30 Mayıs 2023 Salı

Yeni Çeviri: Şehir ve Şehir


Tuhaf Kurgu türünün aykırı çocuğu China Mieville'e Arthur C. Clarke Ödülü'nü kazandıran Şehir ve Şehir için yaptığım çeviri düzeltisi nihayet raflardaki yerini aldı.

Yaptığım düzeltmeler ve tamamladığım eksikler sayesinde kitap artık 100 sayfa daha uzun. Eskisi 283 sayfaydı, artık 384 sayfa oldu. Yaptığım düzeltmeler ve tamamladığım eksikler sayesinde kitap artık 51 sayfa daha uzun. Eskisi 332 sayfaydı, artık 383 sayfa. (Ben PDF’e göre konuşmuştum. Basılı hâlinde sayfa sayısı farkı daha az. O heyecanla acele etmişim, erken konuşmuşum. Kusura bakmayın.)

Çok heyecanlıyım bu kitap için. Normalde kendi çevirdiğim/düzelttiğim kitaplar için pozitif yorum yapmaktan kaçınırım, kendimi övmüş gibi görünmekten çekinirim ama Şehir ve Şehir gerçekten çok güzel oldu bu hâliyle. Kitap boyut atladı, şekil değiştirdi âdeta.

Peki, nedir bu kitabın olayı? Şöyle ki romanda Beszel ve Ul-Qoma adlı iki hayali şehir var. Bunlar sadece birbirine komşu olmakla kalmıyor, ama aynı zamanda caddeleri, sokakları, meydanları ve daha bir sürü bölgesi iç içe geçiyor. Sokaklar birbirini çaprazlama kesiyor. Meydanın bir yarısı bir şehre, öteki yarısı diğer şehre ait olabiliyor. Ve iki şehir halkı da birbirini pek sevmiyor. Ama asıl tuhaf olan birbirlerini "görmelerinin" yasak olması. Bir caddenin sağında Beszel, solunda Ul-Qoma vatandaşları yürüyor diyelim. Birbirlerine bakmaları yasak. Birbirlerini görmeleri bile yasak. Yanlışlıkla omuz omza çarpışırlarsa hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlar. Çünkü kanunlar böyle. Çünkü çocukluklarından beri böyle yetiştirilmişler.

Bakarlarsa, kanunları çiğnerlerse ne oluyor? İhlâl! Adını korku dolu fısıltılarla andıkları İhlâl gelip onları götürüyor. Ve bir daha onlardan kimse haber alamıyor. 

İşte böyle bir ortamda gizemli bir cinayet işleniyor. Bunu çözmekse başkarakterimiz Dedektif Tyador Borlu'ya kalıyor. Gelin görün ki katili yakalamak istiyorsa dedektifimizin bazı kuralları çiğnemesi ve iki şehrin çetrefilli kurallarıyla mücadele etmesi gerekecektir.

Kitap geçen seferki gibi yine Yordam Kitap etiketiyle çıkıyor. Ama bu sefer yeni kapakla. Düzeltilmiş çeviriyi okumak istiyorsanız yeni kapaklı baskısını tercih etmeye özen gösterin lütfen.

Kıyaslama yapabilmeniz için kitabın birkaç sayfasını paylaşıyorum aşağıda.

ESKİ ÇEVİRİ

NE SOKAĞI, ne de mahalleyi görebiliyordum. Etrafımız toprak rengi binalarla çevriliydi. Mahalleli uyanır uyanmaz üstüne ne bulursa geçirmiş, saçlar başlar darmadağın, ellerinde kahveleriyle pencerelerden sarkmış, bir yandan kahvaltılarını ederken, bir yandan da bizi seyrediyorlardı. Binaların ortasında kalan bu alan kim bilir ne amaçla açılmıştı. Maketten bir arazi gibiydi. Belki de burayı ağaçlandırıp bir de yapay göl konduracaklardı. Küçük bir koruluk vardı, ama fidanlar kurumuştu.

Çimenlerin arasından ayrık otları fışkırmıştı, iki tarafı kamyon altında ezilmiş çöplerle kaplı patikalar oluşmuştu. Etrafta çeşitli birimlerden polisler vardı. Buraya ilk gelen dedektif ben değildim -Bardo Naustin ve tanıdığım birkaçı benden önce gelmişti- ama içlerinde en kıdemli olanı bendim. Komiser yardımcısının arkasından, memur arkadaşların toplaştığı yere gittim. Fıçı şeklindeki çöp kovalarıyla çevrili bir kaykay sahasıyla, az katlı metruk bir yapının ortasında duruyorlardı. Uzakta rıhtımdan gelen sesleri duyabiliyorduk. Mahallenin gençleri, ayakta dikilen polislerin önündeki duvara oturmuştu. Martılar havada dönüp duruyor, yiyecek arıyorlardı.

“Müfettiş,” dedi biri. Başımı sallayarak dönüp baktım. Biri bana kahve ikram etti, ama istemedim ve görmem gereken kadının yanına gittim. Kaykay rampasının hemen yanında yatıyordu. Ölülerin dinginliği hiçbir şeye benzemez. Rüzgâr tıpkı bu kadının saçlarında dolaştığı gibi, bütün ölülerin saçlarında dolaşır, ama ölüler hiç tepki vermez. Kadın çok çirkin bir pozisyonda yatıyordu. Bacakları sanki kalkıverecekmiş gibi kıvrılmış, kolları da tuhaf bir şekilde bükülmüş, yüzü yere yapışmıştı.

