29 Aralık 2012 Cumartesi

Yokluk Bahçesindeki Kayıp Melodi - Kitap İnceleme



Sevdiğiniz uğruna neleri göze alırdınız? Ferhat gibi çölleri mi aşardınız? Yoksa Mecnun gibi dağları mı delerdiniz? Ya da genç Çınar gibi adına Yokluk Bahçesi denilen, bilinmezlerle dolu bir diyara mı atılırdınız kayıplara karışan sevdiğinizi bulabilmek için? Sizi bilemem ama roman kahramanımızın yaptığı şey tam olarak bu…

Tebessüm Ettiren Bir Melodi

Gençliğinin henüz baharında olan Çınar, hayatının aşkını erken bulanlardan. Kalbi onun için atıyor, gözleri onu arıyor ve düşünceleri hep ona yöneliyor. “Tebessümüm,” diye anıyor sevgilisini ve de “melodim.” Üstelik duyguları karşılıksız değil, sevdiği kadar seviliyor da Çınar. Kısacası mutlu bir delikanlı kahramanımız. Öyle ki yüzünde hep gülücükler açıyor, ‘Tebessüm Prensi’ diye anılıyor arkadaşları arasında.

Fakat bir gün beklenmedik bir şey gerçekleşiyor ve genç kız arkasında hiçbir iz ya da haber bırakmadan kayıplara karışıyor. Hem de tüm ailesiyle birlikte… Tebessümü soluyor Tebessüm Prensi’nin, dünyası kararıyor. Ama hemen pes etmiyor delikanlı ve tüm gayretiyle melodisini aramaya koyuluyor. Böyle başlıyor Tebessüm Prensi lakaplı genç Çınar’ın Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’taki macerası…Ve hiç beklemediği kadar karmaşık, bir o kadar da olağanüstü olayların içinde buluyor kendisini bir anda.

Lirik Bir Anlatım

Açıkçası kitabı elime alırken neyle karşılaşacağımı tam olarak bilemiyordum. Bu, Ümit İhsan’dan okuduğum ilk romandı çünkü… Gözlerim satırlarla buluştuğunda fark ettiğim ilk şey yazarın melodik anlatım tarzı oldu. Başarılı kelime oyunları, yerinde kelime tekrarları, kişilere ve öznelere yüklenen anlamlı hitaplar her yerdeydi. Üzerine bir de kurgunun başarısı eklendiğinde keyfime diyecek yoktu doğrusu.Bir anda kendimi sayfaların arasında kaybolmuş buldum ve bitirene kadar da elimden bırakamadım.

Yazarın kullandığı dili ve üslubu çok beğendiğimi belirtmek isterim. Yukarıda verdiğim ‘Tebessüm Prensi Çınar’ ve ‘Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’ örneğinde olduğu gibi hem kulağa hem de akla hitap eden pek çok kelime oyunuyla dolu kitap. Bir başka örneği de kitabın adında gizli… Kahramanımızın ‘melodim’ diye hitap ettiği genç kız, tüm ailesiyle birlikte Yokluk Bahçesi adı verilen bir yere düşerek ortadan kayboluyor. Melodi, Yokluk Bahçesi’nde kayboluyor…

Bu güzel anlatım tarzını kitabın içinden alıntıladığım bir-iki ufak paragrafla pekiştirmeme müsaade edin:

Ve hafta başı, boş sıradaki sevgilinin hayalini kurarak yanmıştım, yanmak ne demekti öğrenmiştim. Akşam koşarak gitmiştim Çınarlı Sokak’taki sekiz katlı apartmanın önüne, kapı doğramasına sıkıştırdığım papatyalar yoktu. Birkaç adım geri çıkıp pencereyi görmeyi çalışırken boynu bükük papatyaların çöp tenekesindeki mahzun hâlleriyle karşılaşmış, yerde yatan not kâğıdına üzülmüştüm. Demek gelmemişti yolları özlenen. Demek görmemişti onu düşünerek yazdığım notu. Sonra yerde yatan kâğıdı alıp cebime sokuşturmuş, adresine ulaşamamış mektubu gönderene teslim etmiştim. Hepsi bu kadardı, hiç haber vermeden, hiçbir şey söylemeden kayıp gitmişti bir göktaşı gibi ismi güzelim.

