Kısa hikayelerim ile trajikomik anılarımın buluşma ve kendi aralarında kaynatma noktası...
15 Temmuz 2023 Cumartesi
Bir İzmirlinin 42 Derece Hava Sıcaklığıyla İmtihanı
* Sevgili günlük. Bugün küvette yüzme talimi yapmaya karar verdim. Tozlu bavullarımın birinden mayomu bulup çıkardım. Bir güzel üstüme geçirdim. Ama biraz şişmanlamış mıyım ne? Küçük geldi sanki… Neyse! Asıl sorun o değil. Asıl sorun iki sene önce küveti söktürüp yerine duşakabin taktırmış olmam! Yine de bir deneyeyim dedim, belki başarırım. Ama birkaç dakika boyunca duşakabinin zemininde AYIBALIĞI gibi debelenip yuvarlanınca vazgeçtim. Hayır, bir de ayaklarım kapılara çarpıyor, hepten ayı gibi böğürüyorum. Gerçekten şişmanlamışım galiba, ühü! BU SICAKLAR BENİ ÇILDIRTACAK!
* Ulan günlük! Hava durumu haklı çıktı! Havaları bol olmayasıcalar! Bugün gerçekten de 42 derece! Dışarıda tam bir cehennem sıcağı var. Serinleyeyim diye camı açıyorum, 220 derecede önceden ısıtılmış fırın kapağını açmış gibi oluyorum mübarek! Emektar vantilatörümün de kendine hayrı yok. En üst dereceye getirip tam karşısında duruyorum ama ne fayda?! Son nefesini verir gibi, ince ince soluyor pezevenk! Yok yok, buna bir hâl çaresi bulmam şart. BU SICAKLAR BENİ ÇILDIRTACAK!
* Günlük… Buzdolabının kapağını açıp karşısında oturma fikrim bütün yemeklerimin bozulmasıyla sona erdi. Hayvan gibi terlemeye devam etmem yetmiyormuş gibi şimdi bir de aç kaldım, böhü! Evde mayoyla dolaşma fikrim de aynada kendimi gördüğüm an yaşadığım hüsran ve depresyon tarafından itinayla sona erdirildi. Mayom o kadar küçük geliyor ki harbiden ayıbalığına benziyorum lan! Artık hem aç, hem terli, hem de depresyondayım. BU SICAKLAR BENİ ÇILDIRTACAK!
* Günlük. Evde donla dolaşmaya karar verdim. Çok rahat! Hem de mayomdan daha bol… Daha önce neden aklıma gelmediğine şaşıyorum. Hay donumla bin yaşayayım, hahayt! Gerçi balkona çıktığımda karşı apartmandaki komşunun bakışlarından biraz rahatsız olmadım değil. Kapıcı Rüstem Efendi de kapıyı öyle açınca bana biraz ters baktı sanki. Ama ne var canım?! Deniz kenarında da mayoyla dolaşmıyor muyuz? Ha mayo, ha don! Biri renkli, biri beyaz. Ne olmuş yani? Normalleştirmek lazım böyle şeyleri azizim, normalleştirmek. Bir de şu açlık işine bir çare bulabilsem… Bu havada markete gidilmez ki! BU SICAKLAR BENİ ÇILDIRTACAK!
* Ah be günlük, sorma başıma gelenleri… Dün donumla salonda otururken şu normalleştirme fikri çok kafama yattı. Ben de bunun üzerine bugün markete donla gitmeye karar verdim. Hem orada klima da vardır! Sonuçta ha mayo, ha don, değil mi?
Değilmiş…
Tam da 42 derece hava sıcaklığına rağmen sokaklarda püfür püfür dolaşmanın tadına varmak üzereydim ki birisi arkamdan 42 numara ayakkabısını kafama küt diye geçiriverdi! Ne oluyoruz demeye kalmadan kendimi komşularımın sevgi dolu darbeleri altında dayak yerken buldum. “Yapmayın, etmeyin, bunları normalleştirmemiz lazım!” diye bağırsam da sıcaktan zaten gözü dönmüş olan mahalleli ağzımı burnumu normalleştirmeye kalkınca çareyi topuklarım donuma vura vura kaçmakta buldum ben de.
