25 Mayıs 2010 Salı

1. Çizgi Roman Ödülleri


Bilenler bilir. ÇROP ya da uzun ismi ile "Çizgi Roman Okurları Platformu" Türkiye'de çizgi-roman adına önemli işler yapan güzide bir blog ekibi. Bu ekipte kimler yok ki? Yazar-çizer Ümit Kireççi, yazar-editör Aşkın Güngör, editör Lami Tiryaki, çizer Rıdvan Şoray, ilüstratör-karikatürist Erkin Ergin ve çizer S. Ozan Sarı, blog yazarı Vildan Ceyhan ve daha nice gönüllü çizgi-roman okuru.

Ümit Kireççi'nin başını çektiği bu ekip ülkemizde uzun zamandan beri eksikliği hissedilen bir organizasyonu bu yıl hayata geçirdi; Çizgi-Roman Ödülleri. Çeşitli kategorilerde okuyucular tarafından belirlenmiş adaylar arasında seçim yapmak için bütün çizgi-roman severleri bu organizasyona bekliyoruz.

Çizgi Roman adına teşekkür ederiz:

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Görülmeye değerdi

Bir sabah işe doğru giderken yolumun üzerinde benimle aynı istikamete giden bir tanıdığıma rastladım. Çalıştığımız bankada gişe görevlisi olarak çalışıyor kendisi ve ne zaman para yatırma vb. bir işlemim olsa istisnasız olarak ona denk gelirim. Karşıdan karşıya geçebilmek için kaldırım kenarında durmuş bekliyordu. Hemen yanına yanaştım ve “Günaydın.” dedim neşeli bir sesle. O da beni görünce gülümsedi ve “Günaydın, ne haber?” dedi. “İyiyim, para yatıracaktım da...” dedim muzip bir şekilde. Yüzündeki şaşkınlık ifadesi ve o bir anlık afallaması ardından gelen kahkaha görülmeye değerdi.

***

Seneler önce… Gazetelerin kupon çılgınlığının had safhada olduğu yıllar… Bir bayram namazı sonrası her zamanki gibi rahmetli dedemin evinde toplamıştık. Babaannemin elini öpmek için kuzenim Cihat’la birlikte hızla mutfağa daldık. Bir güzel bayramlaşıp, ikram edilen çikolataları mideye indirirken babaannem “Anlatın bakalııııım, hoca ne anlattıııı?” diye sordu. Huyu kurusun, son kelimeleri hep uzatarak konuşur tonton babaannem. Cihat “Kupon çılgınlığından falan bahsetti.” diye cevapladı. “Yaaa?” dedi babaannem oldukça meraklanmış bir şekilde. “Ne dedi pekiiii? Anlatın bakayım biraaaaz.” diye sordu ardından. Cihat ise hiç istifini bozmadan şöyle dedi; “Kaçıncı kuponda kaldığımızı sordu. O birkaç tanesini kaçırmış da…” Babaannemin yüzündeki şaşkın ifade ve sonrasında hep birlikte attığımız şen kahkahalar görülmeye değerdi.

***

Askerliğimi yazıcı olarak yaptığımdan daha önce bahsetmiştim. Bizim yazıhanede 3 asker ve bir sivil memur olmak üzere toplamda 4 kişi çalışırdık (ÖSS sorusu gibi bir cümle oldu bu da yahu!). Sivil memur abimizin ismi Yücel idi ve sizden iyi olmasın çok severdim kendisini. Askerliğimin ortalarına doğru Yücel abinin eşi doğum yaptı ve bir oğlu oldu. Sevinçten havalara uçuyordu. Doğum izni ile yıllık iznini birleştirip tatile gitti, kendi işlerini de benim üstüme yıktı sağ olsun. Geldiğinde yanında bir sürü fotoğraf da getirmişti. Bunlardan bir tanesini tarayıp onun bilgisayarına attık ve arka plan resmi olarak ayarladık. Fotoğrafta ufaklık bir elini ağzına götürmüş, yamuk bir ağızla kıkır kıkır gülüyordu. “Şuna bak! Sanki sarhoş olmuş kerata!” dedi Yücel abi gülerek. Aslında içki ile hiç alakası olmayan, böyle şeylerden hoşlanmayan biridir kendisi. Onun bu lafı söylemesi ile benim aklımda bir ampul parladı. Gece herkes gittikten sonra gizlice yazıhaneye gittim ve Photoshop ile ufaklığın eline bir şişe tutuşturuverdim. Sonra da bilgisayardaki resmi bununla değiştirdim. Yücel abi sabah gelip de o fotoğrafı orada görünce onu görmeliydiniz. “B-Bu- Bu ne?” diye kekelediğini ve gözlerini kırpıştırarak etrafına bakındığını hatırlıyorum. Kesinlikle görülmeye değer bir andı.

***

Yine bir işe gidiş macerası… Evden çıkmam gereken saatten 5 dakika geç çıkmış ve koştura koştura durağa gidiyordum. Otobüse ilk duraktan biniyordum ve büyük bir ihtimalle de 8:00 aracını kaçırmıştım. “Neyse… Kaçırdıysam sahilden binerim. Birkaç dakika daha gecikirim ama yapacak bir şey yok.” Dedim kendi kendime. Soluk soluğa köşeyi döndüm ve sevinçle otobüsün hâla durakta olduğunu gördüm. Son bir depara kalkarak koşmaya başladım ve kendimi alelacele otobüsün kapısından içeri attım. Paldır küldür otobüse binince şoför bana ters ters baktı ama aldırmadım. Kendi kendime “Oh be, yetiştim.” diyerek kartımı bastım ve… Ve o anda şoförün niye öyle baktığını anladım. Çünkü otobüs benim haricimde bomboştu. Bu 8:00 otobüsü değildi, 8:30 otobüsüydü. Ve ben 30 dakika bu otobüsün içinde beklemek zorundaydım. Eminim o anda yüzümde oluşan ifade de görülmeye değerdi.