Çınarlı Sokak… Bu isim melodimin sokağının ismiydi, aynı benim ismim gibi. İsmimi söyleyişindeki yumuşaklığı, gülümseyişi, isyanı, haykırışı özlüyorum: Çınar… Çınar benim ikinci adımdı, herkes Yunus derken o bana Çınar demeyi tercih etmişti. Yalnızca o bu ismi kullanıyordu, ona aitti bu isim, bendeki her şey gibi.

Unutulmayacak Bir Macera

Ana tema sevgilisini arayan mecnun kişi olsa da kitabın anlattıkları sadece aşk ve sevgi üzerine değil elbette. Fedakarlık, dostluk ve cesaret gibi erdemlerin yanı sıra insanoğlunun açgözlülüğü, masumiyetin yitirilişi ve doğanın boş yere katledilişi gibi konulara da güzel göndermeleri ve dokundurmaları var yazarın. Hem de temponun neredeyse hiç düşmediği, kimi yerde gülümsetip kimi yerde heyecanlandıran fantastik bir macera eşliğinde… Kurgunun verdiği keyfi kaçırmamak adına konuyu çok fazla açık edemiyorum lakin bu yolculuk boyunca Çınar’ın bir sürü doğaüstü şeyle karşılaşacağını söylemem kafi olur sanırım.

Sözün özü, Ümit İhsan’ın ilk fantastik denemesi olan bu kitap beni ziyadesiyle tatmin etti. Dilerim yakın zamanda bu alandaki başka çalışmalarını da okuma fırsatı bulabiliriz çünkü kalemi bu tarza çok yakışıyor.

Keyifli okumalar dilerim…

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

6 Aralık 2012 Perşembe

Yakma Zevki - Kitap İnceleme


Bilim kurgu kitaplarına ya da distopik eserlere az çok ilginiz varsa Ray Bradbury ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Kendisi en çok 'başyapıtım' diye adlandırdığı Fahrenheit 451 adlı kitabıyla meşhurdur. Bilmeyenler için özetlemek gerekirse, bize çok da uzak olmayan bir gelecekte, sansürün diz boyu olduğu bir dünyada geçer Fahrenheit 451. İnsanlar, tepe yönetimi tarafından birbirine benzer, düşünmeyen, sorgulamayan ve araştırmayan kuklalara çevrilmiştir. Peki nasıl? Basit, kitapları yakarak... Çünkü kitaplar tehlikelidir. Hayali şeyler barındırırlar içinde, insanı hayal etmeye sevk ederler. Düşünmeyi, üretmeyi, sorgulamayı aşılarlar okurlarına. Düzen için tehlikelidirler. O halde yakın kitapları gitsin! Önce sansür gelir; Poe, Shakespeare ve daha niceleri zararlı kitaplar listesine alınır. Ardından da yakma prosedürüne geçilir. Peki bu işi kim yapıyor dersiniz? Tabi ki itfaiyeciler! ( Fireman: İtfaiyeci - Dilimizdeki tam karşılığı Ateşadam ) Bir zamanlar tutuşan binaları söndüren bu cesur insanlar artık insanların içindeki kötülük ateşini söndürmekten sorumludur. Kitapları yakarak... Zaten kitabın adı da, kağıdın yanma ısısı olan 451 fahrenhayttan geliyor.

Nasıl? İlginç ve etkileyici bir konu, değil mi? Daha da etkileyici olanı bu kitabın 1953 yılında yazılmış olması. Geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılan Bradbury, ta  o zamanlardan görmüş sanki geleceği. Kitap okumayan, televizyonun kölesi olan insanlar... Tanıdık geldi mi? Peki çok mu edebi bir eser Fahrenheit? Çok mu akıcı bir anlatımı var? Hayır. Çok vurucu... Anlattığı olay ve bunların gerçekleşebilme olasılığının yüksekliği bizi derinden vuran ve etkileyen. 

Gelelim Yakma Zevki'ne... Adı üstünde, Fahrenheit 451 Öyküleri. Bu kitap üstat Bradbury'nin başyapıtını yazmadan önce kaleme aldığı kısa hikayeleri barındırıyor içerisinde. Her hikayeyle Fahrenheit'a giden yolda bir adım daha ilerliyor, adeta yazarın kafasında bu kitabı yazma fikrinin nasıl gerçekleştiğine şahitlik ediyoruz. Mezarların olmadığı, kitapların yakıldığı, kütüphanelerin kapatıldığı hatta yürümenin bile yasak olduğu öyküler... 

