29 Nisan 2014 Salı

Gece Nöbeti - Kitap İnceleme

Pegasus Yayınları, 2013, 528 Sf.
Çevirmen: Ferda Yaraş
Bu Rusların nasıl bir kafa yapısı var arkadaş? Adamların doğaüstü şeylere kafası çok feci basıyor. Atmosferinden tutun ince detaylarına kadar her şeyi o kadar iyi dokuyorlar ki kıskanmamak elde değil! Mesela S.T.A.L.K.E.R. ya da Metro 2033… ve tabii ki bir de Gece Nöbeti.

Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Gece Nöbeti, bugüne dek okuduğum en orijinal kurgulardan birine sahip. Her şeyden önce bu bir şehir fantastiği, yani çoğu fantastik romanda karşılaştığımız kurtadamlar, vampirler, iblisler ve büyücüler gibi doğaüstü varlıklar günümüzde, şehirlerde, bizim aramızda yaşıyorlar. Kitapta bu varlıkları birer polis gibi izleyen iki gizli kurum var. Birincisi, Karanlık Varlıkları (kurtadamlar, kara büyücüler, vampirler) takip eden ve Antlaşma’nın dışına çıkmamalarını sağlamaya çalışan Gece Nöbeti. İkincisiyse, Aydınlık Varlıkları (ak büyücüler, şifacılar) kontrol eden ve yine  Antlaşma’nın dışına çıkmadıklarından emin olan Gündüz Nöbeti. Yani her şey Antlaşma’da, bir tür ateşkeste bitiyor. Peki nedir bu Antlaşma? Basit olarak açıklamak gerekirse; eğer bir Karanlık Varlık güçlerini kullanarak normal bir insana kötülük ederse, bu durum Gece Nöbeti’ne olaya müdahale etme ve bir iyilik yapma hakkı kazandırıyor. Ne kadar adil, değil mi? Hiç de bile! Bir de madalyonun öteki tarafından bakın. Eğer bir Şifacı, güçlerini kullanıp ölüm döşeğinde olan bir insanı iyileştirerek kadere etki ederse bu da Gündüz Nöbeti’ne karışma hakkı ve eşit derecede bir kötülük yapma imkânı veriyor. Kısır döngü…

Bir de Alacakaranlık var tabii… Gece Nöbeti evreninde Aydınlık ve Karanlık Varlıklar, gölgelerini çağırıp içlerinden geçerek Alacakaranlık denen bir dünyaya geçiş yapabiliyorlar. Bir nevi Limbo olarak adlandırabileceğimiz bu yerde gerçek dünyanın gölgelerden oluşan, paralel bir yansıması karşılıyor bizleri. Bu, kitaptaki derin kurgudan sadece bir örnek. Lukyanenko gerçekten de çok sağlam temellere dayanan, karmaşık ve bir o kadar da ilgi çekici bir kurgu oluşturmayı başarmış.

Kitapla ilgili çok beğendiğim bir diğer husus da olayları bize sunuş şekli. Kitaptaki olaylara Anton adında, acemi bir Gece Nöbeti ajanının gözünden tanıklık ediyoruz. O da tıpkı okur gibi çoğu şeye yabancı ve maceraları, arkadaşlarıyla sohbetleri, patronuyla gerçekleştirdiği konuşmalar sırasında yeni yeni şeyler öğreniyor. Tabii onunla eş zamanlı olarak biz de bu dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya başlıyoruz. Böylelikle “şu şudur, bu budur,” şeklindeki uzun ve boğucu bilgilendirme metinleri olmadan, macera içindeki konuşmalar sırasında pek çok şey öğreniyoruz. Hatta, dikkatli bir okursanız, satır aralarını da okuyup Anton’un gözünden kaçan pek çok küçük ayrıntıyı yakalayabiliyorsunuz. Ayrıca her hikâyenin (toplamda 3 ayrı bölümden oluşuyor ve son hikâyede hepsi birbirine bağlanıyor) kendi içinde bir gizeme sahip olması ve bunun ne olduğunu son ana kadar tahmin edememeniz de bir diğer güzel yanı.

Kitabın aldığı olumsuz eleştiriler genelde içinde az aksiyon olması ve espri barındırmamasına yönelik. Ama ikisi de tam olarak doğru değil. Evet, hikayelerin büyük bir kısmı boyunca Anton’un kendi kendine konuşmasını ve olaylar üzerine kafa patlatmasını okuyoruz. Ama bu esnada da pek çok şey öğreniyor, pek çok ipucu yakalıyoruz. Ayrıca kitapta yeteri kadar aksiyon sahnesi olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında gerçekten de çok zekice ve ince esprilere de sahip, birkaç yerde sesli güldüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat ikisi de dozunda. Bu biraz da beklentilerinizle alakalı bir durum. Öyle bir dönemde yaşıyoruz ki bir film, bir oyun ya da bir kitap çıkmadan önce onunla ilgili sayısız yoruma ve incelemeye ulaşma imkânımız var. Bu da merak ettiğimiz eseri elimize alamadan önce beklentilerimizin tavan yapmasına ve hakkında iyi olan birçok şeyi de önceden bitirip tüketmemize neden oluyor. Sonuç, kaçınılmaz hayal kırıklığı…

Benim bu kitaptan beklentim yepyeni bir yazarın yepyeni bir kurgusuyla tanışmak ve Moskova’da geçen bir şehir fantastiği okumaktı. Bunu da fazlasıyla aldım.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Bir sınav günü hatırası...

