15 Nisan 2019 Pazartesi

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları | Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2015
Çevirmen: Aslı Dağlı
Editör: Emre Aygün
Keyifle okunan, bir an bile sıkmayan, eğlenceli bir gençlik fantazyası.

Kitabımızın başkahramanı Jacob, büyükbabasının anlattığı tuhaf hikâyelerle büyüyen, sıradan bir çocuk. Ama çocukluk yıllarını geride bırakıp 16 yaşına geldiğinde kendisine anlatılan şeylerin aslında gerçek olmadığını, küçük bir çocuğu eğlendirmek için sıkılan palavralar olduğunu anlıyor. Ardından dedesiyle arası açılıveriyor. Ama günün birinde dedesi tıpkı hikâyelerinde anlattığı tuhaf bir "şey" tarafından öldürülünce aslında tüm o tuhaflıkların gerçek olabileceği fikri kafasına dank ediveriyor.

Böylece hem hakikati öğrenmek hem de büyükbabasının son nefesinde kendisine verdirdiği sözü tutmak için düşüyor yollara. Ve kendisini Bayan Peregrine ile Tuhaf Çocuklarıyla karşı karşıya buluveriyor.

Kitap bir bakıma Harry Potter'ın formülünü uyguluyor aslında. Sıradan bir çocuk. Tuhaf güçlere sahip çocuklarla dolu bir yetimhane. Hepsini koruyup gözeten bir öğretmen. Kaçınılması gereken gölge yaratıklar. Benzerlikler çok bariz. Bununla birlikte kendi ayakları üstünde durmayı ve kendi evrenini yaratmayı başarıyor yazar. Hikâyesini anlatmak için gerçek fotoğraflar kullanması da öyküsünün etkisini arttırıyor.

Açıkçası okurken hiç sıkılmadığım, acaba ne olacak diye her sayfayı merakla çevirdiğim bir kitap oldu. Hatta son bölümlerde heyecan dozu öyle bir artıyor ki satırları atlaya atlaya okumamak için kendimi zor tuttum. Tabii bunda Aslı Dağlı'nın çok başarılı ve akıcı çevirisinin de katkısı büyük.

Bakalım devam kitabında neler olacak?

13 Nisan 2019 Cumartesi

Çevirmenin Çemberi: Uzay Akımları

Asimov’la üç perdelik çeviri dansımızda sıra Uzay Akımları’na geldiğinde kafam pek yerinde değildi açıkçası. Bir daha başkalarının çevirilerine editörlük yapmayacağıma dair dizlerimin üstüne çöküp gök gürültüleri eşliğinde yumruklarımı havaya sallayarak ettiğim tüm yeminlere rağmen, yaşadığım maddi sıkıntılardan ötürü tükürdüğümü bir güzel yalamak zorunda kalmış ve Babür İmparatorluğu’yla ilgili tarihi bir romanın düzeltisine başlamıştım. Ama ne yazık ki düzeltmem gereken kitap hatalı çevirinin sınırlarını dikiş yerlerinden patlatırcasına zorladığından o iş maddi bir destekten çok ruhi bir kösteğe dönüştü.

O yüzden, en nihayetinde Uzay Akımları’na geçebildiğimde beynim hayli yorgundu. Delhi, Agra ve Semerkant civarlarında dolaşırken bir anda Trantor, Sirius ve Arcturus civarlarına ışınlanınca da hepten ambale oldum. Neyse ki kitap beklediğimden daha keyifliydi. Bir Asimov romanı çeviriyor olmanın verdiği kıvanç, romanı okurken aldığım keyifle birleşince ortaya gayet memnun kaldığım, güzel bir çeviri süreci çıktı.

Uzay Akımları (Currents Of Space), üçlemenin ilk kitabı olan Toz Gibi Yıldızlar’dan yaklaşık 6200 yıl sonra, 11129 yılında geçiyor. O nedenle iki roman arasında aynı evrende geçmeleri dışında hiçbir bağlantı yok. Bununla birlikte Trantor İmparatorluğu’nun artık kurulduğunu ve giderek yayılmaya başladığını görüyoruz. Bu da Biron Farrill ve arkadaşlarının başarılı olduğu izlenimini uyandırıyor bizde. Dünya gezegeni ise çok farklı ve enteresan bir konumda çıkıyor karşımıza. Ama kitabın sürprizlerini bozmamak için bunun ne olduğunu söylemeyeceğim.