Baktım, caminin önünden geçiyorum. Allah’a sığınıp daldım içeri. Ne bileyim ben bugünün cuma olduğunu günlük!? Sıcaktan akıl mı kaldı insanda?? İçeriye girmemle cuma namazı için toplanmış cemaatin ortasında kendimi donla buluverdim. “Ey cemaati müslimin! İslam hoşgörü dinidir! Vurmayın!” dedim… dinletemedim. Ne sapıklığım kaldı, ne zındıklığım, ne de münafıklığım. Son hatırladığım polisin gelip beni linç edilmekten son anda kurtardığı… Donumun nerede olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. “Ne işin vardı evladım orada cıbıl cıbıl? Manyak mısın sen?” diye sordu başkomiser. O telaşla kendimi açıklayayım derken, “Komiserim, ayıbalığıyım ben. Buzdolabına sığmayınca markette donla normalleşeyim,” deyiverdim. Şimdi beni Manisa Akıl Hastanesi’ne götürüyorlar. Kliması vardır inşallah.
Bu sıcaklar beni çıldırttı…
7 Haziran 2023 Çarşamba
Halaskâr | Kitap İnceleme
Birkaç istisna dışında Türk yazarları pek okuyamıyorum. Hep bir şeyler eksik ya da yarım kalıyormuş gibi geliyor bana. O hissi siz de bilirsiniz. Okuyup da işte bu olmuş dediğim, en sevdiğim kitaplar arasına yerleştirdiğim Türk roman sayısı azdır kısacası. Halaskâr da onlardan biri oldu benim için.
Daha önce Yüksel Yılmaz'ın hiçbir kitabını okumamıştım. Kitabın ilk bölümünde biraz bocalar gibi oldum. Ama ilkeller, asistanlar, yabancı bir gezegeni kahramanımızla birlikte keşfetme duygusu ve Serkan'ın karamsar espri anlayışı derken kendimi sayfalara gömülmüş buldum. Uzun bir süredir kendini kitaplara veremeyen, günde birkaç sayfadan fazlasını okuyamayan ben, sayfaların nasıl akıp gittiğini anlamadım. Bir de baktım ki kitabı birkaç günde bitirmişim, daha yok mu diye arka kapağı eşeliyorum.
Kesinlikle çok keyifli, aksiyon dozu yerinde, yer yer güldüren yer yer de doğaya karşı tutumumuzu sorgulatan, çok başarılı bir roman Halaskâr. Ucu açık hiçbir soru bırakmadığı gibi "şu çok mantıksız" ya da "şu çok klişe" dediğiniz bir şey de içermiyor.
Kısacası çok sevdim. Aksiyon-bilimkurgu türünü sevenlere tavsiyemdir.
4 Haziran 2023 Pazar
Aklın Çocuklarına Veda
Ender serisinin dördüncü cildi olan Aklın Çocukları'nın (Children of the Mind) çevirisi de nihayet tamamlandı.
Bu aslında üçüncü kitabın direkt devamı, hatta ikinci parçası. Yazar ikisini tek cilt gibi düşünmüş, ama daha sonra bölme kararı almış.
Şimdi geriye bir tek serinin beşinci cildi, Ender Sürgünde kalıyor. Onu da çevirmeyi tamamladım mı Ender'le vedalaşma vakti gelecek. Bakalım...
3 Haziran 2023 Cumartesi
Kutlu Kan | Kitap İnceleme
Balat'taki terk edilmiş bir köşkte korkunç bir katliam yaşanır ve ruh çağırmak için oraya toplanan yedi gençten altısı öldürülür. Sadece Çiğdem Duman adlı genç kız hayatta kalır. Polis ne yapsa ne etse cinayeti bir türlü çözemez. Dışarıdan eve kimse zorla girmemiştir. İçeriden çıkıp giden birine dair bir işaret de yoktur. O zaman bu cinayeti kim, nasıl işlemiştir? Kimse cevabı bulamaz. Sonunda suçu mahallenin külhanbeyi Ömer Pehlivan'a yıkarlar ve dava kapanır.
Yıllar sonra Ömer Pehlivan, çiçeği burnunda avukatımız Cihan Akça'yı kendini savunması için tutar. Cihan bu cinayeti onun işlemediğine emindir. Gel gelelim kiminle konuşsa kapılar yüzüne kapanır. Kime bu konu hakkında soru sorsa kendisine duygusuz, hain, fırsatçı bir avukat muamelesi yapılır. Herkes halkın sevgilisi hâline gelen Çiğdem Duman'dan yanadır.
Derken Çiğdem Duman televizyonda Cihan'a verip veriştirdikten sonra birdenbire ortadan kaybolur. Baş şüpheli olarak da saf avukatımız görülür elbette. Böylece Cihan hem adını temizlemek, hem de bu büyük gizemi çözmek için ümitsiz bir maceraya atılır.