***

Geçtiğimiz günlerde yolda ak sakallı, ihtiyar bir dede ile karşılaştım. Bir taraftan bastonunun da yardımıyla ağır ağır yürüyor bir taraftan da dalgın, belki de biraz mahzun bakışlarla etrafına bakınıyordu. Yüzünde sanki eskiye duyulan derin bir özlem ifadesi vardı. Kim bilir, belki de orada geçen gençlik yıllarını ve şu anda hayatta olmayan dostlarını anıyordu sessizce. Bir an için göz göze geldik. Nedendir bilinmez, adamın yalnızlığı içime dokundu ve başımı hafifçe eğerek bir gülümseme eşliğinde selam verdim kendisine. Adam bunu beklemiyor olacaktı ki ufak bir şaşkınlık geçirdi. Ardından kocaman bir gülümseme ile selamıma karşılık vererek “Sağol evladım.” dedi. Yüzündeki o tatlı gülümseme görülmeye değerdi.

Surprised girl by SamtriX

21 Mayıs 2010 Cuma

On yüz milyon bin baloncuk yuttum

Gelin bugün değişik bir şeyler yapalım. Şimdi size dün başımdan geçen bir olayı iki farklı şekilde anlatacağım. Bakalım nasıl bulacaksınız.

* Yorgun Savaşçı versiyonu:

Bu aralar bende bastırılamaz bir açlık hissi var. Sürekli karnım aç, devamlı canım bir şeyler istiyor. Sanki ofis arkadaşım değil de ben hamileyim! Sebebini anlayamadım gitti. Havalardan herhalde… Öğle yemeği saati geldiğinde siparişini ilk veren kişi bendim. Hâlbuki hep en son söylerim. Her neyse… Havalar da yavaş yavaş ısınmaya başladığından yemeğin yanında bir de 2 litrelik bir gazoz söyleyelim dedim. Siparişlerimi verdim ve başladım iştahla beklemeye… Ben ve iştah! Birbirlerine ne kadar da yabancı kelimeler… Neyse efendim, kısa bir bekleyişin ardından yemekler ve içecek geldi, paralar ödendi, garson gerisin geriye postaladı ve masaya oturuldu. Ben hemen gazoza saldırdım tabii. Baktım Fruko gelmiş. Maziye gönderilen küçük bir gülümseme ile kapağını çevirdim ve… Anında bir Pat! sesi eşliğinde gazoz köpürmez mi? Sadece köpürse iyi, üstüne üstlük pahalı bahçe fıskiyelerine taş çıkartırcasına püskürüyordu da… “On yüz milyon bin baloncuğun” saldırısına uğradım âdeta. Saniyeler içinde elim, yüzüm, üstüm, başım baştan aşağı gazozla kaplandı. Şöyle bir durdum, gözlüğümü çıkarıp gözlerimi kırpıştırdım. Ofisteki diğer arkadaşlar kahkahayı bastılar tabii… Yavaşça ayağa kalktım, üstüme başıma baktım ve “Böyle bir şey de gelse gelse benim başıma gelir zaten.” diyerek ben de güldüm halime. Bütün gün gazoz lekeli elbiselerimle çalışmak zorunda kaldım. Ofisteki karasinekler de sevgi dolu öpücükleri ve arsız tacizleri ile eşlik ettiler bana.




* Normal hayat versiyonu:

Bu aralar çok acıkıyorum. Sürekli karnım aç, sebebini anlayamadım gitti. Yoksa hastalanacak mıyım? İnşallah ciddi bir şeyim yoktur. Öğle yemeği için siparişimi verdim. Hep aynı şeyleri yemekten bıktım ama yapacak bir şey yok. İş ortamı işte… Havalar yavaş yavaş bunaltıcı bir hale gelmeye başladığından içecek bir şeyler de ısmarladım kendime. Sipariş de pek bir geç geldi, memlekette hiç kimse işini doğru yapmıyor ki birader! Neyse, biraz geç de olsa yemeğim geldi. Parasını ödeyip hemen yemeğe geçtim. Önce gazozu açayım dedim ama demez olaydım. Şişe öyle bir patladı ki üstüm başım olduğu gibi gazoz oldu! Ofistekilerin bana gülmesi ve onlara rezil olmam da yanıma kâr kaldı. Üstelik bütün gün o yapış yapış elbiselerle çalışmak zorunda kaldım, inanabiliyor musunuz? Allah’ım neden hep böyle şeyler benim başıma geliyor anlamıyorum ki?

***

Hangisini tercih edersiniz? Herkes üstteki diyecek, değil mi? Peki aynı olay sizin başınıza gelse nasıl davranırdınız? Bazen hayatın küçük şakalarına katlanabilmek, hayattan zevk almak gerekiyor. Yoksa bu hayat çekilmez olur, bize de yazık…

Ha, bu arada… Gün içinde gazozumdan içmek isteyen arkadaşlarla aramızda geçen diyalog ise aynen şöyleydi;
“Ooo, gazoz da varmış. İçebilir miyiz İhsan Bey?”
“Tabii ki… Yalnız dikkat edin saldırıyor.”

