13 Ocak 2013 Pazar

Nefes Kesen Bir Macera: Mesih’in Klonu - Kitap inceleme


Yıllardan beri ağzımıza pelesenk olmuş bir soru vardır: Türkler neden yabancı yazarlar kadar kaliteli macera romanları kaleme alamıyor? Eğer siz de sıklıkla bunu dile getirenlerdenseniz size bir müjdem var, çünkü Mesih’in Klonu bu alandaki hasretimizi her anlamda dindirmeyi başarıyor.

Bugüne dek Aşkın Güngör’ün pek çok yazılı eserini okudum; kitaplar, hikayeler, denemeler ve hatta şiirler. Hepsinden de ayrı bir tat, ayrı bir keyif aldım. Ama hiçbiri Mesih’in Klonu kadar keyif vermedi bana. Kendisi sadece Aşkın Güngör’den okuduğum değil, hayatım boyunca okuduğum en iyi macera kitaplardan biri.

Yeniden Doğan

Yıl 2035... Teknoloji almış başını gidiyor. Tofaş Ankalar saatte 400 km hızla otobanlarda cirit atarken holografik telefonlar da konuştuğunuz kişiyi anında gözlerinizin önüne seriyor. Yine de insanlar mutlu olmaktan çok uzak. Çünkü 20 yıl kadar evvel Mayaların kehaneti gerçekleşmiş ve Marduk gezegeni dünyayı tam anlamıyla bir kıyamete sürüklemiştir. Bu da kıyamet haberleriyle büyüyen, üstüne üstlük kıyamete yakın bir felakete şahitlik eden huzursuz ve de inançsız bir toplum çıkarmış ortaya. Bugüne, geçmişe, geleceğe ve hiçbir dine inanmayan hatta varlıklarını bile unutan insanlar... Boşluğunu hissettikleri, unuttukları bir şeyler var elbette ama ne olduğuna dair en ufak bir fikirleri bile yok.

Derken, bir gün, Amerikalı bir bilim şirketi ortaya çıkıyor ve Kutsal Kase’deki kan örneğini kullanarak Hz. İsa’yı klonladıklarını ilan ediyor. Üstüne üstlük Mesih’in şu anda otuz bir yaşında olduğunu ve tüm dünyaya kucak açacağını da ekliyorlar. Bu da yetmiyormuş gibi Mesih, Beyaz Saray’da bir konuşma düzenliyor. Hıristiyanlığın tek geçerli din olduğunu, Tanrı’nın oğlu İsa’nın da herkesi doğru yola davet ettiğini söylüyor bu konuşmasında.

Tahmin edebileceğiniz gibi tüm dünya şoka uğruyor. Hıristiyan toplumlar coşkuyla diğerleriyse şaşkınlıkla çalkalanıyor. Bu doğru olabilir miydi? Hz. İsa gerçekten de yeryüzüne mi dönmüştü? İncil’in sözünü ettiği yeniden doğum mucizesi bu muydu? Peki ya diğer dinler? Onlar birer safsatadan mı ibaretti? Tüm bu sorular kafalarda yankılanıyor, kimse gerçeğin ne olduğunu tam olarak bilemiyordu. Bir kişi hariç…


Endişeye mahal yok 

Öncelikle şunu belirtmekte fayda görüyorum; hem yukarıda anlattığım girizgah yüzünden hem de kitabın işlediği konu ve isimler yüzünden ister istemez kafalarda bazı soru işaretleri oluşabilir. Konu din olduğunda bu çok normal. Fakat Aşkın Güngör’ün kurgu kadar, bu hassas noktaya da azami önem gösterdiği çok açık. Kitapta ne Müslümanlığa ne de diğer dinlere karşı en ufak bir hakaret, inkar ya da alay yok. Aksine, yazar dinler arasındaki farklı inanışları çok güzel analiz edip onları çok başarılı bir kurguyla birleştirmeyi başarmış. Kurgu. Kitabın bize sunduğu şey tam olarak bu, içinde geçenleri gerçeğin yerine koymadığımız sürece zararsız bir olgu. Diğer fantastik öğeler için de aynı şey geçerli değil mi zaten?

