaderle yüzleşmesi an meselesi.

Superonline yetkililerinin Twitter üzerinden yaptığı açıklama aşağıdaki gibidir;

Blogspot.com web sitesine Diyarbakır 5. Asliye Ceza Mahkemesi'nin 14.01.2011 tarih ve 2011/156 D iş sayılı kararı ile erişim engellenmiştir. Blogspot.com'un kapatılması mevcut tüm servis sağlayıcılarını kapsayan yasal bir zorunluluktur.

Bu yasağın ardında Digiturk yetkililerinin olduğu ve izinsiz maç yayını yapan bazı sayfaları kapatmak adına mahkemeye başvurdukları söylentisi de internette dolanmakta.

Kısacası olan yine binlerce blog yazarına ve okuyucusuna oldu.

Elbette blog yazarları bu haksızlık karşısında boş durmuyor. Kendilerine Facebook üzerinden bir protesto grubu açan yazarlara destek olmak istiyorsanız buraya tıklamanız ve sayfayı beğenmeniz yeterli. Böylece sesinizi en azından Facebook üzerinden duyurma şansına sahip olabilirsiniz.

Facebook da kapatılmazsa tabii...

28 Şubat 2011 Pazartesi

Oscar törenine denk gelen ödül

Bu aralar Oscar ödül töreni sinema dünyasını kasıp kavururken bizim blog dostları da boş durmuyorlar sağ olsunlar. Hem sevgili Kamikaze hem de sevgili Pabuç oldukça anlamlı bir ödüle layık görmüşler sayfamı; "Okuması en keyifli blog ödülü."

Gerçi son zamanlarda ayda sadece bir ya da iki yazı girebildiğim için ortada okunacak pek bir şey yok ama yine de teşekkür ediyorum her ikisine de. Sayfamı bıkmadan, usanmadan takip eden diğer okurlarıma da elbette... Ben de bu ödülü başta sevgili İçimden geldiği gibi, Handan, Şarküteri ve Öykü olmak üzere tüm blog dostlarına gönderiyorum. Sağlıcakla kalınız efenim...

Not: Bununla birlikte bu ay yayınladığım yazı sayısı üç oldu. Heyooo! :)

24 Şubat 2011 Perşembe

Hay benim kopasıca çenem!

Ben var ya ben… Bazen şu çenemi bir türlü tutamıyorum ben. 

Normalde sessizliğimle ve sakinliğimle nam salmış biriyimdir. Varlığı ile yokluğu ayırt edilemeyenlerdenim yani… Hatta çok konuşmaya başladığımda annemden “Ne oldu oğlum, ateşin falan mı çıktı yoksa?” tepkisi alan bir insanım ben (Hastalanınca bir geveze olurum sormayın gitsin. Odadaki herkes kaçarak uzaklaşır benden.) Ama işte bazen çenemi tutamıyor, kendime engel olamıyorum. Özellikle de ortada yapılacak bir espri varsa…

Mesela geçen sabah… İşe gitmek için her zamanki gibi erkenden kalkmıştım (Yalana bak! Ben kim, erken kalkmak kim? “Her zamanki gibi geç kalmıştım” olacak o.) Tam kapıdan çıkmak üzere hazırlanıyordum ki kapının diğer tarafından gelen bir poşet hışırtısı çekti dikkatimi. Kapıcımız Sami Abi ekmek getirmişti anlaşılan. O anda aklıma gelen muzip bir düşünce ile çabucak kapıyı araladım ve Sami Abi’ye çatık kaşlarla bakmaya başladım. O da şaşkın bir şekilde aralıktan bana bakıyordu. Sonra şöyle dedim; “Abi sen neden her sabah bizim kapıya astığımız torbaları karıştırıyorsun? Utanmıyor musun? Ayıp ya!” Son hatırladığım adamcağızın gözlerinden yaşlar gelene kadar güldüğü…

***

Bundan yaklaşık bir-iki ay önce PTT Kargo ile karşı ödemeli bir paket gönderme hatasında bulundum. Hata diyorum çünkü PTT’de karşı ödemeli bir paket gönderirseniz önce parasını peşin olarak sizden alıyorlarmış, paket yerine ulaştıktan sonra ise paranızı geri iade ediyorlarmış. Ben de bilmiyordum, o gün öğrendim. Her neyse, aradan bunca zaman geçmesine rağmen ben paramı geri alamadım. 8 lira gibi ufak bir meblağ olduğu için de pek üstünde durmadım. Yalnız postanedeki görevli bu olaya fena halde takmış durumda, beni her gördüğünde “Yahu senin paranı da veremedim gitti!” diyerek saçını başını yoluyor. Geçen gün yine postaneye girdiğimde adamcağız aynı tepki ile karşılık verdi. Benim önümde de sıra bekleyen iki yaşlı amca daha vardı. O anda yine tutamadım kendimi ve dedim ki; “Boş ver be abi, canını sıktığına değmez. Alt tarafı 8 milyar...” Önümde sıra bekleyen o amcaların yerlerinde bir zıplayışları, bana bir bakışları vardı ki sormayın gitsin.

