20 Temmuz 2016 Çarşamba

Kara Bilim | Kitap İnceleme


Evinize dönebilmek için ne kadar ileri gidebilirsiniz?
Her ne kadar Fumetti ve Frankafon gibi farklı tatlar sunan, birbirinden kıymetli alt türleri olsa da çizgi roman dendiğinde aklımıza ilk gelen şey genellikle süper kahraman maceraları oluyor. Zaten her zaman diğerlerine nazaran bir adım daha önde olan Marvel ve DC’nin son yıllarda sinema ve dizi sektörünü de arkasına alarak iyice popülerleşmesinin bunda etkisi büyük elbette.

Yine de Amerikan çizgi roman sektöründen çıkıp da farklı konularıyla kalbimizi çalan eserler de yok değil. Akla hemen her ikisi de Eisner Ödülü’nü defalarca kucaklayan Saga ve Fables geliyor mesela. Image Comics’ten çıkan Kara Bilim (Black Science) de süper kahramanları değil, halis muhlis bilimkurguyu işleyerek akranlarının arasından sıyrılanlardan biri işte. Peki onlar kadar vurucu ve bağımlılık yapıcı mı? Gelin, hep birlikte bakalım.

Kara bilim, kara yürekler

Kara Bilim konuya kelimenin tam anlamıyla bodoslama bir giriş yaparak bizleri yabancı bir dünyada bilinmeyen bir tehlikeden kaçan, tuhaf giysiler içindeki iki bilim insanıyla baş başa bırakıyor. Dikkatimizi ilk çeken şey çevre tasarımlarının muazzam olduğu. Bitki örtüsünden canlılarına, mimari yapılarından gökyüzünün rengine dek oldukça iştah açıcı bir gezegen veya boyutta olduğunuzu, daha fazlasını bilmek için can attığınızı fark ediyorsunuz.

Birkaç sayfa sonra karakterlerden birinin Grant McKay adında bir bilim adamı olduğunu öğreniyoruz. Kendisi Anarşist Bilim İnsanları denen bir topluluğun lideri ve “Sütun” adını verdikleri bir icatları sayesinde gerçeklik bariyerini yıkarak farklı boyutlara ve dünyalara geçiş yapabiliyorlar.

Ancak Grant mutsuz, hatta pişman. Dahası başına gelen tüm bu kötü şeyleri hak ettiğini düşünüyor. Ne kadar kötü bir insan, sadakatsiz bir eş ve yetersiz bir baba olduğundan yakınıyor başının üstünde beliren o küçük karelerde. Kendisiyse tüm bu zaman zarfında arkadaşıyla birlikte pekâlâ fantastik bir romandan fırlamış olabilecek mekânlarda, dehşetengiz canavarlardan kaçarak hayatını kurtarmaya çalışıyor. Derken yanındaki arkadaşı, henüz çizgi romanın ilk sayfalarında olmamıza rağmen ölüyor.

Grant zorlu bir kaçışın ardından soluğu diğer ekip arkadaşlarının yanında alıyor. Tam bu noktada iki şey daha öğreniyoruz. Baş karakterimizin iki çocuğu da burada, bu tuhaf boyutta onlarla birlikte. Öğrendiğimiz ikinci şeyse Sütun’un kontrol mekanizmasının sabote edildiği. Makinenin geri sayımı tamamlanana dek o boyutta kalmak zorundalar. Bir sonraki sıçramanın nereye gerçekleşeceğini ise bilmiyorlar.

Son derece fantastik, son derece realist

İşte bu şekilde, her seferinde farklı bir boyuta, bilinmeyene sıçrayarak hayatta kalmaya ve makinelerini onarmaya çalışıyor kendine “Boyutonotlar” diyen bu grup. Sıçradıkları her boyut gerek çizimleri gerekse de çeşitlilikleri bakımından gerçekten muazzam. Kimi zaman bizimkini andıran, ama işlerin fena hâlde farklı yürüdüğü alternatif bir boyutta; kimi zaman Star Wars’tan fırlamış gibi görünen bir yerleşim yerinde; kimi zamansa tuhaf yaratıkların mesken edindiği, Lovecraft-vari yerlerde çıkıyorlar ortaya.