 

Kitapta toplamda 16 adet hikaye var. Bunların bazıları uzun bazılarıysa sadece birkaç sayfa. İlk iki öykü birer zombi macerası. Ama bugünlerde her yerde fink atan o ucuz serüvenlerden değil kesinlikle. Çünkü Bradbury bu öykülerde de tıpkı diğer tüm eserlerinde yaptığı gibi baş rolü insana ve insan psikolojisine vermiş. Özellikle ikinci tekil şahıstan anlatılan açılış öyküsü oldukça ilginç bir tecrübe sunuyor. Zombilerden sonra Mars'a kaçan yazarlara, mesleğindeki 'radikal' bir değişiklikten rahatsız olan bir çöpçüye, sokaklarda yürümeyi seven bir adama ve çok daha fazlasına eşlik ediyoruz. Son üç öyküyse yakma temasından farklı ama aynı derecede etkililer. İşin bir diğer kısmıysa tüm bu hikayelere Fahrenheit 451'in o unutulmaz ön sözünden aşina olmamız.

Kitaptaki en uzun iki hikaye 'Gece Yarısından Epey Sonra' ve 'İtfaiyeci' adlı hikayelerse hem birbirlerinin hem de Fahrenheit'ın neredeyse aynısı. Burada ilginç olan nokta yazarın üç adımda kurguyu nasıl genişlettiğini ve sürekli üstüne bir şeyler koyduğuna şahit olmak. Tabi Fahrenheit 451'i okumadıysanız size fazla bir şey ifade etmeyebilirler. İşte bu yüzden önce onu okumakta fayda var.

Kısacası Fahrenheit 451 ve Ray Bradbury isimleri sizin için bir şey ifade ediyorsa kesinlikle kaçırılmaması gereken harika bir derleme Yakma Zevki. Tek eksiği ise bir dizin...

29 Kasım 2012 Perşembe

Gittim, gördüm, döndüm


Ay, aman, of... Belim, sırtım, kemiklerim! Hatta bacak kaslarım! Ne mi oluyor? Hiiiiç... Üzerinize afiyet, 23-25 Kasım tarihleri arasında yeni çıkan kitabımın tanıtımı ve imza günü için İstanbul Kitap Fuarı'ndaydım da. Birazcık yamulmuş ve de yorulmuşum sanki, yorgunluğumu üzerimden atamadım hâlâ. Neyse efendim, arayı fazla açmadan ve geleneği bozmadan bir fuar sonrası yazısı daha yazayım dedim. Kemerlerinizi bağlayıp şemsiye ve kasklarınızı hazırladıysanız başlıyorum.

Cuma günü, artık âdetim olduğu üzere yine sabahın kör bir saatinde çıktım evden. Elimde çok ağır olmaması için özenle hazırladığım el valizim vardı. Issız ve tenha sokaklardan, içlerinden horultular yükselen evlerin arasından geçip durağa vardım; kısa ve olaysız (evet, ben de şaşırdım) bir otobüs yolculuğunun ardından da hava limanına. Sağda solda biraz dolaşıp eski iş arkadaşlarımdan birine denk gelir miyim diye bakındım ama nafile; tanıdık kimse yoktu meydanda. Ben de soluğu uçakta aldım.

Koltuğum cam kenarındaydı ve dışarıda inanılmaz güzellikte bir manzara vardı. Uçuş boyunca bembeyaz bir örtünün üzerinde seyahat ettik. Bulutlar öylesine yoğun, öylesine uçsuz bucaksızdı ki sanki pamuktan yapılma bir diyarın üzerinde uçuyormuşuz gibi hissettim kendimi. Güneş de tepemizde parıl parıl parlıyordu. Elektronik eşyaların çalıştırılması yasak olduğundan manzaranın fotoğrafını çekemedim haliyle ama çok içimde kaldı doğrusu. Gerçeğinin yerini tutmasa da bu fotoğrafla idare edeceğiz artık...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Yitik Öyküler Kitabı 2 raflarda...



Geçen yazımda yeni kitabımın kapağı belli olur olmaz buradan sizlerle paylaşacağıma dair bir söz vermiştim. Şimdi o sözü yerine getirme vakti...

Kitap şimdilik sadece İstanbul Kitap Fuarı'nda satılıyor, fuardan sonra İdefix, D&R ve diğer satış sitelerinde ve tabi ki kitapçılarda da boy gösterecek. O yüzden bu yazıyı okur okumaz sokaklara fırlayıp kendinizi parçalamayın ( Bkz. Mütevazı yazar örneği ).