Açıkçası Cihan'ı çok sevdim. Fazla saf, fazla kibar, iyi niyeti sürekli suistimal edilen bir temiz aile çocuğu kendisi. Avukat olmak için fazla iyi biri. Sürekli olarak kendisini abes durumların içinde buluyor, karşısındakine kabalık etmemek için de sesini çok fazla çıkaramıyor. Ama bir yandan da davayı çözmek için azimle çalışmaya ve sorması gereken soruları bir şekilde sormaya devam ediyor. Bu da onu okuması keyifli bir karakter hâline getiriyor.
Kitabın zaman zaman geçmişe gitmesi ve Osmanlı dönemini, yeniçeri isyanlarını, şehzadeleri ve lanetleri konu alması da romana ayrı bir lezzet katmış. Severek, keyif alarak okudum. Bu tür eserleri sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.
30 Mayıs 2023 Salı
Yeni Çeviri: Şehir ve Şehir
Tuhaf Kurgu türünün aykırı çocuğu China Mieville'e Arthur C. Clarke Ödülü'nü kazandıran Şehir ve Şehir için yaptığım çeviri düzeltisi nihayet raflardaki yerini aldı.
ESKİ ÇEVİRİ
NE SOKAĞI, ne de mahalleyi görebiliyordum. Etrafımız toprak rengi binalarla çevriliydi. Mahalleli uyanır uyanmaz üstüne ne bulursa geçirmiş, saçlar başlar darmadağın, ellerinde kahveleriyle pencerelerden sarkmış, bir yandan kahvaltılarını ederken, bir yandan da bizi seyrediyorlardı. Binaların ortasında kalan bu alan kim bilir ne amaçla açılmıştı. Maketten bir arazi gibiydi. Belki de burayı ağaçlandırıp bir de yapay göl konduracaklardı. Küçük bir koruluk vardı, ama fidanlar kurumuştu.
Çimenlerin arasından ayrık otları fışkırmıştı, iki tarafı kamyon altında ezilmiş çöplerle kaplı patikalar oluşmuştu. Etrafta çeşitli birimlerden polisler vardı. Buraya ilk gelen dedektif ben değildim -Bardo Naustin ve tanıdığım birkaçı benden önce gelmişti- ama içlerinde en kıdemli olanı bendim. Komiser yardımcısının arkasından, memur arkadaşların toplaştığı yere gittim. Fıçı şeklindeki çöp kovalarıyla çevrili bir kaykay sahasıyla, az katlı metruk bir yapının ortasında duruyorlardı. Uzakta rıhtımdan gelen sesleri duyabiliyorduk. Mahallenin gençleri, ayakta dikilen polislerin önündeki duvara oturmuştu. Martılar havada dönüp duruyor, yiyecek arıyorlardı.
“Müfettiş,” dedi biri. Başımı sallayarak dönüp baktım. Biri bana kahve ikram etti, ama istemedim ve görmem gereken kadının yanına gittim. Kaykay rampasının hemen yanında yatıyordu. Ölülerin dinginliği hiçbir şeye benzemez. Rüzgâr tıpkı bu kadının saçlarında dolaştığı gibi, bütün ölülerin saçlarında dolaşır, ama ölüler hiç tepki vermez. Kadın çok çirkin bir pozisyonda yatıyordu. Bacakları sanki kalkıverecekmiş gibi kıvrılmış, kolları da tuhaf bir şekilde bükülmüş, yüzü yere yapışmıştı.
Genç kadının, tepesinde topladığı kahverengi saçları, topraktan fışkıran otlara benziyordu. Neredeyse çıplaktı. Sabahın ayazında kadını bu halde görmek, insanın tüylerini ürpertiyordu. Külotlu çorabı kaçmıştı. Topuklu ayakkabılarının teki ayağındaydı. Ayakkabının diğer eşini aradığımı gören bir kadın polis, uzaktan bana el salladı. Ayakkabının başında duruyordu.
Ceset bulunalı ancak birkaç saat olmuştu. Ölen kadına baktım. Pislik içindeydi, nefesimi tuttum, yüzünü görebilmek için yere doğru eğildim, ama görebildiğim tek şey açık kalmış bir gözdü.
“Shukman nerede?”