Doğup büyüdüğünüz yerin dışında araba sürmek nedense hep maceralı bir iş olmuştur. O yerde kaç yıl yaşarsanız yaşayın, mutlaka bilmediğiniz, hatta adını bile duymadığınız bir yer illa ki çıkar karşınıza. Ben de neredeyse on yıldır İzmir’de yaşamama rağmen konu araba sürerek bir yere gitmek olduğunda istisnasız her seferinde kaybolurum. Öyle böyle değil… Bornova’ya gidiyorum derken kendimi Karşıyaka yolunda bulan biri insanım ben. Suratta afallamış bir ifade, bakışlar Küçük Emrah modunda… Artık bu durumu o kadar kanıksadım ki, evden çıkarken acaba bu sefer nasıl kaybolacağım diye düşünmek âdetten oldu. En çok da kardeşim Metin’i Açık Öğretim sınavlarına götürürken yaşıyorum bu durumu. Kaybolmanın stresi tek başına yetmiyor, işin içine bir de sınava geç kalma telaşı eklensin ki iyice şenlikli hâle gelsin dermiş gibi…

Geçtiğimiz hafta sonu yine sınavlar vardı malumunuz. Ben de ailenizin şoförü olarak yine direksiyon başındaydım. Cumartesi günü sınav yeri Buca’daydı. Her nasıl olduysa giderken çok fazla sorun yaşamadık, ben de içten içe sevindim hatta. “Bu sefer kaybolmadım işte, ha-ha!” nidaları attım arabanın içinde. Sen misin erken konuşan? Biz o Buca’dan bir türlü çıkamadık! Artık nerede yanlış yöne saptıysam kendimizi ortasında boş bir lunapark bulunan, genişçe bir meydanda buluverdik. Etrafta ne bir tabela var, ne de bir yaya. Tabii ikimiz de yiğitliğe şokella sürdürmemek için hiç bozuntuya vermiyoruz, sanki her şey çok normalmişçesine konuşuyoruz, şakalar yapıyoruz o sırada. Kaybolduğumuzu birbirimize çaktırmıyoruz güya, öyle de zekiyiz!

Ben: “Metin, bak lunapark!”
Metin: “Aaa, ne güzel! Lunaparklara bayılırım.”

Lunaparkın etrafında zorunlu bir tur attıktan sonra (yol tek yöndü) meydanın solunda kalan başka bir ara sokağa sapıverdim. Aksi gibi buradaki yollar iyice dardı ve manevra yapmak biraz zordu. Neyse efendim, bir sağ, iki sol, sonra bir daha sağ derken karşımıza bir tek yön tabelası çıkıverdi. Mecburen takip ettik tabii ve o da ne? Lunaparklı meydan yine karşımızda!

Ben: “Metin, bak lunapark…”
Metin: “Aaa, ne güzel. Lunaparklara bayılırım…”

Lunaparkın etrafındaki mecburi turumuzu bir kez daha attıktan sonra bu sefer başka bir ara sokağa saptık. Bu yol yokuş aşağıydı ve içimden bir ses caddeye çıkması için yalv… öhöm… caddeye çıkacağını söylüyordu. Ama bu sefer de karşımıza bir dozer çıkıverdi, yol çalışması varmış. Pos bıyıklı, görevli bir amca kırmızı bir bayrak sallayarak üzerimize koşturdu.

Adam: “Yassah hemşerim! Geçemezsiniz! Yukarı dönün.”
Ben: “Abi biz yokuştan indik zaten. Aşağı inmek istiyoruz biz!”
Adam: “Olmaz! Yukarı didim!”

Kendisine en derin saygı ve sevgilerimizi sunarak (tabii ki içimizden) mecburen yokuş yukarı devam ettik. Az sonra kaçınılmaz olarak lunaparkın etrafındaki üçüncü turumuzu atıyorduk.

Ben: “Ay gene mi bu lunapark?!”
Metin: “Allah kahretsin bu lunaparkı! Lunaparklardan nefret ediyorum!”


Kurtulana kadar kaç tur attığımızı sormadığınız için şimdiden teşekkürler…

15 Nisan 2014 Salı

Şok Dalgası Süvarisi - Kitap İnceleme

Metis Yayınları, 1999, 274 Sf.
Çevirmen: İrma Dolanoğlu Çimen
Şok Dalgası Süvarisi bildiğimiz romanlardan biraz farklı. Bir maceradan ziyade bir fikir anlatıyor çünkü.

Nick Haflinger uzun zamandır sistemden kaçan ve sürekli kimlik değiştirerek farklı hayatlar süren biri. Kimi zaman mütevazı bir rahip rolünü üstleniyor, kimi zamansa havalı bir iş adamı. Kitap Nick'in yakalanmasıyla ve bir tür sorgu odasında sorgulanmasıyla başlıyor. Gelişmiş bilgisayar teknolojisi sayesinde Nick'i hafızasında geriye döndürüyorlar ve geçmişini tekrar yaşamasını sağlarken bunca zamandır nasıl kaçtığını keşfetmeye çalışıyorlar.

Kitabın en ilginç kısmı da burada ortaya çıkıyor. Yazar bu romanı 1975'te yazmasına rağmen ta o zamandan günümüzde kullanılan pek çok teknolojiyi inanılmaz bir isabetlilikle tahmin etmiş: internet, görüntülü telefon, solucan virüsler, 3D televizyon, cep telefonu ve daha neler neler. Okudukça şaşkınlığınıza şaşkınlık katılıyor. Neuromancer'dan 10 yıl kadar önce yazıldığını da hesaba katarsak cyberpunk türünün ilk atalarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Gelgelelim ne Nick'in başından geçen olaylar ne de bunca mucizevi teknolojik öngörü kitabı şahlandırmaya yetmiyor. Başta da belirttiğim gibi, bu bir fikir romanı ve yazar sayfalar boyunca baskıcı, sansürcü, yozlaşmış hükumetleri konu alıyor. Bu da sürekli olarak karakterler arasındaki uzun konuşmalar, konu arasındaki uzun metinler, araya eklenmiş haber metinleri (bunlardan bolca var) boyunca sürekli olarak bir eleştiri, bir fikir diktesi ile karşılaşmanıza neden oluyor ve çoğu zaman neden bahsedildiğini tam olarak kavrayamıyorsunuz. Bir de bazı şeyler hiçbir zaman tam olarak açıklanmıyor (4GH'ın açılımı nedir, bilen var mı?). Sanırım bunun nedeni kitabın aslında bir üçlemenin bağımsız devamı olması. Pek çok kaynakta kitabın üçlemeyle zayıf bir bağlantısı olduğu söyleniyor, belki de açıklanmayanlar birer göndermeden ibaret olabilir diye düşünmeme sebep oldu bu da.