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Doğum günü sürprizi


19 Mayıs… Bu tarihin bizler için ne kadar önemli olduğunu vurgulamama bilmem gerek var mı? Fakat bugünün farklı bir anlamı daha var benim için. Çünkü bugün neredeyse 10 yılı aşkın bir zamandır tanıdığım ve çok değer verdiğim bir dostumun, Baki’nin doğum günü. Kendisi de Yitik Savaşçı adı altında yazılarını yayınlamaya niyetlendiyse de bunu devam ettiremedi maalesef. Her neyse… Hemen ertesi gün ise bir başka arkadaşımızın, Yeliz’in doğum günü… Ne zaman bu tarihe yaklaşsak aklıma onlara yaptığımız sürpriz doğum günü partisi gelir. 

Üniversite yıllarımızdı. Yani neşemizin cebimizdeki parayla ters orantılı olduğu yıllar… Bizim de neşemiz hiç eksik olmazdı maşallah. Baki, o zamanlar doğum günlerine özellikle de kendi doğum gününe aşırı bir önem gösterir, unutulduğunda ise çabucak kalbi kırılırdı. Kim hatırlanmak istemez ki? Biz de onun bu huyunu bildiğimizden sürpriz bir doğum günü partisi yapalım dedik. Hatta işi bir adım ileriye götürüp hem Baki’nin hem de Yeliz’in doğum gününü bir arada kutlamaya karar verdik. Hemen başladık sıra altlarından, defter aralarından gizlice aramızda para toplamaya. Ama dedim ya paramız neşemizle ters orantılı diye. Topladığımız para pastayı almaya yetmiyordu. En az iki kişiden daha para almamız gerekiyordu. Oturmuş kara kara düşünürken bir başka sınıf arkadaşımız olan Fatih “Bir keresinde yine böyle bir sürpriz hazırlarken paramız yetmemişti, ben de doğum günü olan arkadaştan borç para istermiş gibi para almıştım.” dedi. O anda beynimde bir şimşek çaktı. Önce Yeliz’in yanına koştum. 

“Baki’ye sürpriz bir doğum günü yapacağız, katılmak ister misin?” dedim. 
“Olur.” dedi hemencecik ve biraz para verdi. 
“Sağol arkadaşım. Aman Baki duymasın.” dedim ve soluğu Baki’nin yanında aldım. Başladım kös kös oturmaya, oflayıp puflamaya… 
“Ne oldu?” dedi benim bu halimi görünce Baki.
“Yok bir şey.” dedim somurtarak. En kızdığı şeydir.
“Ya ne oldu söylesene! Çıldırtma adamı!” dedi sinirle.
Önce biraz nazlandım sonra da “Param bitti, bizimkilerden de istemeye utanıyorum.” dedim ardından.
“Aman be, dert ettiğin şeye bak. Ben de bir şey oldu sandım.” diyerek hemen elini cebine attı. Pasta paramız tamamdı.

Birkaç arkadaşımız çabucak kampüsün yakınındaki Kipa’ya gönderdik. “Aman ha, sakın pastanın üzerine Yeliz’in ismini yazdırmayı unutmayın.” dedik onlar giderken. Kipa da o zamanlar şimdiki kadar meşhur bir yer değildi, sadece Bornova’da vardı (Hay Allah, yaşlılığım çıktı yine ortaya). Oradan küçük bir pasta almışlar. Hatta üstüne içecekler için para bile kalmış. Sonunda akşamüstü gibi pastayı ortaya çıkarttık ve “Sürpriiiiz!” sesleri eşliğinde kutlamaya başladık. İkisi de hem çok şaşkın hem de çok mutlu görünüyorlardı. Üstelik pasta parasının bir kısmını kendilerinin verdiğini fark ettiklerinde şaşkınlıkları bir kat daha artmıştı. Ama o gün yaşanacak en büyük şaşkınlık ve atılacak en büyük kahkaha bunların hiçbirine değildi. Pastayaydı. Çünkü üzerinde aynen şöyle yazıyordu;

“Yeliz ve Bakiye’ye mutluluklar…”

Doğum gününüz kutlu olsun arkadaşlar.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

İlk kitabım yayında...

İşte uzun zamandır çok meşgul olmamın sebebi bu... Uzun uğraşlar sonucu ilk bölümlerini bu sayfalarda okuduğunuz hikayeyi büyütüp geliştirerek bu hale getirmeye çalışıyordum. Ve nihayet bitti.



Nihayet oldu!

Kayıp Rıhtım sizlere ilk kitabını büyük bir mutlulukla sunar!

M. İhsan Tatari'nin kaleminden, ilk olarak sadece Aylık Öykü Seçkisi için yazılan ve daha sonra da gelen devam bölümleri ile kitaba dönüşen bu eseri sizlere gurula sunuyoruz…

Yemin ve Öç, sizleri Unutulmuş Diyarlar evrenin farklı bir dilimine götürecek ve bir barbar ile inatçı bir cücenin dostluklarını gözler önüne serecek.

Editörlüğünü Onur SELAMET'in, kapak resmini A. Gökhan GÜLTEKİN'in, iç sayfa çizimlerini Celalettin CEYLAN'ın ve sayfa düzenini Hakan TUNÇ'un üstlendiği bu eser ile olağanüstü bir maceraya sizler de dâhil olun!