Tarihin karanlıkta kalmış noktalarına mantıklı yaklaşımlar getiren, gelecekte geçen heyecan dolu bir macerayı bu varsayımlarla başarılı bir şekilde birleştiren bir roman Mesih’in Klonu. Bir yandan yeryüzüne tekrar dönüş yaptığı iddia edilen Mesih’in yaşadıklarına, bir yandan Cesur Kadaşman ile Murat Yenitürk adlı iki gencin maceralarına, bir yandan Mehdi’nin (a.s.) saf ve yalın gerçeği insanlara gösterme savaşına, diğer yandan da Hz. İsa’nın, 12 Havarinin, Magdalı Meryem’in ve hatta Tapınak Şövalyeleri’nin başından geçen olaylara şahit oluyoruz bölüm bölüm, sayfa sayfa, kelime kelime. Tüm bunlar büyük bir ustalıkla, tıpkı bir nakkaşın hünerli parmaklarıyla oluşturduğu bir nakış gibi işleniyor kitapta. Öyle ki sayfaların nasıl aktığını, zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyor, bazı yerlerde kalbinizin heyecandan küt küt atmasına mani olamıyorsunuz okurken. Hani bitmesini hiç istemediğiniz ama merakınıza yenik düşüp satırları gözlerinizle silip süpürmeye devam ettiğiniz kitaplar vardır ya… İşte Mesih’in Klonu’da kelimenin tam anlamıyla onlardan biri.

Yazarın kitaba başlamadan önce pek çok konuda araştırma yaptığı, her ayrıntıya azami önem gösterdiği ve yazım aşamasının uzun yıllar ve büyük emek aldığı (4 yıl) okuduğunuz her satırda kendini belli ediyor. Sizi temin ederim, bu eseri kütüphanenizdeki Da Vinci Şifresi tarzı kitaplarınızın yanına koymaktan gurur duyacaksınız.

Zirveyi hakkeden bir yapıt 

Hiç şüphe yok ki Aşkın Güngör ileride de pek çok başarılı esere imza atacaktır. Ve yine şüphe yok ki Mesih’in Klonu onun başyapıtlarından biri olarak anılmak için zirveyi her zaman zorlayacaktır. Çünkü bu eserin hakkettiği unvan bu. Bir başyapıt...

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

8 Ocak 2013 Salı

Özel Hastanelerin Ameliyat Tuzağına Kanmayın

Beni bilirsiniz, genelde bu tip konularda pek fazla kalem oynatmam. Ama bu durum cidden çok vahim, okursanız kendiniz de göreceksiniz.


Bu bir internet geyiği değil, yalan bir haber hiç değil. Şimdi anlatacaklarımın hepsi başımızdan geçen olaylar. Bunları yazmaktaki yegâne amacım sizleri bilgilendirmek ve aynı tuzağa düşmemenizi sağlamak. Kesinlikle bir art niyetim, propaganda hedefim yok. Sizden ricam sevdiklerinizin hayatına ve kendi sağlığınıza değer veriyorsanız sonuna kadar okumanız.

1) Geçtiğimiz aylarda bir arkadaşımın annesi, kontrol için gittiği özel hastanede kalp krizi riski sebebiyle apar topar ameliyata kaldırıldı. Anjiyo oldu, beynine pıhtı kaçtı ve az kalsın hakkın rahmetine kavuşuyordu. Ameliyat olduğu özel hastane, operasyon sonrasında kadınla hiç ilgilenmedi, üstüne üstlük böyle ameliyatlarda pıhtı kaçmasının normal olduğu ve yapılacak bir şey olmadığı şeklinde bir açıklama yaptılar. Kadıncağız yine apar topar taburcu edildi, fakat durumu gün geçtikçe kötüleşti. Çareyi devlet hastanesine gitmekte buldular. Orada sadece kadını iyileştirmekle kalmadılar, ameliyatın boşu boşuna yapıldığını ortaya çıkarttılar. Kalp krizi riski sıfır çıktı. Sıfır.

2) İki hafta önce şeker hastası olan babam kan tahlillerini yaptırmak için özel hastanelerden birine gitmişti. Dosyasını inceleyen doktor birdenbire panikleyip dosyayı çarparak kapatmış ve hemen ameliyat olması gerektiğini söylemiş. Kalp krizi riskinin çok yüksek olduğunu, ameliyatı hemen olmazsa her an ölebileceğini de ekledikten sonra sözde -aşırı dolu- olan ameliyat çizelgesinde -sadece bir telefonla babama özel- bir yer ayırtmış. “Hiçbir yakının gelmesin, boşuna kapıda beklerler, sen de hemen hazırlan, ameliyata giriyorsun,” diye de ısrarla belirtmiş. Babam alt üst olmuş haliyle.

Eve geldi ve hastaneye yatmak için hazırlıklara başladı allak bullak bir vaziyette. Fakat ne benim ne de annemin aklına yattı bu iş. Babama bakıyoruz, turp gibi maşallah. Ne ağrısı var ne nefes nefese kalma durumu. “Bir de devlet hastanesine gidelim,” dedi annem, tamam dedik. Dokuz Eylül’e gittik, profesör doktorlardan biri önce tahlillere baktı, fakat bir risk göremedi. “Yine de biz işi sağlama alalım,” dedi. Tahliller yeniden yapıldı ve sonuç: Değerleri normal ve kalp krizi riski sıfır çıktı. Sıfır.

