10 Kasım 2012 Cumartesi

Deadlight - Oyun İnceleme


Deadlight, konusu klişe ama oynaması aşırı derecede zevkli bir korku-platform oyunu. Konusuna klişe dememin sebebi artık işlene işlene suyu çıkarılan "uluslararası bir virüs vakası ve tüm nüfusu zombiye dönüşen bir dünya" üzerine kurulu olmasından kaynaklanıyor. Oyunu benzerlerinden farklı kılan şeyse oynanışı ve grafikleri. 

El çizimi arka plan mekanların üzerinde koşturan, gölgeli bir siluetten ibaret olan ve hatları ancak seçilebilen bir adamı kontrol ediyoruz oyunda. Tüm Seattle önlenemez bir virüs salgınının kurbanı olmuş ve içinde yaşayan hemen hemen herkes "Shadows" olarak anılan zombilere dönüşmüştür. Tüm bu hengamenin ortasında kalan Randall Wayne isimli adamımız da oyun boyunca hayatta kalmaya, arkadaşlarını korumaya ve kayıplara karışan ailesini bulmaya çalışıyor. Çatılarda koşturuyor, duvarlar tırmanıyor, kanallarda gizleniyor ve oradan oraya atlayıp zıplıyor. Tüm bunları yaparken de o kadar gerçekçi hareket ediyor, etraftaki her şey göze o kadar sahici geliyor ki bir an için oyunun gerçek video çekimlerinden yapılıp yapılmadığını merak etmeye başlıyorsunuz.


Oyunun bir diğer güzel tarafı da diğer zombili yapımlarının aksine çok fazla vurdulu kırdılı olmaması. Evet, hayatta kalma maceramız sırasında karşımıza kullanabileceğimiz ateşli ve kesici silahlar da çıkıyor ama kesinlikle durdurulamaz bir savaş makinesi falan olmuyoruz. Mermiler sınırlı ve çabucak bitiyor. Zombileri durdurmak içinse yapmanız gereken tek şey belli, kafasından vurmalısınız... Tabi ilk atışta becerebilirseniz. Üstelik gerçek hayata olduğu gibi bir enerjimiz de var. Çok fazla koşarsak nefes nefese kalıp tükeniyoruz, ya da bir duvara gereğinden uzun süre asılı kalırsak kollarımız yoruluyor ve düşüyoruz. Bir baltayı en fazla üç-dört defa savurabiliyor, sonra da soluk soluğa kalıyoruz. Ardından ekran titreyip, gözlerimiz kararmaya başlıyor. Kısacası oyun önümüze geleni vurmaya değil, işin hayatta kalma kısmına odaklanıyor.


Oyunda korku unsurları çok fazla kullanılmamış, sadece etrafınız zombilerle çevrildiğinde ve kaçacak yeriniz kalmadığı zaman paniklemeye başlıyorsunuz. Ama platform ve bulmaca öğelerini çok başarılı kullanmış yapımcı firma. Kapalı kaldığınız bir odadan nasıl çıkabileceğinizi bulmaya çalışmak, zombilerle dolu bir caddede karşıdan karşıya geçmek için alternatif bir yol keşfetmeye çabalamak gayet eğlenceli. Sağda solda gizlenmiş çeşitli gizli nesneler de cabası... Bunları bulduğumuz vakit başta Randall'ın günlüğü olmak üzere hikayeyle ilgili pek çok ekstra materyal açılıyor. Benim gibi her köşeyi dolaşmayı sevenler için küçük ama güzel bir ayrıntı.

Sonuç olarak karşımızda hayatta kalmaya odaklı, bulmaca ve platform öğeleriyle bezenmiş, oldukça sağlam bir senaryosu olan bir zombi oyunu var. Meraklılarına şiddetle tavsiye edilir.

KÜNYE           :
  • Yapımcı: Tequila Works
  • Tür: Platform / Korku
  • Platform : PC, Xbox360
  • Grafik: 9
  • Ses: 8
  • Eğlence: 9
  • Oynanabilirlik: 9

GENEL NOT: 8,5

5 Kasım 2012 Pazartesi

En güzel fuar...



Oh, oh, oh...

Buralara yazmayalı bayağı olmuş yahu. Dört ay... Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Önce ortalığı bir adam edeyim müsaadenizle. Şu devrilmiş tahtımı... öhöm... sandalyemi bir kaldırayım hele. Devasa boyutlardaki altın kaplamalı çalışma masamın... Öff, tamam tamam. Küçücük, ahşap ve tahta kurularıyla dolu sehpam! Oldu mu? Tozunu alayım şunun bir. Köşelerdeki örümcek ağlarını da süpürelim güzelce. (Dışarı kardeşim, dışarı! Bana ne kirayı peşin verdiyseniz? Gidin hesabını Örümcek-Adam'dan sorun!) Perdeleri açalım da içerisi biraz güneş alsın. Efendim? Kış güneşi mi? Olsun canım, İzmir'in yazı kışı mı var efenim?