Umuyoruz sizler de bu kitabı bizler kadar sevecek ve okurken büyük keyif alacaksınız.

Şimdi de sizleri, kitabın künye bilgilerinin yer aldığı ve indirebileceğiniz adresi veren sayfamıza buyur ediyoruz. Künye bilgileri için buraya, kitabı indirmek içinse buraya tıklamanız yeterli.

Şimdiden keyifli okumalar!

Mit der ki:

Sizin de anlayacağınız üzere kitap fantastik edebiyat türünde yazıldı. Türle alakanız yoksa ya da hoşlanmıyorsanız sırf ben yazdığım için okuyup da kendinize eziyet etmeyin lütfen. Kitabı ilgili linke tıklayarak ücretsiz olarak indirebilirsiniz. Desteğinizden dolayı hepinize çok çok teşekkürler.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Sweet Blog ödülü

Sevgili DBP, eksik olmasın bir ödüle layık görmüş beni ve blog sayfamı. Hayır, hayır... En ayı blogger ödülü değil bu, resme bakıp da yanlış anlamlar çıkarmayın lütfen. En sevimli blog ödülü...

"Bir yıldır yazılarını tebessümle takip ettiğim, yorumlarıyla kahkaha bile attığım dünyanın en korkak savaşçısına veriyorum..." demiş bir de utanmadan. Nereden çıkarmışsa benim korkak olduğumu? Ben sadece köpeklerden birazcık korkarım. Bir de karanlıktan... Bir de yılandan, örümcekten, köpek balıklarından, korku filmlerinden ve... Tamam tamam, kabul ediyorum. Hayır, ayı olduğumu değil! Korkak olduğumu...

Bu ödül için kendisine sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum ve o kahkahalarının, neşesinin bir ömür boyu yakasını bırakmamasını diliyorum. Efendim? Ne dediniz? Mim'i kimlere mi dağıtıyorum? Hmmm... 10 kişi bulmam gerekiyormuş, bir bakalım.

  • Neşeli ve içten yazılarıyla her daim yüzümü gülümseten candan insan Vildan Hanım'a gelsin ilk önce. Hayal Kahvem'e hepinizi kahve içmeye beklerim.

  • Mütevaziliği ve olağanüstü hayal gücü ile Aşkın Güngör'e gelsin. Kelimelere adeta dans ettiren, on parmağında on marifet bulunan bu yazar kişi ile kitapları hakkında laflamak isterseniz Estarabim'e davetlisiniz.

  • Bir başka sempatik ve içten insana, sevgili Hakan-can'a gelsin bir de. Kendisi ise hiç tanışmamış olsam da kırk yıllık dostummuş gibi severim kendisini. İçten tavırlarından olsa gerek. Bu aralar pek fazla yazmıyor maalesef.

  • En yardım sever blog ödülü olsaydı bunu vereceğim ilk kişi Kamikaze olurdu herhalde. Çok duyarlı, aynı zamanda çok içten bir blog yazarıdır kendisi. Hemşehrim diye demiyorum (keh-keh-keh)

  • Her gün hayatın içinden ilginç anekdotlar, enteresan bilgiler, güzel fotoğraflar görmek isterseniz "İçimden Geldiği Gibi" uğramanız gereken adrestir derim.

  • Unutkanlık ve dalgınlıkta benden aşağı kalmayan, soğuk Ankara'nın sıcak insanı Teecetveli'ne gelsin. Gelsin ki blog sayfasını güncellemeye devam etsin. Özledik kendisini.

  • Kapı altlarından atılan zarfların, sessiz telefonların, denizlerden şişe ile gelen haberlerin imza sahibi bi dost'a gelsin bir de. Bir haftadır kayıp kendisi...
Ayrıca bu ödülü sevgili çok samimi bulduğum Sihirli Sepet'e, roman gibi hayatını sayfalarında bizlerle paylaşan Ramazan Bey'e, her biri bir ferman uzunluğunda yazıları ile beni hep şaşırtan Handan'a, beyaz kedimiz sevgili Öykü'ye ve tabii ki beni hep gülümseten insan DBP'ye de göndermek isterdim. Fakat onlar bu ödülü zaten almışlar. Eğer kabul ederlerse ikinci kez de ben takdim ediyorum bu ödülü kendilerine.

Yazılarımı okunmaya değer bulup beni takip eden herkese çok ama çok teşekkürler.

3 Mayıs 2010 Pazartesi

A Giggle to Google

Blog sahibi iseniz ve gülmeye ihtiyacınız varsa fazla uzaklara bakmanıza gerek yok. Açın Google Analytics'i, geçin arama sonuçlarından size ulaşılan kelimelere ve başlayın okumaya...

  • 1 nisan şakasında ölen adama dua
  • Altınlarım kayıp onun için dua
  • Baykuş saklamanın faydaları
  • Rüyada omzuna baykuş konduğunu görmek
  • Şeytan kadın 40 gecedir uyutmadı adamı karşı dua
  • Yorgunluğa iyi gelen dua
Bundan sonra sayfamın adını Hacı Yorgun Savaşçı'nın hayır tekkesi olarak değiştiriyorum arkadaşlar :)

2 Mayıs 2010 Pazar

Tolkien'in yayınlanmamış önsözü

J.R.R. Tolkien'i ve onun en büyük eseri olan Yüzüklerin Efendisi'ni duymayanınız kalmamıştır herhalde. Özellikle filminin çevrilmesinden sonra ülkemizde daha da bilinir olan, dünyanın önde gelen kuruluşları tarafından "Yüzyılın Kitabı" ödülünü kazanan bu eser geç de olsa 90'lı yılların sonunda Metis Edebiyat'ın katkıları ile dilimize de çevrilmişti. Çevrilmeyen bir kısmı olduğundan ise bugüne kadar çoğumuzun haberi yoktu. Bugüne kadar... 1966 yılında kitabın yeniden basımı için kaleme aldığı önsöz... İşte o önsözü bulmak ve tercümesini yaparak dilimize kazandırmak bana nasipmiş.