3) Dün amcamın oğlu böbrek rahatsızlığından dolayı özel bir hastaneye gitmiş. Doktor muayeneden sonra dosyayı telaşla kapayıp böbrek taşı çok büyük olduğundan onu hemen ameliyata almaya kalkmış. Amcamın oğlu şaşırmış, “Benim hiçbir aşırı ağrım ya da sızım yok ki, ben hiçbir şey hissetmiyorum,” demiş. Doktorun cevabı aynen şu olmuş: “Böbreğin tamamen çürüdüğü için bir şey hissetmiyorsun.” Bunu duyan kuzenim yıkılmış, eve dönüp ameliyat hazırlıklarına başlamış. Sonra bir de devlet hastanesine gideyim demiş Allah’tan. Orada tetkikler, kan testleri vs bir dizi işlemden geçmiş ve bilin bakalım sonuç ne çıkmış? Böbrek sağlam, taş var ama ameliyatlık değil, bol bol su içerseniz geçer.

“Ameliyat olmanız şart!” Bu cümleyi duyan tüm bu insanların ve ailelerinin o andaki psikolojilerini düşünebiliyor musunuz? Dünya başınıza yıkılıyor, doğru dürüst düşünemiyorsunuz ve o haleti ruhiyeyle doktorun dediği her şeye razı oluyorsunuz. Güvenip canınızı emanet ettiğiniz o adamınsa tek derdi var; sizi masaya yatırmak. Peki neden? Maaşları düştü ya! Artık bıçak başına para alıyorlar ve durduk yere ameliyat kararı çıkarıyorlar kafalarından. 

Bu anlattıklarım asparagas haber değil, gerçeğin ta kendisi. Lütfen bilinçli olalım. Bunu her özel doktor yapıyor demiyorum, mutlaka aralarında mesleğine ve kendisine saygısı olanlar vardır. Ama bu haltı yiyenlerde çok maalesef. O yüzden siz siz olun, böyle durumlarda en az iki doktora gitmeye, içlerinden en az birinin devlet hastanesi doktoru olmasına azami önem gösterin. 

Çünkü sağlığımız en büyük servetimiz ve hiç kimsenin onunla oynamaya hakkı yok.

29 Aralık 2012 Cumartesi

Yokluk Bahçesindeki Kayıp Melodi - Kitap İnceleme



Sevdiğiniz uğruna neleri göze alırdınız? Ferhat gibi çölleri mi aşardınız? Yoksa Mecnun gibi dağları mı delerdiniz? Ya da genç Çınar gibi adına Yokluk Bahçesi denilen, bilinmezlerle dolu bir diyara mı atılırdınız kayıplara karışan sevdiğinizi bulabilmek için? Sizi bilemem ama roman kahramanımızın yaptığı şey tam olarak bu…

Tebessüm Ettiren Bir Melodi

Gençliğinin henüz baharında olan Çınar, hayatının aşkını erken bulanlardan. Kalbi onun için atıyor, gözleri onu arıyor ve düşünceleri hep ona yöneliyor. “Tebessümüm,” diye anıyor sevgilisini ve de “melodim.” Üstelik duyguları karşılıksız değil, sevdiği kadar seviliyor da Çınar. Kısacası mutlu bir delikanlı kahramanımız. Öyle ki yüzünde hep gülücükler açıyor, ‘Tebessüm Prensi’ diye anılıyor arkadaşları arasında.

Fakat bir gün beklenmedik bir şey gerçekleşiyor ve genç kız arkasında hiçbir iz ya da haber bırakmadan kayıplara karışıyor. Hem de tüm ailesiyle birlikte… Tebessümü soluyor Tebessüm Prensi’nin, dünyası kararıyor. Ama hemen pes etmiyor delikanlı ve tüm gayretiyle melodisini aramaya koyuluyor. Böyle başlıyor Tebessüm Prensi lakaplı genç Çınar’ın Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’taki macerası…Ve hiç beklemediği kadar karmaşık, bir o kadar da olağanüstü olayların içinde buluyor kendisini bir anda.