***

Geçtiğimiz haftaydı sanırım. İş yerindeki pek sevgili, pek muhterem, pek muhteşem insan, Orta Doğu ve Balkanların en gıcık mahlûkatı olan biricik iş arkadaşım (Onu ne kadar çok seviyorum görüyorsunuz, değil mi?) büfeden yiyecek bir şeyler söylemiş kendine. Sonra da büfeci çocuğun eline sıkıştırmış bir 100 TL, git demiş bunu yukarıdaki ağabeyine bozdur. “Paran var mı, yok mu, bozabilir misin?” diye soran yok. Her neyse, çocuk elinde 100 TL olduğu halde dikildi karşıma… Taş çatlasın 14-15 yaşlarında kırmızı yanaklı, tonton bir oğlan.
“İhsan abi bunu bozacakmışsın.” dedi ürkek bir sesle.
Bir paraya baktım, bir de karşımdaki yumurcağa… Önce sinirlendim biraz, işin içinde emrivaki olunca… “Kim gönderdi bunu?”
“Falanca abi gönderdi.”
“İyi de bende bozuk para yok ki. Nasıl bozacakmışım?”
“Bilmiyorum ki abi.”
“İyi.” dedim sonunda, “Ver bozayım.”
Aldım parayı, masanın üzerine güzelce yatırdım. Sonra kalemliğimden bir tükenmez kalem alıp ters çevirdim. Kalemi masanın üzerinde bir-iki tıklatıp her iki elimi de başımın hizasına kaldırdım ve “Hokuuus Pokuuuus!” diye bağırdım alçak sesle. Tontonun öyle bir gülüşü vardı ki görmeliydiniz.

***

Boyoz - Çay
Bir de uyku sersemi halim vardır benim. O daha kötüdür! Çünkü ne zaman ne söyleyeceğimi ben bile kestiremiyorum o halimdeyken. Nasıl mı? Mesela geçen sabahki kahvaltı maceram gibi… Sabah mahmurluğunun da etkisi ile yavaş adımlarla yürüyor ve gözlerimi açabildiğim kadarı ile iş yerime doğru ilerliyordum. Her zaman alış-veriş yaptığım poğaçacının yanına geldiğimde durdum ve “Günaydın.” dedim mahmur bir şekilde.
“Günaydın.” diye yanıtladı poğaçacı neşeli bir şekilde. Her zaman güler yüzlü olan, şişman bir adamdır kendisi. “Ne vereyim?”
“İki boyoz alayım.”
“Hay hay…” dedi ilk sıradaki iki kararmış boyozu kaparak.
“Dur abi onları verme! Onlar çok kara! Sert oluyor onlar, beyazlardan ver.” dedim esneyerek. Sonra da kendimi bile şaşırtacak şekilde şu şekilde devam ettim; “Benim gibi beyaz tenli, senin gibi etli butlu olsun.”
Tabi bunu söylemem ile ellerimle ağzımı kapamam bir oldu ama çok geçti, laf ağızdan çıkmıştı bir kere. Adamcağız bana şöyle bir baktı, ardından da kahkahayı patlattı. Allah’tan… Adamın gülmesi biraz rahatlatmıştı elbette ama ben yine de özür üstüne özür dileyerek ve gayette uyanık bir biçimde oradan uzaklaştım.

Ama durun! Bu daha bir şey değil, beteri de var! Bir akşamüstü ailecek anneannemlere yemeğe gidiyorduk. Ben de yemekten önce bir-iki saat kestirmek üzere uzanmıştım. Her neyse, beni zorla kaldırıp evden çıkarttılar. Allah’tan anneannemlerin evi bize yakın da birkaç adımda vardık apartmanlarına. Annem, babam, ben bindik asansöre, başladık yukarı çıkmaya. Bu arada ben hâlâ uyku sersemliğini tam olarak atamamıştım üzerimden. Üzerimde de üstünde 1979 yazan bir kazak vardı. Babam kazağıma bakarak “Oğlum sen 80 doğumlu değil misin? Neden 1979 yazıyor kazağında?” diye sordu muzipçe.
Adam ne bilsin benim o cevabı vereceğimi… “O imalat tarihim.”
Tabi bu sözü söylememle uyanmam bir oldu. Annemle babam bir bana bir birbirlerine bakarken kızardım, bozardım ama nafile. O asansör nasıl küçüldü, o dört kat nasıl çık çık bitmez oldu, orasını siz düşünün artık.

Ben var ya ben… Bazen şu çenemi bir türlü tutamıyorum ben.

1 Şubat 2011 Salı

Geç kalmış bir kutlama ve iki eski hatıra...

Geçtiğimiz gün annemin doğum günüydü. Kendisi her sene olduğu gibi bu yıl da 18 yaşına bastı. Doğum günü yurt genelinde büyük bir coşkuyla kutlanırken biz bu sene biraz daha mütevazi takılalım dedik, kırk katlı bir pasta kesmekle yetindik kendisine. Hani şu dört kişilik olan kırk katlı pastalardan...