Arkabahçe, 2016, 176 Sf.
Çeviri: Sinan Ural
Editör: Kayra Küpçü
Tüm bu zaman zarfında kâh geçmişe giderek kâh karakterlerin arasındaki sert kavgalara şahit olarak aslında bu grubun hiç de masum olmadığını fark ediyoruz. Bir kere hepsi de oldukça gerçekçi. Gerçekçiden kastım herkesin boğazına kadar kötü huylara batmış olması. Karısını aldatanlar, birbirlerinin kuyusunu kazanlar, diğerlerine yardım etmektense kendini kurtarmayı tercih edenler… Ne ararsanız var. İşler sarpa sardıkça aldıkları riskler artmaya, verdikleri kararlar da sertleşmeye başlıyor.

İşin güzel yanı her an herkesin ölebilmesi. Yazar bu konuda hiçbir karakterine acımıyor ve en beklemediğiniz anda en beklemediğiniz kişi bir anda size veda edebiliyor. Kötü tarafıysa her biri görsel ve tasarımsal olarak çok etkileyici olan tüm o boyutları tadına tam anlamıyla varamadan geride bırakmak zorunda kalmamız. Çünkü gerek çizgi roman fasiküllerinin sayfa sayısının azlığından gerekse de Sütun’un geri sayım muhabbetinden dolayı olaylar çok ama çok hızlı gelişiyor.

Ek olarak yazar Rick Remender’in yazım tarzının ve diyaloglarının da biraz yorucu olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Bunun çeviriden değil de yazarın tarzından kaynaklandığı çok açık. Çeviri demişken, Sinan Ural ve Kayra Küpçü gerçekten de başarılı bir iş ortaya çıkarmışlar. Arada sırada birkaç yazım hatasına denk geldim ama o kadarı da nazar yarası olsun artık. Baskı da her zamanki Arkabahçe kalitesinde.

Sonuç olarak Kara Bilim’in süper kahraman çizgi romanlarına iyi bir alternatif olduğunu söyleyebilirim. Sizi merakta bırakmayı ve kendini okutmayı başarıyor. Üstelik bir sonraki ciltte neler olacağını düşünmenize neden olacak bir yerde bitiyor ilk cildi. Belki bir Saga değil ama farklı şeyler arayanlar için kesinlikle iyi bir tercih. Bunun henüz ilk cilt olduğunu ve sonraki sayılarda (yurtdışında dört cildi yayınlanmış ve hâlâ devam ediyor) çıkışa geçeceğini düşündüğümden sonraki sayısını şimdiden merakla beklemeye başladım bile.

13 Temmuz 2016 Çarşamba

Bioshock: Rapture Şehri | Kitap İnceleme


“Ben Andrew Ryan ve size bir soru sormak için buradayım: Bir insan kendi alın terinde hak sahibi olamaz mı? Hayır, der Washington’daki adam. O ter fakirlere aittir. Hayır, der Vatikan’daki adam. O ter Tanrı’ya aittir. Hayır, der Moskova’daki adam. O ter herkese aittir. Bu cevapları reddettim. Bunların yerine başka bir şeyi seçtim. Ben imkânsızı seçtim. Ben… Rapture’ı seçtim.”
Eğer 2007’de çıkan BioShock adlı video oyununu oynadıysanız yukarıdaki sözler size çok ama çok tanıdık gelecek ve şöyle bir ürpermenize neden olacak demektir. Hem çıktığı dönemde hem de sonraki yıllarda devam oyunlarıyla âdeta bir fenomen yaratmıştır BioShock. Üstelik bunda sadece oynanış mekaniklerinin değil, içerdiği distopik ve felsefi yapının, insan doğasını sorgulayışının, art-deco tarzı gösterişli mimarisinin de etkisi büyüktür. Ama en çok da Rapture adlı muazzam sualtı şehrinin ve onu inşa eden adamın, Andrew Ryan’ın öyküsü etkilemiştir bizleri.