Bir de çeviri hataları var ki zaten anlaşılması zor olan konuyu iyice bulandırıyorlar. Gerçi 90'lı yıllarda kısıtlı araştırma imkanlarıyla bu kitabı çevirmek çok çok çok zor olmuştur. O yüzden fazla eleştirmek istemiyorum, ama uyarmadı da demeyin.

Kısacası bitirdiğimde "İyi ki okumuşum, muhteşemdi!" de demedim, "Bu muydu yani? Tam bir vakit kaybı," da. Kitap bir şekilde kendini okutmayı başarıyor çünkü. Muğlak bir başlangıcı var ve biraz geç açılıyor ama her şeyi ustaca toparlamayı başarıyor. Yine de türün müdavimleri dışında herkese kolay kolay tavsiye edebileceğim bir eser değil.

6 Nisan 2014 Pazar

Oumpah-pah - Kitap İnceleme

YKY, 2014
192 Sf.
Yıllaaaar yıllar önce şimdi adını unuttuğum bir çocuk dergisinin (Bando ya da Milliyet kardeş olabilir) verdiği ek sayesinde tanışmıştım Oumpah-pah'la. O zamanlar kahramanımızın adı Kalınbeden'di tabii. Asteriks'in yazarı Goscinny ile çizeri Uderzo'nun birlikte imza attıkları ilk çalışma... Ta o zamanlarda bile Asteriks'in espri anlayışına ve görsel kalitesine sahip bu çizgi-romanı çok sevmiştim. Ne yazık ki ilk macerası dışındaki kitaplarını okumak kısmet olmamıştı. Bugüne kadar...

YKY sağ olsun, Kızılderili dostumuzun şimdiye dek basılan tüm maceralarını, eskizlerini ve çalışma notlarını içeren bu tek cildi dilimize kazandırmış. Kitabın hemen başında Goscinny ve Uderzo'nun tanışma hikayesinden tutun da Oumpah-pah'ın bugüne dek gün yüzü görmemiş ilk sayfalarına kadar güzel bir bölüm var. Bu kısımlardaki İngilizce-Türkçe çeviriler beni pek memnun etmedi gerçi, metinde yazanla bizim dilimize çevrilenler pek bir alakasızdı. Lakin yer darlığından dolayı böyle bir şeye başvurduklarını düşünüyorum.

Bu bölümlerin ardından Oumpah-pah'ın şimdiye dek yayınlanmış altı macerası karşılıyor bizleri. Hepsi birbirinden komik, eğlenceli ve her zamanki gibi küçük detaylarla dolu. Goscinny'nin tarihi olaylara gönderme yapma merakı ve tuhaf isimlere dayalı esprileri o zamandan kendini belli etmeye başlamış. Keza maceralarda da korsanlar, konuşan hayvanlar, batılıların tuhaf adetleri gibi pek çok Asteriks-vari şeyle karşılaşıyorsunuz okurken.

Kısacası, başından sonuna kadar yüzümde geniş bir sırıtışla okuduğum, kimi yerlerinde kahkaha attığım, bitirdiğimdeyse Şavaşavaların savaş çığlığını attığım (Yak yak yak yak!) harika bir derleme var elimizde. Goscinny ve Uderzo'nun tarzını seven herkese tavsiye olunur.

Yak yak yak yak yak!!

22 Ocak 2014 Çarşamba

John Scalzi Öyküsü Türkçede!

Yaşlı Adamın Savaşı serisiyle tanıdığımız yazar John Scalzi’nin ilk kez 2007 yılının şubat ayında Subterranean Magazine Online’da yayınlanan ve En İyi Alternatif Tarih hikâyesi dalında Sidewise Ödülleri’ne aday gösterilenMuhtemel Geleceklerden Mektuplar #1: Alternatif Tarih Araştırmaları Sonuçları öyküsü Türkçe olarak Kayıp Rıhtım’da!

Hatırlayacağınız üzere geçen yıl Scalzi ile yine yaş kutlaması sebebiyle bir röportaj gerçekleştirmiştik. Bu yıl da kendisiyle ilgili bir şeyler yapmak istedik ve bir öyküsünü çevirmeye karar verdik, kendisine ulaştık. Sizler için ilk kez 2007 yılının şubat ayında Subterranean Magazine Online’da yayınlanan ve En İyi Alternatif Tarih hikâyesi dalında Sidewise Ödülleri’ne aday gösterilen Muhtemel Geleceklerden Mektuplar #1: Alternatif Tarih Araştırmaları Sonuçları öyküsünde karar kıldık!

Umuyoruz bu güzide öyküyü sizler de seversiniz. Scalzi’ye yardımı ve izni için bir kez daha teşekkür edelim. Dilerseniz sözü daha fazla uzatmayalım ve öyküyü okumanız için sizleri BURAYA alalım!

İyi okumalar.

13 Ocak 2014 Pazartesi

Yazar Adaylarına Ustalardan Tavsiyeler


Yazar olmak zor, bu dalda ustalaşmak ise çok daha zor. Yine de hemen hemen her kitap kurdunun kalbinde kendi kaleminden dökülen satırları günün birinde basılı olarak görmek yatar. Küçük bir çoğunluk öyle veya böyle bunu başarır, geri kalanlarıysa o kadar şanslı değildir. Bunun pek çok sebebi olabilir: imkânsızlıklar, tembellik, korku… Ama en büyük nedenlerinden biri yol gösteren kimsenin olmamasıdır kuşkusuz. Çünkü, her ne kadar bazı kesimler aksini iddia etse de, bu iş mektepte ya da eğitici bir kitap okuyarak öğrenilmez.