Şaka bir yana her zamanki gibi değerli destekleriniz için en başta ailem olmak üzere, tüm dostlarıma, iki büyük ustam Sadık Yemni ve Aşkın Güngör'e, hep yanımda olduklarını hissettiren Ahmet Yüksel ve Ümit Kireççi ağabeylerime, Kayıp Rıhtım ailesine (Hakan Tunç, Hazal Çamur, Tarık Kaplan, Buğra Şenyüz, Onur Selamet, S. Fatıma Gemalmaz, Beyza Taşdelen, Kürşat Toker, Yosun Erdemli, Mehmet Berk Yaltırık, Özgürcan Uzunyaşa, Asilkan Büke ve isimlerini saymakla hayatta bitireceğim tüm diğer kıymetli arkadaşlara) ve tabi ki  siz blog dostlarıma ayrı ayrı teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

İyi ki varsınız!

12 Kasım 2012 Pazartesi

Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah-beyaz kedi gibi biraz...

Sevgili Pabuç bu aralar fotoğrafçılığa merak saldı. O cin gibi gözleriyle birbirinden güzel ve enteresan kareleri yakalayıp ara sıra blog sayfasında paylaşıyor. Geçtiğimiz gün aşağıdaki iki kediciği yakalamış bir teknenin üzerinde ve "Ben fotoğrafladım, öyküsünü siz yazın," demiş. Ben de yazdım efendim! Buyurun, bakın bakalım ne diyormuş bu kedicikler...


Tekir: Niye getirrrdin beni buraya Niyazi?

Siyah-Beyaz: Niye mi? Evlendiğimiz günden beri tatil tatil diye başımın etini yiyen sen değil miydin Mualla? Zıplatma pirelerimi!


Tekir: Tatil mi? Valla mı? Ciddi misin sen Niyazi? Ay patilerime inanamıyorrrum!

S.B: Ciddiyim tabi ki balık kokulum. Bak ikimize özel tekne bile tuttum. Durrr da motorrrru bir çalıştırayım, denize açılalım hele. Mihahahayyy!


Tekir: Miy-Ayy! Vallahi de doğru. Aferin sana be Niyazi! 
Kedi olalı bir farrre tuttun sonunda. Niyazi?


Tekir: A-a? Nerrreye gitti bu herif? Niyaziii. Niyazi? 
Aslan kocacığım benim. Nerrredesin mi-yahu?


Tekir: NİYAZİ! Allah belanı vermesin senin, tüyleri dökülesice! Terrrk ettin di mi beni? 
Mmmeyvahlar olsun! Nasıl gerrri döndüreceğim ben şimdi bu tekneyi? 
Kuyruğun kopsun inşallah Niyazi. 
NİYAZİİİ!

10 Kasım 2012 Cumartesi

Deadlight - Oyun İnceleme


Deadlight, konusu klişe ama oynaması aşırı derecede zevkli bir korku-platform oyunu. Konusuna klişe dememin sebebi artık işlene işlene suyu çıkarılan "uluslararası bir virüs vakası ve tüm nüfusu zombiye dönüşen bir dünya" üzerine kurulu olmasından kaynaklanıyor. Oyunu benzerlerinden farklı kılan şeyse oynanışı ve grafikleri. 

El çizimi arka plan mekanların üzerinde koşturan, gölgeli bir siluetten ibaret olan ve hatları ancak seçilebilen bir adamı kontrol ediyoruz oyunda. Tüm Seattle önlenemez bir virüs salgınının kurbanı olmuş ve içinde yaşayan hemen hemen herkes "Shadows" olarak anılan zombilere dönüşmüştür. Tüm bu hengamenin ortasında kalan Randall Wayne isimli adamımız da oyun boyunca hayatta kalmaya, arkadaşlarını korumaya ve kayıplara karışan ailesini bulmaya çalışıyor. Çatılarda koşturuyor, duvarlar tırmanıyor, kanallarda gizleniyor ve oradan oraya atlayıp zıplıyor. Tüm bunları yaparken de o kadar gerçekçi hareket ediyor, etraftaki her şey göze o kadar sahici geliyor ki bir an için oyunun gerçek video çekimlerinden yapılıp yapılmadığını merak etmeye başlıyorsunuz.