Nerede kalmıştık? Hah! Yazmayalı bayağı olmuş diyordum. Bu zaman zarfında pek çok şey yaşadım, çoğu da tatsız tuzsuz şeylerdi. Anlatmak istemiyorum fazla... Ama şu kadarını söyleyeyim, dört yıldır çalışmakta olduğum işimden ayrıldım. İyi mi oldu, kötü mü orasını Allah bilir lakin bu kısa süre içinde yaşanan gelişmelere bakılırsa durum pek de fena değil gibi. Artık yazarlık işine daha çok vakit ayırabiliyorum mesela. Onun yanı sıra editörlük ve çevirmenlik işlerini de profesyonel olarak yapmaya başladım gibi. Kısacası bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Bakalım, hayırlısı Allah'tan...

Bildiğiniz gibi önümüz kitap fuarı. Bendeniz de Allah'tan bir mani olmaz, uçağım rötar yapmaz ya da teröristler tarafından kaçırılmaz veya kafama bir piyano falan düşmezse orada olacağım inşallah. 23-24-25 Kasım tarihlerinde, BU Yayınları standında kitaplarımı imzalayacağım. Evet, kitaplarımı... Yitik Öyküler Kitabı 2 de geliyor çünkü. Henüz kapağı belli olmadığından burada paylaşamıyorum ama hazır olur olmaz o işi de halledeceğim. Merak etmeyin. Vallahi diyorum yahu, ne kızıyorsunuz? Bırakın efendim lütfen o sopaları. İmdat!

Salon 3 - Stand 202 A... Müsait olursanız sizi de bekler, karşılıklı keyifli bir sohbet etmek isterim. Lütfen sopalarınızı girişte bırakın.

Görüşmek üzere...

26 Temmuz 2012 Perşembe

32'nci basamak


Bundan tam 18 yıl önce... Öff... Tamam, tamam... 32 yıl önce (homur homur) bir Ramazan ayında dünyaya gelmişim ben. Ne zaman bahsi açılsa annem hep o gün oruçlu olduğunu, iftar için bir patlıcan yemeği yaptığını, tam tüm aile sofradayken büyük bir münasebetsizlik örneğiyle kapıya dayandığımı ve onlara hastaneye doğru ufak bir sağlıklı yaşam maratonu yaşattığımı anlatır durur. Annem o günden beri o patlıcan yemeğine karşı soğuk. İşin aksi gibi ben de patlıcanın her türlüsüne bayılırım. Neyse efendim, konuyu dağıtmayayım. Oruçlu olunca zihin illa ki yemek muhabbetine kayıyor. Yemek dedim de aklıma geldi, geçen gün... Tamam tamam, sustum.

Bunca yıl sonra yine bir Ramazan ayına denk geldi doğum günüm. Üstelik oruçlular takımında ben de yer alıyordum bu kez. Hal böyle olunca da insanlar biraz ötedeki ilginç bir manzaraya bakarken ben sadece oradan geçmekte olan karpuz kamyonunu görebildim. Telefonda bir müşteri adres yazdırır ve 'Elit Konut Kooperatifi' derken ben bunu 'Etli Nohut Kooperatifi' olarak idrak ettim. Ortamı pis bir koku sarar ve herkes "Pöf, ayak gibi koktu!" diye kaçışırken ben derin bir nefes alarak "Oh, çizi koktu!" dedim falan... Enteresan bir gündü anlayacağınız.

Ama benden beterleri de varmış anlaşılan. Özsüt'te çalışan eleman gibi mesela... Annem doğum günüm şerefine telefonla bir pasta ısmarlamış ve üzerine 'İyi ki doğdun İhsan' yazmalarını rica etmiş. Adam da yazmış... Yazmış ama nasıl yazmış? İşte aynen böyle :)




Arkadaşım hiç mi pasta üzerine yazı yazmadın hayatında? Kendisine tez zamanda Allah'tan akıl fikir diliyorum. Doğum günümü kutlayan kutlayamayan, bu güzel günde yanımda olan herkese kucak dolusu sevgiler. Hep birlikte nice yıllara inşallah.

30 Haziran 2012 Cumartesi

Ben, Cthulhu | Neil Gaiman

Neil Gaiman'ı duymuşsunuzdur. Hani Mezarlık Kitabı, Yokyer ve Amerikan Tanrıları adlı kitapların meşhur yazarı. Sandman adlı ünü çizgi-romanın da senaristidir kendisi ayrıca. Hah! O adam işte... 