Kitapta Florina adlı bir tarım gezegeni ile ona hükmeden Sark adlı egemen bir gezegen arasındaki ilişki anlatılıyor. Florina “kirt” denilen, çok özel bir bitkinin tüm galakside yetiştiği tek yer olma özelliğine sahip. Sark çok uzun yıllar önce burayı hâkimiyeti altına almış ve gezegenin halkını âdeta köle gibi çalıştırıyor. Galaksinin geri kalanıysa kirtten mahrum kalmamak adına Sark’ın yaptıklarına göz yumuyorlar.

Derken günün birinde Rik adındaki, yarım akıllı bir Florinalı birdenbire akli melekelerini geri kazanmaya başlıyor ve aslında başka bir gezegenden geldiğini, geçmişte başka biri olduğunu hatırlıyor. Daha da önemlisi Florina’nın yakında yok olacağı gibi çok elzem bir bilgiye de sahip kendisi. Böylece başına ne geldiğini araştırmak için koyuluyor yola. Ancak hiç hesaplamadığı şey hem Trantor casuslarının hem de Sark kuvvetlerinin onun peşine düşeceği… Polisiye-bilimkurgu tadındaki maceramız da bu şekilde başlamış oluyor.


Açıkçası, Uzay Akımları’nı çevirirken Toz Gibi Yıldızlar’da olduğu gibi beni öyle aman aman zorlayan bir şey olmadı. Asimov’un akıcı ve yalın üslubu sayesinde sıkıntılı başladığım çeviri süreci sayfalar ilerledikçe iyice hızlandı, sonlara doğruysa âdeta uçuşa geçti. Bununla birlikte arada sırada üstünde uzun uzun düşündüğüm ve başkalarıyla istişare ederek çözdüğüm şeyler de yok değildi.

Bunların en başında “Miakins” geliyor sanırım. Kitapta Fifelı Samia adında genç bir kadınla karşılaşıyoruz. Kendisi bir bölümde çocukluk anılarına dalıyor ve dadısıyla yaptığı bir konuşmayı hatırlıyor:
“Neden böyle parlıyor dadı?”
“Çünkü o kirt Miakins.”
‘Miakins mi? O da nereden çıktı şimdi? Bu kadının adı Samia değil miydi yahu?…’ diyerekten mavi ekran verdim ben de oracıkta. Acaba dedim soyadı mı? Öyle ya, yabancılar genellikle birbirlerine soyadlarıyla da hitap ediyorlar. Ama sayfaları karıştırdığımda kadının adının sadece “Fifelı Samia” olarak geçtiğini gördüm. Bunun üzerine “Denize düşen çevirmen Google’a sarılırmış,” atasözünden yola çıkarak interneti karıştırmaya başladım. Ama karşıma çıkan sonuç hüsrandı:
“Miskin mi demek istediniz?”
Google’ın bana aptal muamelesi yapmasına içerleyerek arama üstüne arama yaptım: Asimov Miakins, Samia Miakins, Currents of Space Miakins, Fife Miakins… Ama yok arkadaş, yok. Sonra, tam da ümidi kesmişken, “Ya acaba bir küçültme sıfatı falan mı? Hani Mehmet’e Memo deriz ya hani…” diye bir düşünce geçti aklımdan.

Derken bir “anne-bebek” sitesinde çocuğunun adını “Savannah” koymak isteyen ama bunun nasıl kısaltılacağından emin olamayan bir anne adayının yazdıklarıyla karşılaştım. Hamile ve çocuklu anneler bu ismin kısaltılıp kısaltılamayacağı konusunda hararetli bir tartışmaya girmişler. En sonunda da bir tanesi iyice kızıp, “Her isim kısaltılabilir. Benim kızımın adı Mia ama ona Miakins bile diyorlar,” demiş. Böylece dokuz doğurarak da olsa Miakins’in “Miacık” anlamına geldiğini ve Asimov’un bunu Samia için bir küçültme sıfatı babında kullandığını çözmüş oldum.

Bunun haricinde ilk kitapta olduğu gibi yine metinde bazı yazım hataları vardı. Mesela ikinci bölümde Myrlyn Terens karakteriyle ilk karşılaşmamızda soyadı “Tebens” olarak yazılmış. İleriki sayfalarda, “Looking I at the small code marks” diye bir cümle geçiyor. Ama ortadaki “I” kitabın başka baskısında yok. Daha da ilerilerde, “On, but really, don’t you see?” diye bir cümle daha var. Burada da “On” aslında “Oh” olacak. “It isn’t L Really!” şeklinde yazılan cümlenin doğrusu da “It isn’t I. Really!” elbette. Geçen kitaptan alışık olduğumdan, “Asimov yazım hatası mı yaparmış yahu?” şokunu bu kez yaşamadım neyse ki.