Oyunun bir diğer güzel tarafı da diğer zombili yapımlarının aksine çok fazla vurdulu kırdılı olmaması. Evet, hayatta kalma maceramız sırasında karşımıza kullanabileceğimiz ateşli ve kesici silahlar da çıkıyor ama kesinlikle durdurulamaz bir savaş makinesi falan olmuyoruz. Mermiler sınırlı ve çabucak bitiyor. Zombileri durdurmak içinse yapmanız gereken tek şey belli, kafasından vurmalısınız... Tabi ilk atışta becerebilirseniz. Üstelik gerçek hayata olduğu gibi bir enerjimiz de var. Çok fazla koşarsak nefes nefese kalıp tükeniyoruz, ya da bir duvara gereğinden uzun süre asılı kalırsak kollarımız yoruluyor ve düşüyoruz. Bir baltayı en fazla üç-dört defa savurabiliyor, sonra da soluk soluğa kalıyoruz. Ardından ekran titreyip, gözlerimiz kararmaya başlıyor. Kısacası oyun önümüze geleni vurmaya değil, işin hayatta kalma kısmına odaklanıyor.


Oyunda korku unsurları çok fazla kullanılmamış, sadece etrafınız zombilerle çevrildiğinde ve kaçacak yeriniz kalmadığı zaman paniklemeye başlıyorsunuz. Ama platform ve bulmaca öğelerini çok başarılı kullanmış yapımcı firma. Kapalı kaldığınız bir odadan nasıl çıkabileceğinizi bulmaya çalışmak, zombilerle dolu bir caddede karşıdan karşıya geçmek için alternatif bir yol keşfetmeye çabalamak gayet eğlenceli. Sağda solda gizlenmiş çeşitli gizli nesneler de cabası... Bunları bulduğumuz vakit başta Randall'ın günlüğü olmak üzere hikayeyle ilgili pek çok ekstra materyal açılıyor. Benim gibi her köşeyi dolaşmayı sevenler için küçük ama güzel bir ayrıntı.

Sonuç olarak karşımızda hayatta kalmaya odaklı, bulmaca ve platform öğeleriyle bezenmiş, oldukça sağlam bir senaryosu olan bir zombi oyunu var. Meraklılarına şiddetle tavsiye edilir.

KÜNYE           :
  • Yapımcı: Tequila Works
  • Tür: Platform / Korku
  • Platform : PC, Xbox360
  • Grafik: 9
  • Ses: 8
  • Eğlence: 9
  • Oynanabilirlik: 9

GENEL NOT: 8,5

5 Kasım 2012 Pazartesi

En güzel fuar...



Oh, oh, oh...

Buralara yazmayalı bayağı olmuş yahu. Dört ay... Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Önce ortalığı bir adam edeyim müsaadenizle. Şu devrilmiş tahtımı... öhöm... sandalyemi bir kaldırayım hele. Devasa boyutlardaki altın kaplamalı çalışma masamın... Öff, tamam tamam. Küçücük, ahşap ve tahta kurularıyla dolu sehpam! Oldu mu? Tozunu alayım şunun bir. Köşelerdeki örümcek ağlarını da süpürelim güzelce. (Dışarı kardeşim, dışarı! Bana ne kirayı peşin verdiyseniz? Gidin hesabını Örümcek-Adam'dan sorun!) Perdeleri açalım da içerisi biraz güneş alsın. Efendim? Kış güneşi mi? Olsun canım, İzmir'in yazı kışı mı var efenim?

Nerede kalmıştık? Hah! Yazmayalı bayağı olmuş diyordum. Bu zaman zarfında pek çok şey yaşadım, çoğu da tatsız tuzsuz şeylerdi. Anlatmak istemiyorum fazla... Ama şu kadarını söyleyeyim, dört yıldır çalışmakta olduğum işimden ayrıldım. İyi mi oldu, kötü mü orasını Allah bilir lakin bu kısa süre içinde yaşanan gelişmelere bakılırsa durum pek de fena değil gibi. Artık yazarlık işine daha çok vakit ayırabiliyorum mesela. Onun yanı sıra editörlük ve çevirmenlik işlerini de profesyonel olarak yapmaya başladım gibi. Kısacası bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Bakalım, hayırlısı Allah'tan...

Bildiğiniz gibi önümüz kitap fuarı. Bendeniz de Allah'tan bir mani olmaz, uçağım rötar yapmaz ya da teröristler tarafından kaçırılmaz veya kafama bir piyano falan düşmezse orada olacağım inşallah. 23-24-25 Kasım tarihlerinde, BU Yayınları standında kitaplarımı imzalayacağım. Evet, kitaplarımı... Yitik Öyküler Kitabı 2 de geliyor çünkü. Henüz kapağı belli olmadığından burada paylaşamıyorum ama hazır olur olmaz o işi de halledeceğim. Merak etmeyin. Vallahi diyorum yahu, ne kızıyorsunuz? Bırakın efendim lütfen o sopaları. İmdat!