Genç kadının, tepesinde topladığı kahverengi saçları, topraktan fışkıran otlara benziyordu. Neredeyse çıplaktı. Sabahın ayazında kadını bu halde görmek, insanın tüylerini ürpertiyordu. Külotlu çorabı kaçmıştı. Topuklu ayakkabılarının teki ayağındaydı. Ayakkabının diğer eşini aradığımı gören bir kadın polis, uzaktan bana el salladı. Ayakkabının başında duruyordu.

Ceset bulunalı ancak birkaç saat olmuştu. Ölen kadına baktım. Pislik içindeydi, nefesimi tuttum, yüzünü görebilmek için yere doğru eğildim, ama görebildiğim tek şey açık kalmış bir gözdü.

“Shukman nerede?”

“Daha gelmedi, Müfettiş…”

“Biriniz arayın, söyleyin elini çabuk tutsun.” Parmağımla saatime vurdum. Olay yeri denen şey, benden sorulurdu. Patolog Shukman gelene kadar, kimse cesedi yerinden oynatamazdı. Yapılacak başka şeyler de vardı elbette. Etrafı kontrol ettim. Burası gözlerden uzak bir yerdi. Çöp konteynerleri bizi saklıyordu,ama mahallenin her yerinden, böcekler gibi, üstümüze yönelen bakışları hissedebiliyordum. Sanki etrafımız sarılmıştı.

Yan yana iki çöp konteynerinin durduğu yerde, paslı zincirlerin yanında ıslak bir şilte vardı. “Şilte kadının üstündeydi.” Konuşan, Lizbyet Corwi’ydi. Lizbyet, daha önce de birkaç kez birlikte çalışma fırsatı bulduğum zeki bir kadındı. “Pek de iyi saklayamamışlar aslında, bir çöp yığını gibi görünsün istemişler, herhalde.” Cesedin çevresinde, dikdörtgen şeklinde bir koyu toprak izi gördüm, ıslak şiltenin iziydi bu. Naustin yere çömelmiş, toprağı inceliyordu.

“Çocuklar bulmuş,” dedi Corwi.

“Nasıl bulmuşlar?”

Corwi topraktaki pati izlerini gösterdi. “Kedinin bir şeyleri tırmaladığını görmüşler. Ne olduğunu anlayınca da tabanları yağlamışlar, sonra da polisi aramışlar. Bizimkiler geldiğinde…” Corwi, daha önce görmediğim iki devriye memuruna baktı.

“Cesedi yerinden mi oynatmışlar?”

Corwi başını salladı. “Yaşıyor mu diye kontrol etmek istemişler.”

“Adları ne bunların?”

“Shushkil ve Briamiv.”

“Kadını bulanlar da bunlar mı?” Duvara tünemiş çocukları gösterdim. İki kız, iki oğlan vardı. On beş yaşlarındaydılar. Soğukkanlı bir şekilde oturmuş, önlerine bakıyorlardı.

“Evet, serseriler işte.”

“Sana da sabah sabah iş çıktı.”

“Toplum hizmeti fedakârlık ister, değil mi ya?” dedi Corwi. “Belki de ayın keşini seçmek için toplanmışlardır. Sabah yediye doğru gelmişler buraya. Kaykay sahası ona göre ayarlanmış besbelli. Birkaç yıl önce yapılmış burası. Mahallenin gençleri sıraya bindirmişler işi. Gece yarısından sabah dokuza kadar serseriler, dokuzdan on bire kadar çeteler, on birden gece yarısına kadar da kaykaycılarla patenciler kullanıyormuş.”

“Üstlerinden bir şey çıktı mı?”

“Oğlanın birinde küçük bir çakı bulduk. Ama çok küçük. Onunla fare bile kesemez. Oyuncak gibi bir şey. Hepsi de tütün çiğniyor. Başka bir şey yok.” Corwi omuz silkti. “Duvarın dibinde bulduğumuz esrar
onların değil, ama etrafta onlardan başka kimse de yoktu.”

Öbür polisin elindeki torbayı gösterdi. Torbanın içinde reçineyle kaplı minik ot demetleri vardı. Bu otun sokaktaki adı Feld, bilimsel adı ise Catha edulis idi. Tütün ve kafeinle güçlendirilip sakız gibi çiğneniyor, içindeki uyuşturucu madde dil altından kana karışıyordu. Üç ismi vardı: Ona ana vatanında khat, İngilizcede kedi anlamına gelen cat, bizim dilimizde ise feld deniyordu. Otu kokladım. Çok kalitesizdi. Ceketlerinin içinde tir tir titreyen dört gencin yanına gittim.

N’aber, polis?” dedi içlerinden biri. Oğlan Besz aksanlı hip-hopvari bir İngilizceyle konuşuyordu. Gözlerime baktı, rengi atmıştı. O da, yanındaki arkadaşları da pek iyi görünmüyordu. Oturdukları yerden kadının cesedini görmeleri mümkün değildi, ama yine de o tarafa bakamıyorlardı.