Kendisi oldukça yetenekli ve hayal gücü de acayip derecede zengin biridir. Öyle ki yazdığı her roman, her kısa hikaye, her senaryo mutlaka bir yerlerde bir çeşit ödüle layık görülür, hayranları tarafından çılgınca alkışlanır. Yukarıda saydığım romanlarının çoğu da dilimize İthaki Yayınları tarafından kazandırılmıştır.

Geçtiğimi aylarda sevgili TurkceBKF sağ olsun, Gaiman'ın kendi internet sitesinde bazı kısa hikayelerini okuyucularıyla ücretsiz olarak paylaştığını öğrendim. Soluğu hemen orada aldım tabi. Hemen hemen de hepsini okudum. İçlerinden bazıları özellikle çok hoşuma gitti ve "Keşke Türk okurları da bunları okuyabilseydi." diye hayıflanırken buldum kendimi. O anda beynimde bir şimşek çaktı  ve bu işe bir el atmaya karar verdim. Konuyu Kayıp Rıhtım ekibine açtım, onlar da benden desteklerini esirgemediler sağ olsunlar. Böylece sıvadık kolları.

Çevirilerimizden ilki Gaiman'ın "I, Cthulhu ( Ben, Cthulhu )" adlı öyküsüne sahip. Özellikle H.P. Lovecraft hayranlarının seveceğini düşündüğüm bu çeviriye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli.

Çevirimin düzeltisi Sayın Evrim Öncül'e ait. Bu sihirli ve kıymetli dokunuşu için kendisine teşekkürü bir borç bilirim. Kayıp Rıhtım ekibine de dostlukları ve bitmeyen destekleri için ayrıca teşekkürler.

Şimdiden keyifli okumalar...

10 Haziran 2012 Pazar

Seçkide üçüncü yıl!


ÇizimEthem Onur Bilgiç
Selam Sana, Yolcu!

Bizi, “Selam sana, Yolcu,” diye karşılayan Kayıp RıhtımAylık Öykü Seçkisi’nin üçüncü yılını yazarlarıyla kutluyor. Bu yıl, seçtikleri ana tema “Rıhtım”. Yazarlar da, bazen bu kavramın etrafında dolaşan, bazen onu merkezine alan, bazen de onunla koşut giden öyküler yazmış. Lafın kısası, öykücülük internet üzerinde de devam ediyor.

Aslında bu seçkideki hikâyeleri okumanın bizim için bir şans olduğunu düşünüyorum. Zaten Kayıp Rıhtım her zaman fantastik edebiyatın takipçisi olmuştur. Burada da fantazya hüküm sürüyor.

Türkiye’de bu türün önde gelen adı olan Barış Müstecaplıoğlu’nun hikâyesine adını veren “Kayıp Rıhtım”, yıllar önce limanın üzerine çöküp hiç kalkmamış sis nedeniyle ıssızlaşmış, uğrak yeri olmaktan çıkmış. Bana hemen yeni kitabı “Şamanlar Diyarı”nın denizlerini, gemilerini ve kaptanlarını hatırlattı.

Mustafa Samsunlu’nun “Cemile”sinin kahramanı Cem ise, hikâyesine eve dönme derdindeki “Sel gibi bir insan kalabalığı”nın olduğu Galata Köprüsü’nde başlıyor. Önce gemiye binip, sonra karaya çıkıyor ve aşkla çarpılıyor. Dilinde eski bir şarkı: “Rıhtımda boynun büküp, bana mendil salladın.

Aşkın Güngör, “Geceyle Gelen”i anlatmaya “Bir kayıp rıhtımda hiç gelmeyecek ölü yolcularını bekleyen yolcu gemisi”yle başlıyor. Köpek Burhan’a, “içinde kurtadamların, vampirlerin, zombilerin dört döndüğü korku dolu öykülere dek bir yığın hezeyan, bir yığın safsata” naklediyor.

Altay Öktem’in “Kılıçbalığı”nda çok ciddi soruları var. “Benim o gemiden inmemiş olma ihtimalim… Daha doğrusu, o geminin buraya yanaşmamış olma ihtimali var mı?” Yok. Öyleyse gemisi nasıl kayboldu? Hızlı adımlarla rıhtıma yürüyüp de bakınca, rıhtımın da olması gerektiği yerde olmadığını keşfediyor. Eh, ne de olsa kayıp rıhtım.

Hamit Çağlar Özdağ “Kıyamet”te, Göktengri’nin insanlara öfkesiyle uğraşmış. Gel deyince, kayıkçı çıkıyor meydana. Kayıkçı ezeli, kadim, mengü. “Önünde yeryüzü koskoca bir rıhtım, dev bir liman. Rıhtımda dizi dizi ruhlar. Hepsi hain, hepsi nankör, hepsi insan.