Salon 3 - Stand 202 A... Müsait olursanız sizi de bekler, karşılıklı keyifli bir sohbet etmek isterim. Lütfen sopalarınızı girişte bırakın.

Görüşmek üzere...

26 Temmuz 2012 Perşembe

32'nci basamak


Bundan tam 18 yıl önce... Öff... Tamam, tamam... 32 yıl önce (homur homur) bir Ramazan ayında dünyaya gelmişim ben. Ne zaman bahsi açılsa annem hep o gün oruçlu olduğunu, iftar için bir patlıcan yemeği yaptığını, tam tüm aile sofradayken büyük bir münasebetsizlik örneğiyle kapıya dayandığımı ve onlara hastaneye doğru ufak bir sağlıklı yaşam maratonu yaşattığımı anlatır durur. Annem o günden beri o patlıcan yemeğine karşı soğuk. İşin aksi gibi ben de patlıcanın her türlüsüne bayılırım. Neyse efendim, konuyu dağıtmayayım. Oruçlu olunca zihin illa ki yemek muhabbetine kayıyor. Yemek dedim de aklıma geldi, geçen gün... Tamam tamam, sustum.

Bunca yıl sonra yine bir Ramazan ayına denk geldi doğum günüm. Üstelik oruçlular takımında ben de yer alıyordum bu kez. Hal böyle olunca da insanlar biraz ötedeki ilginç bir manzaraya bakarken ben sadece oradan geçmekte olan karpuz kamyonunu görebildim. Telefonda bir müşteri adres yazdırır ve 'Elit Konut Kooperatifi' derken ben bunu 'Etli Nohut Kooperatifi' olarak idrak ettim. Ortamı pis bir koku sarar ve herkes "Pöf, ayak gibi koktu!" diye kaçışırken ben derin bir nefes alarak "Oh, çizi koktu!" dedim falan... Enteresan bir gündü anlayacağınız.

Ama benden beterleri de varmış anlaşılan. Özsüt'te çalışan eleman gibi mesela... Annem doğum günüm şerefine telefonla bir pasta ısmarlamış ve üzerine 'İyi ki doğdun İhsan' yazmalarını rica etmiş. Adam da yazmış... Yazmış ama nasıl yazmış? İşte aynen böyle :)




Arkadaşım hiç mi pasta üzerine yazı yazmadın hayatında? Kendisine tez zamanda Allah'tan akıl fikir diliyorum. Doğum günümü kutlayan kutlayamayan, bu güzel günde yanımda olan herkese kucak dolusu sevgiler. Hep birlikte nice yıllara inşallah.

30 Haziran 2012 Cumartesi

Ben, Cthulhu | Neil Gaiman

Neil Gaiman'ı duymuşsunuzdur. Hani Mezarlık Kitabı, Yokyer ve Amerikan Tanrıları adlı kitapların meşhur yazarı. Sandman adlı ünü çizgi-romanın da senaristidir kendisi ayrıca. Hah! O adam işte... 

Kendisi oldukça yetenekli ve hayal gücü de acayip derecede zengin biridir. Öyle ki yazdığı her roman, her kısa hikaye, her senaryo mutlaka bir yerlerde bir çeşit ödüle layık görülür, hayranları tarafından çılgınca alkışlanır. Yukarıda saydığım romanlarının çoğu da dilimize İthaki Yayınları tarafından kazandırılmıştır.

Geçtiğimi aylarda sevgili TurkceBKF sağ olsun, Gaiman'ın kendi internet sitesinde bazı kısa hikayelerini okuyucularıyla ücretsiz olarak paylaştığını öğrendim. Soluğu hemen orada aldım tabi. Hemen hemen de hepsini okudum. İçlerinden bazıları özellikle çok hoşuma gitti ve "Keşke Türk okurları da bunları okuyabilseydi." diye hayıflanırken buldum kendimi. O anda beynimde bir şimşek çaktı  ve bu işe bir el atmaya karar verdim. Konuyu Kayıp Rıhtım ekibine açtım, onlar da benden desteklerini esirgemediler sağ olsunlar. Böylece sıvadık kolları.