Feldi bulduğumuzu anlamışlardı, onlara ait olduğunu düşündüğümüzü sanıyorlardı. Hiçbir şey söylemeden kaçarak uzaklaşabilirlerdi.

“Ben Müfettiş Borlu,” dedim. “Ağır Suçlar Birimi (ASB).” İlk adımın Tyador olduğunu söylemedim. Tam arada bir yaştaydım, ilk adıyla hitap edilmek için çok yaşlı, ergen çocuklarla teklifsizce konuşmak içinse çok gençtim.

***

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ, YENİ ÇEVİRİ

NE SOKAĞI ne de siteyi doğru dürüst görebiliyordum. Etrafımız toprak rengi binalarla çevriliydi. Mahalleli saçları başları darmadağınık vaziyette ve ellerinde kahve fincanlarıyla pencerelerden sarkmış, bir yandan kahvaltılarını ederken diğer yandan da bizi seyrediyorlardı. Binaların arasında kalan açık arazi bir ara elden geçirilmişti. Bir golf sahasına benziyordu. Ya da küçük bir çocuğun kum havuzuna. Belki de burayı ağaçlandırıp bir de yapay göl konduracaklardı. Küçük bir koruluk vardı ama fidanlar kurumuştu.

Çimenleri ayrık otları bürümüş, üzerleri kamyon tekerleği izleriyle yol yol olmuştu. Çer çöpün arasında taş döşeli yürüme yolları gözüküyordu. Etrafta çeşitli birimlerden polisler vardı. Buraya ilk gelen dedektif ben değildim –Bardo Naustin ile tanıdığım birkaç kişiyi daha görmüştüm– ama içlerinde en kıdemli olan bendim. Komiser yardımcısını takip ederek meslektaşlarımın büyük bir bölümünün toplandığı yere, terk edilmiş alçak bir kule ile fıçı şeklindeki çöp kovalarıyla çevrili bir kaykay sahasının bulunduğu noktaya gittim. Bir avuç çocuk duvarda oturuyor, onların önünde de polis memurları duruyordu. Martılar toplanan kalabalığın üstünde daireler çizip yiyecek arıyorlardı.

“Müfettiş,” dedi birisi. Onu başımla selamladım. Biri bana kahve ikram etti ama kafamı iki yana salladım ve görmek için geldiğim kadına baktım.

Kaykay rampalarının hemen yanında yatıyordu. Hiçbir şey ölüler kadar hareketsiz duramaz. Saçları rüzgârla hareket eder –tıpkı şu anda bu kadınınkilerin hareket ettiği gibi– ve hiçbir şeye tepki vermezler. Kadın çok çirkin bir pozisyonda uzanıyordu; bacakları sanki kalkıverecekmiş gibi kıvrılmış, kolları da tuhaf bir şekilde bükülmüştü. Yüzü yere yapışıktı.

Genç bir kadındı; başının iki yanından sallanan örgülü kahverengi saçları, topraktan fışkıran bitkilere benziyordu. Neredeyse çırılçıplaktı ve sabahın ayazında teninin pürüzsüz olduğunu, tüylerinin soğuktan ürpermediğini görmek üzücüydü. Üzerinde sadece kaçmış külotlu çoraplar ve topuklu ayakkabılarının teki vardı. Ayakkabının diğer eşini aradığımı gören bir kadın polis uzaktan bana el salladı. Ayakkabının başında nöbet tutuyordu.

Ceset bulunalı ancak birkaç saat olmuştu. Ölen kadına baktım. Yüzünü görebilmek için nefesimi tutup toprağa yaklaştım ama seçebildiğim tek şey açık kalmış bir gözdü.

“Shukman nerede?”

“Daha gelmedi Müfettiş…”

“Biriniz arayın, söyleyin elini çabuk tutsun.” Parmağımla saatime vurdum. Cinayet mahallinden ben sorumluydum. Patolog Shukman gelene kadar kimse cesedi yerinden oynatamazdı ama yapılacak başka şeyler de vardı elbette. Etrafı kontrol ettim. Ücra bir köşedeydik ve çöp konteynerleri bizi gözlerden saklıyordu, fakat bütün sitenin dikkatinin haşereler misali üzerimize üşüştüğünü hissedebiliyordum. Etrafta boş boş dolanıyorduk.

Arazinin kıyısındaki iki çöp kutusunun arasında, zincirlere dolanmış paslı demir parçalarının yanında ıslak bir şilte vardı. “Şilte kadının üstündeydi,” dedi Lizbyet Corwi adlı memur. Daha önce birkaç kez birlikte çalışma fırsatı bulduğum, zeki bir kadındı. “Cesedi pek iyi sakladığı söylenemez aslında, ama onu bir tür çöp yığını gibi göstermiş sanırım.” Ölü kadının etrafında dikdörtgen şeklinde, daha koyu bir toprak izi olduğunu gördüm. Şiltenin bıraktığı nemli iz olsa gerekti. Naustin yere çömelmiş, toprağı inceliyordu.