“Daha gelmedi, Müfettiş…”
“Biriniz arayın, söyleyin elini çabuk tutsun.” Parmağımla saatime vurdum. Olay yeri denen şey, benden sorulurdu. Patolog Shukman gelene kadar, kimse cesedi yerinden oynatamazdı. Yapılacak başka şeyler de vardı elbette. Etrafı kontrol ettim. Burası gözlerden uzak bir yerdi. Çöp konteynerleri bizi saklıyordu,ama mahallenin her yerinden, böcekler gibi, üstümüze yönelen bakışları hissedebiliyordum. Sanki etrafımız sarılmıştı.
Yan yana iki çöp konteynerinin durduğu yerde, paslı zincirlerin yanında ıslak bir şilte vardı. “Şilte kadının üstündeydi.” Konuşan, Lizbyet Corwi’ydi. Lizbyet, daha önce de birkaç kez birlikte çalışma fırsatı bulduğum zeki bir kadındı. “Pek de iyi saklayamamışlar aslında, bir çöp yığını gibi görünsün istemişler, herhalde.” Cesedin çevresinde, dikdörtgen şeklinde bir koyu toprak izi gördüm, ıslak şiltenin iziydi bu. Naustin yere çömelmiş, toprağı inceliyordu.
“Çocuklar bulmuş,” dedi Corwi.
“Nasıl bulmuşlar?”
Corwi topraktaki pati izlerini gösterdi. “Kedinin bir şeyleri tırmaladığını görmüşler. Ne olduğunu anlayınca da tabanları yağlamışlar, sonra da polisi aramışlar. Bizimkiler geldiğinde…” Corwi, daha önce görmediğim iki devriye memuruna baktı.
“Cesedi yerinden mi oynatmışlar?”
Corwi başını salladı. “Yaşıyor mu diye kontrol etmek istemişler.”
“Adları ne bunların?”
“Shushkil ve Briamiv.”
“Kadını bulanlar da bunlar mı?” Duvara tünemiş çocukları gösterdim. İki kız, iki oğlan vardı. On beş yaşlarındaydılar. Soğukkanlı bir şekilde oturmuş, önlerine bakıyorlardı.
“Evet, serseriler işte.”
“Sana da sabah sabah iş çıktı.”
“Toplum hizmeti fedakârlık ister, değil mi ya?” dedi Corwi. “Belki de ayın keşini seçmek için toplanmışlardır. Sabah yediye doğru gelmişler buraya. Kaykay sahası ona göre ayarlanmış besbelli. Birkaç yıl önce yapılmış burası. Mahallenin gençleri sıraya bindirmişler işi. Gece yarısından sabah dokuza kadar serseriler, dokuzdan on bire kadar çeteler, on birden gece yarısına kadar da kaykaycılarla patenciler kullanıyormuş.”
“Üstlerinden bir şey çıktı mı?”
“Oğlanın birinde küçük bir çakı bulduk. Ama çok küçük. Onunla fare bile kesemez. Oyuncak gibi bir şey. Hepsi de tütün çiğniyor. Başka bir şey yok.” Corwi omuz silkti. “Duvarın dibinde bulduğumuz esrar
onların değil, ama etrafta onlardan başka kimse de yoktu.”Öbür polisin elindeki torbayı gösterdi. Torbanın içinde reçineyle kaplı minik ot demetleri vardı. Bu otun sokaktaki adı Feld, bilimsel adı ise Catha edulis idi. Tütün ve kafeinle güçlendirilip sakız gibi çiğneniyor, içindeki uyuşturucu madde dil altından kana karışıyordu. Üç ismi vardı: Ona ana vatanında khat, İngilizcede kedi anlamına gelen cat, bizim dilimizde ise feld deniyordu. Otu kokladım. Çok kalitesizdi. Ceketlerinin içinde tir tir titreyen dört gencin yanına gittim.
“N’aber, polis?” dedi içlerinden biri. Oğlan Besz aksanlı hip-hopvari bir İngilizceyle konuşuyordu. Gözlerime baktı, rengi atmıştı. O da, yanındaki arkadaşları da pek iyi görünmüyordu. Oturdukları yerden kadının cesedini görmeleri mümkün değildi, ama yine de o tarafa bakamıyorlardı.
Feldi bulduğumuzu anlamışlardı, onlara ait olduğunu düşündüğümüzü sanıyorlardı. Hiçbir şey söylemeden kaçarak uzaklaşabilirlerdi.