Kitabın en enteresan özelliklerinden biri pek çok icadı yarım asırdan uzun bir süre önce öngören Asimov’un burada da görüntülü konferanslardan bahsetmesi sanırım. Kitapta bunu sağlayan araca “trimensic” deniyor. Three Dimensional Screen’in, yani üç boyutlu ekranın bir nevi kısaltması… Bunu nasıl çevireyim diye düşünürken önce Asimov’un izinden gidip onunla aynı yöntemi kullanayım dedim, ortaya “üçbokran” çıktı :) O noktada çok mantıklı ve aklı başında bir tutum sergileyerek bu kelimenin pek de iyi durmadığına karar verdim… Ardından anlama değil de fonetiğe önem vererek, kelimenin sonuna küçük bir eklentiyle “trimensik ekran” olarak çevirdim bunu.

Kitapta yer alan bir başka icat da communie-tube olarak geçen ve insanların birbirleriyle haberleşmek için kullandıkları, hem telefon gibi olan hem de olmayan bir boruydu. Buna ne desem, nasıl çevirsem, ne yapsam da “haberleşme borusu” yazmasam diye (oturduğum yerde) kırk takla attım fakat bir türlü işin içinden çıkamadım. Sonunda “Acaba viziekran, kitap-film gibi Vakıf’ta geçen bir şey mi bu? Daha önce de çevrilmiş olabilir mi?” diyerekten diğer kitapları karıştırdım. Orada da bulamayınca editörüm Ömer Ezer’e mesaj attım. Hani derler ya, bazen en iyi çözüm en basit olandır diye. “Abi biz buna ileti-tüpü diyelim bence. İletişim tüpünün kısaltması olsun,” şeklinde bir dönüş yaptı Ömer. O anda kafamda ding! diye bir ampul yandı. Bir yandan da ben bunu nasıl düşünemedim diye hayıflandım tabii. Ömer’e buradan tekrar teşekkürler.

Son olarak kitabın düzelti aşamasında çevirmeyi unuttuğum bir paragrafı yakalayan ve beni büyük bir mahcubiyetten kurtaran sevgili Setenay Karaçay’a da buradan kocaman bir teşekkürler. İyi ki gördün, iyi ki kitabın düzeltisini sen yaptın Settie…

Böylelikle bir kitabın çeviri macerasının daha sonuna geldik dostlar. Darısı üçlemenin son kitabı olan Gökteki Çakıl’a…

Not: İlk önce Kayıp Rıhtım'da yayımlanmıştır.

30 Mart 2019 Cumartesi

Yeni Çeviri: Gökteki Çakıl Taşı - Isaac Asimov

Isaac Asimov'un Galaktik İmparatorluk üçlemesinin son kitabı "Gökteki Çakıl Taşı" (Pebble In The Sky) için yaptığım çeviri 5 Nisan'da görücüye çıkıyor.

Aslında kendisi Asimov'un kariyeri boyunca yazdığı ilk kitap. Üstat o güne dek sadece kısa bilimkurgu hikâyeleri kaleme alıyormuş. Gökteki Çakıl Taşı ile ilk romanını yayımlamış. Böylece Vakıf ve Robot serilerine giden yolda da ilk adımı atmış aslında.

Bununla birlikte kitapta anlatılan olaylar kronolojik açıdan üçlemenin ilk iki cildi olan Toz Gibi Yıldızlar ve Uzay Akımları'ndan sonra geçiyor. Bu sefer Trantor İmparatorluğu'nun en görkemli yıllarındayız. Dünya ise galaksideki diğer gezegenler tarafından küçümsenen, değersiz görülen bir yer. Sadece gökteki bir çakıl taşı...

1949 yılının Amerikasında yaşayan Joseph Scwartz beklenmedik bir olay sonucunda işte kendini tam olarak bu gelecekte, bu istenmeyen gezegende buluveriyor. Ne dillerini ne âdetlerini anlayabildiği bu gezegenden kaçmak, evine dönmek için çabalayan Scwartz'ı ve bizleri tahmin edemeyeceğimiz bir macera bekliyor sonrasında.