Yolumuz Rapture’a düştüğünde karşımızda bir zamanlar görkemli bir yer olduğu her hâlinden belli olan, ama bir şekilde felakete sürüklenmiş ve yıkılmanın eşiğindeki bir sualtı şehriylekarşılaşırız. Her taraf cesetlerle doludur. Balo maskeleri takan çılgın Sentezciler (Splicer) her yerdedir ve gördükleri yerde üzerimize saldırmaktan geri kalmazlar. Oysa bu insanların bir zamanlar bu şehrin halkı olduğu çok açıktır. Dahası, gizemli Büyük Babacıklar ve Küçük Kız Kardeşler çarpık bir masaldan fırlamışçasına etrafta kol gezer. Bu da yetmiyormuş gibi plazmid denen bir madde kullanana âdeta insanüstü yetenekler bahşetmektedir.

Peki burada neler olmuştur? Nasıl olmuştur da yıkık dökük hâli bile böylesine gösterişli olan bu şehir bu hâle gelmiştir? Onu geçtik, böyle bir yerin okyanusun dibinde ne işi vardır? Nasıl inşa edilmiştir? Ve neden? Bu incelemeye konu alan kitap da tam olarak bu konuyu ele alıyor işte. Daha doğrusu kusursuz bir ütopyanın nasıl korkunç bir distopyaya, rüyalarının peşinden koşan bir adamınsa nasıl bir diktatöre dönüştüğünün öyküsü.

3 Temmuz 2016 Pazar

Canavarın Çağrısı | Kitap İnceleme


“Hikâyeler her şeyden daha vahşidir. Hikâyeler kovalar… ısırır… avlar.”

Patrick Ness’in rahmetli Siobhan Dowd’ın son öyküsünden yola çıkarak kaleme aldığı Canavarın Çağrısı adlı bu sıra dışı eseri özetlemenin en iyi yolu kitabın sayfalarında da yer alan bu iki cümle belki de. Çünkü ilk sayfasından son kelimesine dek kitabın size yaptığı şey tam olarak bu: Sürükleyici yapısıyla sizi oradan oraya koşturuyor, hiç beklemediğiniz anda ısırıyor ve fena hâlde gafil avlıyor.

Kayıp Rıhtım’ın video incelemeleri olmasaydı Tudem Yayınları’nın 2014’te dilimize kazandırdığı bu kitaptan hiç haberim olmazdı herhâlde. Çok da yazık olurdu. Çünkü, biraz klişe olacak ama, iyi ki okumuşum, iyi ki hayatıma bu sayfaları da kattım dedirten eserlerden birisi kendisi. Ama işin özü hiç de sandığınız gibi değil…

Kitap size heyecandan sayfaları yırtarcasına çevireceğiniz bir macera sunmuyor, ama onun yerine aklınızdan hiç çıkmayacak bir hikâye okutuyor size. Yüzünüzde gülücükler açtırmıyor, boğazınızda en irisinden bir düğüm oluşturuyor. Mutlu bir son vermiyor, unutulmaz bir son yaşatıyor. Klişelere sığınmıyor, onları Canavar’ın o koca yumruklarıyla yıkarak sizi her seferinde şaşırtıp merakta bırakıyor.

On üç yaşındaki bir oğlan olan Conor O’Malley ile kansere yakalanan annesinin hikâyesini konu alıyor Canavarın Çağrısı. Conor’ın babası uzun zaman önce onları terk edip başka bir kadınla evlenerek Amerika’ya taşınmış. Annesi de aldığı kemoterapi tedavisi yüzünden gün geçtikçe yorgun düştüğünden evin bazı sorumlulukları Conor’ın omuzlarında. Okuldaki arkadaşları ve öğretmenleri durumu bildiklerinden oğlana aşırı mesafeli ve sinir bozucu bir anlayışlılıkla yaklaşıyorlar. O yaklaşınca kesilen fısıldaşmalar, kendisine atılan kaçamak bakışlar, herkesin ona acıması… Eğer hayatınızda bir kere bile böyle bir durumda kaldıysanız ne kadar sinir bozucu olduğunu bilirsiniz.