“Ben Müfettiş Borlu,” dedim. “Ağır Suçlar Birimi (ASB).” İlk adımın Tyador olduğunu söylemedim. Tam arada bir yaştaydım, ilk adıyla hitap edilmek için çok yaşlı, ergen çocuklarla teklifsizce konuşmak içinse çok gençtim.
***
GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ, YENİ ÇEVİRİ
NE SOKAĞI ne de siteyi doğru dürüst görebiliyordum. Etrafımız toprak rengi binalarla çevriliydi. Mahalleli saçları başları darmadağınık vaziyette ve ellerinde kahve fincanlarıyla pencerelerden sarkmış, bir yandan kahvaltılarını ederken diğer yandan da bizi seyrediyorlardı. Binaların arasında kalan açık arazi bir ara elden geçirilmişti. Bir golf sahasına benziyordu. Ya da küçük bir çocuğun kum havuzuna. Belki de burayı ağaçlandırıp bir de yapay göl konduracaklardı. Küçük bir koruluk vardı ama fidanlar kurumuştu.
Çimenleri ayrık otları bürümüş, üzerleri kamyon tekerleği izleriyle yol yol olmuştu. Çer çöpün arasında taş döşeli yürüme yolları gözüküyordu. Etrafta çeşitli birimlerden polisler vardı. Buraya ilk gelen dedektif ben değildim –Bardo Naustin ile tanıdığım birkaç kişiyi daha görmüştüm– ama içlerinde en kıdemli olan bendim. Komiser yardımcısını takip ederek meslektaşlarımın büyük bir bölümünün toplandığı yere, terk edilmiş alçak bir kule ile fıçı şeklindeki çöp kovalarıyla çevrili bir kaykay sahasının bulunduğu noktaya gittim. Bir avuç çocuk duvarda oturuyor, onların önünde de polis memurları duruyordu. Martılar toplanan kalabalığın üstünde daireler çizip yiyecek arıyorlardı.
“Müfettiş,” dedi birisi. Onu başımla selamladım. Biri bana kahve ikram etti ama kafamı iki yana salladım ve görmek için geldiğim kadına baktım.
Kaykay rampalarının hemen yanında yatıyordu. Hiçbir şey ölüler kadar hareketsiz duramaz. Saçları rüzgârla hareket eder –tıpkı şu anda bu kadınınkilerin hareket ettiği gibi– ve hiçbir şeye tepki vermezler. Kadın çok çirkin bir pozisyonda uzanıyordu; bacakları sanki kalkıverecekmiş gibi kıvrılmış, kolları da tuhaf bir şekilde bükülmüştü. Yüzü yere yapışıktı.
Genç bir kadındı; başının iki yanından sallanan örgülü kahverengi saçları, topraktan fışkıran bitkilere benziyordu. Neredeyse çırılçıplaktı ve sabahın ayazında teninin pürüzsüz olduğunu, tüylerinin soğuktan ürpermediğini görmek üzücüydü. Üzerinde sadece kaçmış külotlu çoraplar ve topuklu ayakkabılarının teki vardı. Ayakkabının diğer eşini aradığımı gören bir kadın polis uzaktan bana el salladı. Ayakkabının başında nöbet tutuyordu.
Ceset bulunalı ancak birkaç saat olmuştu. Ölen kadına baktım. Yüzünü görebilmek için nefesimi tutup toprağa yaklaştım ama seçebildiğim tek şey açık kalmış bir gözdü.
“Shukman nerede?”
“Daha gelmedi Müfettiş…”
“Biriniz arayın, söyleyin elini çabuk tutsun.” Parmağımla saatime vurdum. Cinayet mahallinden ben sorumluydum. Patolog Shukman gelene kadar kimse cesedi yerinden oynatamazdı ama yapılacak başka şeyler de vardı elbette. Etrafı kontrol ettim. Ücra bir köşedeydik ve çöp konteynerleri bizi gözlerden saklıyordu, fakat bütün sitenin dikkatinin haşereler misali üzerimize üşüştüğünü hissedebiliyordum. Etrafta boş boş dolanıyorduk.
Arazinin kıyısındaki iki çöp kutusunun arasında, zincirlere dolanmış paslı demir parçalarının yanında ıslak bir şilte vardı. “Şilte kadının üstündeydi,” dedi Lizbyet Corwi adlı memur. Daha önce birkaç kez birlikte çalışma fırsatı bulduğum, zeki bir kadındı. “Cesedi pek iyi sakladığı söylenemez aslında, ama onu bir tür çöp yığını gibi göstermiş sanırım.” Ölü kadının etrafında dikdörtgen şeklinde, daha koyu bir toprak izi olduğunu gördüm. Şiltenin bıraktığı nemli iz olsa gerekti. Naustin yere çömelmiş, toprağı inceliyordu.