Ne zaman annemin doğum günü olsa kaçınılmaz olarak aklıma iki şey gelir. Birincisi askere gidişim. Vatani hizmetimi yapaya gittiğim gün annemin doğum günü ile ayn zamana denk gelmişti. Ben de eve giderken bir elimde kırmızı bir gül diğer elimde ise sülüs (askerlik bilgilerinin yazılı olduğu belge) ile girmiştim kapıdan içeri. Annem çiçeği görünce sevinçli bir "Aaa..." çekmiş, sülüsü gördüğünde ise "AAA!" diye bir dehşet çığlığı atıvermişti. Kadıncağız gülse mi ağlasa mı bilememişti yani. (Askerden dönüş tarihim ise kız kardeşimin doğum gününe denk gelmişti, onu da ilginç bir anekdot olarak buraya ekleyeyim.)

Her doğum gününde aklıma gelen bir diğer şey ise kız kardeşim ile çıktığımız hediye alış verişi. Soğuk bir kış akşamı, hem de iş çıkışında buluşmuştuk onunla. İkimiz de o kadar yorgunduk ki şaşı gözlerle bakıyorduk birbirimize. Üstüne kız kardeşim buluşma yerimize gelirken otobüste biraz kestirdiği için hafif sersemlemiş vaziyetteydi. Ne sorsam "Ne?" diye cevap veriyordu ilk dakikalarda. Üçüncü "Ne?"den sonra bizi bir gülme krizinin tuttuğunu hatırlıyorum. Her neyse, o dükkan senin bu dükkan benim dolaşırken bir türlü istediğimiz gibi bir şey bulamamıştık. En sonunda yol üstünde her türlü ıvır zıvırı satan bir dükkana girmiştik. Görevli kadına annemiz için bir hediye baktığımızı söylediğimizde kadın bize nevresim bölümünü göstermiş, ardından da heyecanla eklemişti; "Klozet kapaklarımız da indirimde! Klozet takımı almak istemez miydiniz? O anda kız kardeşimle göz göze geldik. Kapıdan elimizde pembe bir klozet kapağı ile girip "İyi ki doğdun anneeee!" deyişimiz gözlerimin önüne gelir gibi oldu. O da aynı şeyi düşünmüş olacak ki kahkahayı patlatıverdik. Kadın bize çok kızdı gerçi ama biz tercihimizi klozet kapağından yana kullanmamaya karar verdik. En son soluğu bir çantacıda aldığımızı ve şık bir cüzdan satın aldığımızı anımsıyorum. Gerçi o çok küçük bu çok süslü derken her cüzdanı en az on kez elleyip çekiştirdiğimizden dükkan sahibinin kulaklarından buhar, gözlerinden de ateş püskürmeye başlamıştı. Almamak gibi bir şansımız yoktu yani...

Yani diyeceğim odur ki; doğum günün kutlu olsun anneciğim. Nice mutlu, sağlıklı ve huzurlu senelere...

Doğum günü kartı / Birthday card by Crafting Creatures

28 Ocak 2011 Cuma

30 yaşında bir bekar olmak ne demek?


* Saçınızda sakalınızda belirmeye başlayan beyaz telleri görmezden gelmek, Metin Akpınar'ın "Kedidir kedi..." dediği gibi inatla "Sarıdır o, sarı!" demek.


* Facebook veya benzeri sitelerde bir hesabınız varsa arkadaş listenizdeki yaşıtlarınızın profil fotoğraflarının yarısının gelin-damat fotoğrafı yarısının da çocuklarının fotoğrafları olması demek. Bu arada sizin fotoğrafınız en sade haliyle, tek başına ve yalnız bir biçimde takılmaktadır kendine ait alanında.

* "Ne zaman evleneceksin?" sorusunun tıpkı "Günaydın" ya da "Merhaba" gibi günlük hayatınızın sıradan konuşmalarından birine dönüşmesi demek. Sorulmadığı zaman bir eksiklik duyulması, gariplik hissedilmesi, sorulmasının istenmesi, sorulduğunda ise "Sana ne lan!" diyebilmek demek.

* Aile toplantılarında ailenin yaşlıları tarafından köşeye sıkıştırılmak, evlilik üzerine uzun vaazlar dinlemek demek. Vaazların bir işe yaramadığını anladıklarındaysa evin içinde köşe bucak kovalanmak demek. "Evleneceksin dedim!"

* Arkadaş toplantılarında yaşıtlarınızın çocuklarının yanınıza gelip size amca / teyze diye hitap ederek başınızdan aşağı kaynar sular boşanması demek. Elinizde lolipopla peşlerinden koşup "Amca değil evladım! Abi, abi!" diyerek onları kandırmaya çalışmak demek.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Sevgili Noel Baba

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Kuzey kutbunun gözlerden uzak bir köşesinde, kimsenin varlığını dahi bilmediği sessiz bir vadide ufacık bir kulübe vardı. Ahşap yapı dışarıdan oldukça küçük görünse de içeriden bakıldığında neredeyse güney topraklarındaki, taştan tahtlarında oturan soylu kralların sarayları kadar genişti. Evin hiç ziyaretçisi yoktu haliyle. Ama eğer olsaydı kapıdan girer girmez kocaman bir salon karşılardı onları. Bu salon boydan boya uzun masalarla donatılmıştı ve her masada yeşil kıyafetler giyen, sivri kulaklara sahip bir sürü minik elf oturuyordu. Bir yandan şarkı söylerken bir yandan da neşeyle çalışmaktaydı elfler. Bazıları çeşit çeşit oyuncak imal ederken bazıları da paketleme işleriyle meşguldü. Geri kalan elfler ise paketlenen hediyeleri büyükçe bir kızağa yüklemeye çalışıyorlardı. Tam salonun ortasında erimeyen bir kardan adam ellerini kollarını sallayarak ve hafifçe sağa sola salınarak Bobby Helms’ten ‘Jingle Bell Rock’ şarkısını söylüyordu.