“Kadını bulan çocuklar şilteyi hafifçe kaldırmışlar,” dedi Corwi.

“Onu nasıl bulmuşlar peki?”

Corwi topraktaki küçük pati izlerini gösterdi. “Onu hayvanların pençelerinden kurtarmışlar. Karşılarındaki şeyin ne olduğunu anlayınca tabanları yağlamışlar, sonra da polisi aramışlar. Bizimkiler geldiğinde…” Corwi tanımadığım iki devriye memuruna bir bakış attı.

“Cesedi yerinden mi oynatmışlar?”

Corwi başıyla onayladı. “Hâlâ hayatta olup olmadığını kontrol etmek istedik dediler.”

“Adları ne bunların?”

“Shushkil ve Briamiv.”

“Kadını bulanlar da şunlar mı?” Başımla duvara tünemiş çocukları işaret ettim. İki kız, iki de oğlan vardı. On beş yaşlarındaydılar. Üşümüşlerdi ve başları öne eğikti.

“Evet, hepsi birer müptela.”

“Sabah dozlarını mı alıyorlarmış?”

“Adanmışlık diye buna denir, ha?” dedi Corwi. “Belki de ayın keşi olmaya falan çalışıyorlardır. Buraya sabah yediye doğru gelmişler. Görünüşe göre kaykay sahası ona göre ayarlanmış. Burası yapılalı sadece birkaç yıl oldu; eskiden burada hiçbir şey yoktu. Ama mahalleli daha şimdiden pistin hangi saatlerde kime ait olduğunu belirlemiş. Gece yarısından sabah dokuza kadar sadece müptelalar geliyor; dokuzla on bir arasında çeteler o günkü planlarını yapıyorlar; on birden gece yarısına kadar da kaykaycılarla patenciler kullanıyor.”

“Üstlerinden bir şey çıktı mı?”

“Oğlanların birinde küçük bir çakı bulduk. Ama harbiden küçük. Onunla bir sütfaresi bile kesemezsin, oyuncak gibi bir şey. Bir de hepsinde tütün vardı. Başka bir şey yok.” Omuzlarını silkti. “Üzerlerinden esrar çıkmadı; onu duvarın dibinde bulduk ama…” Tekrar omuz silkti. “Etrafta onlardan başka kimse yoktu.”

Meslektaşlarımızdan birine yaklaşmasını işaret etti, sonra da adamın elindeki torbayı açtı. İçinde reçineyle kaplı, küçük ot demetleri vardı. Bu otun sokaktaki adı feld idi. Catha edulis bitkisinin bir tür melezinin tütün, kafein ve daha sert maddelerle güçlendirilmesiyle elde ediliyordu ve fiberglas ya da benzer bir maddeyle diş etlerinizi aşındırıp kanınıza karışmasını sağlıyordunuz. İsmi üç farklı dilde yapılmış bir kelime oyunundan ileri geliyordu. Ana vatanında ona khat diyorlardı. İngilizcede “kedi” anlamına gelen cat kelimesinin bizim dilimizdeki karşılığıysa feld idi. Otu kokladım. Çok kalitesizdi. Kabarık ceketlerinin içinde tir tir titreyen dört gencin yanına gittim.

“N’aber aynasız?” dedi oğlanlardan biri, İngiliz hip-hop jargonunun Besź dilindeki karşılığıyla. Başını kaldırıp gözlerime baktı ama yüzü solgundu. O da arkadaşları da pek iyi görünmüyordu. Oturdukları yerden kadının cesedini görmeleri mümkün değildi, ama yine de o tarafa bakamıyorlardı.

Feld ’i bulduğumuzu, onlara ait olduğunu anladığımızı biliyor olmalıydılar. Hiçbir şey söylemeden kaçıp gidebilirlerdi.

“Ben Müfettiş Borlú,” dedim. “Ağır Suçlar Birimi.”

Ben Tyador , dememiştim. Bu yaştaki insanları sorgulamak zordu; asıl isimleriyle hitap edilmek, üstü kapalı laflar ve oyuncaklar için fazla yaşlı ama bir görüşme sırasında direkt muhatabınız olamayacak kadar da gençtiler.



27 Mart 2023 Pazartesi

Sansür: Yeniden Hortlayan Canavar

İngiltere'de saçma sapan bir edebiyat akımı başladı. Ölen ünlü yazarların kitaplarını "günümüz hassasiyetlerine göre" baştan yazıyorlar. Kelimeleri değiştiriyorlar. Cümleleri çıkarıyorlar. Yeni cümleler ekliyorlar. Yani resmen sansür uyguluyorlar.

Geçenlerde "Charlie'nin Çikolata Fabrikası" ve "Sevimli Dev" gibi ünlü çocuk kitaplarının yazarı Roald Dahl'ın eserleri "sakıncalı ifadelerden" arındırılmak için "düzeltildi."

Mesela Umpa Lumpalar artık "küçük adamlar" değiller. Onun yerine "küçük insanlar" olarak anılıyorlar. Bulut-Adamlar ise artık "Bulut-İnsanlar" diye geçiyor kitaplarda. Yayıncı bu değişikliği kitapları "cinsiyetçi ifadelerden arındırmak" için yaptığını söylüyor.