Funda Özlem Şeran’ın yazdığı “Rıhtım”da kürek çekmeye mahkum Edip Efendi, yolu bilen kişi olan iriyarı ağzı bozuk Haydar’a, “Yani bana o rıhtımı hiçbir zaman bulamayacağız gibi geliyor; hatta o rıhtımı bırak, bir daha karaya adım atabileceğimden bile şüpheliyim!” diyor. Hedefleri, yıllardır kayıp bir rıhtımda bir başına onları bekleyen bir adam.

Hakan Bıçakcı ise, “Sessiz Dans”ta rıhtımdaki otelin düğün konuğu. Geç kalmış bir konuk, çünkü cebindeki yarım altınla köprü trafiğine takılmış. Hem de en iyi arkadaşının düğünü… Sonunda denizi aşıp erişiyor. “On bir buçuk gibi rıhtıma vardım. Denizin üzerindeki devasa otel binası göründü. Kocaman, açık renk bir kaya parçası gibiydi.” İçinde ise insanlar sessizlik içinde dans ediyorlar.

Sadık Yemni’nin “Son Demirzâr”ındaki rıhtım, “denizin tuzunun, güneşin ve zamanın aşındırdığı tahtalarla inşa edilmiş…” Dört masalık bir kır kahvesinin bir masasına oturmuş onu bekleyen dört kişi, “Tam zamanında belirdiniz rıhtımın üzerinde” diyorlar. Orada da devasa bir otel var ve başın dertteyse dalgaların üst üste bindiği anları kollamak yeterli.

Gülşah Elikbank’ın, “Şövalyeler ve İnsanlar”daki kahramanı, kullandığı gemi rıhtıma yaklaşır yaklaşmaz ahşap direklerini ateşe veriyor, bir daha kimse binemesin diye. Burada da geçit rıhtımda. Hep öyle değil midir zaten? Rıhtım bir geçit, sanki bir köprü değil midir? “Yüz yıl önce oraya demirlemiş bir korsan gemisinin içinde.”

Göktuğ Canbaba imzalı “Evrenin Şarkısı”nda, Kayıp Rıhtım’ı ise sadece kaderinde olanlar görebiliyor. Kahramanı, evrenin şarkısını dinlemek için, “efsanelerde göğe en yakın yerdeki rıhtım, diye bahsedilen Kayıp Rıhtım’a” ulaşmaya çalışıyor. “Sonrasında ise Kayıp Rıhtım’ın kalbindeki iskelenin üzerinde, yaşlı evren beni tekrar kucakladı ve ay bitmeyen şarkısına tekrar başladı.

Şebnem Pişkin, “Ve çıkarttım ayakkabılarımı” adlı öyküsünde, baktığı her yerde aşkını görerek rıhtımda ilerliyor. “Ve incecik rıhtım yolu tıpkı hayat yolu gibi uzanıyor önümde, belirsizce… Gemiler yanaşıyor rıhtıma, gemiler ayrılıyor rıhtımdan. Tıpkı dünyaya gelenler ve dünyadan ayrılıp gidenler gibi.” Ve yalınayak yürüyor rıhtımın yollarında…

Ayfer Kafkas ise, “Sedefzade Hüseyin Bey’in Meselesi” adlı polisiye öyküsünü, Ebüssüreyya Sami’nin “Amanvermez Avni’nin Serüvenleri” dizisine övgü olarak yazmış. Ziyaeddin Hüsrev Paşa’nın İzmir Akyokuş’taki Zerdeçal Konağı’nda Cuma içtimaları ile başlıyoruz ve tüccar Sedefzade Hüseyin Bey’in önemli sorunu rıhtımda, daha doğrusu denizde çözülüyor.

Erbuğ Kaya’nın “İrna”sı, kendini kabul edecek bir rıhtım arayan güçlü, özgür bir kadın. Bir zamanlar, kocası Nidra’yı onu kabul eden rıhtım olarak görmüş. Olmamış ama. Onu “fırtınalı havada, kabarmış dalgaların üstünde yol alan bir yelkenli”ye benzeten arkadaşı Mishle, “O kadar özgür ruhun vardı ki,” diyor, “bir gün bunun olabileceğini biliyordum. Bağlandığın o rıhtım bile seni uzun süre tutamadı.” Çünkü “Halatlarını bağladığı tüm rıhtımlar bu şehirde paramparça olup kaybolmuş.

M. İhsan Tatari’nin kaleminden çıkan “Geçmişin Gölgesi, Geleceğin Laneti”ndeyse yüzyıl arayla inşaa edilen Titanik gemilerinin öyküsü anlatılıyor. “Belfast Rıhtımı”nda önce 1900′lere sonra da 2000′lere giderek Titanik’in yeniden ve yeniden inşaasına tanık oluyoruz..