Peki nedir bu işin sırrı? Mavi yerine kırmızı hapı yutmak mı? Havlunuzu yanınızdan ayırmamak mı? Yoksa saatte 88 mile çıkan DeLorean’ınızla geleceğe gidip ünlü yazarların bizim zamanımızda henüz basılmamış kitaplarını alıp onlardan önce basmak mı? (Hmm, bu fikir fena değilmiş) Tabii ki hayır. Ama kalkıp da burada sizlere ahkâm kesecek değiliz. Her işte de olması gerektiği gibi bu konuyu da ustalarına soralım dedik ve sizler için bu makaleyi derledik.

Kayıp Rıhtım 6. Yıl Projeleri kapsamında gerçekleştirdiğimiz bu dosyamızda, bakın yazarlar ne tavsiye etmişler. Özellikle bizleri kırmayıp görüşlerini sunan yerli yazarlarımıza sonsuz teşekkürler! Projemize ulaşmak için BURAYA tıklayabilirsiniz.

İyi okumalar!

8 Ocak 2014 Çarşamba

Kömür ateşi

İnsan ne dilediğine çok dikkat etmeli; özellikle de dilediği şeyin nerede ve nasıl gerçekleşebileceğini bilmiyorsa...

Ayıptır söylemesi, geçen cuma annem bize köfte pişirdi. Hani şu marketlerde satılan hazır köftelerden. Lakin bu etine solgun arkadaş her ne kadar kendisinin İnegöl köftesi olduğunu iddia etse damağımız bunun aksini gösteren sağlam delillere sahipti. Kısacası pek de memnun kalmadık. Bunun üzerine annem, “Hiçbir şey mangalda pişen etin yerini tutmuyor. Şöyle kömür ateşinde pişecek...” minvalinde bir şeyler söyledi, hepimiz de onunla hemfikir olduk.

Ertesi gün, yani cumartesi akşamı ise yemekte kereviz vardı. Erkek kardeşim Metin’le beraber sıkı bir Zeki Alasya & Metin Akpınar hayranı olduğumuz için “Erkek adam kereviz yemez!” repliğine de sonuna kadar bağlıyızdır. Başka repliklerini bilmiyoruz zaten, o derece... Velhasılıkelam yemek sofrasında soğuk savaş rüzgarları esiyordu o akşam. Bunun üzerine babam, “Çocuklara pizza söyleyelim bari,” dedi, biz de hevesle kabul ettik tabii. Ardından şöyle bol malzemelisinden bir tane sipariş verdik. Yarım saat sonra pizzalar kapımızdaydı. Hemen içeri aldık, masaya yerleştik, kapağı açtık ve... o da ne? Pizzanın altı ve kenarları kömür gibi olmuştu! Somurttuk, ettik, arada küfür dağarcığımızı geliştirdik ama aç olduğumuzdan ve beklemek istemediğimizden yedik onu yanık haliyle. Annemle babam da yedi bu arada, sanmayın ki bize özel...

Bir sonraki akşam yemeğimizin kağıt kebabı olması gerekiyordu (annem arada böyle deneysel şeyler yapmayı çok sever, çok hamarattır maşallah), fakat fırınımız çok ateşli bir delikanlı olduğundan tabaklarımızda duran şey daha çok kömür kebabıydı... “Vallahi tarifinde en az 1 saat pişirin yazıyordu!” deyip duruyordu annem, 30 dakikada kül olan yemeğe şaşkın şaşkın bakarak. Bir gün önceki tartışmadan dolayı, “Doğrudur, hiç önemli değil, canın sağ olsun,” benzeri cevaplar veriyorduk haliyle biz de. Boynumuz bükük, ağzımız buruk bir şekilde yangından kurtarabildiğimiz kadarını yedik yine...

Amaaa... Pazartesi günü pırasalar da modaya uyup yanınca, pilav da ona eşlik edip dibini tutturunca, üstüne bir de elektrik kesilince bizim makaralar da salınıverdi.

İhsan: (Tabağındakilerle oynarken) “Ne yediğimi bile göremiyorum.”
Metin: “Hepsi kapkara da ondan... karanlıkta gözükmüyorlar.”
Annem: “Hep Metin’in yüzünden! Pırasayı görünce somurttu.”
Metin: “Bak ya! Suç yine bana kaldı!”
Babam: (Hınzırca gülerek) “İtiraf et, gelip fırının altını sonuna kadar açtın, di mi?”
Annem: “Gitti güzelim pırasa!”
İhsan: “Valla ya... Güzel de kokuyordu halbuki, kokusunu almıştım.”
Annem: “Niye gelip bakmadın o zaman? Hep senin yüzünden!”
İhsan: “Haydaaa! Şimdi de suç benim mi oldu?”
Metin: (Parmağıyla beni göstererek) “Hahahahaaa!”
Babam: “Olsun, alıştık artık.”
Annem: “Ne demek şimdi bu?”
Babam: “Eh, üç gündür yanık yemek yiyoruz nasıl olsa “
Annem: “Hain adam! Yapmıyorum işte size bundan sonra yemek!” Kısa bir sessizlik... “Hep babanızın yüzünden!” Ardından ailecek atılan kahkahalar…


2 Ocak 2014 Perşembe

Çevirmenin Çemberi: Ötekiler Arasında


Jo Walton'un bol ödüllü kitabı (Hugo, Nebula ve BFS ödüllerini toparladı kendisi) Ötekiler Arasında, arkasında birbirinden değişik bir sürü hatıra bırakan bir çalışma oldu benim için. Kitabın kendisini herhangi bir kategoriye tam manasıyla oturtamadığımız için bu durum o kadar da şaşılacak bir şey değil elbette; çünkü bu roman, sayfaları arasında hem bir peri masalı, hem bir aşk hikâyesi, hem yazarının hayatından kesitler, hem fantastik öğeler hem de bilimkurgu romanlarına bir tür saygı duruşu içeriyor. (Bir de siz bilmeseniz de bir çevirmenin dramı yatıyor arkasında...)