Bir rastlantı sonucu rastladığım önsözü heyecanla okudum ve bizim dilimize neden çevrilmediğine hayret ettim. Benim gibi fantastik edebiyata gönül vermiş kişilerin de bunu okuması gerektiğine karar verdim ve konuyu Kayıp Rıhtım’a açtım. Onlar da bu fikrime destek çıktılar sağ olsunlar ve işte çalışmamızın ürünü karşınızda. Önsözün çevirisi...

Ülkemizde basılan kitaplarda mevcut olmayan ve bizzat J.R.R. Tolkien tarafından yazılan bu önsözde; yazarın kitaba nasıl başladığını, hangi yazım aşamalarından geçtiğini ve bazı eleştirilere verdiği cevaplar bulunuyor. Özellikle de alegori tartışmalarına verdiği cevap bu önsözün değerini oldukça arttırıyor.

Elimden geldiğince düzgün bir çeviri yapmaya çalıştım. Fakat gerçek bir üstadın kelimelerini çevirirken oldukça zorlandığımı da itiraf etmem gerek. Yanlış ve hatalarım varsa affola...

Kayıp Rıhtım'daki dostlarıma ilgi ve desteklerinden dolayı teşekkürler. Ve fantastik severler, size de iyi okumalar.

(Okumak için tıklayın)

30 Nisan 2010 Cuma

Enayi miyim ben!?

Sanırım geçen seneydi. Güzel bir pazar akşamı arkadaşlarla buluşmak için Alsancak’a gidiyordum. Maksat muhabbet etmek, günlük hayatın sıkıntılarını bir nebze de olsa hafifletmek… Neyse efendim, kaptım çantamı, çıktım yola. Tam otobüs durağına gidecekken birden Kent Kartımın (Akbil’in İzmir versiyonu) boş olduğu geldi aklıma. Yönümü değiştirip rotamı yakınımızdaki büfeye çevirdim. Oraya vardığımda bir de ne göreyim? Adam, günlerden pazar olduğu için erkenden kapatıp gitmiş. “Hayda, ne olacak şimdi?” diye sordum kendi kendime. En yakın Kent Kart yükleme noktası Göztepe’de, yani gitmem gereken istikametin tam aksi yönündeydi çünkü. Ve nereden baksanız bir 5 dakika yürümem gerekecekti. O zamanlarda da Kent Kart ile binişlerde ücret 1,50 lira, kartsız binişlerde ise 3,00 liraydı. “Ben 3 lira falan vermem kardeşim, enayi miyim ben? Biraz geç giderim ama Kent Kartımı doldurup öyle giderim!” diye söylendim kendi kendime. İndim Mithatpaşa Caddesi'ne, başladım Göztepe tarafına doğru yürümeye.

Hızlı adımlarla yarı yürüyerek yarı koşarak yükleme noktasına vardım. Vardım varmasına ama orada beni bekleyen başka bir sürpriz vardı. Orası da kapalıydı! Ne yapacağımı bilemez vaziyette hemen onun yanındaki dükkana girdim ve Küçük Emrah misali “Kent Kartım boş benim abi! Zaten Kent Kartım hiç dolu olmadı abi. Yok mu buralarda yükleyecek başka bir yer abi?” diye sordum içerideki adama.

“Var. Yalnız bir durak ileri yürümen lazım. Ve bana baba falan da diyemezsin!” diye cevapladı adam. Son cümleyi ben uydurmuş olabilirim, emin değilim. Adamın gösterdiği yön yine Göztepe tarafı, yani yine gitmem gereken istikametin tamamen aksi yönüydü. Saatime baktım, buluşmaya 10 dakika geç kalmıştım bile. “Ben otobüse 3 lira falan veremem, kartımı doldurur öyle giderim. Enayi miyim ben?” dedim yine kendi kendime ve tekrar başladım yürümeye. 10 dakika kadar sonra adamın tarif ettiği yerdeydim ama beni karşılayan yine kapı duvardı. Kapalıydı! Artık buluşmaya bayağı bir gecikmiştim ve ümidimi kaybetmiştim. Çıktım sahile, ilk gelen otobüse atladım. 3 lirayı da paşa paşa ödedim tabii… Buluşma yerine vardığımda arkadaşlardan yediğim fırçalar ve sitem dolu bakışlar da cabası.

Ama olay burada kapansa iyi! Bir de bunun eve dönüşü var. Ben ne bileyim pazar günü Alsancak’taki her Kent Kart bayiinin kapatacağını, açık olanların da kredilerinin tükenmiş olacağını? 1 saate yakın bütün bayileri, marketleri vs dolaşmama rağmen bir türlü kartımı yükleyemedim. Dönüşte 3 lira daha verdim otobüse… Böylelikle o gün 2 liraya yapacağım seyahati 6 liraya tamamlamış oldum. Taban tepmekten dolayı ayaklarıma inen karasular da yanıma kar kaldı üstelik. Soruyorum şimdi size, enayi miyim ben?