Editörlüğünü sevgili Ömer Ezer'in üstlendiği kitap 5 Nisan'da raflardaki yerini alacak. Bu ayrıca Asimov'la olan üç perdelik, çok özel dansımın da sonuna geldiğim anlamına geliyor. Böylesine büyük bir ustanın kitaplarını çevirmek benim için gerçekten ama gerçekten de tarif edilmez bir onur ve mutluluktu. Bana bu fırsatı sundukları için sevgili Alican Saygı Ortanca'ya ve İthaki Yayınları ailesine teşekkürü borç bilirim.

Keyifli okumalar...


27 Şubat 2019 Çarşamba

Kafa İzni

Ne zamandır elimdeki çeviri düzeltisini bitirebilmek için bütün gece çalışıyor, sabah 5-6 gibi yatıyordum. Ertesi gün de 12 gibi kalkıp kaldığım yerden çalışmaya devam ediyordum (Çünkü yaşasın evden çalışmak, oleeey...) Neyse efendim, geçen pazar gecikmeli de olsa nihayet düzeltiyi bitirip yayınevine yolladım, sonrasında da birkaç gün kafa izni yapayım dedim. Sen misin bunu diyen?

İlk işim uyku saatlerimi bir düzene sokmaya çalışmaktı. Böylece bu sabah kargalar kahvaltılarını etmeden fırladım yataktan. Dedim madem yeni bir gün, yeni bir başlangıç, o zaman yepisyeni kıyafetler de giyeyim tam olsun. Böylece dolabımın kapağını açıp yeni bir kazak ve pantolon aramaya koyuldum.

Tam o sırada tepemden GACIRT! diye bir ses gelmesin mi? "Neler oluyor?" diye yukarı bakmamla birlikte dolabın üst kapağının yerinden çıktığını ve kafama doğru düşmekte olduğunu âdeta kayalar tarafından ezilmek üzere olan Coyote edasıyla izledim...

O kapağın köşesi önce sol kaşıma KÜT! diye inmez mi? Ben "Yandım Allah!" demeye kalmadan oradan da sol dizime çarpmaz mı? Çarptı vallahi... Gözümü mü tutayım, dizimi mi kavrayayım derken kıç üstü yere düşüverdim üstüne. Hem kaşım şişti, hem dizim tabii. İkisi de balon gibi oldu.

Şimdi yatakta iki seksen uzanarak "kafa izni" yapıyorum...

Bu hikâyeden çıkarılacak ders: Erken kalkmayın, uyuyun.

22 Şubat 2019 Cuma

Yeni Çeviri: Kara Prizma - Brent Weeks

Editörüme, "Yetti artık bilimkurgu çevirdiğim! Fantastik yok mu fantastik?" diye çemkirmem sonucunda masama gökten güm! diye düşen ve "Allah belamı verdi" dedirtecek bir kalınlığa, 728 sayfaya sahip bir epik fantazya romanı Kara Prizma... Ve kendisi bugün itibariyle raflardaki yerini alarak Türk okurlarla buluştu.

Brent Weeks ülkemizde çok tanınmasa da yurt dışında hayli popüler bir yazar. Bu kitabında da Brandon Sanderson'ın izinden giderek tamamen özgün bir dünya ve orijinal bir büyü sistemi yaratmış. Kara Prizma'da büyü ışığın tayfları kullanılarak yapılıyor ve her rengin farklı farklı özellikleri, farklı farklı güçleri var. Herkes her rengi kullanamıyor. Hepsini kullanabilense sadece tek bir kişi var: Prizma, yani kitabımızın kahramanı.

Yazar her renk için ayrı ayrı kurallar ve özellikler tasarlamış. Sonra da bunları kitabın arkasında detaylı ekler olarak açıklamış. Bunun yanı sıra her karakterin bir geçmişinin olması ve yıllar önce yaşanan büyük bir savaşta kiminin müttefik kiminin düşman olması ancak kitapta geçen olaylarda, yıllar sonra tekrar karşılaşmaları onlara derinlik katıyor.