Rıhtım esaret de olabilir, özgürlük de. Yelkenleri savuran rüzgârlara orada bırakırsın kendini, ya da özgürlüğün için, bir insan olarak hakların için mücadele edersin. Bazen aşkı bulursun, bazen kavgayı. Bazen “Rıhtımlar Üzerinde”sindir, “bazen de “Yalnızlar Rıhtımı” seni çepeçevre kuşatır. Aylık Öykü Seçkisi’nin rıhtımları bizi öykünün sihirli koridorlarında dolaştırıyor.

- Sevin Okyay

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Ne dedin, ne dedin?

Dün öğleden sonra acil olarak bankaya gitmem icap etti. Hava da bir acayipti ki sormayın gitsin. Sabahtan beri bir açıp bir kapıyor, adeta Artema reklamına nazire yapıyordu kendisi. Üzerimde de incecik bir tişört ve kot pantolondan başka bir şey yoktu işin kötüsü.

"Ben dışarı çıkayım da yağmur başlasın artık." dedim çalışma arkadaşlarımdan birine, sokağa adımımı atarken. İster inanın ister inanmayın ama bunu dememle birlikte ilk damlaların tepeme inmesi de bir oldu. "Çenem tutulsun!" diyerek yarı koşar vaziyette bankanın yolunu tuttum. Ama nafile... Öyle ahım şahım yağmamasına rağmen düşen damlaların iriliği sayesinde birkaç dakika içinde sırılsıklam olmuştum bile.

Bankanın kapısından girdiğimde içerideki tüm müşteriler dönüp afallamış bir şekilde bana baktı. Benim dışımdaki herkes gayet kuruydu ne de olsa.
"Ne oldu hocam, bu ne hal?" diye sordu müşteri temsilcimiz Onur, gayet şaşkınca.
"Yağmur yağıyor." diye cevapladım, gayet ıslakça.
"Ne yağmuru yahu. Daha demin camdan baktım, ortalık günlük güneşlikti." dedi kafasını pencerelerin olduğu tarafa doğru uzatarak.
"Vallahi yağıyor yahu! Yalan mı söyleyeceğim? Baksana şu halime."
"Yok hocam, yok. Ahmak ıslatandır o." dedi gayet doğal bir şekilde.
O anda göz göze geldik ve aramızda derin bir sessizlik oldu.
"Bir dakika, bir dakika... Sen ne demek istiyorsun bakayım bana?" diye sordum sonunda, bıyık altından gülerek.
"Yok hocam! Öyle demek istemedim!" diye atıldı Onur, eli ayağı birbirine dolaşarak. Sonradan yüzümdeki gülümsemeyi görüp rahatladı tabi. Ama lafı da yemiştim hani.

Hava da benim zeka seviyem hakkında aynı fikirde olacak ki işimi bitirip de dışarı çıktığımda beni masmavi bir gökyüzü ve parıldayan bir güneş karşıladı. Hatta o kadar sıcaktı ki geri dönünceye kadar üzerimdeki her su tanesi kuruyuverdi, gitti.

***

Ofise döndüğümde yoğun bir iş temposu kucakladı beni. Sadece yarım saat geçmiş olmasına rağmen evraklar masamın üzerini istila etmişti. Muhasebecimiz Ayşegül ile sevkıyattan Yücel ise harıl harıl bir irsaliyeyi kesmek için uğraşıyordu. Sorunlu bir müşterinin sorunlu bir irsaliyesiydi. Baktım iş bayağı karışık, bari ben de yardım edeyim dedim ve geçtim Ayşegül'ün yanına. Ayşegül ile ben masanın arkasındayız, Yücel de karşımızda...
"Bu adama gıcık oluyorum." dedi Ayşegül. "Her işi sorunlu, her işi problemli! Sinir herifin teki."
"Yanındaki de öyle..." dedi Yücel, dalgın dalgın.
"Nasıl yani? Bana mı dedin?" dedim ben.
"Yok abi! Adamın yanında çalışan adamı kastettim!" dedi Yücel, panikle. Sonra şaka yaptığımı anlayınca güldüler tabi.

Aynı günde kazara da olsa ikinci lafını yiyen ben de onlarla birlikte güldüm. Ama benimki daha çok "Ne olacak benim bu halim?" gülüşüydü.


29 Nisan 2012 Pazar

17. İzmir Kitap Fuarı’nın ardından

On yedi yıl… Dile kolay. Tam on yedi yıl önce başlamış İzmirli kitap tutkunlarının her yıl iple çektiği bu güzel ve anlamlı organizasyon. Üniversite yıllarımda sınıf arkadaşlarımla birlikte Altıncı İzmir Kitap Fuarına katıldığımız zamanı hatırlıyorum da… Ne kadar heyecanlı ve ne kadar da hevesliydik. İşin güzel tarafı hâlâ öyleyiz. Bir diğer güzel şey de aradan onca yıl geçmesine rağmen fuarın kapılarından içeri girerken yanımda aynı dost yüzlerin olması, yüzlerinde ve gözlerinde hâlâ aynı samimiyeti görebilmem. 