24 Nisan 2010 Cumartesi

Bahar Şenliği ( Bölüm 2 ) -Son-

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Spor salonunun kapısı büyük bir gürültü ile açıldı ve Hakan soluk soluğa içeri girdi. Hızlı adımlarla girişi geçerek havuzun olduğu kısma geldi. “Onur!” diye bağırdı telaşla. “Onur! Neredesin?” Hiç ses yoktu. Telaş ve ümitsizlikle koşmaya ve seslenmeye devam etti. Voleybol sahasına  geldiğinde birdenbire ayakları kaydı ve düşmekten son anda kurtuldu. Dikkatle zemine baktığında yerin ıslak olduğunu gördü. Eğilip suya dokundu ve soğuk olduğunu fark etti. Su izleri salonun uzak köşesine doğru gidiyordu. Sanki ağır bir şey sürüklenip o tarafa götürülmüş gibiydi. Hakan izleri takip etti ve kendini soyunma odalarının önünde buldu. “Onur? Burada mısın?” diye seslendi hafif çekinerek.
“Mmmm!” diye bir ses duyuldu.
“Onur?”
“Mmmm-mmm!”
Ses dolaplardan birinden geliyordu. Hakan hızla o tarafa yöneldi ve dolap kapaklarını tek tek açmaya başladı. En sonunda dostunu dolaplardan birine bir çuval gibi tıkılmış vaziyette buldu. Voleybol filesi hâlâ etrafındaydı.
“Onur? Bu ne hal abi? Kim yaptı bunu sana? O herif mi yoksa?” dedi şaşkınlıkla.
“Mmmmm!”
“Ah, tabi ya! Pardon…” dedi Onur’u dolaptan çıkarması gerektiğini hatırlayarak. Zorlu bir uğraşın ardından onu önce dolaptan çıkardı ardından da fileyi söküp atmasına yardımcı oldu.
“Oh be, çok şükür! Bütün gün o dolabın içine tıkılı kalacağımı düşünmeye başlamıştım!” dedi Onur, en sonunda konuşabilecek kadar ağzını kurtardığında.
“Siyahlı herifi törende görüp senin ortada olmadığını fark edince bir şeylerin ters gittiğini fark ettim ve koşarak buraya geldim.” dedi Hakan.
“Tören mi? Kutlamalar başladı mı yani?” dedi Onur telaşla.
“Hayır ama başlamak üzere.” diye yanıtladı Hakan. “Yardım bulmak için çok çabaladım ama kimse beni ciddiye almadı. Hatta öğretim görevlilerinden biri beni törenden kaçmak için bahane uydurmakla bile suçladı. Ardından da beni zorla büyük meydana götürdü. Yemek yememe bile müsaade etmedi, buna inanabiliyor musun? Her neyse, siyahlı adamı o zaman gördüm zaten… Meydanda…”
“Acele etmeliyiz, o ikisi birine zarar vermek üzereler.” dedi Onur hemen ayaklanarak.
“Hangi ikisi? Biri daha mı var?”
“Evet, bir kadın. Hem de oldukça çirkin bir tane.”
“Aslı’dan da mı çirkin?” diye güldü Hakan muzipçe.
“Serap’tan bile çirkin.”
“Hmmm… Gerçekten çirkinmiş anlaşılan.”
“Bahar diye birini arıyorlar, sanırım onu öldürecekler.” diye açıkladı Onur.
“Bahar mı? Açılışı yapacak kadını mı yani?” dedi Hakan şaşkınlıkla.
“Açılışı?”
“Şenliklerin açılışı… Ben buraya gelirken sahnedeki rektör, Bahar adında bir şeref konuğumuz olduğunu ve açılışı onun yapacağını söylüyordu. Bir elmayı ısırarak…”
“Elma… Zehirli bir elmaları var! Elmayı değiştirecekler! Acele etmeliyiz!”
“Biz mi?” dedi Hakan şaşkınlıkla. “İyi de neden biz? Hem ne yapabiliriz ki?”
“Onları durdurmak zorundayız. Bizden başka olan bitenden haberi olan kimse yok. Anlamıyor musun Hakan, o kadının hayatı bize bağlı!”
Hakan bir anlığına duraksayarak arkadaşına baktı. Ardından anladığını belirtmek için kararlı bir şekilde kafasını salladı ve ikili koşarak salonu terk etiler.