Lirik Bir Anlatım

Açıkçası kitabı elime alırken neyle karşılaşacağımı tam olarak bilemiyordum. Bu, Ümit İhsan’dan okuduğum ilk romandı çünkü… Gözlerim satırlarla buluştuğunda fark ettiğim ilk şey yazarın melodik anlatım tarzı oldu. Başarılı kelime oyunları, yerinde kelime tekrarları, kişilere ve öznelere yüklenen anlamlı hitaplar her yerdeydi. Üzerine bir de kurgunun başarısı eklendiğinde keyfime diyecek yoktu doğrusu.Bir anda kendimi sayfaların arasında kaybolmuş buldum ve bitirene kadar da elimden bırakamadım.

Yazarın kullandığı dili ve üslubu çok beğendiğimi belirtmek isterim. Yukarıda verdiğim ‘Tebessüm Prensi Çınar’ ve ‘Tebessüm Apartmanı, Çınarlı Sokak’ örneğinde olduğu gibi hem kulağa hem de akla hitap eden pek çok kelime oyunuyla dolu kitap. Bir başka örneği de kitabın adında gizli… Kahramanımızın ‘melodim’ diye hitap ettiği genç kız, tüm ailesiyle birlikte Yokluk Bahçesi adı verilen bir yere düşerek ortadan kayboluyor. Melodi, Yokluk Bahçesi’nde kayboluyor…

Bu güzel anlatım tarzını kitabın içinden alıntıladığım bir-iki ufak paragrafla pekiştirmeme müsaade edin:

Ve hafta başı, boş sıradaki sevgilinin hayalini kurarak yanmıştım, yanmak ne demekti öğrenmiştim. Akşam koşarak gitmiştim Çınarlı Sokak’taki sekiz katlı apartmanın önüne, kapı doğramasına sıkıştırdığım papatyalar yoktu. Birkaç adım geri çıkıp pencereyi görmeyi çalışırken boynu bükük papatyaların çöp tenekesindeki mahzun hâlleriyle karşılaşmış, yerde yatan not kâğıdına üzülmüştüm. Demek gelmemişti yolları özlenen. Demek görmemişti onu düşünerek yazdığım notu. Sonra yerde yatan kâğıdı alıp cebime sokuşturmuş, adresine ulaşamamış mektubu gönderene teslim etmiştim. Hepsi bu kadardı, hiç haber vermeden, hiçbir şey söylemeden kayıp gitmişti bir göktaşı gibi ismi güzelim.

Çınarlı Sokak… Bu isim melodimin sokağının ismiydi, aynı benim ismim gibi. İsmimi söyleyişindeki yumuşaklığı, gülümseyişi, isyanı, haykırışı özlüyorum: Çınar… Çınar benim ikinci adımdı, herkes Yunus derken o bana Çınar demeyi tercih etmişti. Yalnızca o bu ismi kullanıyordu, ona aitti bu isim, bendeki her şey gibi.

Unutulmayacak Bir Macera

Ana tema sevgilisini arayan mecnun kişi olsa da kitabın anlattıkları sadece aşk ve sevgi üzerine değil elbette. Fedakarlık, dostluk ve cesaret gibi erdemlerin yanı sıra insanoğlunun açgözlülüğü, masumiyetin yitirilişi ve doğanın boş yere katledilişi gibi konulara da güzel göndermeleri ve dokundurmaları var yazarın. Hem de temponun neredeyse hiç düşmediği, kimi yerde gülümsetip kimi yerde heyecanlandıran fantastik bir macera eşliğinde… Kurgunun verdiği keyfi kaçırmamak adına konuyu çok fazla açık edemiyorum lakin bu yolculuk boyunca Çınar’ın bir sürü doğaüstü şeyle karşılaşacağını söylemem kafi olur sanırım.

Sözün özü, Ümit İhsan’ın ilk fantastik denemesi olan bu kitap beni ziyadesiyle tatmin etti. Dilerim yakın zamanda bu alandaki başka çalışmalarını da okuma fırsatı bulabiliriz çünkü kalemi bu tarza çok yakışıyor.