Kitabımızın kahramanı Morwenna Phelps (kısaca Mori), perilerle konuşabilen ve hayattaki tek dostu kitaplar olan, on beş yaşındaki genç bir kız. Aynı zamanda da tıpkı annesi gibi Mori de bir büyücü; ama ellerinden şimşekler atan ya da asasıyla kıvılcımlar saçan büyücüler gelmesin hemen aklınıza. Çünkü kitabın içinde alıştığımızdan oldukça farklı bir büyü sistemi var. Yazarın kendi kurduğu cümlelerle açıklamak gerekirse:
"Hemen hemen her zaman büyünün varlığını inkâr edebilecek bir tesadüfler zinciri bulabilirsiziniz. Çünkü kitaplardaki gibi gerçekleşmez. Tesadüfler zincirini oluşturan şey büyünün ta kendisidir. Doğası böyledir. Parmaklarınızı şaklatarak bir gül yaratabilirsiniz ama bunun asıl nedeni uçakla geçen birinin tam o esnada düşürdüğü gülün elinize konmasıdır. Gerçek bir kişi, gerçek bir uçak ve gerçek bir gül vardır, ama elinizde bir gül tutuyor olmanızın sebebi büyü yapmamış olduğunuz anlamına gelmez."
Mori, yarı deli annesiyle girdiği büyülü bir savaş sonucunda topal kalmış ve ikiz kız kardeşini kaybetmiş biri olarak çıkıyor karşımıza. Evden kaçan Mori, onlar henüz yeni doğmuş bir bebekken kendilerini terk eden, fotoğraflar haricinde hiç görmediği babasının yanına sığınır. Fakat babasıyla aynı evde yaşayan üç tane de halası var ve kardeşlerinin evliliğini hiçbir zaman tasvip etmemiş olan halalar Mori'yi apar topar bir yatılı okula göndermekte gecikmez. Böylelikle küçük kitap kurdumuz kendisini büyüden ve perilerden tamamen soyutlanmış, kendisiyle hiçbir ortak yanı bulunmayan kızlarla dolu, hapishane benzeri bir okulda bulur. Ve olaylar gelişir, diyerek bundan sonrasını kitaba bırakıyorum ki hem sizi daha fazla sıkmayayım hem de okumak isteyenler beni sopalarla kovalamasın.


Ötekiler Arasında baştan aşağı fanastik ve bilimkurgu romanlarıyla dolu bir eser; çünkü Mori hiç durmadan kitap okuyan biri ve bitirdiği her kitabın beğendiği ya da beğenmediği yerlerini günlüğüne mutlaka not ediyor (Bu arada belirtmeyi unuttum, roman bir günlük şeklinde yazılmış). Aslında bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü yazar Jo Walton'ın asıl mesleği zaten kitap eleştirmenliği ve zekice bir biçimde en iyi olduğu şeyi romanına yedirmeyi başarmış. Hâl böyle olunca da kitabın neredeyse son sayfasına kadar adeta bir yazarlar geçidiyle karşı karşıya kalıyorsunuz. Kimler yok ki? Tolkien, Le Guin, Asimov, Zelazny, Silverberg, Heinlein, Delany ve daha onlarcası... Şahsen sevdiğim yazarların adını ve eserlerini görmek, "Acaba sonraki sayfada hangi yazardan/kitaptan bahsedecek?" diye merak etmek ve o romanlardan alıntılarla karşılaşmak benim için gayet eğlenceliydi.

Bunun dışında adını hiç duymadığım birkaç yazar ve çokça kitapla da karşılaştım çeviri boyunca. Ayrıca okumaya henüz fırsat bulamadığım birkaç eser hakkında da bilgi birikimim oldu. Jo Walton bunlardan bazılarını o kadar ballandıra ballandıra anlatıyor ki bir yerden sonra hepsini not alıp okunacaklar listenizi kabartırken buluyorsunuz kendinizi. Eğer siz de benim gibi bir kitap kurduysanız sırf bunun bile ne kadar zevkli bir şey olduğunu çok iyi tahmin edebilirsiniz zaten... 


İronik bir biçimde çeviriyi en çok zorlaştıran şey az önce keyifle bahsettiğim kitapların ta kendileri. Neden mi? Çünkü Ötekiler Arasında'da tamı tamına 154 tane farklı kitaptan bahsediliyor! Kimi adıyla, kimi yazarıyla, kimi bir alıntıyla, kimiyse bir göndermeyle anılan 154 kitap... Üstelik bunların sadece yarısı dilimize çevrilmiş durumda. Bunun yol açtığı iki zorluk vardı.

Birincisi, çevrilmiş kitaplar ve onlardan yapılan alıntılar. Ötekiler Arasında'nın asıl numarası önceden okuduğunuz kitaplara göndermeler yaparak hatıralarınızı kıpraştrımakta yattığı için bunları ülkemizdeki çevirilerine sadık biçimde yazmanız gerekiyor. Hatta mümkünse birebir aynı cümleyi almalısınız ki okuyan kişi o satırı daha önce de gördüğünü anında hatırlayabilsin ve kitap doğru etkiyi bırakabilsin.

Örneğin bir yerde granfalloon ve karass terimlerinden herkesin bildiği bir şeymiş gibi bahsediliyor; fakat bunların ne anlama geldiğini yalnızca Kurt Vonnegut'ın Kedi Beşiği adlı romanını okuyan biri anlar ve kitapta da ilk okuduğu çeviriye sadık olarak (granfalun ve karass imiş, bulana kadar ter aktı) görmek ister. Ya da ne bileyim, Gandalf'ın ettiği bir lafı Yüzüklerin Efendisi'ndeki hâliyle görmek ister. Veya Le Guin'in Mülksüzler romanı okumuş olan biri, Ansible adlı hayali cihazı bizdeki baskılardaki adıyla, yani Yanıtlayıcı olarak görmek ister. Aksi takdirde yazarın o noktada neden bahsettiğini, neye gönderme yapıldığını da anlayamaz zaten.