Tudem, 2014, 116 Sf.
Çeviri: Arif Cem Ünver
Editör: Tuğçe Akyüz
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi Conor her gece tekrar tekrar aynı kâbusu görmektedir. Bu öyle korkunç bir rüyadır ki bir gece, saat tam 12:07’yi gösterirken arka bahçelerindeki porsuk ağacı kanlı canlı, devasa bir canavara dönüşüp de penceresine dayandığında baş karakterimiz oralı bile olmaz. “Korkmuyorum! Senden çok daha korkunçlarını gördüm ben!” diye bağırır hatta.

İkilinin arasındaki fırtınalı başlangıcın ardından Canavar oğlana üç hikâye anlatacağını ve en sonunda da Conor’dan ona kendi öyküsünü anlatmasını isteyeceğini söylüyor. Ufaklık itiraz etse de başka seçeneği yokmuş gibi görünüyor, çünkü Canavar bunu hiç umursamıyor. Böylece gündüzleri okul arkadaşlarıyla ve annesiyle, geceleriyse Canavar’la yaşadıklarını okumaya başlıyoruz karakterimizin. İşin en güzel yanlarından biri Canavar’ın anlattığı hikâyelerinin hiçbirisinin beklediğiniz gibi bitmemesi, hatta sizi ters köşe üstüne ters köşeye yatırarak hepten şaşkına çevirmesi. Peki Conor’a her gece musallat olan kâbus nedir? Baş karakterimizin okuldaki davranışlarının altında yatan gerçek sebep ne? Canavar neden sürekli 12:07’de geliyor? İşte tüm kitap boyunca kafanızda dönüp duran, açıklığa kavuştuğunda da sizi hüzne boğan sorulardan bazıları da bunlar.

İşin ilginç tarafı, hikâyenin asıl yazarı olan Siobhan Dowd bunu göğüs kanseri olduğu dönemde kaleme almış. Ve daha sonra da basıldığını göremeden hayata gözlerini yummuş. Nasıl bir ruh hâliyle yazdığını tahmin edemiyorum doğrusu. Çizer Jim Kay ise hiç görmediğim bir teknikle, neredeyse dört sayfayı birden kaplayan harika karakalem çizimleriyle kitabın atmosferine tavan yaptırmış. Çeviri ve editörlük açısından da çok temiz, hatasız bir roman Canavarın Çağrısı. Tek eleştirim Conor adının çok ama çok sık kullanılması. Bazen “oğlan” denebilirmiş pekâlâ kendisine. Onun haricinde her zamanki Tudem kalitesiyle, dört dörtlük bir çalışma var karşımızda.

Bu kitabı hem çok sevecek hem de ondan nefret edeceksiniz; çünkü size ya kaybettiğiniz birini hatırlatacak ya da sevdiklerinizi kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu düşündürecek. Çünkü hikâyeler her şeyden daha vahşidir. Hikâyeler kovalar… ısırır… avlar.

Not: 21 Ekim'de sinema uyarlaması da geliyor. Hatta fragmanı bile çıkmış.

21 Haziran 2016 Salı

Yabani Dergi | İnceleme


Sosyal medyayla ve edebiyat siteleriyle azıcık haşır neşirseniz geçtiğimiz şu son birkaç ayda Yabani Dergi’yle ilgili paylaşımları öyle veya böyle fark etmişsinizdir. “Bilimkurgu, fantastik, korku ve çizgi-roman dergisi” alt başlığıyla karşımıza çıkan ve bu ay (Haziran 2016) itibariyle ilk sayısıyla arz-ı endam eden Yabani, gerek raflardaki yerini almadan önce gerekse de sonra oldukça konuşuldu, tanıtıldı ve hakkında bir şeyler karalandı. Ben de çorbada tuzum bulunsun diyor ve ilk sayıyı okumamın ardından edindiğim izlenimleri kısaca aktarmak, henüz tanışmayanlara tanıtmak ve bir parça da gönül borcumu ödemek istedim.