"Siyah" ve "Beyaz" kelimeleri de yine ırkçılık olmasın diye kitaplardan çıkarılmış. Yaman Tilki kitabındaki Tilki Bey’in de artık 3 oğlu değil, 3 kızı var.

Bunun yanı sıra kitaplara Roald Dahl’ın yazmadığı yeni satırlar da eklenmiş. "Cadılar" kitabında cadıların kel ve peruklu olduğundan bahseden bir paragrafın sonuna, “Kadınların kel olmasının birçok sebebi olabilir ve bunda hiçbir sorun yoktur,” şeklinde yeni bir bölüm eklenmiş mesela.

Bugün de benzer bir haber Agatha Christie için geldi. Yazarın Hercule Poirot ve Bayan Marple kitaplarındaki bazı ifadeler "modern okurlar rencide olmasın diye" baştan yazılıyor ve "sakıncalı görülen satırlar" çıkarılıyor.

Christie'nin kitaplarında bazı karakterlerin ırkçı sözleri ya tamamen kaldırılmış, ya da değiştirilmiş. Mesela "Nubyalı bir kayıkçıdan" bahsedilen bir satırda artık sadece "kayıkçı" yazıyor. Güzelliği ya da çirkinliği ifade etmek için kullanılan "siyah" ve "beyaz" kelimeleri de bütünüyle silinmiş.

Akla George Orwell'in 1984 romanındaki şu satırları geliyor:

"Bütün kayıtlar ya yok edilmiş ya da çarpıtılmış, bütün kitaplar yeniden yazılmış, bütün resimler yeniden yapılmış, bütün heykeller, sokaklar ve yapılar yeniden adlandırılmış, bütün tarihler değiştirilmiş. Üstelik bu işlem her gün, her dakika uygulanmaya devam ediyor. Tarih durdu. Parti'nin her zaman haklı olduğu sonsuz bir şimdiden başka bir şey yok."

17 Aralık 2022 Cumartesi

Soykırım Gibi Çeviri

Ender Serisi'nin üçüncü kitabı olan Soykırım'ın çevirisini nihayet bitirdim. Ama ben de bittim. Sanırım "2312" (Kim Stanley Robinson) adlı devasa bilimkurgu romanından sonra çevirdiğim en zor kitap buydu.
 
Aslında 2312 kadar bilimsel açıklama yoktu içinde, onun kadar ağır da değildi. Filotlar ve çalışma presipleriyle ilgili sayfalarca süren, karmaşık açıklamaları saymazsak tabii. O kısmı gerçekten zorluydu. 

Mesonlar, atomlar, nötronlar falan derken "filot" adını verdiği yeni olguyu bildiğimiz fizik kurallarının içine katmayı ve yepyeni bir fiziksel düzen kurmayı hedeflemiş yazar.

Ama bir önceki kitabında kime insan denir, kime uzaylı tartışmasından yola çıkan Card bu sefer işi bir adım ileriye götürüp tanrı nedir, kime tanrı denir konusunu irdelemiş. Batı ve Uzak Doğu dinlerini ayrı ayrı ele alıp bunları birbirleriyle çarpıştırmış. İnancı sorgulamış. 

Öyle olunca da felsefi ve teolojik tartışmaların bol bol döndüğü, 600 sayfalık bir roman çıkmış ortaya. 3 ayda bitiririm dediğim kitabın çevirisini 6 ayda zor tamamladım.

Özetle, beynim yandı 😅 Muhtemelen seneye Pegasus Yayınları'nda...

14 Eylül 2022 Çarşamba

Destekli sallamanın faydaları

2009 senesinde “Eve Dönüş” adlı bir hikâye yazmıştım. Nükleer kıyamet sonrası bir dönemde, İstanbul’un yıkıntılarında geçiyordu. Cesur isimli bir arayıcının Bağdat Caddesi’nin yıkıntılarında bulduğu köle bir kızı ailesine götürme çabalarını konu alıyordu.

Bir noktada Cesur ve küçük kızın karşıya geçmesi, Kapalı Çarşı’nın altındaki yeraltı kentine ulaşması gerekiyordu. Ama bir sorun vardı: Üç köprü de yıkılmıştı. Boğazın altından geçen tüp geçidi de zombiler ve dev sıçanlar basmıştı.

Dikkatinizi çekerim, “üç köprü de” dedim. Şimdi, ne var bunda diyebilirsiniz. Ama bu öyküyü yazdığımda İstanbul’da sadece iki köprü vardı. Üçüncünün inşaatına ta 2012 yılına kadar da başlanmamıştı.

Hadi bu çok önemli değil. İstanbul boğazına üçüncü bir köprü yapılacağına dair söylentiler ben lisedeyken bile (90’larda yani) konuşulurdu. Ama işin ilginç tarafı yazdığım hikâyede boğazın sularının altından geçen iki tüp geçitten bahsetmiş olmam.