Keyifli okumalar dilerim…

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

6 Aralık 2012 Perşembe

Yakma Zevki - Kitap İnceleme


Bilim kurgu kitaplarına ya da distopik eserlere az çok ilginiz varsa Ray Bradbury ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Kendisi en çok 'başyapıtım' diye adlandırdığı Fahrenheit 451 adlı kitabıyla meşhurdur. Bilmeyenler için özetlemek gerekirse, bize çok da uzak olmayan bir gelecekte, sansürün diz boyu olduğu bir dünyada geçer Fahrenheit 451. İnsanlar, tepe yönetimi tarafından birbirine benzer, düşünmeyen, sorgulamayan ve araştırmayan kuklalara çevrilmiştir. Peki nasıl? Basit, kitapları yakarak... Çünkü kitaplar tehlikelidir. Hayali şeyler barındırırlar içinde, insanı hayal etmeye sevk ederler. Düşünmeyi, üretmeyi, sorgulamayı aşılarlar okurlarına. Düzen için tehlikelidirler. O halde yakın kitapları gitsin! Önce sansür gelir; Poe, Shakespeare ve daha niceleri zararlı kitaplar listesine alınır. Ardından da yakma prosedürüne geçilir. Peki bu işi kim yapıyor dersiniz? Tabi ki itfaiyeciler! ( Fireman: İtfaiyeci - Dilimizdeki tam karşılığı Ateşadam ) Bir zamanlar tutuşan binaları söndüren bu cesur insanlar artık insanların içindeki kötülük ateşini söndürmekten sorumludur. Kitapları yakarak... Zaten kitabın adı da, kağıdın yanma ısısı olan 451 fahrenhayttan geliyor.

Nasıl? İlginç ve etkileyici bir konu, değil mi? Daha da etkileyici olanı bu kitabın 1953 yılında yazılmış olması. Geçtiğimiz aylarda aramızdan ayrılan Bradbury, ta  o zamanlardan görmüş sanki geleceği. Kitap okumayan, televizyonun kölesi olan insanlar... Tanıdık geldi mi? Peki çok mu edebi bir eser Fahrenheit? Çok mu akıcı bir anlatımı var? Hayır. Çok vurucu... Anlattığı olay ve bunların gerçekleşebilme olasılığının yüksekliği bizi derinden vuran ve etkileyen. 

Gelelim Yakma Zevki'ne... Adı üstünde, Fahrenheit 451 Öyküleri. Bu kitap üstat Bradbury'nin başyapıtını yazmadan önce kaleme aldığı kısa hikayeleri barındırıyor içerisinde. Her hikayeyle Fahrenheit'a giden yolda bir adım daha ilerliyor, adeta yazarın kafasında bu kitabı yazma fikrinin nasıl gerçekleştiğine şahitlik ediyoruz. Mezarların olmadığı, kitapların yakıldığı, kütüphanelerin kapatıldığı hatta yürümenin bile yasak olduğu öyküler... 

 

Kitapta toplamda 16 adet hikaye var. Bunların bazıları uzun bazılarıysa sadece birkaç sayfa. İlk iki öykü birer zombi macerası. Ama bugünlerde her yerde fink atan o ucuz serüvenlerden değil kesinlikle. Çünkü Bradbury bu öykülerde de tıpkı diğer tüm eserlerinde yaptığı gibi baş rolü insana ve insan psikolojisine vermiş. Özellikle ikinci tekil şahıstan anlatılan açılış öyküsü oldukça ilginç bir tecrübe sunuyor. Zombilerden sonra Mars'a kaçan yazarlara, mesleğindeki 'radikal' bir değişiklikten rahatsız olan bir çöpçüye, sokaklarda yürümeyi seven bir adama ve çok daha fazlasına eşlik ediyoruz. Son üç öyküyse yakma temasından farklı ama aynı derecede etkililer. İşin bir diğer kısmıysa tüm bu hikayelere Fahrenheit 451'in o unutulmaz ön sözünden aşina olmamız.

Kitaptaki en uzun iki hikaye 'Gece Yarısından Epey Sonra' ve 'İtfaiyeci' adlı hikayelerse hem birbirlerinin hem de Fahrenheit'ın neredeyse aynısı. Burada ilginç olan nokta yazarın üç adımda kurguyu nasıl genişlettiğini ve sürekli üstüne bir şeyler koyduğuna şahit olmak. Tabi Fahrenheit 451'i okumadıysanız size fazla bir şey ifade etmeyebilirler. İşte bu yüzden önce onu okumakta fayda var.

Kısacası Fahrenheit 451 ve Ray Bradbury isimleri sizin için bir şey ifade ediyorsa kesinlikle kaçırılmaması gereken harika bir derleme Yakma Zevki. Tek eksiği ise bir dizin...

29 Kasım 2012 Perşembe

Gittim, gördüm, döndüm


Ay, aman, of... Belim, sırtım, kemiklerim! Hatta bacak kaslarım! Ne mi oluyor? Hiiiiç... Üzerinize afiyet, 23-25 Kasım tarihleri arasında yeni çıkan kitabımın tanıtımı ve imza günü için İstanbul Kitap Fuarı'ndaydım da. Birazcık yamulmuş ve de yorulmuşum sanki, yorgunluğumu üzerimden atamadım hâlâ. Neyse efendim, arayı fazla açmadan ve geleneği bozmadan bir fuar sonrası yazısı daha yazayım dedim. Kemerlerinizi bağlayıp şemsiye ve kasklarınızı hazırladıysanız başlıyorum.