Kitap üç karakterin bakış açısından anlatılıyor. Bu diyarlardaki en büyük ışıktar (ışık kullanıcısı) olan Prizma Gavin Guile; yetenekli bir Kara Muhafız olan Karris Beyazmeşe ve öksüz Kip. Gavin'in bölümlerini çok sevdim, Karris'in bölümlerinde kararsız kaldım, Kip'e ise bol bol sövdüm :)

Aslında bu kitabı çevireli bayağı oldu; 2017 yılında, yaklaşık beş aylık bir süreç içerisinde çevirmiştim. Ama çok kalın olduğundan editörlük ve düzelti süreci de uzun sürdü elbette. Romanı önceki çevirimde olduğu gibi sevgili Setenay Karaçay yayına hazırladı ve birkaç yanlışımı ve eksiğimi düzelterek en kocamanından şükranlarımı kazandı. Editörlüğünüyse sevgili Emre Aygün yaptı.

Işıkyaratan Serisi toplamda beş kitaptan oluşuyor. Yurt dışında şimdilik ilk dördü yayınlanmış, beşincinin de bu sene çıkması bekleniyor. İnşallah keyifle okursunuz ve geri kalan kitapları da çevirmek kısmet olur...

20 Şubat 2019 Çarşamba

Aradığınız zihne şu an ulaşılamıyor

Durum: Dün gece geç saatlere kadar çalışan çevirmen kişisi, sabah kalkıp giyindikten sonra bir elinde cep telefonu öbür elinde de çoraplarıyla çalışma odasına gider. Uykulu gözlerle telefonu masaya, çorapları da yere atar.

Sandalyesine çöker ve gelen mesaj var mı diye telefona bakmaya karar verir. El yordamıyla çalışma masasının üstündeki telefonun sert hatlarını arar ama onun yerine eline bir çift yumuşak, hafif tüylü kumaş gelir. Gözlerini zar zor açtığında çoraplarının masanın üstünde durduğunu görür...

Soru: Çevirmen kişisinin telefonu nerededir? :(

A) Yerde
B) Yerde
C) Yerde
D) Hepsi

24 Ocak 2019 Perşembe

Sıradaki parça...

90'larda çocuk olmanın laneti mi dersiniz, ayrıcalığı mı dersiniz ama çoğumuzun mustarip olduğu bir gerçek var: Kral TV. Okul kantinine girerdik, Kral TV çalardı. Serviste Kral TV, evde Kral TV, hafta sonları Kral Pop 10... O şarkılar beynimize işlemiş resmen. Sonra ne oluyor? Ufacık bir cümle, bir söz vs duyunca başlıyor kafamızda bir şarkı çalmaya...

Adamın biri "Bu gece uzun olacak" diyor, Hülya Avşar kafamın içinde "Besbelliiiiiiii biliyoruuuuuuuum," diye tamamlıyor. Biri "Gitme," diyor, Nazan Öncel, "Gitme kaaaaal bu şehirdeeeeEEEğ," diye devam ediyor. "Vazgeçtim," dendiğinde Sezen Aksu'nun "eeeellerindeeeen," diyen sesi kulaklarımda yankılanıyor. Annem "Yine başım dönüyor," deyince endişelenmem gerekirken ilk kasetini çıkaran Reyhan Karaca mutluluğuyla "garip halleeeerde, neden koşarsın hala boş hayalleeeerde!" diye dans edesim geliyor. Ve daha bir sürü şey (Canım mısın sen, benim misin sen...)

Yalnız olmadığımı söyleyin bana. Yoksa deli miyim ben? (Şaparım bilirsin!)

18 Ocak 2019 Cuma

Yeni Çeviri: Uzay Akımları - Isaac Asimov

Üstat Isaac Asimov'un Galaktik İmparatorluk Üçlemesi kapsamında çevirdiğim kitaplardan ikincisi olan Uzay Akımları (Currents Of Space) bugün itibariyle İthaki Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı.

Roman, Toz Gibi Yıldızlar'ın (Stars Like Dust) ardından serinin ikinci kitabı olarak geçse de aslında aralarında çok fazla bir bağlantı yok. Çünkü Uzay Akımları ilk kitaptan yaklaşık 6000 yıl sonra geçiyor. Bu kez Florina adlı bir tarım gezegenindeyiz. "Kirt" adında, galaksideki en değerli maddelerden birini üretmelerine rağmen Sark gezegeni tarafından sömürülüp neredeyse köleleştirildikleri için fakir bir halk Florinalılar.

Bu esnada Vakıf'ta sık sık bahsi geçen Trantor İmparatorluğu artık kurulmuş ve galaksideki hâkimiyetini iyice sağlamlaştırmıştır. Dünya ise çok uzaklardaki önemsiz bir gezegen olarak bilinmektedir sadece.