Oysa ne kadar da emindim bu yılki fuara içim buruk, boynum bükük katılacağımdan. Yayın evim, bir hafta kadar önce bana bu sene İzmir fuarına katılmayacağını bildirmişti çünkü. Moralim acayip derecede bozulmuştu. Ama çok şükür ki hiç de öyle olmadı ve oldukça eğlenceli, moral depolatan, kütüphanemi dolup taşıran bir fuar haftası geçirdim. 

İzmirliler bilir; senede bir gün şehre acayip derecede yoğun ve şiddetli bir yağmur yağar, sokakları seller götürür ve çöp tenekeleri sandal olmaya özenerek caddelerde aheste aheste dolanmaya başlar. Ama ertesi gün o yağmur hiç yağmamış gibi günlük güneşlik olur her taraf. İşte o yağmurlardan biriyle başladı 17. İzmir Kitap Fuarı… Fuara gittik, gidiyoruz, birazdan gideceğiz derken yağmur yağdı da yağdı, seller aktı da aktı ve camdan bakmaktan yorgun düşen tüm Arap kızları yanına diğer milletlerden arkadaşlarını da alarak başka işlerle meşgul olmaya başladı. Ama yağış bir türlü dinmek bilmedi… 

Günlerden Cumartesi olduğundan öğlene kadar çalışıyordum güya. Fakat önümde biriken işler de yağmurla doğru orantılı gidiyordu aksi gibi. Böylece sözde saat 15:00’te olan buluşmamız hem yoğun yağmur hem de yoğun iş tempom yüzünden önce 16:00’e, sonra 17:00’e erteledi; en sonunda da kendini ‘İptal Edilmiş Randevular Çukuru’nda buluverdi. Saat 17:30 gibi şansıma söverek kapıdan çıktığımda yağmur hâlâ yağıyordu. Kendimi zar zor şirket arabalarından birine attım ve iş arkadaşım beni eve bırakırken küskün gözlerle dışarıyı izlemeye başladım. Derken hiç beklemediğim iki şey gerçekleşti: Yağmur birdenbire sona erdi ve tıkanan trafiğin etkisiyle aracımız tam da fuarın kapısının önünde duruverdi. Gözlerime inanamadım! Hatta onları bir iki kez kırpıştırma gereği bile hissettim. Bir fuar kapısına, bir de tıkanan trafiğe baktım bir müddet. Sonunda dayanamayıp “Ben iniyorum!” dedim ve hücum borusu eşliğinde kapılara koşturdum.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Biz bunu istiyoruz: The Witcher



Başlangıcını Kralkatili Güncesi’yle yaptığımız okur odaklı projemizin ikinci adımını da nihayet sizlere sunmaktan onur duyuyoruz.

Okurların isyanına, dilimize bir türlü kazandırılamayan kaliteli kitaplardan uzak kalmasına ya da bilinmeyen cevherlerin bu bilinmezliğine ışık tutmak için başlattığımız Biz Bunu İstiyoruz projemizde ikinci adım çok büyük bir efsaneye ayrılmış durumda: The Witcher!

The Witcher denilince aklımıza hemen bilgisayar oyunu gelir ki bu oldukça da doğaldır. Sadece Türkler değil, İngiliz ve Amerikalılar bile önce onu oyunla tanıdı. Fakat Rivialı Geralt’ın ortaya çıkışı aslında bir kitap serisine dayanıyor. Hem de kara fantastik kurgunun en sağlam eserlerinden olarak. Dahası, kendisi öyle bir doğuyor ki peşine pek çok ülkeden aldığı ödülleri takarak, bu türde ne kadar kalıcı olduğunu ilan ediyor.

Polonyalı yazar Andrzej Sapkowski’nin ilk olarak 1986’da kaleme aldığı The Witcher: The Last Wish öykü kitabı, aynı zamanda The Witcher’ın ilk oyununun da senaryosunu oluşturuyor. Şu ana kadar beş roman, iki oyun, bir televizyon dizisi ve çizgi roman serisi olarak dünyayı kasıp kavuran Geralt, kitaplarıyla oyunundan çok önce kült eser olmuştu bile. Ne gariptir ki, piyasanın öncüleri olan Amerikan ve İngiliz yayınevleri bu seriyi 2007’de kendi dillerine kazandırdı. Fakat onlardan çok önce başkaları bu kült eseri kendi okurlarına tanıtmıştı bile.