Çevirilerimizden ilki Gaiman'ın "I, Cthulhu ( Ben, Cthulhu )" adlı öyküsüne sahip. Özellikle H.P. Lovecraft hayranlarının seveceğini düşündüğüm bu çeviriye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli.

Çevirimin düzeltisi Sayın Evrim Öncül'e ait. Bu sihirli ve kıymetli dokunuşu için kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Kayıp Rıhtım ekibine de dostlukları ve bitmeyen destekleri için ayrıca teşekkürler.

Şimdiden keyifli okumalar...

10 Haziran 2012 Pazar

Seçkide üçüncü yıl!


ÇizimEthem Onur Bilgiç
Selam Sana, Yolcu!

Bizi, “Selam sana, Yolcu,” diye karşılayan Kayıp RıhtımAylık Öykü Seçkisi’nin üçüncü yılını yazarlarıyla kutluyor. Bu yıl, seçtikleri ana tema “Rıhtım”. Yazarlar da, bazen bu kavramın etrafında dolaşan, bazen onu merkezine alan, bazen de onunla koşut giden öyküler yazmış. Lafın kısası, öykücülük internet üzerinde de devam ediyor.

Aslında bu seçkideki hikâyeleri okumanın bizim için bir şans olduğunu düşünüyorum. Zaten Kayıp Rıhtım her zaman fantastik edebiyatın takipçisi olmuştur. Burada da fantazya hüküm sürüyor.

Türkiye’de bu türün önde gelen adı olan Barış Müstecaplıoğlu’nun hikâyesine adını veren “Kayıp Rıhtım”, yıllar önce limanın üzerine çöküp hiç kalkmamış sis nedeniyle ıssızlaşmış, uğrak yeri olmaktan çıkmış. Bana hemen yeni kitabı “Şamanlar Diyarı”nın denizlerini, gemilerini ve kaptanlarını hatırlattı.

Mustafa Samsunlu’nun “Cemile”sinin kahramanı Cem ise, hikâyesine eve dönme derdindeki “Sel gibi bir insan kalabalığı”nın olduğu Galata Köprüsü’nde başlıyor. Önce gemiye binip, sonra karaya çıkıyor ve aşkla çarpılıyor. Dilinde eski bir şarkı: “Rıhtımda boynun büküp, bana mendil salladın.

Aşkın Güngör, “Geceyle Gelen”i anlatmaya “Bir kayıp rıhtımda hiç gelmeyecek ölü yolcularını bekleyen yolcu gemisi”yle başlıyor. Köpek Burhan’a, “içinde kurtadamların, vampirlerin, zombilerin dört döndüğü korku dolu öykülere dek bir yığın hezeyan, bir yığın safsata” naklediyor.

Altay Öktem’in “Kılıçbalığı”nda çok ciddi soruları var. “Benim o gemiden inmemiş olma ihtimalim… Daha doğrusu, o geminin buraya yanaşmamış olma ihtimali var mı?” Yok. Öyleyse gemisi nasıl kayboldu? Hızlı adımlarla rıhtıma yürüyüp de bakınca, rıhtımın da olması gerektiği yerde olmadığını keşfediyor. Eh, ne de olsa kayıp rıhtım.

Hamit Çağlar Özdağ “Kıyamet”te, Göktengri’nin insanlara öfkesiyle uğraşmış. Gel deyince, kayıkçı çıkıyor meydana. Kayıkçı ezeli, kadim, mengü. “Önünde yeryüzü koskoca bir rıhtım, dev bir liman. Rıhtımda dizi dizi ruhlar. Hepsi hain, hepsi nankör, hepsi insan.

Funda Özlem Şeran’ın yazdığı “Rıhtım”da kürek çekmeye mahkum Edip Efendi, yolu bilen kişi olan iriyarı ağzı bozuk Haydar’a, “Yani bana o rıhtımı hiçbir zaman bulamayacağız gibi geliyor; hatta o rıhtımı bırak, bir daha karaya adım atabileceğimden bile şüpheliyim!” diyor. Hedefleri, yıllardır kayıp bir rıhtımda bir başına onları bekleyen bir adam.

Hakan Bıçakcı ise, “Sessiz Dans”ta rıhtımdaki otelin düğün konuğu. Geç kalmış bir konuk, çünkü cebindeki yarım altınla köprü trafiğine takılmış. Hem de en iyi arkadaşının düğünü… Sonunda denizi aşıp erişiyor. “On bir buçuk gibi rıhtıma vardım. Denizin üzerindeki devasa otel binası göründü. Kocaman, açık renk bir kaya parçası gibiydi.” İçinde ise insanlar sessizlik içinde dans ediyorlar.