Derken Florina'da yaşayan, Rik adındaki bir yarım-akıllı ansızın geçmişte kendisine verilen çok önemli bir mesajı hatırlar: Florina'daki herkes ölecektir. Böylece Sarklı Toprak Efendileri ve Trantor İmparatorluğu'nun casusları Rik’in peşine düşer ve olaylar başlar.

Açıkçası, Uzay Akımları'nı hem çevirirken hem de okurken Toz Gibi Yıldızlar'dan daha çok keyif aldım. Kitap bir bilimkurgudan ziyade başarılı bir dedektiflik romanı havasında ilerliyor. Ama içerisinde bir sürü ilginç Asimov icadı var tabii. Asimov'un görüntülü konferansları taa o zamandan öngörmesi de dikkatlerden kaçmıyor.

Kitabın son okumasını sevgili Setenay Karaçay, editörlüğünü de Ömer Ezer yaptı. İkisine de buradan çok teşekkür ediyorum. Özellikle Setenay yanlışlıkla çevirmeden geçtiğim bir-iki satırı gözümün içine içine sokarak bana büyük bir iyilik yaptı. Ömer de "communie-tube" (iletişim borusu) icadı için "ileti-tüpü" önerisinde bulunarak harika bir dokunuşta bulundu.

Şimdi sıra üçüncü kitap olan Pebble In The Sky'da. Keyifli okumalar...

7 Aralık 2018 Cuma

Ya Batarsa?

Yazdığım son roman gerçek oluyor...

Titanik II, ilk geminin yapılışının 100. yılı şerefine yeniden inşa ediliyor ve 2022 yılında öncülünün orijinal rotasını kullanarak denize açılacak. Geminin aslına sadık bir şekilde çok şaşaalı olması ama modern teknolojileri de kullanması hedefleniyor.

Aslında ilk olarak 2012'de duyulmuştu bu haber ama daha sonra ses çıkmamıştı. Şimdi işler ciddi, Blue Star Line da projeye dahil oldu ve geminin inşası hızla devam ediyor.

"Geçmişin Gölgesi Geleceğin Laneti" adlı kısa romanımda ben de benzer bir şekilde Titanik'in 100. yılında yeniden inşa edildiğini ve orijinal rotasını kullanarak denize açıldığını işlemiştim. Yine benzer bir şekilde aslına sadık ama modern bir gemiydi. Ama içine fantastik öğeler ve bir miktar **öhhö** Cthulhu **öhhö** katmıştım tabii :)

Hatta o kitapta Titanik batmadan tam 14 yıl önce "Titan" adlı, Titanik'e çok benzer bir gemi hakkında roman yazan ve gemiyi bir buzdağına çarptırarak batıran Morgan Robertson'dan da bahsetmiştim.

Kaderim benzemesin :)

28 Kasım 2018 Çarşamba

Yumurtlatan Cevher

Asimov'un çevirisini tamamlamamla birlikte Babür İmparatorluğu serisinin düzeltisine geri döndüm. Bu sefer Hümayun Şah'ın hayatını anlatan bir tarihi roman var elimde. Var olmasına var da ne yazık ki çevirisi daha ilk sayfalardan, hayır hayır, ilk satırlardan itibaren sıkıntılı. Öyle ki romanın giriş kısmından önceki isim listesine bile saatler, abartmıyorum, saatler harcadım.

Sorun, bu karakterlerin hepsinin aslında tarihi bir kişilik olması. Yani gerçekten de yaşamışlar. Bu da onların bizim tarihi kaynaklarımızda da yer aldığı anlamına geliyor. Ama kitabın yazarı hepsini İngilizcede olduğu şekliyle yazmış doğal olarak. Mesela "Hanzade" değil de "Khanzada," "Baysungur" değil de "Baisanghar" olarak... Dolayısıyla hepsini bizim tarihi kaynaklarımızda geçtiği şekliyle, Türkçe olarak yazmak gerekiyor. Ama maalesef çevirmen meslektaşım bu detayı büyük ölçüde atlamış.

Bunlardan bazılarını ilk kitabın düzeltisi sırasında bulmuştum zaten. Yine de ikinci kitapta pek çok yeni şahıs var. Beni en çok uğraştıransa "Jauhar" adlı karakter oldu. Çevirmen diğer karakterlerde olduğu gibi onun adını da olduğu gibi bırakmış. Tabii seri enayisi... aman, şey... seri editörü olarak hiç durur muyum?! Hemen el attım! Ama o kadar da "hemen" olamadı...