Masaların arasından çıkıp yüksek tavana kadar uzanan pek çok ahşap sütun vardı salonda. Oda bu sütunların etrafında uçuşan kimisi kırmızı, kimisi yeşil, kimisi ise mavi renkteki ateş böceklerinin ışıklarıyla aydınlanıyordu. Tavandan sallanan çeşit çeşit yılbaşı fenerlerinin ışığı ateş böceklerininkine karışıyor ve odanın renginin sürekli değişmesine yol açıyordu.

Tüm bu hengâmenin biraz ötesinde, yarı kapalı bir kapının ardından hafif bir mum ışığı dışarı süzmekteydi. Odanın içerisinde ise ak sakallı, kırmızı yanaklı, üç tonton ihtiyar önlerindeki mektupları okumakla meşguldüler. Her biri kendisine ait çalışma masalarında oturuyordu ve tüm masalar odanın ortasına, dolayısıyla birbirlerine bakacak şekilde dizilmişti.

“Şu çocuğun yazdıklarına da bir bakın hele!” dedi içlerinden klasik, kırmızı Noel Baba kıyafetli olanı. “Zamane çocuklarının aklına neler de geliyor.” dedi başındaki beyaz ponponlu kırmızı şapkayı düzelterek.

“Neymiş o?” diye sordu bir diğer Noel Baba. Başında ponponlu şapka yerine altın bir miğfer, üzerinde ise altın renginde oldukça gösterişli ve geniş bir zırh vardı.

“Benden yeni yıl hediyesi olarak son model, görüntülü bir cep telefonu istemiş. Böylece yan sınıftaki sarışın kıza çıkma teklif edebilecekmiş. Üstelik bunu yazan çocuk daha 8 yaşında, inanabiliyor musunuz?” diye sordu kırmızılı Noel Baba.

“Peki, sen ona hediye olarak ne ürettirdin?” diye sordu zırhlı Noel Baba muzip bir şekilde gülerek.

“Eee… Şey… Peluş bir ayıcık.” dedi kırmızılı Noel Baba, çekingen bir tavırla. “Beğenmeyecek, değil mi?” diye sordu sonra da, yüzünü ellerine gömüp başını umutsuzca iki yana sallayarak.

Diğer iki Noel Baba’dan gürültülü bir kahkaha koptu.

“Ah… Gençler! Bazen onlarla nasıl baş edeceğimi gerçekten de bilemiyorum.” diye hayıflandı kırmızılı Noel Baba.

“Pöh! Seninkiler de bir şey mi canım?” diyerek burnundan soludu bir diğeri. Üzerinde mor renkli bir Noel Baba kıyafeti vardı ve her yeri gezegen desenleri ile süslenmişti. Kıyafetinin düğmeleri ufak birer güneş şeklindeydi. Yıldız motifleri ile süslenmiş şapkasının etrafında ise minik bir kuyruklu yıldız aheste aheste dönüp durmaktaydı. “Sen en azından sadece dünya çocukları ile uğraşmakla yükümlüsün. Ya ben? Bütün galaksi yarın gece benden hediye bekliyor olacak!” diye hayıflandı iki elini yana açarak. “Üstelik istedikleri şeyler de cep telefonu gibi basit şeyler de değil. Şunu bir dinleyin hele…” diye devam etti önündeki dijital mektup yığınını karıştırarak. “Hah! İşte buldum!” dedi sonra da yığının içerisinden yeşil renkli bir kartı çekip çıkarırken. Köşesindeki parmak izi şeklindeki kısma dokunmasıyla kartın biraz üzerinde bir hologramın belirmesi bir oldu. Diz çökmüş bir vaziyette duran, beyazlar içindeki bir kadının görüntüsüydü bu.

“Noel Baba! Yardım et bana Noel Baba!” diyordu kadın.

“Prenses Leia değil mi bu?” diye sordu altın zırhlı olan.

“Evet, ta kendisi.” dedi Galaktik Noel Baba.

“Niye böyle diz çökmüş?” diye sordu klasik kıyafetli olanı.

“Bilmem… Ne zaman birinden bir şey isteyecek olsa böyle diz çöküyor. Kötü bir alışkanlık olsa gerek.”

“Yardım et bana Noel Baba, bu bizim en çaresiz anımız. Ev işlerini yapması için bir R2-Z13 robotuna ihtiyacım var.” diye devam etti prenses konuşmaya.

“Artuu-ne?” diye sordu Fantastik Noel Baba, gözlerinin önüne düşüp görüşünü kapatan siperliğini düzeltirken.

“R2-Z13… Çok işlevli bir android. Aynı zamanda çok da pahalı! Ama durun, daha devamı var.”

Tam o esnada holografik mesaja başka biri daha girdi ve “Leia, hayatım. Ne yapıyorsun sen?” diye sordu merakla.