Böylelikle bir projenin daha sonuna gelirken sizleri Rivialı Geralt’ın gri, iyinin ve kötünün, canavarın ve insanın hiçbir şekilde ayrılamadığı dünyasında arka kapak yazıları, incelemeler, okur yorumları ve ön okumalarla baş başa bırakıyoruz! Dileriz, bu eşsiz eser de dilimize kazandırılır da Türk okurları olarak Geralt’ın karanlık dünyasında kendine gri bir yol çizer.

Projeye ulaşmak için buraya tıklamanız yeterli. Keyifli okumalar!

15 Nisan 2012 Pazar

Yitik Öyküler, Hürriyet Keyif ekinde!

Bu sabah oldukça hoş bir sürprizle karşılaştım. Kayıp Rıhtım forumunda sabah kahvaltısı sonrası kısa bir gezintiye çıkmıştım ki bir de ne göreyim? Yitik Öyküler Kitabı konusunda, sevgili Yosun Erdemli'den şöyle bir mesaj var: "Hürriyet'in Pazar ilavesi Keyif'te kitap tanıtımlarına alınmış Yitik Öyküler. Tebrikler İhsan."

İlk verdiğim tepki, ekrana sabitlenip kalmış bakışlarla "Nasıl yani?" demek oldu yavaşça. Hiç beklemiyordum çünkü böyle bir şeyi. Son hatırladığım Şener Şen misali topuklarım bir tarafıma vura vura mahalle bakkalına koşturduğum. Son kalan gazeteye uçarcasına atıldım ve hızla Keyif ekini aramaya başladım. Bu esnada da bakkalımız hem tereddütlü bir şekilde bana hayırlı pazarlar diliyor hem de kaçamak bakışlarla ne yaptığımı anlamaya çalışıyordu. Yüzündeki ifadeye bakılırsa "Oha, yavaş! Hiç mi gazete görmedin hayatında..." tarzı cümleler geçiyordu aklından.

Ama oradaydı işte! Kitap tanıtım sayfalarında... Sayın Çağlayan Çevik, haftanın yenileri köşesinde benim kitabıma da yer vermişti sahiden.
Ne yalan söyleyeyim, yerli fantazya öykü veya romanlarında özgünlük arayanlardanım. Yani isimleri Tom, Jack olmayan kahramanlar veya Elf, Ork gibi kaynağı belli türlerin yerine ifritlerin, pirabokların, dev analarının, al karılarının olduğu metinler ilgimi çekiyor. Her zombi hikâyesinde “birgün İstanbul’u da işgal etse ya bunlar,” diye iç geçirenlerdenim. Daha doğrusu geçirenlerdendim, demeliyim. Çünkü İhsan Tatari’nin Yitik Öyküler Kitabı her anlamda hasretimi dindirdi. Hem de ne dindirmek. Kitapta yer alan toplam dokuz öyküde kılıçlar, şövalyeler, büyücüler, cadılar, yaşayan ölüler, cyborglar, cesur insanlar, kahramanlar, kalem erbabları, üç kağıtçılar, mutantlar ve haliyle insanlar geçit resmi düzenliyor. Büyük kimyasal savaş sonrası İstanbul’un orta yerinde cyborgların insan avına çıktığı, insanların gözü dönmüş zombilerle uğraşmadığı, aşkını arayan adamların aslında bir cadı tarafından aşkın dehlizlerine itildiği, artık yazı yazmanın unutulduğu yıllarda mektup yazmak için insan üstü mücadelenin verildiği öyküler. Yitik diyarlardan gelen, Yitik Öyküler Kitabı bize bir yandan da şunu müjdeliyor; bu topraklarda artık fantazya yazınının özgün ve iyi örnekleri veriliyor, yeter ki görebilelim. Heyecanla okuyacağınız öyküler toplamı.
Bu güzel tanıtım için sayın Çağlayan Çevik'e, haberden haberdar ettiği için kıymetli Yosun Hanım'a ve benden desteğini esirgemeyen siz değerli dostlarıma buradan selam olsun.

Not: Orijinal metini görmek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz.

12 Nisan 2012 Perşembe

Çok çalışmak bünyeye zararlıdır

Yeni yıla iş yerinde girdiğimde bir şeylerin feci derecede ters gideceğini tahmin etmeliydim. Millet dışarıda havai fişekler atıp deliler gibi yılbaşını kutlarken ben muhasebe katında oturmuş stok kayıtlarını düzeltmekle cebelleşiyordum, bizim çocuklar da depo sayımını tamamlamaya çalışıyordu. Kepenkleri indirdiğimizdeyse saat gece 1:30’u gösteriyordu. Bir de üstüne arsızca “Yeni yıla burada girdik ya, artık bütün yılı çalışarak geçiririz.” diye espri yapmıştım. Artık yeni yıl dileği kabul edildiğinden midir yoksa hakikaten de “yılbaşını nasıl girersen bütün yılı öyle geçirirsin” hurafesinin gerçek olmasından mıdır nedir bilmem, o günden beri işten erken çıkmak nasip olmadı bana. Hal böyle olunca ne blog tutmaya ne de hikâye yazmaya zaman bulamaz oldum. Demek ki neymiş? Sonucunu düşünmeden espri yapmayacakmışsın. 