***

İki arkadaş tam kapıdan çıkmışlardı ki “Ve karşınızda Bahar Hanım” dedi rektörün mikrofonla yükseltilmiş bir sesi. Ardından büyük bir tezahürat ve alkış fırtınası yükseldi kalabalıktan. Etraf ünlü bir içecek markasının bayrakları ve flamaları ile doluydu. Sahne de ise aynı markayı taşıyan iki koca bayrak rüzgarla salınıyordu. Büyük bir ihtimalle şenliklerin sponsoru oydu. Sahnede uzun boylu, beyaz tenli bir kadın duruyordu. Pembe, uzun bir elbise giymişti ve ellerinde dirseklerine kadar uzanan beyaz eldivenleri vardı. uzun siyah saçlarını çiçeklerden yapılma bir taç ile süslemişti. Gülümsemesi muhteşemdi. Öyle içten, öyle hayat dolu gülümsüyordu ki ona hayran kalmamak elde değildi.
“Vay canına…” dedi Hakan, avanak bir ifade ile sahnedeki kadına bakarken. “Galiba aşık oldum.”
“Haydi gel. Gitmeliyiz.” dedi Onur bakışlarını zar zor sahneden ayırarak. Bakışlarını hızla alanda gezdirdi ama ne siyahlı adamdan ne de o cadı kılıklı kadından bir ize rastlayamadı. “Şu elma nerede demiştin?” diye sordu hâlâ sahneye bakmakta olan Hakan’a.
“Elma mı?” diye sordu hakan hülyalı bir şekilde. “Elma?” dedi sonra da biraz kendini toparlayarak. “Ben çok açım!”
“Bırak şimdi yemeği! Elmayı bulmamız lazım yoksa kız ölecek!”
“Asıl bir şeyler yemezsem ben öleceğim!” dedi Hakan. “Of, tamam haklısın! Sanırım sahnenin arkasında olmalı.” dedi sonra da. Çabucak kalabalığın etrafından dolandılar ve sahnenin arkasına doğru yürümeye başladılar. Bu sırada Bahar Hanım ya da gerçek ismiyle Bahar’ın hanımı konuşmaya başlamıştı bile.
“Geleneksel Bahar Şenliklerine hepiniz hoş geldiniz!” Coşkulu bir alkış daha koptu. Kadının sesi de en az kendisi kadar güzel ve cıvıl cıvıldı. O konuştukça dinleyenler daha bir mutlu oluyor ve coştukça coşuyorlardı. Bu esnada Onur ile Hakan sahnenin arkasına varmışlardı bile. Fakat burada onları küçük bir sürpriz bekliyordu. Tam karşılarında oldukça güzel bir genç kız elinde bir tepsi ve tepsinin üzerinde bir elma olduğu halde donakalmıştı. Aslında donakalmak lafı biraz hafif kalıyordu çünkü kız kelimenin tam anlamıyla buz tutmuştu. Burnundan ve saçlarından buz saçakları uzanıyor, üzerinden hafif bir buhar yükseliyordu. Yüzünde ise oldukça şaşkın bir ifade vardı.
“Bu da neyin nesi böyle?” dedi Hakan şaşkınlıkla.
“Lanet olsun, geç kaldık!” diye homurdandı Onur. “Cadı buralarda bir yerde olmalı?”
“Ne buralarda bir yerde olmalı?”
“Cadı! O kadın yani… Aslı’dan çirkin olan.”
“Serap’tan demek istedin sanırım.”
“Her neyse işte… Zehirli elma onda olmalı. Nerede olabilir?”
Aynı esnada sahnede bulunan rektörün sesi bir kez daha duyuldu. “Ve şimdide geldik törenimizin en önemli kısmına. Bahar hanım, yılın ilk elmasını ısırarak festivali resmen başlatacak.” Coşkulu bir alkış daha…
Onur ve Hakan aynı anda birbirlerine bakıp “Sahne!” dediler. Sonra da çabucak koşup sahneye çıkan merdivenleri tırmandılar.

Bir an sonra sahnedeydiler. İkilinin birdenbire ortaya çıkışı sahnedekileri şaşırtmıştı. Kalabalığın sesi bile aniden kesilivermişti. Rektör, ağzı bir karış açık vaziyette bu iki arsız öğrenciye bakarken Bahar’ın hanımı kibar bir şaşkınlıkla olanları izlemekteydi. Tam onun karşısında ise sahnenin arkasında donmuş olan kız duruyordu. Hayır, bu o kız değildi. Bu, cadının ta kendisiydi. Onur ne yapacağını bilemez vaziyette orada dururken sessiz kalabalığın en ön sırasından oldukça tanıdık bir ses duyuldu.
“Ay inanmıyorum! Bunu kim çıkardı sahneye yaa? Salaksınız yane…”
Bir anda kan beynine sıçradı ve hızlı adımlarla ileri çıkıp rektörün elindeki mikrofonu kapıverdi.
“Elma tutan kızı ilk vurana bir kasa içecek bedava!” Kalabalıktan öncekilere nazaran çok daha coşkulu bir tezahürat koptu. Sonra da hemen hemen her öğrencinin elinde su tabancaları ya da su balonları beliriverdi. Ardından da bir yaylım ateşi başladı. Kız kılığındaki cadı anında sırılsıklam oldu ve acı dolu bir çığlık attı. “Eriyorum! Eriyorum!” Herkesin şaşkın bakışları arasında genç kız şekil değiştirmeye ve yeşil suratlı bir cadaloza dönüşmeye başladı. Aynı zamanda da eriyerek yok oluyordu sanki.
“Eriyorum! Ah, şu yaptığına bak velet! Kim derdi ki Batının Kötü Cadısı bir su balonuna mağlup olacak! Eriyoruuuum!” Sonra da buharlaşıp havaya karıştı ve gözden kayboldu. Geriye ise bir tek sivri uçlu şapkası kaldı.

Alanda tam bir şok yaşanıyordu. Gördükleri şey gerçek miydi yoksa değil miydi anlayamamışlardı bile. Bahar’ın hanımı kaşlarını çatıp sivri şapkaya baktı sonra da Onur ve Hakan ile göz göze geldi. Bilmiş bir şekilde gülümseyip Onur’a yaklaştı ve elindeki mikrofona doğru eğilip “Vay canına! çok gerçekçiydi, değil mi? Bu güzel gösteri için sponsorumuza teşekkür ederiz.” dedi gülümseyerek. Kalabalıktan bir rahatlama sesi ve şen kahkahalar duyuldu.
“Aman ne gösteriiii ne gösteri…” dedi Serap, kendini beğenmiş bir şekilde. Onur muzip bir şekilde Hakan’a göz kırptı ve sırıtarak şöyle dedi. “Ön sıradaki iki kızı vurana iki sandık içecek bedava!”