Dede Korkut
Gönül borcu dedim çünkü Yabani’nin sayfalarını karıştırdığımda yarısının daha önce beraber çalıştığım dostlardan, diğer yarısının da tanıdığım ahbaplardan oluştuğunu gördüm yüzümde bir tebessümle. Derginin ortaya çıkmasına öncülük eden, kapağını çizen ve “Kralına İsyan” adlı öyküsüyle sayfalarında yer alan Devrim Kunter’i çoğunuz Seyfettin Efendi serisinden tanıyorsunuz elbette. Ben kendisiyle çok daha önce, Gölge E-Dergi aracılığıyla çalışmıştım ve Yitik Öyküler Kitabı’ndaki “Eve Dönüş” adlı hikâyemi resimlemişti kendisi vakti zamanında. Yabani için kaleme alıp resimlediği çizgi romanında Dede Korkut ve Köroğlu gibi Türk efsanelerini bilimkurgu/steampunk öğeleriyle birleştirerek tadına doyulmaz bir işe imza atmış doğrusu. Sayfa sayısı az olduğundan konusundan çok fazla bahsedemiyorum, ancak dergideki en sevdiğim çalışmalardan biri olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Osmanlı öykülerinin en son ve sağlam neferlerinden biri olan, engin bilgisi kadar hikâyeciliğiyle de nam salan, Kayıp Rıhtım’ın sevilen üyelerinden Mehmet Berk Yaltırık da dergide bir çizgi romanıyla yer alıyor. “Voyvoda’nın Askerleri” adlı bu çizgi hikayeyi resimleyen kişiyse hem Yemin ve Öç’te hem de Yitik Öyküler Kitabı’nda birlikte çalışma şansı bulduğum A. Gökhan Gültekin’in ta kendisi. Bu ikilinin adını birlikte görmek benim için ayrı bir tebessüm ve mutluluk oldu. Tarzları da birbirini çok güzel tamamlamış bence. Yaltırık her zamanki gibi Osmanlı yeniçerilerini başarıyla kaleme alırken Gültekin de kendine has o çizgisini her karede konuşturmuş. Çizimler baskıdan ötürü biraz fazla koyu çıkmış gerçi ama ilklerin günahı olmaz.

Derginin dehşetengiz arka kapağını resimleyen Ömer Tunç’la da Kayıp Rıhtım Aylık Öykü Seçkisi’nde Kaptan Buzdağı temasında birlikte çalışmıştık. O da detay fışkıran bir zombi çalışmasına imza atmış. Dergide bu kadar ortak isim varken ben gülümsemeyim de kim gülümsesin efendim?

Onların haricindeki isimler de bir o kadar tanıdık. Bu aralar Pusova adlı ilk kitabıyla adından sıkça söz ettiren Galip Dursun, A İrem Aktaş’ın resimlediği “Misafirler” adlı kısa, vurucu ve buram buram Anadolu kokan bir çizgi romanla yer alıyor Yabani’nin sayfalarında. Sevgili Işın Beril Tetik, okuyanlara Damızlık Kızın Öyküsü’nü anımsatacak, güzel bir bilimkurgu öyküsü kaleme almış. Okurken çok keyif aldım şahsen. Bir diğer tanıdık sima, bizzat tanımasam da çok samimi bulduğum Murat Dural da hem Türk mitolojisinde hem de yabancı mitolojilerde yer alan tanrıları başarıyla kapıştırdığı, sonu da beklenmedik şekilde gelişen bir başka bilimkurgu hikâyesiyle bizlerle. Çizimiyse Amak-ı Hayal’i çizgi romanlaştıran Mustafa Ahmet Kara’ya ait. Kendisi aynı zamanda iç kapağı da resimlemiş.