Ne ilginçtir ki bu tüp geçitlerden biri Üsküdar civarından başlayıp Karaköy’e gidiyor. Yani yaklaşık olarak Marmaray tüneline yakın bir güzergâh izliyor; başlangıç noktası aynı, bitiş noktası farklı. Ama asıl şaşırtıcı olan ve bana tebessüm ettiren şey, yazdığım ikinci tüp geçidin izlediği yol. İstanbul limanının oradan başlayıp Kennedy Caddesi’ne, Sultanahmet Camii’nin alt tarafına çıkıyor. Yani tamı tamına Avrasya Tüneli’nin izlediği yolun tıpkısının aynısını takip ediyor. Hikâyede bu güzergâhı ayrıntılı olarak belirtmişim üstelik.

Çok iyi hatırlıyorum, hikâyeyi yazarken İstanbul haritasını açmış ve olası köprü ve tünel noktalarını kendimce hesaplamaya çalışmıştım. Gerçeğe yakın olsun istiyordum. Ama bu kadar isabetli olacağı hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Dün gece kafama takıldı, acaba ne kadar tutturdum diye bir bakayım dedim. Sonucu görünce hem çok şaşırdım hem de mutlu oldum :)

Bu da böyle bir anımdır.

7 Eylül 2022 Çarşamba

Babamın bilimkurguyla imtihanı


Babam geçen gün çeviriyle ilgili yaptığım paylaşımı okumuş. Yanıma gelip, "Ne çeviriyorsun sen şimdi? Konusundan biraz bahsetsene," dedi.

"Şimdi baba... Nasıl anlatsam ki? İnsanlar uzaya çıkmış, tamam mı? Bir sürü gezegeni kolonileştirmişler. Bir gezegen var, halkı komple Çinli."

"Allah Allah... Eee?"

"Bu Çinlilerden bazıları tanrılarla konuşabildiklerini iddia ediyorlar."

"Tövbe tövbeee..."

"Kötü bir şey yaptıklarında günah çıkarmak için temizleniyorlar, ellerini kanatıncaya kadar yıkıyorlar, derileri soyulana kadar keseleniyorlar falan."

"Eee?"

"İşte şimdi bir kız var. Adı Qing-jao."

"Kim ne???"

"Qing-jao. Bu kıza babası çok önemli bir vazife verdi. Eğer kız başarırsa babası büyük bir şeref kazanacak, bu sayede de ölünce tanrılığa yükselebilecekmiş."

"Tövbe estağfurullah! Bu ne saçma kitap yahu! Niye tercüme ettiriyorlar oğlum bunu sana?"

"Öyle deme baba. Yazarı çok ünlü. 3 kez Hugo ödülü kazanmış."

"Ne ödülü ne?"

"Hugo."

"Hugo mu? Hugo şu şey değil miydi ya? Hani televizyonda oraya buraya zıplayan bir zibidi vardı..."

"Yok baba, bu Hugo o Hugo değil!"

"Hadi be siz de! Zibidiler.... Tövbe tövbe. Tövbe tövbe."

Babamın bilimkurguyla imtihanı, birinci perdenin sonu.

2 Temmuz 2022 Cumartesi

Balyemez


Osmanlıların ağır kuşatma silahlarına verdiği isimler çok hoş yahu!

Başka ülkelerden öğrenip, isimlerini sorup, nasıl anlıyorlarsa öyle kullanmışlar resmen. Kendi telaffuzlarına göre.

Mesela "Colubrina" denen küçük topun ismi bizde "Kolunburna" olmuş. Avrupa'da "Basilisco" ismiyle tanınan bir top bizde "Bacaluşka" olarak kullanılmış. Macarların “Szakállas” silahı olmuş size "Şakaloz." İtalyanların "Ballamezza" topuna da "Balyemez" demişler gitmiş.

Evliya Çelebi de durur mu hiç? Bu isimlerin aslında Türkçe olduğuna dair hikâyeler uydurmuş tabii hemen. Seyahatnamesinde düşmandan ele geçirilen bir balyemez topunun üzerinde bu silahı yapan kişinin baldan nefret ettiğini, ömründe ağzına bir kaşık bile bal sürmediğini ve o yüzden de bu topların bal yemez diye şöhret saldığını yazmış.

Belki bunları zaten biliyorsunuzdur ama çeviri yaparken karşıma çıktı. İlginç ve eğlenceli bir bilgi olduğunu düşündüğüm için paylaşayım dedim.

18 Nisan 2022 Pazartesi

Aptal Müteahhit...


Doksanlı yılların sonunda, bir gün rahmetli dedemlerin evinde oturuyoruz. O evin salonu epey geniş ve ferah bir yerdi. İçeriye iki tane yemek odası takımı sığardı, o kadar diyeyim ben size. Ama bir eksiği vardı: Elektrik prizi.

Dedem çok sert bir adamdı. Çok da gür bir sesi vardı. "Eşşoooğluuu..." diye bir bağırdı mı bütün mahalle duyar, apartmandaki komşular Ferit Bey gene sinirlendi diyerek en yakın mobilyanın arkasına siper alırdı.

Hatırlamadığım bir nedenden ötürü o gün salonda priz arıyorduk. Televizyonun yerini mi değiştirecektik neydi, öyle bir şey... Ama yok oğlu yok. Koskoca odada sadece odanın girişinin yanında iki tanecik priz var. Uzatma çekiyoruz, yetmiyor. Uzatmaları birbirine bağlıyoruz, bu sefer de her taraf kabloyla doluyor, anneannem kızıyor. Misafirlere çirkin gözükecek diye...