Prenses Leia - Han Solo
“Oh, Han… Ben, şey…” diye bocaladı Leia.

“Yine o Noel Baba saçmalığı deme bana lütfen.”

“Ama Han…”

“Haydi, kes şunu lütfen. Luke içeride bizi bekliyor, ayrıca Chewie’nin mutfakta yardımına ihtiyacı var. Biliyorsun, Wookiee’ler yemek pişirme konusunda pek de iyi sayılmazlar.” dedi Han, prensesi arkasından ittirerek odadan çıkarırken. İçerinden bu yoruma itiraz eden bir Wookiee kükremesi duyuldu.

Aradan birkaç saniye geçmişti ki Han Solo tekrar görüntüye girdi. Parmak uçlarına basarak yürüyor ve sürekli omzunun üzerinden geriye bakıyordu. “Hey Noel, selamlar.”dedi fısıldayarak. Tekrar geriye baktı ve sesinin içeriden duyulmadığına emin olduktan sonra konuşmaya devam etti; “Az önce söylediklerim için kusura bakma. Hani gerçek değil falan… Biliyorsun, benim de bir ünüm var. Şey… Diyorum ki; şu zulayı vurma vaktim gelmedi mi sence de artık?”

O esnada prensesin “Han? Ne yapıyorsun sen orada?” diyen sesi duyuldu.

“O-oh, içimde çoook kötü bir his var.” dedi Han ve görüntü bu noktada kesildi.

“Gördünüz mü?” diye sordu Galaktik Noel Baba. “Siz sadece çocuklar ile ilgileniyor olabilirsiniz ama benim bölgemde yetişkinler bile abuk sabuk şeyler istiyor benden.”

“Bizim sadece çocuklar ile ilgilendiğimizi kim söylemiş!” diye çıkıştı fantastik diyarların altın zırhlı Noel Babası. “Durun da ben de size bir mektup göstereyim.” diye devam etti ardından önündeki parşömen yığınını karıştırarak. “İçlerinde özellikle iki tanesi bu konuda bayağı ısrarcı. Her yıl üşenmeden aynı mektubu gönderiyorlar. Hah, işte buradalar.” dedi iki parşömeni çekip çıkartırken. İçlerinden daha siyah olanı dikkatle açtı. Kâğıdın hafif yanmış gibi bir hali vardı ve üzerinde oldukça garip bir alfabe olduğu görünüyordu.

“Ne kadar garip bir lisan bu böyle… Arapça mı?”

“Hayır, Mordor lisanı… Nerede benim şu gözlüğüm.” Çalışma masasının çekmecelerinden birini açtı ve bir gözlük koleksiyonunu karıştırmaya başladı. Her bir gözlüğün kenarına üzerinde farklı işlemeler olan etiketler iliştirilmişti. Üzerindeki etikete iç içe geçmiş J.R.R. harflerinin işlendiği bir gözlüğü çıkarıp taktı ve okumaya başladı.

“Noel;

Her güz dönümünde sana Nazgûl ile aynı emri iletmekten bıktım usandım. Bana derhal Tek Yüzük’ün yerini bildirmeni emrediyorum. Aksi takdirde bir daha ki sefere bizzat kendim geleceğim.

Not: Geçen yıl gönderdiğin hediye hiç de komik değildi. Bunun için zindanlarımda sakallarını tek tek yolduracağım.

Sauron ”

“Şu karanlıklar efendisi Sauron mu?” diye sordu klasik Noel Baba.

“Ta kendisi.”

“İyi de sen sadece iyilik yapanlara hediye göndermiyor musun?”

“Evet ama ya bundan haberi yok ya da bunu umursamıyor.”

“Geçen sene gönderdiğini söylediği şu hediye de neyin nesi?” diye sordu Galaktik Noel Baba merakla.

“Şey… Her yıl üşenmeden Tek Yüzük’ü isteyince ben de düşündüm ki…”

“Evet?”

“Şey… Düşündüm ki ona bir taklit göndersem… Hani şu düğmesine bastığınızda konuşanlardan…”

“Ne yani? Ona oyuncak bir yüzük mü gönderdin?” diye sordu Galaktik Noel Baba, kahkahalarla gülerek. “Bunu yaptığına inanamıyorum!”

“Peki, yüzük ne diyordu?” diye sordu klasik olanı, kıkırdayarak.

“Diyordu ki… Ehem, şey… I see you…”

Bunun üzerine diğer iki Noel Baba kahkahalara boğuldu.

“Pek akıllıca bir hareket değilmiş sanırım.” dedi Fantastik Noel Baba, mahcup bir şekilde gülümseyerek.

“Peki, şu bahsettiğin diğer mektup neydi?” diye sordu klasik olanı, elinin tersiyle gülmekten yaşaran gözlerini silerek.

“Ah, evet…” dedi zırhlı Noel Baba ve çıkarttığı diğer parşömeni açtı. Diğerinin aksine bu mektup bembeyazdı. Fakat ufak bir ayrıntıyla… Işığın altında hareket ettirdikçe bin bir renge bürünüyordu âdeta.