Cuma günü, artık âdetim olduğu üzere yine sabahın kör bir saatinde çıktım evden. Elimde çok ağır olmaması için özenle hazırladığım el valizim vardı. Issız ve tenha sokaklardan, içlerinden horultular yükselen evlerin arasından geçip durağa vardım; kısa ve olaysız (evet, ben de şaşırdım) bir otobüs yolculuğunun ardından da hava limanına. Sağda solda biraz dolaşıp eski iş arkadaşlarımdan birine denk gelir miyim diye bakındım ama nafile; tanıdık kimse yoktu meydanda. Ben de soluğu uçakta aldım.

Koltuğum cam kenarındaydı ve dışarıda inanılmaz güzellikte bir manzara vardı. Uçuş boyunca bembeyaz bir örtünün üzerinde seyahat ettik. Bulutlar öylesine yoğun, öylesine uçsuz bucaksızdı ki sanki pamuktan yapılma bir diyarın üzerinde uçuyormuşuz gibi hissettim kendimi. Güneş de tepemizde parıl parıl parlıyordu. Elektronik eşyaların çalıştırılması yasak olduğundan manzaranın fotoğrafını çekemedim haliyle ama çok içimde kaldı doğrusu. Gerçeğinin yerini tutmasa da bu fotoğrafla idare edeceğiz artık...

19 Kasım 2012 Pazartesi

Yitik Öyküler Kitabı 2 raflarda...



Geçen yazımda yeni kitabımın kapağı belli olur olmaz buradan sizlerle paylaşacağıma dair bir söz vermiştim. Şimdi o sözü yerine getirme vakti...

Kitap şimdilik sadece İstanbul Kitap Fuarı'nda satılıyor, fuardan sonra İdefix, D&R ve diğer satış sitelerinde ve tabi ki kitapçılarda da boy gösterecek. O yüzden bu yazıyı okur okumaz sokaklara fırlayıp kendinizi parçalamayın ( Bkz. Mütevazı yazar örneği ).



Şaka bir yana her zamanki gibi değerli destekleriniz için en başta ailem olmak üzere, tüm dostlarıma, iki büyük ustam Sadık Yemni ve Aşkın Güngör'e, hep yanımda olduklarını hissettiren Ahmet Yüksel ve Ümit Kireççi ağabeylerime, Kayıp Rıhtım ailesine (Hakan Tunç, Hazal Çamur, Tarık Kaplan, Buğra Şenyüz, Onur Selamet, S. Fatıma Gemalmaz, Beyza Taşdelen, Kürşat Toker, Yosun Erdemli, Mehmet Berk Yaltırık, Özgürcan Uzunyaşa, Asilkan Büke ve isimlerini saymakla hayatta bitireceğim tüm diğer kıymetli arkadaşlara) ve tabi ki  siz blog dostlarıma ayrı ayrı teşekkür etmeyi bir borç bilirim.

İyi ki varsınız!

12 Kasım 2012 Pazartesi

Bizimkisi bir aşk hikayesi, siyah-beyaz kedi gibi biraz...

Sevgili Pabuç bu aralar fotoğrafçılığa merak saldı. O cin gibi gözleriyle birbirinden güzel ve enteresan kareleri yakalayıp ara sıra blog sayfasında paylaşıyor. Geçtiğimiz gün aşağıdaki iki kediciği yakalamış bir teknenin üzerinde ve "Ben fotoğrafladım, öyküsünü siz yazın," demiş. Ben de yazdım efendim! Buyurun, bakın bakalım ne diyormuş bu kedicikler...


Tekir: Niye getirrrdin beni buraya Niyazi?

Siyah-Beyaz: Niye mi? Evlendiğimiz günden beri tatil tatil diye başımın etini yiyen sen değil miydin Mualla? Zıplatma pirelerimi!


Tekir: Tatil mi? Valla mı? Ciddi misin sen Niyazi? Ay patilerime inanamıyorrrum!

S.B: Ciddiyim tabi ki balık kokulum. Bak ikimize özel tekne bile tuttum. Durrr da motorrrru bir çalıştırayım, denize açılalım hele. Mihahahayyy!


Tekir: Miy-Ayy! Vallahi de doğru. Aferin sana be Niyazi! 
Kedi olalı bir farrre tuttun sonunda. Niyazi?


Tekir: A-a? Nerrreye gitti bu herif? Niyaziii. Niyazi? 
Aslan kocacığım benim. Nerrredesin mi-yahu?