En sonunda patladım. "Yahu bu müteahhit de ne salak herifmiş! Koskoca salon yapmış, içine iki tanecik priz koymuş. Koysana şu duvarlara da. Aptal herif!" diye söylenmeye başladım.

Dedem birden sessizleşti. Dönüp ona baktığımda kızarıp bozardığını, kaşlarını hafiften çatmaya başladığını fark ettim.

O anda beynimin çarkları hızla dönmeye başladı. Bu apartman kimindi? Dedemin... Dedem emekli olmadan önce ne iş yapıyordu? Müteahhitlik... O zaman ben demin kime salak herif demiş oluyordum???

Kendime sorduğum her soruyla gözlerim giderek daha çok açılıyor, verdiğim her cevapla da ecel terleri döküyordum. "Dede..." dedim sonunda, fare gibi bir sesle.

"Efendim..." diye karşılık verdi dedem, davudî bir homurtuyla.

"Bu evi kim yapmıştı?" diye sordum, hafif hafif yana kaçarken. 

"BEN!" diye geldi cevap, tam da korktuğum gibi. Sonrasını anlatmama gerek yok sanırım. Çok şükür hâlâ yaşıyorum, hayattayım. Beden ve ruh sağlığım da az buçuk yerinde sayılır hamdolsun. O günden beri nerede bir priz görsem hürmetle yaklaşıyor, hâlini hatırını soruyorum. Müteahhit kelimesini duyunca da hafif bir ağlama krizi geçirdiğim oluyor. Ama iyiyim yani... Valla.

15 Nisan 2022 Cuma

Bayinizden ısrarla isteyiniz...


İngilizcede bir şeyi kesip biçip havalı kısaltmalar bulmak ne kadar kolay yahu. Orson Scott Card "computer interface implants" (bilgisayar arayüzlü implantlar) kelimelerinden "cifi" diye bir isim türetmiş mesela. Hem orijinal olmuş, hem de sci-fi (bilimkurgu) gibi okunan bir şey çıkmış ortaya.
 
Nasıl yapmış peki? Baş harflerini birleştirmiş sadece. Computer'ın "c"sini, inter-face'in "i" ve "f"sini, implant'ın "i"sini yan yana yazmış alt tarafı. Ben aynısını yapsam ne oluyor peki? "Bayi..." 

Gitti bütün karizma! 😅

18 Mart 2022 Cuma

Batman: Dünyadaki Son Şövalye | Kitap İnceleme


Batman: Dünyadaki Son Şövalye'yi nihayet okuyabildim. İhtiyar Logan'ın DC'deki karşılığı gibi olmuş.

Batman bir gün gözlerini Arkham'da açıyor, kendini hatırladığından daha genç buluyor ve yıllardır doktorların gözetiminde yaşadığını öğreniyor. Hiç Batman olmamıştır... Batman sadece deliliğinin ona oynadığı bir oyundur. Joker, İki Surat ve Penguen gibi azılı düşmanlarıysa tımarhane çalışanları... Alfred ona yıllardır tedavi gördüğünü, artık normale dönmenin vaktinin geldiğini söylüyor.

Ama Batman bu, böyle bir şeye körlemesine inanır mı hiç? O da başlıyor araştırmaya ve aslında işlerin hiç de Alfred'in anlattığı gibi olmadığını keşfediyor. Tam aksine, tıpkı İhtiyar Logan'daki gibi mahvolmuş bir gelecekte uyanmıştır Batman. Kötüler kazanmış, şehirler yıkılmış, tuhaf anormallikler topraklara hâkim olmuştur. Ve nasıl ki yaşlı Wolverine yanına kör Hawkeye'ı alıp o uğursuz topraklarda bizi bir gezintiye çıkarıyorsa, genç Batman de yanına cam bir fanusun içindeki Joker'in kellesini alıp başlıyor buraları dolaşmaya.

İlk cilt kanımca aralarındaki en iyisiydi. Maceraya giriş, bir sürü gizem unsuru, Joker'le karşılaşmak, kafada deli sorular...

İkinci ciltte bu topraklarda tam bir tur atıyor, DC evreninin yeni ve eski karakterlerinin (bazıları o kadar eski ki göndermeleri anlamak için internetten araştırmam gerekti) başlarına gelenleri görüyor ve sonunda Gotham'a geri dönüyoruz.

Üçüncü ve son ciltteyse Batman'in bu distopik dünyanın baş kötüsü olan Omega'yla savaşmasını okuyoruz. Açıkçası Omega'nın kim olduğunu daha en başından doğru tahmin ettiğim için bu ciltte yaşananlar bana o kadar etkileyici gelmedi. Yine de o son sahneyi sevdim. Klasik maceralar arasına koymam belki ama okuduğuma da kesinlikle pişman değilim bu seriyi.