Kadir Özen ve Ege Avcı’nın çizgi romanları da dâhil olmak üzere ilk sayı itibariyle oldukça başarılı buldum Yabani’yi. Çizimler zaten şahane. E öykülerin de onlardan aşağı kalır yanı yok. Tek sıkıntısı sayfa sayısı kısıtlaması nedeniyle hiçbirinin tadına tam anlamıyla doyamamanız ve çabucak bitivermeleri. Eh, bu da ikinci sayıyı dört gözle beklemek için daha çok sebep veriyor elbette… 

Yolun açık olsun Yabani.

15 Mayıs 2016 Pazar

Tales From Borderlands | İnceleme

 
Centilmen Piç 3 düzeltisini bitirmemin şerefine uzun zamandır ertelediğim şeylerden birini aradan çıkarayım dedim ve Tales From Borderlands’i bitirdim dün… eeee… gece. Sabaha karşı da dün geceden sayılır, di mi? Sayılır sayılır… 6 saatçik için birbirimizin kafasını kırmaya değmez şimdi.

Oyun beklediğimden daha iyi çıktı açıkçası. Borderlands serisiyle pek aram yoktur çünkü, çok yüzeysel bilirim. Çok fazla da oynayamadım, çünkü tek kişiyle tadı çıkmıyor. O nedenle oyuna ısınıp ısınamayacağımı, esprileri anlayıp anlayamayacağımı bilmiyordum. Ama sonra… tek hatırladığım bazı sahnelerde katıla katıla güldüğüm!

Telltale oyunlarını öyle ya da böyle severek oynarım zaten. Fakat Tales From Borderlands’teki esprileri bambaşka olmuş. Uzun zamandır bu kadar güldüğümü ve bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum cidden.

13 Mayıs 2016 Cuma

Hırsızlar Cumhuriyeti | Düzelti

Çeviri: Cihan Karamancı
İthaki Yayınları
Ve Centilmen Piç Serisi'nin üçüncü cildi Hırsızlar Cumhuriyeti'nin düzeltisi de biter.

Güzel bir kitaptı. Scott Lynch sadece Locke ve Jean'ı her zamanki muzip dolandırıcılıklarıyla geri getirmekle kalmıyor, ama aynı zamanda ilk kitapta sevdiğimiz pek çok şeyi de bir bakıma geri getiriyor.

Bunda en büyük pay Sabetha'nın elbette. Kendisi tam tahmin ettiğimiz gibi bir karakter. Seveceğinizi düşünüyorum. Onun sayesinde Camorr'dan ve Centilmen Piçler'in eski günlerinden kesitler görüyoruz yine, ki ilk kitapta en çok sevdiğim kısımlar bunlardı.

Lynch nasıl ki ikinci kitapta denizciliğe merak saldıysa bu sefer de "bambaşka bir şeyi" kısmen ön plana çıkarıyor. 

Ama bu sefer dengeyi iyi kuruyor ve sonunun pat diye bitmemesini, her şeyin doyurucu bir sona ulaşmasını da garanti altına almış. Hem de ne son!

Kitap bu hafta sonu yayınevine doğru yola çıkıyor. Sonrası bekleyiş... Umarım en kısa zamanda sizler de okursunuz.

8 Mayıs 2016 Pazar

Annnneeee! Bittiiiiii!

Ana gibi yar olmaz, sözünü kim dile getirdiyse cidden çok doğru söylemiş. Eğer annelerimizin bize yönelik bitmek bilmez sevgisi, ilgisi ve alakası olmasaydı hiçbirimiz bugün olduğumuz kişi olamazdık.

Yani düşünsenize bir… Henüz bacak kadar bir çocukken bizi her sabahın kör karanlığında yatağımızdan kaldıran, itirazlarımıza aldırmadan önlüğümüzü giydiren, kar kıyamet veya yağmur çamur demeden zorla okula gönderen, akşam eve geldiğimizde oyun oynamamıza engel olup ödev yaptıran annelerimiz olmasaydı şu an bulunduğumuz yerde olama… Bir dakika ya, bu çok iyi bir örnek olmadı sanki… Öhöm! Baştan alalım.