Sadık Yemni’nin “Son Demirzâr”ındaki rıhtım, “denizin tuzunun, güneşin ve zamanın aşındırdığı tahtalarla inşa edilmiş…” Dört masalık bir kır kahvesinin bir masasına oturmuş onu bekleyen dört kişi, “Tam zamanında belirdiniz rıhtımın üzerinde” diyorlar. Orada da devasa bir otel var ve başın dertteyse dalgaların üst üste bindiği anları kollamak yeterli.

Gülşah Elikbank’ın, “Şövalyeler ve İnsanlar”daki kahramanı, kullandığı gemi rıhtıma yaklaşır yaklaşmaz ahşap direklerini ateşe veriyor, bir daha kimse binemesin diye. Burada da geçit rıhtımda. Hep öyle değil midir zaten? Rıhtım bir geçit, sanki bir köprü değil midir? “Yüz yıl önce oraya demirlemiş bir korsan gemisinin içinde.”

Göktuğ Canbaba imzalı “Evrenin Şarkısı”nda, Kayıp Rıhtım’ı ise sadece kaderinde olanlar görebiliyor. Kahramanı, evrenin şarkısını dinlemek için, “efsanelerde göğe en yakın yerdeki rıhtım, diye bahsedilen Kayıp Rıhtım’a” ulaşmaya çalışıyor. “Sonrasında ise Kayıp Rıhtım’ın kalbindeki iskelenin üzerinde, yaşlı evren beni tekrar kucakladı ve ay bitmeyen şarkısına tekrar başladı.

Şebnem Pişkin, “Ve çıkarttım ayakkabılarımı” adlı öyküsünde, baktığı her yerde aşkını görerek rıhtımda ilerliyor. “Ve incecik rıhtım yolu tıpkı hayat yolu gibi uzanıyor önümde, belirsizce… Gemiler yanaşıyor rıhtıma, gemiler ayrılıyor rıhtımdan. Tıpkı dünyaya gelenler ve dünyadan ayrılıp gidenler gibi.” Ve yalınayak yürüyor rıhtımın yollarında…

Ayfer Kafkas ise, “Sedefzade Hüseyin Bey’in Meselesi” adlı polisiye öyküsünü, Ebüssüreyya Sami’nin “Amanvermez Avni’nin Serüvenleri” dizisine övgü olarak yazmış. Ziyaeddin Hüsrev Paşa’nın İzmir Akyokuş’taki Zerdeçal Konağı’nda Cuma içtimaları ile başlıyoruz ve tüccar Sedefzade Hüseyin Bey’in önemli sorunu rıhtımda, daha doğrusu denizde çözülüyor.

Erbuğ Kaya’nın “İrna”sı, kendini kabul edecek bir rıhtım arayan güçlü, özgür bir kadın. Bir zamanlar, kocası Nidra’yı onu kabul eden rıhtım olarak görmüş. Olmamış ama. Onu “fırtınalı havada, kabarmış dalgaların üstünde yol alan bir yelkenli”ye benzeten arkadaşı Mishle, “O kadar özgür ruhun vardı ki,” diyor, “bir gün bunun olabileceğini biliyordum. Bağlandığın o rıhtım bile seni uzun süre tutamadı.” Çünkü “Halatlarını bağladığı tüm rıhtımlar bu şehirde paramparça olup kaybolmuş.

M. İhsan Tatari’nin kaleminden çıkan “Geçmişin Gölgesi, Geleceğin Laneti”ndeyse yüzyıl arayla inşaa edilen Titanik gemilerinin öyküsü anlatılıyor. “Belfast Rıhtımı”nda önce 1900′lere sonra da 2000′lere giderek Titanik’in yeniden ve yeniden inşaasına tanık oluyoruz..

Rıhtım esaret de olabilir, özgürlük de. Yelkenleri savuran rüzgârlara orada bırakırsın kendini, ya da özgürlüğün için, bir insan olarak hakların için mücadele edersin. Bazen aşkı bulursun, bazen kavgayı. Bazen “Rıhtımlar Üzerinde”sindir, “bazen de “Yalnızlar Rıhtımı” seni çepeçevre kuşatır. Aylık Öykü Seçkisi’nin rıhtımları bizi öykünün sihirli koridorlarında dolaştırıyor.

- Sevin Okyay