“Sevgili ve pek kıymetli Noel Baba…” diye okumaya başladı zırhlı olan. “Böylesine önemsiz bir konu için sizi rahatsız ettiğim için lütfen beni mazur görün. Ama anladığım kadarı ile geçen yıl size gönderdiğim mektup elinize ulaşmamış. Ya da ulaştı da dikkatinizden kaçtı… Önemli değil, isteğimi bir kez daha dikkatinize sunuyorum. Sizden ricam küçük, minicik ve değersiz bir yüzük… Uzun zaman önce Ulu Nehir’in sularında kaybolduğuna inanıyorum. Lütfen bu basit isteğimi geri çevirmeyin.

Dostunuz Saruman…”

Tek Yüzük
“Bana oldukça kibar biriymiş gibi geldi.” dedi kırmızılı Noel Baba.

“Pöh! Saruman döneğin tekidir. Ayrıca istediği o değersiz yüzük de Tek Yüzük’ün ta kendisi.” diye yanıtladı Fantastik Noel Baba. “Neyse ki yakında bu ikisinin isteklerinden tamamen kurtulacağım.” diye mırıldandı sonra da, bir kâğıdın üzerine “Smeagol’e sevgilerimle…” yazarken.

O esnada duvardaki guguklu saat çalmaya başladı. Saat 24 olmuştu, artık 31 Aralık günündeydiler.

“Eh, bu kadar sohbet yeter sanırım.” dedi klasik Noel Baba. “Bu gece yılbaşı ve önümüzde uzun bir gün var.”

“Ve de okunmayı bekleyen pek çok mektup.” diye ekledi Galaktik Noel Baba.

“Hediyelerimizi beğensinler ya da beğenmesinler, bu gece pek çok çocuk bizi bekliyor olacak. Onları hayal kırıklığına uğratmamalıyız.”

“Katılıyorum.” dedi Fantastik Noel Baba. “Her ırk bizim için kutsaldır. Bize inananları yarı yolda bırakmamalıyız.”

“Mutlu Noeller.” dedi kırmızılı Noel Baba, iş arkadaşlarına bakıp gülümseyerek. Sonra da elindeki mektuba bakıp iç çekmeye devam etti.

“Kenderler hariç…” diye mırıldandı Fantastik Noel Baba kendi kendine.

“Her ne kadar Zaphod Beeblebrox’a dördüncü bir kol vermeyecek olsam da…” diye söylendi Galaktik Noel Baba, önündeki yeni bir mektuba kaşlarını çatarak.

Ve üç Noel Baba içerideki kardan adam Dean Martin’den ‘Let it snow’u söylerken oflaya puflaya da olsa mektuplarını okumaya ve siparişlerini almaya devam ettiler.

- Son -

26 Aralık 2010 Pazar

Arayış ( Bölüm 2 ) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

İblis gittikten sonra gökyüzü tekrar eski, renkli haline dönmüştü. Azmi saatlerdir yürüyordu. Yoksa günler mi geçmişti? Belki de sadece dakikalar… Gecenin ve gündüzün olmadığı bu yerde bunu kestirmek zordu. Neyse ki bu yerde yorgunluk, açlık ya da susuzluk gibi şeyleri de hissetmiyordu. İlk başlarda bu biraz garip gelse de aramaya devam edebildiği sürece buna itirazı yoktu. Derken bir yol ayrımına daha geldi Azmi. Pusulasını tekrar cebinden çıkardı ve ibrenin hangi yönü göstereceğini beklemeye başladı merakla. Bu kez sol tarafı gösteriyordu pusula. Azmi pusulayı cebine geri koyarken “Bu minik şey yanımda olmasa ne yapardım bilmiyorum doğrusu.” diye düşünüyordu kendi kendine.

Derken tam arkasından “Hey, minik!” diye bir ses duydu. Refleksif olarak hemen o yöne döndü ve taştan bir köprü yerine karanlık bir sokak arası ile karşılaşınca afallayıp kaldı.
“Hayal görmeye başladım galiba.” diyerek ellerini yumruk yapıp gözlerini ovuşturdu. Fakat gözlerini tekrar açtığında hâlâ o sokak arasına bakmaktaydı. Tuğla duvarlar, yarısı sökülmüş eski afişler, bir yanıp bir sönen arızalı sokak lambası ve büyükçe bir çöp konteynırı… Hepsi de oldukça gerçekçi duruyordu. Yavaş adımlarla çöp konteynırına yanaştı ve çekinden bir şekilde elini yüzeyinde gezdirdi. Gerçekti. Soğuk ve pis kokulu…

“Hey minik! Ne o? Ait olduğun yere mi dönmeye çalışıyorsun yoksa?” diye seslendi az önceki ses yeniden. Omzunun üzerinden geriye baktığında sokağın başında duran birinin karanlık siluetini gördü. Gözlerini kısarak o yöne döndüğünde karanlık siluet de ona doğru yaklaşmaya başladı.
“Beni hatırlamadın mı minik?” dedi siluet.
“Sen de kimsin ve neden bana minik deyip duruyorsun?” diye yanıt verdi Azmi. Fakat ağzından çıkan sesle irkiliverdi. Sesi küçük bir çocuk gibi çıkmıştı çünkü. Ellerine baktı ve küçük birer çocuğa ait iki minik el gördü. “Hey! Neler oluyor?” dedi şaşkınlıkla.
“Demek beni hatırlamıyorsun?” dedi siluet, sanki Azmi hiçbir şey söylememiş gibi konuşmasına devam ederek. “Çok yazık… Neyse ki ben anılarımızı tazelemek niyetindeyim minik.”