“Kadını bulan çocuklar şilteyi hafifçe kaldırmışlar,” dedi Corwi.
“Onu nasıl bulmuşlar peki?”
Corwi topraktaki küçük pati izlerini gösterdi. “Onu hayvanların pençelerinden kurtarmışlar. Karşılarındaki şeyin ne olduğunu anlayınca tabanları yağlamışlar, sonra da polisi aramışlar. Bizimkiler geldiğinde…” Corwi tanımadığım iki devriye memuruna bir bakış attı.
“Cesedi yerinden mi oynatmışlar?”
Corwi başıyla onayladı. “Hâlâ hayatta olup olmadığını kontrol etmek istedik dediler.”
“Adları ne bunların?”
“Shushkil ve Briamiv.”
“Kadını bulanlar da şunlar mı?” Başımla duvara tünemiş çocukları işaret ettim. İki kız, iki de oğlan vardı. On beş yaşlarındaydılar. Üşümüşlerdi ve başları öne eğikti.
“Evet, hepsi birer müptela.”
“Sabah dozlarını mı alıyorlarmış?”
“Adanmışlık diye buna denir, ha?” dedi Corwi. “Belki de ayın keşi olmaya falan çalışıyorlardır. Buraya sabah yediye doğru gelmişler. Görünüşe göre kaykay sahası ona göre ayarlanmış. Burası yapılalı sadece birkaç yıl oldu; eskiden burada hiçbir şey yoktu. Ama mahalleli daha şimdiden pistin hangi saatlerde kime ait olduğunu belirlemiş. Gece yarısından sabah dokuza kadar sadece müptelalar geliyor; dokuzla on bir arasında çeteler o günkü planlarını yapıyorlar; on birden gece yarısına kadar da kaykaycılarla patenciler kullanıyor.”
“Üstlerinden bir şey çıktı mı?”
“Oğlanların birinde küçük bir çakı bulduk. Ama harbiden küçük. Onunla bir sütfaresi bile kesemezsin, oyuncak gibi bir şey. Bir de hepsinde tütün vardı. Başka bir şey yok.” Omuzlarını silkti. “Üzerlerinden esrar çıkmadı; onu duvarın dibinde bulduk ama…” Tekrar omuz silkti. “Etrafta onlardan başka kimse yoktu.”
Meslektaşlarımızdan birine yaklaşmasını işaret etti, sonra da adamın elindeki torbayı açtı. İçinde reçineyle kaplı, küçük ot demetleri vardı. Bu otun sokaktaki adı feld idi. Catha edulis bitkisinin bir tür melezinin tütün, kafein ve daha sert maddelerle güçlendirilmesiyle elde ediliyordu ve fiberglas ya da benzer bir maddeyle diş etlerinizi aşındırıp kanınıza karışmasını sağlıyordunuz. İsmi üç farklı dilde yapılmış bir kelime oyunundan ileri geliyordu. Ana vatanında ona khat diyorlardı. İngilizcede “kedi” anlamına gelen cat kelimesinin bizim dilimizdeki karşılığıysa feld idi. Otu kokladım. Çok kalitesizdi. Kabarık ceketlerinin içinde tir tir titreyen dört gencin yanına gittim.
“N’aber aynasız?” dedi oğlanlardan biri, İngiliz hip-hop jargonunun Besź dilindeki karşılığıyla. Başını kaldırıp gözlerime baktı ama yüzü solgundu. O da arkadaşları da pek iyi görünmüyordu. Oturdukları yerden kadının cesedini görmeleri mümkün değildi, ama yine de o tarafa bakamıyorlardı.
Feld ’i bulduğumuzu, onlara ait olduğunu anladığımızı biliyor olmalıydılar. Hiçbir şey söylemeden kaçıp gidebilirlerdi.
“Ben Müfettiş Borlú,” dedim. “Ağır Suçlar Birimi.”
Ben Tyador , dememiştim. Bu yaştaki insanları sorgulamak zordu; asıl isimleriyle hitap edilmek, üstü kapalı laflar ve oyuncaklar için fazla yaşlı ama bir görüşme sırasında direkt muhatabınız olamayacak kadar da gençtiler.