Gençlik yıllarımızda ipe sapa gelmez kişilerle arkadaşlık etmemize, akşam eve geç gelmemize, ne giydiğimize, ne içtiğimize, saçımıza yüzümüze ne sürdüğümüze karışan annelerimiz olmasaydı…! Efendim? Bu da mı olmadı?

Peki, bir de şöyle deneyelim… Çocukluğumuzu ve ergenliğimizi geride bıraktığımızda, şimdiki aklımıza o zamanlarda sahip olmayı dilemeye başladığımız yıllarda, o çok meraklısı olduğumuz “kendi ayaklarımızın üstünde durma” mesuliyetini tüm ağırlığıyla omuzlarımızda hissettiğimizde… kısacası koskocaman sorumlulukları olan kazık kadar bir yetişkin olduğumuzda bile boyumuza posumuza, yaşımıza başımıza bakmadan her ihtiyaç duyduğumuzda yanımızda olan, bugün bile hâlâ her derdimizle canla başla ilgilenen, ufacık bir sıkıntımızda bile üzülen annelerimiz olmasaydı bugün olduğumuz kişi olamazdık. Değerlerini bilmek gerek…

Tüm annelerin bu özel günü kutlu olsun.

1 Mayıs 2016 Pazar

Bitmeyen Savaş: Hugo Ödülleri

Hugo jürisi, 1976 yılında büyük ödülü Bitmeyen Savaş’a layık gördüklerinde ileride bir gün aynı isimle ama farklı bir şekilde anılabileceklerini akıllarının ucundan bile geçirmemiştir muhakkak. Ancak bugünlerde, bilhassa da şu son 3-4 yıldır Hugo denince akla ilk gelen şey bu oluyor maalesef: Sağ ve sol görüşlü sanatçıların bitmek bilmeyen savaşı… 

Bildiğiniz gibi Sad Puppies ve Rabid Puppies adlı iki aykırı grup bir süredir Hugo Ödülleri oylamalarını kendi seçtikleri eserler doğrultusunda yönlendirmeye çalışıyor. Biz de geçen yıl tüm bu süreci “Çanlar Hugo Ödülleri İçin Mi Çalıyor?” adlı makalemizde detaylı olarak kaleme almış, daha sonra da “Hugo Ödülleri’nin Ardından” adlı yazımızla son yaşananları sizlere aktarmıştık. Eğer Sad&Rabid Puppies isimleri size yabancıysa ve olaylara tam olarak hâkim değilseniz az önce bahsettiğim yazılara bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Özet geçmek gerekirse, her iki grup da geçen yıl büyük bir hezimete uğradı ve hiçbir dalda tek bir ödül bile alamadılar. Guardian, Tor, John Scalzi ve G.R.R. Martin gibi isimlerin önderliğinde bir araya gelen karşıt görüşlü yazarlar, yayınevleri ve okurlar Sad&Rabid Puppies gruplarının önerdiği tüm eserlere “Ödül Yok” kaşesi vurdu. Böylece Hugo tarihinde bir ilk yaşandı ve 5 kategoride kimseye ödül çıkmadı.

Bu ağır hezimetin ardından herkes Sad&Rabid Puppies’in etkisinin azalacağını ve bu yıla çok fazla etki edemeyeceğini iddia etmişti (ya da daha doğrusu ummuştu). Ancak bildiğiniz üzere 2016 Hugo Ödülü aday listesi geçtiğimiz gün resmen açıklandı. Ve görüldü ki durum hiç de öyle değil…

24 Nisan 2016 Pazar

Temsili ben...