İşte bu yüzden çeviri boyunca sık sık (hemen hemen her sayfada) durup masamdan kalkmak, eski kitaplarımı karıştırıp birebir çevirileri bulmak, arada dalıp elimdeki kitabı okumaya devam ederek bol bol vakit kaybettikten sonra kendime söverek yeniden çeviriye dönmek, bir sayfa sonra ise aynı işlemi başka bir kitapla gerçekleştirmek rutin hâlini aldı bir yerden sonra. Tabii 154 kitabın hepsine de sahip değilim maalesef, o nedenle bol bol Kayıp Rıhtım'dan Hazal'ın, Yosun'un, Hakan'ın ve Tarık'ın da başının etini yem... öhöm... yardımını almak zorunda kaldım. Kendilerine buradan bir kez daha teşekkürler.

Allah'tan sadece isim olarak geçenlerde çok fazla sıkıntı yaşamadım, çünkü internet sağ olsun artık elimizin altından onlarca kitap sitesi var ve yazarların dilimize çevrilen eserlerine birkaç saniyede şıp diye ulaşabiliyorsunuz. Böyle bir imkân olmasaydı ne yapardım, düşünemiyorum bile. Herhâlde elimde bir listeyle kapı kapı, kütüphane kütüphane, sahaf sahaf dolanır dururdum. Siz de kitabı 2020 civarında falan okurdunuz muhtemelen...

İkinci zorluksa çevrilmeyen kitaplardaki üstü kapalı göndermeleri çözme kısmıydı. Mesela kitabın hemen başlarında Mori babasını Lazarus Long'a benzetiyor. İyi ama neden? Lazarus Long da kim, babasıyla ne alakası var? Uçurmuş herkes, o da kim oluyor, sen kimsin, kim bunlar? Çeviri yine orada bırakılır, internet alemine dalınır, sayfa sayfa araştırma yazısı okunur, arada eliniz çağımızın hastalığı Facebook'a kayar ve vakit kaybedersiniz. Sonra... "Heinlein'in ünlü karakteri Lazarus Long, Laz ve Long adında iki ikiz kız kardeşin babasıdır," cümlesini okumanızla beyninizde bir ampul yanar. Sevinçle çeviriye döner, bir güzel dipnot hazırlar ve kendinizden memnun bir şekilde işinize devam edersiniz. Ta ki bir sonraki sayfada benzer bir göndermeyle (Örn. "Robert Silverberg utancından yerin dibine geçmiş olmalı!") karşılaşıp "İyi de neden? Nedeeen?" nidaları eşliğinde başınızı masanıza tekraaaar tekrar vurmaya başlayıncaya kadar...


Ötekiler Arasında'nın bünyesinde çok sayıda kitap olunca dipnotlar da aldı başlarını gitti. Öyle ki bazı sayfaların yarısını dipnotlar kaplar hâle geldi. Baktım bu iş böyle olmayacak, durum dipnot arası kitap okumaya doğru gidiyor, tüm kitap isimlerini ayrı bir listede toplamaya karar verdim. Böylece kitabın sonundaki 154 maddelik listeyi hazırlamış oldum. "Hadi elim değmişken hangi yayınevlerinden çıktığını da yazayım bari," diyerekten işi bir adım ileriye taşıdım. Son olarak çevrilmemiş kitapların orijinal adlarını da ekleyip işin meraklılarına bir selam çaktım. Efendim? Kitapta hâlâ çok dipnot mu var? İşte bu iyileştirilmiş hâli, gerisini siz düşünün artık...

Jo Walton'ın dili oldukça sade olduğundan bu kitapta çok fazla kelime oyunuyla karşılaşmadım. İçlerinden en çok aklımda kalanı, "A nice niece from Nice ate a nice Nice biscuit and an iced bun..." tekerlemesi oldu. "Nice" kelimesinin çokluğuna dikkat edin efenim. Burada asıl amaç "Nice Niece" (Sevimli/Hoş/Tatlı/Şirin Yeğenim) tamlamasındaki ses uyumunu kullanarak ufak bir kelime oyun yapmak. Ama bunu Türkçeye çevirince ne ses uyumu ne de bir şey kalıyor tabii: "Nice'ten gelen tatlı yeğenim, tatlı bir Nice bisküvisi ve buzlu bir çörek yedi..." Oldu mu? Yooo... Picasso tablolarından farkı kalmıyor işte, yalan mı? Hadi çıkın bakalım işin içinden çıkabiliyorsanız... Bir de öyle bir şey bulmalısınız ki kitap boyunca sürekli kullanılan Nice Niece'in yerini de tutabilsin.

"Yarma Yeğenim... Yok, bu pek olmadı galiba. Zaten bisküviyle de uyumlu olması lazım. Hmmm... Ballı Yeğenim? Aybalam! Nice... Nays... Hays! Niye kafanı duvarlara vuruyorsun İhsan?" şeklinde ikinci benliğimle uzun uzun sohbetlerde bulundum aşağı yukarı 1 gün boyunca. Şizofrene bağladım, evet. Çaktırmayın, duymayayım.

En sonunda Yegâne Yeğen'den yola çıkarak şu cümleyi kurdum: "Yemen’de yetişen yegâne yeğenim Yemen’de yetişen yemişlerimi yedi..." Sonra da arkama bakmadan karanlıklara doğru kaçtım!

...diyorum, ve bir yazımı daha burada noktalıyorum. Umarım okurken siz de benim kadar keyif almışsınızdır. Sağlıcakla kalınız.

23 Aralık 2013 Pazartesi

Bizim televizyonun hâlleri...

Bazen oturma odamızdaki televizyonun kendine has bir karakteri varmış gibi hissediyorum. Çünkü öyle zamanlarda öyle şeyler söylüyor ki şaşırmamak, böyle düşünmemek elde değil. "Televizyon da konuşur muymuş canım!" demeyin hemen, hele bir dinleyin.