27 Mart 2023 Pazartesi
Sansür: Yeniden Hortlayan Canavar
17 Aralık 2022 Cumartesi
Soykırım Gibi Çeviri
Aslında 2312 kadar bilimsel açıklama yoktu içinde, onun kadar ağır da değildi. Filotlar ve çalışma presipleriyle ilgili sayfalarca süren, karmaşık açıklamaları saymazsak tabii. O kısmı gerçekten zorluydu.
Özetle, beynim yandı 😅 Muhtemelen seneye Pegasus Yayınları'nda...
14 Eylül 2022 Çarşamba
Destekli sallamanın faydaları
Bir noktada Cesur ve küçük kızın karşıya geçmesi, Kapalı Çarşı’nın altındaki yeraltı kentine ulaşması gerekiyordu. Ama bir sorun vardı: Üç köprü de yıkılmıştı. Boğazın altından geçen tüp geçidi de zombiler ve dev sıçanlar basmıştı.
Dikkatinizi çekerim, “üç köprü de” dedim. Şimdi, ne var bunda diyebilirsiniz. Ama bu öyküyü yazdığımda İstanbul’da sadece iki köprü vardı. Üçüncünün inşaatına ta 2012 yılına kadar da başlanmamıştı.
Hadi bu çok önemli değil. İstanbul boğazına üçüncü bir köprü yapılacağına dair söylentiler ben lisedeyken bile (90’larda yani) konuşulurdu. Ama işin ilginç tarafı yazdığım hikâyede boğazın sularının altından geçen iki tüp geçitten bahsetmiş olmam.
Ne ilginçtir ki bu tüp geçitlerden biri Üsküdar civarından başlayıp Karaköy’e gidiyor. Yani yaklaşık olarak Marmaray tüneline yakın bir güzergâh izliyor; başlangıç noktası aynı, bitiş noktası farklı. Ama asıl şaşırtıcı olan ve bana tebessüm ettiren şey, yazdığım ikinci tüp geçidin izlediği yol. İstanbul limanının oradan başlayıp Kennedy Caddesi’ne, Sultanahmet Camii’nin alt tarafına çıkıyor. Yani tamı tamına Avrasya Tüneli’nin izlediği yolun tıpkısının aynısını takip ediyor. Hikâyede bu güzergâhı ayrıntılı olarak belirtmişim üstelik.
Çok iyi hatırlıyorum, hikâyeyi yazarken İstanbul haritasını açmış ve olası köprü ve tünel noktalarını kendimce hesaplamaya çalışmıştım. Gerçeğe yakın olsun istiyordum. Ama bu kadar isabetli olacağı hiç aklıma gelmemişti doğrusu. Dün gece kafama takıldı, acaba ne kadar tutturdum diye bir bakayım dedim. Sonucu görünce hem çok şaşırdım hem de mutlu oldum :)
Bu da böyle bir anımdır.
7 Eylül 2022 Çarşamba
Babamın bilimkurguyla imtihanı
Babam geçen gün çeviriyle ilgili yaptığım paylaşımı okumuş. Yanıma gelip, "Ne çeviriyorsun sen şimdi? Konusundan biraz bahsetsene," dedi.
"Şimdi baba... Nasıl anlatsam ki? İnsanlar uzaya çıkmış, tamam mı? Bir sürü gezegeni kolonileştirmişler. Bir gezegen var, halkı komple Çinli."
"Allah Allah... Eee?"
"Bu Çinlilerden bazıları tanrılarla konuşabildiklerini iddia ediyorlar."
"Tövbe tövbeee..."
"Kötü bir şey yaptıklarında günah çıkarmak için temizleniyorlar, ellerini kanatıncaya kadar yıkıyorlar, derileri soyulana kadar keseleniyorlar falan."
"Eee?"
"İşte şimdi bir kız var. Adı Qing-jao."
"Kim ne???"
"Qing-jao. Bu kıza babası çok önemli bir vazife verdi. Eğer kız başarırsa babası büyük bir şeref kazanacak, bu sayede de ölünce tanrılığa yükselebilecekmiş."
"Tövbe estağfurullah! Bu ne saçma kitap yahu! Niye tercüme ettiriyorlar oğlum bunu sana?"
"Öyle deme baba. Yazarı çok ünlü. 3 kez Hugo ödülü kazanmış."
"Ne ödülü ne?"
"Hugo."
"Hugo mu? Hugo şu şey değil miydi ya? Hani televizyonda oraya buraya zıplayan bir zibidi vardı..."
"Yok baba, bu Hugo o Hugo değil!"