“Çok yoğunum,” demek hayatımın vazgeçilmez bir parçası hâline geldi artık. Günaydın ya da nasılsın demek kadar olağan oldu desem yeridir hatta. İthaki Yayınları ve MonoKL Kitap için çevirmenlik ve editörlük yaptığımı zaten biliyorsunuz. Şimdi buna bir de Pegasus Yayınları için çevirmenlik katıldı. İlk kitabım da Orson Scott Card’ın ünlü Ender’in Oyunu serisine paralel bir kitap olan Ender’in Gölgesi (Ender’s Shadow) oldu.

Bu ek sorumluluk yetmiyormuş gibi Oyungezer Online’daki işlerim de feci derecede artış gösterdi. Sevgili Sinan’ın (Akkol) bir aylık programı nedeniyle sitenin haber bulma, dağıtım ve koordinasyonu da artık bende. Zaten hâlihazırda aynı işi Kayıp Rıhtım için de yaptığımdan takipçisi bol iki aktif sitenin canlılığını korumak benim dengesi bozuk aklıma kaldı.

Bitmedi… Frpnet ve Kayıp Rıhtım’ın ortaklaşa düzenlediği 60 Kelimelik Fantastik Yarışması’nda da jüriyim ve okunmayı bekleyen 500’e yakın kısa öykü var önümde. O yüzden kendimi aynen görseldeki gibi hissediyorum. Ve sırf bu nedenlerden dolayı blog sayfamı güncellemeyi hep en son sıraya atıyorum. Haksızsam haksızsın deyin (Sakın demeyin haa, gözünüzün yağına iki yumurta kırayım!)

Yorgun Savaşçılığın kelime anlamına hepten ulaştığım diyarlardan bildirdim…

27 Mart 2016 Pazar

Karanlık Güzel | Kitap İnceleme

Öyle bir çizgi roman hayal edin ki görebileceğiniz en şirin, en masalsı, en renkli karakterlere sahip olsun. Ama başlarından geçen olaylar da bir o kadar rahatsızlık versin, hatta ürkütsün insanı. Bir karesine bakarken içiniz ısınsın, bir sonrakindeyse kanınız donsun.

Senaryosunu Fabien Vehlmann’ın çizimleriniyse Kerascoët’in (Marie Pommepuy & Sébastien Cosset ikilisinin mahlası) hazırladığı Karanlık Güzel tam olarak böyle bir eser işte. Onun için “Alice Harikalar Diyarında ile Sineklerin Tanrısı’nın çocuğu” yakıştırması yapılıyor pek çok mecrada. Ve sayfalarını çevirirken, yaşananlara kare kare şahit olurken bu benzetmenin ne kadar yerinde olduğunuzu iliklerinize dek hissediyorsunuz. Üstelik bunu görebilmek için çok fazla ilerlemenize de gerek yok; henüz altıncı sayfasındayken başlıyor işlerin “rengi” değişmeye…

Masum prenses, kayıp kız

Hikâyemiz mavi puantiyeli beyaz elbisesi, sarı saçları ve masum yüzüyle çizgi romanın kapağından bize ürkek ürkek bakan Prenses Aurora’nın etrafında şekilleniyor. Peri masallarından fırlamış gibi görünen, pembelerle bezeli bir mekânda yakışıklı Prens Hektor’la baş başa, romantik bir çay partisi düzenlerken görüyoruz kendisini ilk olarak. Sadık dostu Phil de hemen yanlarında ve her şeyin mükemmel olduğundan emin olmak için elini ardına koymuyor.

Ancak her şey alabildiğine masalsı, alabildiğine pembe ilerlerken ortalık bir anda karışıveriyor ve mekân “akmaya” başlıyor. Neler olduğunu anlayamayan Aurora, Hektor ve Phil oradan can havliyle kaçarak dışarı çıkıyorlar. Ama “neyin” dışına? İşte çizgi romanın size attığı tokatlar silsilesi de tam bu noktada başlıyor.

Karanlık Güzel sadece bu görselle baş başa bırakıyor bizi. Bir açıklama yok, herhangi bir metin yok. Yalnızca çizimin salt ürkütücülüğü ve hayal gücümüzle zihnimizi çalıştıran, hikâyedeki boşlukları tamamlamayı bize bırakan detaylar.