Tekir: NİYAZİ! Allah belanı vermesin senin, tüyleri dökülesice! Terrrk ettin di mi beni? 
Mmmeyvahlar olsun! Nasıl gerrri döndüreceğim ben şimdi bu tekneyi? 
Kuyruğun kopsun inşallah Niyazi. 
NİYAZİİİ!

10 Kasım 2012 Cumartesi

Deadlight - Oyun İnceleme


Deadlight, konusu klişe ama oynaması aşırı derecede zevkli bir korku-platform oyunu. Konusuna klişe dememin sebebi artık işlene işlene suyu çıkarılan "uluslararası bir virüs vakası ve tüm nüfusu zombiye dönüşen bir dünya" üzerine kurulu olmasından kaynaklanıyor. Oyunu benzerlerinden farklı kılan şeyse oynanışı ve grafikleri. 

El çizimi arka plan mekanların üzerinde koşturan, gölgeli bir siluetten ibaret olan ve hatları ancak seçilebilen bir adamı kontrol ediyoruz oyunda. Tüm Seattle önlenemez bir virüs salgınının kurbanı olmuş ve içinde yaşayan hemen hemen herkes "Shadows" olarak anılan zombilere dönüşmüştür. Tüm bu hengamenin ortasında kalan Randall Wayne isimli adamımız da oyun boyunca hayatta kalmaya, arkadaşlarını korumaya ve kayıplara karışan ailesini bulmaya çalışıyor. Çatılarda koşturuyor, duvarlar tırmanıyor, kanallarda gizleniyor ve oradan oraya atlayıp zıplıyor. Tüm bunları yaparken de o kadar gerçekçi hareket ediyor, etraftaki her şey göze o kadar sahici geliyor ki bir an için oyunun gerçek video çekimlerinden yapılıp yapılmadığını merak etmeye başlıyorsunuz.


Oyunun bir diğer güzel tarafı da diğer zombili yapımlarının aksine çok fazla vurdulu kırdılı olmaması. Evet, hayatta kalma maceramız sırasında karşımıza kullanabileceğimiz ateşli ve kesici silahlar da çıkıyor ama kesinlikle durdurulamaz bir savaş makinesi falan olmuyoruz. Mermiler sınırlı ve çabucak bitiyor. Zombileri durdurmak içinse yapmanız gereken tek şey belli, kafasından vurmalısınız... Tabi ilk atışta becerebilirseniz. Üstelik gerçek hayata olduğu gibi bir enerjimiz de var. Çok fazla koşarsak nefes nefese kalıp tükeniyoruz, ya da bir duvara gereğinden uzun süre asılı kalırsak kollarımız yoruluyor ve düşüyoruz. Bir baltayı en fazla üç-dört defa savurabiliyor, sonra da soluk soluğa kalıyoruz. Ardından ekran titreyip, gözlerimiz kararmaya başlıyor. Kısacası oyun önümüze geleni vurmaya değil, işin hayatta kalma kısmına odaklanıyor.


Oyunda korku unsurları çok fazla kullanılmamış, sadece etrafınız zombilerle çevrildiğinde ve kaçacak yeriniz kalmadığı zaman paniklemeye başlıyorsunuz. Ama platform ve bulmaca öğelerini çok başarılı kullanmış yapımcı firma. Kapalı kaldığınız bir odadan nasıl çıkabileceğinizi bulmaya çalışmak, zombilerle dolu bir caddede karşıdan karşıya geçmek için alternatif bir yol keşfetmeye çabalamak gayet eğlenceli. Sağda solda gizlenmiş çeşitli gizli nesneler de cabası... Bunları bulduğumuz vakit başta Randall'ın günlüğü olmak üzere hikayeyle ilgili pek çok ekstra materyal açılıyor. Benim gibi her köşeyi dolaşmayı sevenler için küçük ama güzel bir ayrıntı.

Sonuç olarak karşımızda hayatta kalmaya odaklı, bulmaca ve platform öğeleriyle bezenmiş, oldukça sağlam bir senaryosu olan bir zombi oyunu var. Meraklılarına şiddetle tavsiye edilir.

KÜNYE           :
  • Yapımcı: Tequila Works
  • Tür: Platform / Korku
  • Platform : PC, Xbox360
  • Grafik: 9
  • Ses: 8
  • Eğlence: 9
  • Oynanabilirlik: 9

GENEL NOT: 8,5

5 Kasım 2012 Pazartesi

En güzel fuar...



Oh, oh, oh...