Doğum gününüzde pastanızı keserken televizyonunuz sizi alkışladı mı hiç? Bizimkisi annemi alkışladı. Peki yaptığınız espriye güldüğü oldu mu? Benim esprime gür bir kahkaha attı. Peki ya telefonunuz çaldığında "Alo?" dedi mi? Bizimkisi dedi. Vallahi! Ama bunlar birazdan anlatacağım anımız yanında hiçbir şey...

Annem ve erkek kardeşim kendi aralarında hafiften tartışıyorlardı. Sağ olsun, kardeşim Metin ders çalışma konusunda inanılmaz tembel biridir. Ancak biz hep beraber arkasından ittirip kaktırmalıyız, hatta onunla birlikte oturup beraber ders çalışmalıyız ki lütfedip 1-2 sayfa bir şeyler okusun. Kendisinin 25 yaşında olduğunu da belirteyim. Neyse efendim... Annem de o gün bundan iyice bezmiş olacak ki sonunda dayanamayıp, "Ben bu yaşımda oturup sana ders çalıştırmaya mecbur muyum?" diye bağırdı. Aynı anda televizyonumuzdan Kadir İnanır'ın sesi yükseldi: "Sadece çocuk doğurmakla anne olunnmazzz!" Bizim ikili kısa bir an sessizliğe bürünüp ardından kahkahalara boğuldu elbette.

Söyleyin bakalım, haksız mıyım şüphelenmekte?

17 Aralık 2013 Salı

Çevirmenin Çemberi: Gölge Oyunu


Bugün aklıma gelen ilginç bir fikirle (ya da ben öyle olduğunu umuyorum) çevirdiğim kitaplara dair hem eğlenceli hem de enteresan birkaç anektodu buradan paylaşmaya karar verdim. Tabii bunu yaparken kitabın içeriğinden çok çeviri sırasında karşılaştığım ilginçliklere, zorluklara ya da komik anılara değinmeye çalışacağım. Yani kalkıp da size "Çevirdiğim kitap şöyle güzel, mutlaka alın!" ya da "Şunu şöyle mükemmel çevirdim!" tarzı şeyler söyleyip de görgüsüzlük yapacak hâlim yok. Öylesi ne keyifli olur ne de samimi... Kısacası, "Madem çeviri yaparken blog tutamıyorum, ben de ikisini bir potada eritirim," dedim kendi kendime. Bakalım bu formül ne kadar tutacak. Hem ne demişler? Kadının fendi... Yok, bu olmadı sanki. Neyse, anladınız siz onu.

Efenim ilk yazım, her ne kadar üzerinden altı aylık bir zaman geçmiş olsa da, çevirdiğim ilk kitap olması sebebiyle Gölge Oyunu üzerine olacak. Ama ona geçmeden önce şunu belirtmek isterim ki kısa hikâye çevirmekle kitap çevirmek arasında hakikaten de çok büyük fark varmış. Kısa hikâyelerde en azından çalışmanızın aşağı yukarı ne zaman sona ereceğini görebiliyorsunuz. Öykü 10 sayfa mı? "Eh, 2-3 günde biter," dersiniz. Ama ya roman? 460 sayfalık o devasa kütle masanızın üzerine Dan! diye indi mi şöyle gürültülü bir şekilde yutkunmadan edemiyorsunuz. Hatta dizlerinizin üzerine çöküp saçınızı başınızı yolarken, "Allah'ım, ben ne çokomel yedim!" diye düşünmeniz bile olası. Efendim? Yok canım, ben hiç öyle şey yapar mıyım? Nereden çıkarıyorsunuz böyle şeyleri Allah aşkına? Meselaaaaa yaaani diyorum. Öhöm... Neyse efendim, lafı fazla uzatmadan kitaba geçeyim ben.



Bu kitapta beni en çok zorlayan iki şey oldu. Birincisi içerisinde 26 ayrı yazar bulunması; bu da otomatik olarak 26 ayrı üslup demek oluyor elbette. Tam yazarlardan birinin tarzına, kullandığı kelimelere ve diline alışmışken, karpuz kesip muhabbet edecek kıvama getirmişken hikâye oracıkta Pat! diye bitiveriyor ve karşınızda yepyeni bir yazar, yepyeni bir tarz ve yepyeni bir üslup buluveriyorsunuz. Sanki huyuna suyuna zar zor alıştığınız bir ev arkadaşınızın apar topar taşınması ve yerine yeni birinin gelmesi gibi... Bunun sonucunda da her şeye en başından başlamak zorunda kalıyorsunuz tabii. Kitap okurken son derece keyifli olan bu durum çeviri yaparken Bakırköy'e ve deli gömleğine daha sempatik bakmaya başlamanıza neden olabiliyor.

İkincisiyse Nijeryalı yazar Bayo Ojikutu ve güzide hikâyesi... İtiraf ediyorum, bu adamın yazdıklarından ilk başta hiçbir şey anlamadım. Kesinlikle ama kesinlikle hiçbir şey... Moralim bozuldu, kendime güvenim sarsıldı, hatta "Benden çevirmen olmazmış demek, İngilizcem yeteri kadar iyi değil," bile dedim içimden. Baktım olacak gibi değil, çareyi diğer çevirmen arkadaşlara sormakta buldum. Gelgelelim 1 saate yakın karşılıklı uğraşılarımız sonucunda onlarla da çıkamadık işin içinden. Ardından yazar bir arkadaşa sordum, o da çıkamadı. Üniversitede eğitmenlik yapan bir tanıdığıma sordum, o da olmadı.