***

Az sonra sahnenin arkasındaydılar. Şenlikler tam istenildiği gibi olmasa da resmen başlamıştı ve meydandaki tüm öğrenciler birbirlerini ıslatmakla meşgullerdi. Özellikle de Aslı ve Serap’ı… Bahar hanım, kızgın olan rektörü birkaç tatlı sözcük ile yumuşatmayı başarmış ve kendisini kibarca kovmuştu. Şimdi Hakan ve Onur ile baş başaydı.
“Sanırım size bir teşekkür borçluyum.” dedi Bahar’ın hanımı, melodik bir sesle. Hakan ve Onur utangaç bir şekilde gülümsemekle yetindiler. “Eğer bu elmayı yeseydim ne olurdu biliyor musunuz?” dedi elinde tuttuğu zehirli elmayı onlara göstererek.
“Şey… Dünyanın gördüğü en tatlı hanımefendi tarihe karışırdı sanırım.” dedi hakan utanarak.
“Çok tatlısın.” dedi kadın içten bir şekilde gülümseyerek. “Ama sanırım neye bulaştığınızdan haberdar değilsiniz. Gerçi buna pek de şaşırmadım.”
“Neye bulaştık?” dedi Hakan yutkunarak.
“Ben kimim biliyor musunuz?”
“Bahar Hanım değil mi?” dedi Onur.
“Hem evet hem hayır.” dedi Bahar’ın hanımı. “Ben ilkbaharım, mevsimi getiren ve onu yaşatan varlık.”
“Nasıl yani?” dedi Onur şaşkınlıkla. “Yani şimdi siz…”
“Dalga geçiyorsun.” diye kıkırdadı Hakan.
“Evet, aynen öyle. Ben bu mevsimin ta kendisiyim.” dedi kadın. Sonra da hemen yanı başlarındaki bir ağaca dokundu. Ağaç, onun temasıyla adeta titredi ve yaprakları daha bir yeşerdi, dallarında ise çiçekler açıverdi. Onur ve Hakan şaşkınlıkla izliyorlardı. Kadın onlara gülümsedi ve avuçlarını yukarı kaldırıp içlerine üfledi. Anında onlarca kelebek can buluverdi ve uçarak etrafa dağıldılar.
“Bu kadarı yeterli mi?” dedi kadın gülümseyerek.
“Şey… Sanırım.” dedi Onur şaşkınca.
“Eğer kötü cadının oyununa gelseydim uzun ve sonsuz bir uykuya dalacaktım. İlkbahar ise sonsuza dek solacaktı. Tabii ben de…” dedi kadın.
“Vay canına. Doğru bir şey yapmışız sanırım.” dedi Hakan.
“Evet, kesinlikle.” dedi bahar, şen bir kahkaha eşliğinde. “Anlamadığım nokta ise şu. Batının kötü cadısı tek başına buraya nasıl geldi? Tek başına Oz’u terk edebilecek kadar güçlü değil.”
“Tek başına değil, siyahlı bir adam ile birlikte çalışıyor.” dedi Onur.
“Siyahlı adam mı?” diye sordu kadın.
“Evet… Yani ben!” dedi bir ses. Üçü birden sesin geldiği yöne döndüler ve siyahlı adamla karşı karşıya geldiler.
“Bahar…” dedi adam başını hafifçe eğip selam vererek.
“Kış!” dedi kadın, oldukça mesafeli bir sesle. “Tahmin etmeliydim. Yine sen…”
“Elbette yine ben, bu bizim yazgımız. Sen beni kovalarsın, sonbahar da yazı…”
“Bu kez çok ileri gittin. Birkaç hafta geç gitmek başka şey koskoca 3 ayı hatta daha fazlasını ele geçirmeye çalışmak başka.” dedi kadın öfkeyle.
“Beni dava et.” diyerek güldü adam. Ardından Onur ve Hakan’a dönerek “Ve siz iki küçük solucan… Kış bundan sonra sizin için oldukça sert ve acımasız geçecek, bilmiş olun!” dedi öfkeyle. Sonra da keskin bir rüzgâr ve soğuk bir hava eşliğinde havaya karışıp gözden kayboldu.
“İşte şimdi yandık.” dedi Hakan mutsuzlukla.
“Merak etmeyin. Kış sizin için sert geçecek olabilir ama geri kalan 3 mevsim sizin için muhteşem olacak” dedi Bahar’ın hanımı göz kırparak. “Her şey için teşekkürler, kahramanlar…” dedi sonra da. Ve o da tıpkı kış gibi havaya karışıp yok oldu. Ardında ise taze çiçek kokusu ve kuş cıvıltıları bıraktı.

Onur ve Hakan bir müddet orada durup boşluğa baktılar. “Kahramanlar… Vay be, şunu duydun mu?” dedi Onur huşu ile.
“Evet.”
“Biz mevsimlerin kahramanıyız!”
“Şey, evet…”
“Bizi kimse durduramaz! Hiçbir şey bizi yıldıramaz!”
“Evet… Şey, Onur?”
“Efendim?”
“Benim karnım aç!”

- Son -