Başka mekân ve insan yüzü göremediğim için yazdığım da konuştuğum da iş yeriyle alakalı oluyor kaç zamandır. O da yazmaya vakit bulabilirsem tabi… Ama bu kısıtlama kesinlikle başıma gelen komik şeylerin azaldığı anlamına da gelmiyor. Mesela ne mi? 


* Diğer firmalarla ay sonu mutabakatlarını yaptığımız zamanlardı. Muhasebeciliğin en civcivli dönemleri yani… Ofisteki iki telefon sık sık aynı anda çalıyor, biz de hangisine bakacağımızı şaşırıyorduk. Yine iki telefonun aynı anda çaldığı bir anda Ayşegül (yeni arkadaşımız) bir telefonu kaptı, ben de ağır çekimde uçarak diğerine atladım. Şans eseri ikimiz de yan yana, aynı masanın arkasında duruyorduk. Benim konuşmam biraz hararetli geçiyordu; bir iş konuşmasından çok ağız dalaşı gibiydi desem yeridir. Neyse efendim, karşımdaki şahısla görüşmemizi bitirir ve en derin saygılarımızı karşılıklı olarak birbirimizin sülalesine iletirken benim kulaklarımdan hafifçe dumanlar çıkmaya başlamıştı bile. O sinirle telefonu Çat! diye kapatıverdim. Aynı anda Ayşegül şaşkın şaşkın bir bana, bir elindeki ahizeye bakmaya başladı. 

“Ne oldu?” diye sordum merakla. 

“Abi…” dedi hala bir ahizeye bir bana bakarak. “Benim telefonumu kapattın!” 


* Bir gün yine hararetle çalışırken, hararetimiz fazla yükselmiş olacak ki, elektrikler aniden kesiliverdi. Önümüzde bir sürü yığılmış iş vardı ama öylece kalakalmıştık işte… Ne yapacağımızı bilemez bir vaziyette öylece bekledik bir müddet. Derken ofisin kapısı açıldı ve elinde iki boş pet bardakla Kadir girdi içeri. İçlerinde de birer sallama çay poşeti vardı. 

“Hayırdır Kadir?” dedim. 

“Sebilden sıcak su almaya geldim abi.” dedi gayet doğal bir şekilde. 

“Oğlum elektrikler kesik, nasıl alacaksın ki?” dedim gülerek. 

“Sizin de mi kesik?” dedi şaşırarak. “Aşağı katın elektrikleri kesilmiş de… Ben de bari sizden alayım demiştim.” Gözlerini kırpıştırarak odadan çıktı ve merdivenlerden aşağı seslendi: “Yukarının da cereyanları kesikmiş arkadaşlar!” 

Biz gülmekten yerlere yattık tabi… 


* Muhasebe bölümü çalıştığımız binanın üçüncü katında bulunuyor. Zemin katta da sevkıyatçı arkadaşlar var. Fatura ve irsaliye trafiğimiz çok olduğundan bu iki kat arasında koşturmacamız bol olur. Bir gün Yücel isimli arkadaşımız koşa koşa merdivenlerden çıkıp yanımıza geldi ve bir irsaliye kestirmek istediğini söyledi. Ayşegül de başladı bilgileri girmeye. Bir malzemede ufak bir anlaşmazlık olunca “Durun ben bir aşağıya sorayım.” diyerek telefona sarıldı. Kimse cevap vermeyince ahizeyi yerine koyup bizim kapının önüne çıktı ve merdivenlerden aşağı seslenmeye başladı. Biz de bu esnada masalarımıza oturmuş, kulak misafiri oluyorduk. Baktı yine cevap veren yok bir kat aşağı indi ve tekrar seslendi. Bu kez sesini duyurmayı başarabilmişti. Kısa bir konuşmanın ardından “Tamam!” dedi ve yukarı çıkan ayak seslerini duymaya başladık. Ama nedense ayak sesleri bizim katta durmadı ve bir kat daha çıkmaya devam etti. Ayşegül’le gözlerimizi kırpıştırıp birbirimize bakakaldık. Bir anlık bir sessizlik oldu, ardından yavaş adımlarla aşağı indiğini duyduk Yücel’in. Kapıyı açtığında yüzünde şaşkın bir ifade vardı: 

“Üç kat çıkmaya alışmışız yahu. Hızımı alamayıp en üste çıkmışım. Bir an nereye geldiğimi şaşırıp kaldım.” dedi. Sonrası kahkahalar…