Yeni 52'den tanıdığımız Snyder ve Capullo ikilisi yıllar sonra bir araya gelip gene güzel bir iş çıkarmışlar. JBC Yayıncılık her zamanki gibi muazzam bir baskı kalitesiyle buluşturmuş bu ciltleri bizlerle. Emre Taşkıran'ın çevirisi ve Aslı Dağlı'nın editörlüğü de her zamanki gibi dört dörtlüktü. Hepsinin ellerine sağlık.

Son olarak sevgili Ertan Ergil'e hem teşekkürlerimi hem de özürlerimi gönderiyorum buradan. Bana bu ciltleri inceleme yazmam için yollamıştı. Ama ben ailevi sağlık sorunları nedeniyle ona sözümü tutamadım. En azından bu şekilde yorumumu ve tanıtımımı yapayım bari dedim ben de.

19 Şubat 2022 Cumartesi

İsimsizin Çocukları | Kitap İnceleme

Akılçelen, 2021, 170 Sf.
Çevirmen: Deniz Evliyagil
Editör: Selcan Yıldız
Bu kadar ince bir kitap nasıl hem bu kadar dolu hem de bu kadar eğlenceli olabilir? İnsan Sanderson'a her seferinde biraz daha hayret ediyor doğrusu...

İsimsiz'in Çocukları, Magic: The Gathering adlı ünlü kart oyunu için yazılmış kısa bir roman aslında. Ama Magic hakkında hiçbir şey bilmeniz gerekmiyor. Wizards of the Coast, Sanderson'dan kendileri için yepyeni bir karakter yazmasını istemiş ve ona sınırsız yetki vermiş. Ünlü yazar da bu kısa ama doyurucu romana imza atmış.

Kitap Yaklaşımlar adlı, karanlık ve kasvetli bir diyarda geçiyor. Buranın halkı Batak'tan geldiklerine inanan ve ölülerini yine onun sularına bırakan insanlardan oluşuyor. Köylerin etrafı her türden iblis ve canavarla dolu. Ama içlerinden biri kısmen şanslı, çünkü Tacenda ve Willia adlı iki kutsanmış koruyucuları var. Bu ikiz kız kardeşlerden Tacenda çok güçlü bir sese sahip ve şarkılarıyla canavarları köyden uzak tutabiliyor. Cesur Willia ise çok güçlü bir kılıç ustası. Ama ikisinin de bir laneti var: Tacenda gündüzleri, Willia ise geceleri bütünüyle kör oluyor. Yine de bu durum onları nöbetleşe olarak köyü korumaktan geri bırakmıyor.

Ancak günün birinde Fısıldayanlar adlı yeşil hayaletler köye musallat olur, Tacenda'nın şarkısı onları kaçırmayı başaramaz ve Willia ölür (sürpriz bozan değil, korkmayın; daha ilk sayfalarda oluyor bu olay). Koskoca köyden geriye bir tek Tacenda kalır. Genç kız bu olayın sorumlusunun o topraklara yeni taşınan ve köyün efendisi olarak bilinen gizemli adam olduğundan emindir. Böylece intikam almak için adamın konağının yolunu tutar...

Açıkçası kitabın ilk 20 sayfasını zor okudum. Ağlayıp duran Tacenda, yavaş ilerleyen kurgu, kasvetli bir atmosfer, keder, keder, keder... Derken sahneye kitabın kapağında boy gösteren Davriel Cane giriyor ve kitabın bütün gidişatı bir anda değişiveriyor.

Davriel son yıllarda okuduğum en eğlenceli karakterlerden biri. Karizmatik, zeki, soğukkanlı ve... son derece tembel. Tek istediği çay içip uyumak ve rahat bırakılmak. Etrafında olan hiçbir şey umurunda değil. Pek çok şeye muktedir olmasına rağmen şekerleme yapmaktan başka bir şeyle ilgilenmiyor. Aslında çok büyük bir yeteneği yok; tek kabiliyeti insanların zihinlerine girip onların büyülü güçlerini kısa bir süreliğine çalmak. Bir de iblislerle çok zekice anlaşmalar imzalamak... O yüzden etrafı ruhunu almak için sırada bekleyen ama bu esnada anlaşma sona erene kadar ona çeşitli şekillerde hizmet eden bir sürü ifrit ve iblislerle dolu.

Ve ne var biliyor musunuz? Bütün bu saydığım karakterlerin hepsi birbirinden renkli, sevilesi ve ilginç tiplemeler. Sanderson şu kısacık kitabın içine bu kadar detaylı, eğlenceli ve bol karakteri nasıl yerleştirmiş diye şaşırmadan edemiyorsunuz okurken.

Kitabın çevirisi de gayet iyi ve akıcı. Deniz Evliyagil ve Selcan Yıldız çok iyi bir iş çıkarmışlar. Akılçelen'in önceki eserlerinde yaşadığım sıkıntıların hiçbiri gözüme çarpmadı. Birkaç ufak yazım hatası dışında çok temiz bir çeviri olmuş. İkisinin de ellerine sağlık.

Özetle Davriel'i çok sevdim. Olayları bir onun gözünden, bir Tacenda'nın bakış açısından okumak da epey keyifliydi. Heyecanı, espri dozu, merak unsuru dozunda, eğlenceli bir kitap oldu benim için İsimsiz'in Çocukları. Sanderson sevensen herkese tavsiye ederim.