Buralara yazmayalı bayağı olmuş yahu. Dört ay... Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Önce ortalığı bir adam edeyim müsaadenizle. Şu devrilmiş tahtımı... öhöm... sandalyemi bir kaldırayım hele. Devasa boyutlardaki altın kaplamalı çalışma masamın... Öff, tamam tamam. Küçücük, ahşap ve tahta kurularıyla dolu sehpam! Oldu mu? Tozunu alayım şunun bir. Köşelerdeki örümcek ağlarını da süpürelim güzelce. (Dışarı kardeşim, dışarı! Bana ne kirayı peşin verdiyseniz? Gidin hesabını Örümcek-Adam'dan sorun!) Perdeleri açalım da içerisi biraz güneş alsın. Efendim? Kış güneşi mi? Olsun canım, İzmir'in yazı kışı mı var efenim?

Nerede kalmıştık? Hah! Yazmayalı bayağı olmuş diyordum. Bu zaman zarfında pek çok şey yaşadım, çoğu da tatsız tuzsuz şeylerdi. Anlatmak istemiyorum fazla... Ama şu kadarını söyleyeyim, dört yıldır çalışmakta olduğum işimden ayrıldım. İyi mi oldu, kötü mü orasını Allah bilir lakin bu kısa süre içinde yaşanan gelişmelere bakılırsa durum pek de fena değil gibi. Artık yazarlık işine daha çok vakit ayırabiliyorum mesela. Onun yanı sıra editörlük ve çevirmenlik işlerini de profesyonel olarak yapmaya başladım gibi. Kısacası bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete! Bakalım, hayırlısı Allah'tan...

Bildiğiniz gibi önümüz kitap fuarı. Bendeniz de Allah'tan bir mani olmaz, uçağım rötar yapmaz ya da teröristler tarafından kaçırılmaz veya kafama bir piyano falan düşmezse orada olacağım inşallah. 23-24-25 Kasım tarihlerinde, BU Yayınları standında kitaplarımı imzalayacağım. Evet, kitaplarımı... Yitik Öyküler Kitabı 2 de geliyor çünkü. Henüz kapağı belli olmadığından burada paylaşamıyorum ama hazır olur olmaz o işi de halledeceğim. Merak etmeyin. Vallahi diyorum yahu, ne kızıyorsunuz? Bırakın efendim lütfen o sopaları. İmdat!

Salon 3 - Stand 202 A... Müsait olursanız sizi de bekler, karşılıklı keyifli bir sohbet etmek isterim. Lütfen sopalarınızı girişte bırakın.

Görüşmek üzere...

26 Temmuz 2012 Perşembe

32'nci basamak


Bundan tam 18 yıl önce... Öff... Tamam, tamam... 32 yıl önce (homur homur) bir Ramazan ayında dünyaya gelmişim ben. Ne zaman bahsi açılsa annem hep o gün oruçlu olduğunu, iftar için bir patlıcan yemeği yaptığını, tam tüm aile sofradayken büyük bir münasebetsizlik örneğiyle kapıya dayandığımı ve onlara hastaneye doğru ufak bir sağlıklı yaşam maratonu yaşattığımı anlatır durur. Annem o günden beri o patlıcan yemeğine karşı soğuk. İşin aksi gibi ben de patlıcanın her türlüsüne bayılırım. Neyse efendim, konuyu dağıtmayayım. Oruçlu olunca zihin illa ki yemek muhabbetine kayıyor. Yemek dedim de aklıma geldi, geçen gün... Tamam tamam, sustum.

Bunca yıl sonra yine bir Ramazan ayına denk geldi doğum günüm. Üstelik oruçlular takımında ben de yer alıyordum bu kez. Hal böyle olunca da insanlar biraz ötedeki ilginç bir manzaraya bakarken ben sadece oradan geçmekte olan karpuz kamyonunu görebildim. Telefonda bir müşteri adres yazdırır ve 'Elit Konut Kooperatifi' derken ben bunu 'Etli Nohut Kooperatifi' olarak idrak ettim. Ortamı pis bir koku sarar ve herkes "Pöf, ayak gibi koktu!" diye kaçışırken ben derin bir nefes alarak "Oh, çizi koktu!" dedim falan... Enteresan bir gündü anlayacağınız.

Ama benden beterleri de varmış anlaşılan. Özsüt'te çalışan eleman gibi mesela... Annem doğum günüm şerefine telefonla bir pasta ısmarlamış ve üzerine 'İyi ki doğdun İhsan' yazmalarını rica etmiş. Adam da yazmış... Yazmış ama nasıl yazmış? İşte aynen böyle :)




Arkadaşım hiç mi pasta üzerine yazı yazmadın hayatında? Kendisine tez zamanda Allah'tan akıl fikir diliyorum. Doğum günümü kutlayan kutlayamayan, bu güzel günde yanımda olan herkese kucak dolusu sevgiler. Hep birlikte nice yıllara inşallah.