Siluet gölgelerden sıyrılıp sokak lambasının aydınlattığı kesimlere geldi ve Azmi o anda karşısındakinin kim olduğunu hatırladı. Küçük bir çocukken onu döven ve değerli tüm eşyalarını çalan hırsızdı bu. Gerçi yüzü biraz deforme olmuştu ve teni hafif mavimsiydi. Kafasındaki şeyler minik birer boynuz muydu? Gözleri de yeşil bir ışıkla parıldıyordu sanki. Ayrıca adamın bu kadar iri bir vücudu olduğunu hiç mi hiç hatırlamıyordu Azmi. Gerçi 6 yaşındaki bir çocuğa tüm yetişkinler biraz büyük görünüyor olmalıydı ama adam yine de gereğinden fazla iriydi işte.
“Bu saatte yatağında olman gerekmiyor mu minik?” dedi hırsız, tıpkı yıllar önce olduğu gibi.
Azmi korku ile yutkundu, bundan sonra gelen kısmı çok iyi hatırlıyordu.
“Görüyorum ki beni hatırladın.” diye sırıttı adam keyifle. “Şimdi seni öldüresiye dövmem, her şeyini almam ve seni o konteynıra tıkmam gereken kısımdayız.” diye devam etti kıkırdayarak. “Ama… Bu seferlik, sadece bu seferlik bir istisna yapabiliriz.”
“N-neymiş o?” diye sordu küçük Azmi.
“Bu kez seni görmezden gelebilirim. Eğer hemen şimdi evine dönersen…” dedi hırsız bir elini tuğla duvarlardan birine doğru uzatarak. “Ve yatağına uzanıp uyursan…” diye devam etti sözüne, tuğlalar otomatik kapı misali gürültülü bir şekilde yana kayarak açılır ve bir yatak odasını gözler önüne sererken.
“Beni dövmeyecek misin yani?” diye sordu Azmi, korku ve şaşkınlıkla.
“Hayır. Tek istediğim yatağına dönmen.”
 “Yatağıma?”
“Yatağına… Uzan ve dinlen. Vazgeç.”
“Vaz mı geçeyim?” dedi Azmi. Sonra kaşlarını çatarak “Ama ben… Ben asla vazgeçmem!” dedi öfkeyle. “Şimdi anlıyorum. Sen o hırsız falan değilsin, sen az önceki iblissin!” O bunları söyler söylemez karanlık sokak arası anında kayboldu ve kendini yeniden taş köprünün üzerinde buldu. Karşında ise ne bir iblis ne de bir başkası vardı fakat gökyüzünden bir yerlerden çok eğlendiği belli olan iblisin kıkırdamaları duyuluyordu.
“Seni aşağılık!” diye homurdandı Azmi, “Neredeyse beni kandıracaktı.” Bedeninin tekrar eski haline döndüğünü gördü ve “Böylesi daha iyi.” diye mırıldandı kendi kendine. Ardından bir kez daha yürümeye devam etti.