Bunun üzerine Hakan'la beraber (magicalbronze) Tolkien çevirileri yapan ve akademik makaleler yazan ortak bir arkadaşımıza sormaya karar verdik. Tolkien'in dili zordur sonuçta; adam hem dil profesörü hem de bu konunun ustası. Neyse efenim... Söz konusu arkadaşla internet üzerinden başladık görüşmeye. İlk başta her şey güzeldi; sizli bizli, kibar kibar, "Ne demek efendim, bir faydam dokunursa benim için mutluluktur," tarzı cümlelerle konuşuyorduk. Sonra metni gönderdim, aradan şöyle bir yarım saat kadar geçti ve o akademik şahıstan aldığımız cevap şu oldu: "Bu cümleyi kuranın Allah belasını versin! Bir tarafım gibi olmuş!"

Dayanamadım, yazarı internetten araştırdım ve şaşırarak İngilizce öğretmeni olduğunu öğrendim. İşin ilginç tarafıysa bir öğrencinin öğretmeni hakkında yaptığı yorumdu:
"Söylediklerini hiç kimse anlayamıyor. Sorun konuşma ve yazma biçiminde... Bana verdiği ödevi deşifre edebilmesi için hem bir yazar hem de bir editör olan anneme göndermek zorunda kaldım. Onun bile ne yapmamızı istediğini anlaması bir buçuk saatini aldı."
Bunu da okuduktan (ve gözlerim yaşarana kadar güldükten) sonra sorunun benden kaynaklanmadığına iyice emin olup rahatladım. Zaten akabinde de editörüm ve değerli bir çevirmen dostumla birlikte üç kişilik bir Voltran kurup durumu bir şekilde çözdük. Ama aklımdan kolay kolay çıkmayacak bir anım oldu sayesinde...








Bu kısımda daha çok kitabın sadece Türkçesini okuduğunuzda fark edemeyeceğiniz şeylerden, ufak tefek çeviri oyunlarından bahsedeceğim. İşin biraz perde arkası kısmı gibi olacak anlayacağınız.

Gölge Oyunu'nu çevirirken en çok keyif aldığım kısım, birbirinden farklı meziyetlere sahip üstatların kelime oyunlarını dilimize kazandırmaya çalışmaktı kesinlikle. Düz bir metini çevirmek, sonra da anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde yeniden yapılandırmak kolaydır. Ama ses ve kelime oyunlarında aynı başarıyı göstermek kesinlikle şans ve kafa patlatma işi... Gölge Oyunu'nda da bunlardan bol miktarda vardı. Üzerinden çok fazla zaman (ve de kitap) geçtiği için hepsini hatırlayamıyorum maalesef. Ama en çok aklımda kalanlar şunlar:
  • Hey, Pete! Where is Re-Peat? "Tıpatıp" adlı öyküde birbirine iki kardeş kadar benzeyen, ikisinin de ismi Jack olan iki kuzenin hikâyesi anlatılıyor. Bunların bir de İngilizceyi çok iyi konuşamayan, göçmen bir komşusu var (bizdeki Arap Bacı diyeyim, siz anlayın). Neyse efenim, öykünün başlarında bu kadın Jack'e şaka yapmak amacıyla "Hey, Pete! Where is Re-Peat?" diyor. Repeat'le kastettiği şeyse "tekrar"... "Tekrarın nerede?" diyor ve ikizi kadar benzediği kuzenine gönderme yapıyor aklınca. Şimdi gel de bunu Türkçeye çevir! Kaç takla attım, kaç kere amuda kalktım hatırlamıyorum ama bu söylediklerimi "gerçekten" yaptığımı çok iyi biliyorum! (bkz. kendi kendini rezil eden çevirmen) En sonunda çocuğun gerçek adının Pete olmamasına dört kolla sarılarak o ismi tamamen değiştirme yoluna başvurdum. Böylece "Hey, Ben! Ben-zerin nerede?" gibi bir çeviri çıkmış oldu. Eh, "Hey, Rar! Tekrarın nerede?"den iyi olduğu kesin... :)
  • Kitapta Stephen King'in oğlu Joe Hill'in de bir hikâyesi var. Normalde babasının izinden gidip güzel korku romanları yazar kendisi, ama bu sefer çok şirin bir çocuk öyküsü yazmış. Yalnız öyküsünde "double negative" denen olguyu da kullanmış. Nedir double negative? Bir cümle içinde iki olumsuzluk anlamı veren ek kullanmak. Mesela, "There isn’t no cure for me," gibi... Bu cümlede hem isn't hem de no var, kısacası yanlış... 
    Hak verirsiniz ki (versiniz, verirsiniiiz) bunu birebir olarak Türkçeye çevirmenin imkânı yok. Aksi gibi bu durum birden fazla kez karşımıza çıkıyor ve hikâyede kilit bir rol oynuyor. Yani o cümlelerin yanlış olduğunu okuyucunun gözüne bir şekilde sokmak zorundasınız. 
    Bu yüzden bir kez daha bir çeviri oyununa başvurup hepsini devrik cümleye çevirdim. Ne kadar başarılı bir tercih olduğu tartışılır elbette...

    Bir de bir yerde kurgu hatası vardı; çıplak ayaklı bir çocuk "ayakkabılarını" çıkarıyordu. Onu da editörümden aldığım izinle değiştiriverdim. Sonra da "He-heyyt! Stephen King'in oğlunun hatasını düzelttim!" diye hava atasım geldi. Fakat evde benden başka kimse yoktu, ben de havamı kendime attım! Ama kendim beni pek kaale almadı nedense, o sırada çeviri yapmaktan beyni pelteleşmişti galiba... Nankör şey, hıh!
Her neyse... fazla teknik ayrıntıya girip sizi boğmadan burada bitireyim en iyisi. Velhasılıkelam, ilk olduğu için başlangıçta psikolojik anlamda zor ama ilerleyen sayfalarda zevkli bir çeviri oldu benim için. Bu vesileyle de hem buralara tekrar bir şeyler yazma hem de birkaç anımı sizinle paylaşma fırsatı bulmuş oldum. Umarım okuduklarınızdan memnun kalmışsınızdır. Olumlu dönüşler olursa bu tarz yazılara devam ederim belki... Ama belki.