"Hadi be siz de! Zibidiler.... Tövbe tövbe. Tövbe tövbe."
Babamın bilimkurguyla imtihanı, birinci perdenin sonu.
2 Temmuz 2022 Cumartesi
Balyemez
Osmanlıların ağır kuşatma silahlarına verdiği isimler çok hoş yahu!
Başka ülkelerden öğrenip, isimlerini sorup, nasıl anlıyorlarsa öyle kullanmışlar resmen. Kendi telaffuzlarına göre.
Mesela "Colubrina" denen küçük topun ismi bizde "Kolunburna" olmuş. Avrupa'da "Basilisco" ismiyle tanınan bir top bizde "Bacaluşka" olarak kullanılmış. Macarların “Szakállas” silahı olmuş size "Şakaloz." İtalyanların "Ballamezza" topuna da "Balyemez" demişler gitmiş.
Evliya Çelebi de durur mu hiç? Bu isimlerin aslında Türkçe olduğuna dair hikâyeler uydurmuş tabii hemen. Seyahatnamesinde düşmandan ele geçirilen bir balyemez topunun üzerinde bu silahı yapan kişinin baldan nefret ettiğini, ömründe ağzına bir kaşık bile bal sürmediğini ve o yüzden de bu topların bal yemez diye şöhret saldığını yazmış.
Belki bunları zaten biliyorsunuzdur ama çeviri yaparken karşıma çıktı. İlginç ve eğlenceli bir bilgi olduğunu düşündüğüm için paylaşayım dedim.
Kim, neden, nasıl?
Başlıca Çevirilerim
- Toz Gibi Yıldızlar – Isaac Asimov
- Uzay Akımları - Isaac Asimov
- Gökteki Çakıl Taşı - Isaac Asimov
- Kan, Ter ve Pikseller - Jason Scheirer
- Witcher Evreni – Dark Horse
- Geliş – Ted Chiang
- 2312 – Kim Stanley Robinson
- Kara Prizma – Brent Weeks
- Ejderha Yolu - Daniel Abraham
- Ender’in Oyunu – Orson Scott Card
- Vardiya – Hugh Howey
- Gölge Oyunu – Ray Bradbury Derlemesi
Bazı Düzeltilerim
- Elçilik Kenti - China Mieville
- Locke Lamora’nın Yalanları – Scott Lynch
- Kızıl Gökler Altında Kızıl Denizler – Scott Lynch
- Hırsızlar Cumhuriyeti – Scott Lynch
- Silo – Hugh Howey
- Toz – Hugh Howey
- Dresden Dosyaları 4 – Jim Butcher
- Mongoliad Üçlemesi – Neal Stephenson
Tozlu Raflardakiler
Kategoriler
- Anı (154)
- Bilim-Kurgu (7)
- Blog Dergisi (2)
- BU Yayınları (11)
- Çeviri (57)
- Çizgi-roman (11)
- e-kitap (1)
- Eleştiri (12)
- Fantastik (31)
- Fas (1)
- Geçmişin Gölgesi (1)
- Gölge (5)
- Hikaye (74)
- İnceleme (63)
- Kayıp Rıhtım (59)
- Kitap (44)
- Kitaplarım (12)
- Konuk Yazar (4)
- Korku-Gerilim (4)
- Mim (13)
- Ne demek? (2)
- Oyun (3)
- Oyungezer (2)
- Pazarolla (8)
- Polisiye (10)
- Radyo (2)
- Röportaj (5)
- Takıntılar (6)
- Tavan arası (2)
- Yemin ve Öç (5)
- Yitik Öyküler (13)
- Yorgun Savaşçı (11)
Yakın Takiptekiler
Takip Ettiklerim
-
Yazının Sıfır Derecesi14 saat önce
-
-
Üniversitede ilk gün şoku ...4 hafta önce
-
-
2025 Güncesi8 ay önce
-
-
Nat Cassidy "Nestlings"1 yıl önce
-
Gulyabani6 yıl önce
-
Bayan Hulk 😉6 yıl önce
-
Bu Su, David Foster Wallace7 yıl önce
-
-
-
Yazın İlk Yarısında Neler Okudum?11 yıl önce
-
Bakış Açısı12 yıl önce
-
12'den 20. Güne Zıplayış12 yıl önce
-
LADY GAGA'DAN YENİ VİDEO: "APPLAUSE"13 yıl önce
-
Bu Dünürler Size De Tanıdık Gelecek!13 yıl önce
-