***

Çok geçmemişti ki bir dört yol ağzı ile daha karşılaştı. Pusulasını tekrar çıkardı ve aletin gösterdiği yönde ilerlemeye devam etti. O sırada izleniyormuş gibi bir hisse kapıldı. Bunu daha önce de hissetmişti. Sevdiği kadının gözleri şu anda ona bakıyor ve onu seyrediyordu. Bunu iliklerine kadar hissediyordu. Kalbi heyecan ile güm güm atarken gökyüzüne baktı ve “Neredesin aşkım?” diye sordu.
“Neredeydin Azmi?” diyen bir ses duydu az ötesinden. Bakışlarını o yöne çevirdiğinde sallanan sandalyede oturan yaşlı bir kadın ile göz göze geldi.
“Seni çok merak ettim.” dedi kadın.
“Anne?” dedi Azmi şaşkınlıkla. “Gerçekten de sen misin?”
“Benim elbette. Neden şaşırdın ki oğlum?” dedi yaşlı kadın.
“Hayır! Sen annem olamazsın, bu sadece bir kandırmaca.” dedi Azmi.
“Bak şimdi… İnsan annesini tanımaz mı yavrum? Üzüyorsun beni ama.” dedi kadın küskünlükle. Kadını böyle üzgün görmek Azmi’nin içini sızlatmıştı.
“İyi de… Burada ne işin var anneciğim?”
“Burada ne işim mi var? Evimizdeyiz ya oğlum, başka nerede olacaktım ya?” diye sordu yaşlı kadın. Şaşkınlıkla etrafına bakan Azmi gerçekten de evlerinde olduklarını gördü hayretle. Mobilyalar, eşyalar ve her şey tıpkı hatırladığı gibiydi.
“Yoksa beni evden mi atacaksın?” diye sordu kadın. “Makbule teyzene yaptıkları gibi beni de huzurevine mi kapattıracaksın?”
“Olur mu hiç öyle şey anneciğim.” dedi Azmi kadının yanına gidip diz çökerek. Kadın şefkatle oğlunun başını okşadı. Tıpkı her zaman yaptığı gibi…
“Ah Azmim ah… Beni görmeye eskisi kadar gelmiyorsun artık. Eskiden daha sık gelirdin, ben de sana kek yapardım. Hatırladın mı?”
“Hatırlamaz mıyım anneciğim. Ne de güzel olur senin kekin.”
“Küçüklüğünden beri çok seversin zaten.” dedi gülen kadın. “Solgun görünüyorsun, hasta falan mısın yoksa?
“Ben… Sadece biraz yorgunum hepsi bu.”
“Neden biraz dinlenmiyorsun o zaman. Uzan şöyle divana.”
“Hayır, olmaz. Yoluma devam etmem gerek.”
“Ne yolu oğlum? Evdeyiz işte. Biraz dinlen, uzan, uyu…”
“Bitirmem gereken işler var anne.”
“İşler bekler oğlum. Bugünlük yeter, ara ver biraz.”
Azmi kaşlarını çatarak kadına baktı. “Her zaman “Bugünün işini yarına bırakma” derdin, şimdi ne oldu?” diye sordu.
Kadın “Şey… Öhöm… Her zaman öyle demezdim canım.” dedi biraz bocalayarak. “İnsan bazen bazı şeylerden vazgeçmeli.” diye ekledi ardından.
“Annem hiçbir şeyden vazgeçmememi de öğütlerdi!” dedi ayağa kalkan Azmi.
Kadının ifadesi önce şaşkınlığa sonra öfkeye dönüştü, ardından kendinden emin bir şekilde gülümsedi. Gülerken gözleri kızıl bir parıltı ile parlamaya, kafasının yan taraflarından ise boynuzlar çıkmaya başladı. Yine o iblisti bu.
“Bravo ölümlü.” dedi iblis, her zamanki hırıltılı sesiyle. “Beklediğimden dayanıklı çıktın ama daha bitmedi. Şunu bil ki ben de asla vazgeçmem. Eninde sonunda ruhun benim olacak.” diye devam etti. Sonra da bir anda ortadan kayboldu. Onunla beraber ev ve içindeki eşyalar da kaybolmuştu. Sanki hiç olmamışlar gibi… Hoş, belki de gerçekten de hiç olmamışlardı. Kendini yeniden taş köprü üzerinde bulan Azmi yumruklarını sıkarak gökyüzüne salladı ve “Kim vazgeçmeyecek göreceğiz!”diye bağırdı öfkeyle.

O sırada sevgilisinin kendisini seyreden gözlerini tekrar üzerinde hissetti. “Merak etme aşkım. Seni bulacağım ve ikimizi de buradan kurtaracağım. Senden asla vazgeçmeyeceğim, asla!” dedi kendi kendine. Sonra sıkıntı ile iç çekti ve yürümeye devam etti. Merak edecek bir şey yoktu, pusula kendisine doğru yolu gösterirdi.

***

Yeşil gözlü, sarışın bir kadın oturmuş, önünde duran küçük kutunun içine bakıyordu. Dikdörtgen şeklindeki kutu oldukça garip desenlere sahipti ve kemik motifleri ile süslenmişti. Tam ortasında ise boynuzları olan irice bir kafatası işlemesi vardı. Kadın kutunun içindeki bir şeye dikkatle bakıyor ve kafasını memnuniyetsiz bir biçimde sağa sola sallıyordu.
“Ne o? Seninki hâlâ vazgeçmedi mi?” diye sordu odaya yeni giren kumral bir kadın.
“Hayır, hâlâ aramaya devam ediyor. O kadar inatçı ki…”
“Sana erkek arkadaşlarını seçerken daha dikkatli olmanı söylemiştim.” diye güldü kumral kadın.
“Ne bileyim ben bu kadar inatçı olacağını? Gerçi erkeklerin çoğu böyle… İlişkimiz bitti dediğinde bittiden anlamıyorlar bir türlü.” diye yanıtladı sarışın olan.
“Nihayet anladın.” dedi kumral olan gülerek. “Dört yüz yaşındaki biri için biraz geç oldu ama…”
“Ben üç yüz doksan yaşındayım bir kere!”
“Her neyse… Bu kaçıncı erkek hayatım? Çıktığın her erkeği kutuna hapsediveriyorsun neredeyse.”
“Yapışık erkeklerden kurtulmanın daha kolay bir yolu varsa hemen söyle. Hem iblisimin de eğlenceye ihtiyacı var. En azından senin gibi ejderhama yem etmiyorum.”
“O bir istisnaydı!” dedi kumral olan.
“Eh, benimkiler de bir istisna o zaman.” dedi sırıtan kadın. “Her neyse…” diye devam etti kutuyu kapatarak. “O pusula elinde olduğu sürece her zaman yanlış yöne gidecek nasıl olsa. Dışarı çıkalım mı? Bu gece kendime yeni bir sevgili bulasım var.”
“Delisin sen.” dedi kumral olan gülerek ve iki kadın süpürgelerine binip gecenin karanlığına doğru uçarak uzaklaştılar.

- Son -