21 Nisan 2020 Salı

Geçmişin Gölgesi...

Son kitabım basılalı 7 yıl olmuş. O zamandan beri tek tük toplu seçkiler dışında ne bir roman yazdım ne de hikâye. Aklımda 3-4 farklı macera vardı hâlbuki. Biri polisiye, ikisi bilimkurgu, biri fantastik... Ana hatlarını az çok hatırlıyorum aslında ama hiçbirini yazamayacağım anlaşılan. Ne enerjim var ne isteğim ne de vaktim.

Bir de paslanmışlık var tabii... Yazarlık da demir gibi; işledikçe parlıyor. Yazdıkça üslup gelişiyor, kelime oyunları ve bugün okuyunca "Bunu ben mi yazmışım?" dedirten etkileyici cümleler birbirini kovalıyor. Ama yazmaya ara verince hepsi uçup gidiyor işte... Oturup bir şeyler yazayım desem bile çıkmıyor artık kelimeler. 

Çevirmenlikte de hissediyorum bazen bunu; hep aynı kelime dağarcığını ve sözcük yapılarını kullanıyorum. Blog yazısı yazmak bile zor geliyor bazen.

Neyse... Güzel zamanlardı. Aşkın ağabeyim sayesinde kısa süreli de olsa bir hayalimi gerçekleştirmiş, doya doya yaşamış oldum en azından :) Bu da böyle bir iç döküş olsun.

18 Nisan 2020 Cumartesi

Karaktersiz karakter!


Çevirdiğiniz bir kitaptaki neredeyse hiçbir karakteri sevmemek ne kadar kötü bir şeymiş yahu... Son çevirdiğim romanda 5 farklı baş karakter var ve bunların dördünden nefffretler ediyorusss kıymetlimisss. 

Yaptıkları her hareket bana mantıksız geliyor. Olmadık yerde (bana göre) olabilecek en saçma kararları veriyorlar. 500 sayfa boyunca neredeyse hiçbir şey yapmıyor, kitap boyunca arpa boyu kadar gelişim kaydetmiyorlar. Aynı şeyleri defalarca ve defalarca düşünüyor, söylüyor veya hatırlıyorlar. Hâl böyle olunca da onlarla ilgili bölümler bir türlü bitmek bilmiyor. Her sayfa işkence gibi geliyor. 

Ama en kötüsü bölüm sonları. Mesela A karakterinin bölümü bitiyor. "Oh be, kurtuldum senden!" diye sevinç çığlıkları atarak bir sonraki sayfaya geçiyorum ve ne göreyim?! Bu sefer de hiç sevmediğim B karakterinin bölümü başlamış. İşte o anda Cengiz Kurtoğlu'ndan "Önce Birkaç Damla Yaaaaş..." çalmaya başlıyor arka planda...

Bit artık, bit...

30 Ocak 2020 Perşembe

Yeni Çeviri: Witcher Evreni

Witcher roman ve oyunlarının tüm hikâyesinin kısa bir özetini içeren "Witcher Evreni" adlı başucu kitabı için yaptığım çeviri önümüzdeki ay Pegasus Yayınları'ndan çıkıyor.

Ciltli, büyük boy, kuşe kâğıt ve illüstrasyonlu bir çalışma olan kitap Kürelerin Birleşimi'nden itibaren Kıta'nın tarihini, coğrafyasını, ırklarını, din ve büyü sistemlerini detaylı olarak özetliyor. Sonrasında Witcher'ların ortaya çıkışından söz ediliyor. Son olarak da ilk kitaptan son oyuna dek Rivyalı Geralt'ın hikâyesi anlatılıyor. O yüzden tüm kitapları ve oyunları bitirmediyseniz son bölümü okumayı ertelemenizi tavsiye ederim, yoksa sürpriz bozan etmenlerle (spoiler) karşılaşırsınız.

Kitapta yer alan bilgiler Dandelion, Villentretenmerth, Yennefer, Vesemir ve Geralt'ın ağzından anlatılıyor. Bunun yanı sıra hem CDPR'ın oyunlar için çizdiği hem de bu kitap için özel olarak hazırlanmış, kimi tam sayfa olan bir sürü görsel yer alıyor sayfalarda. Anlatıların yanı sıra hemen hemen her sayfada küçük anektotlar, bilgi kutucukları, efsaneler, hayali kitaplardan alıntılar gibi şeyler de var.

Witcher serisinin editörü Kemal Küçükgedik'le birlikte çalıştığım bu başvuru kitabı 4 Şubat'ta bizlerle olacak. Dilerseniz şimdiden hatırı sayılır bir indirimle ön sipariş verebilirsiniz.

Keyifli okumalar dilerim.

8 Ocak 2020 Çarşamba

Yeni Yazar Çevirmek Ya da Çevir(e)memek...

Yeni yazarların çevirilerini yapmayı sevmiyorum. Yazım stilleri, üslupları o kadar farklı ki yazdıklarını Türkçeye çevirmek cidden zor oluyor. 

Mesela Asimov, Kim Stanley Robinson ya da GRR Martin gibi ustaların ya da China Mieville, Ted Chiang ve Brandon Sanderson gibi görece yeni yazarların eserlerini çevirdim. Onların süslü, edebi dilleri ya da teknik terimleri de insanı zaman zaman zorluyor ama en azından cümle yapıları düzgün oluyor. Cümlenin başı şarkta, sonu garpta olmuyor. A'dan bahsederken birdenbire B'ye geçmiyorlar. "Ve" ile bağladıkları cümlelerin anlam bakımından bir bütünlüğü oluyor.

Yeni yazarlar da... nasıl desem... bir zorlama var. Yazdıkları güzel görünsün, havalı görünsün diye o kadar kasıyorlar ki that'lar which'ler havada uçuşuyor. Basit bir dille anlatılabilecek bir şeyi mümkün olan en devrik ve ters şekilde yazıyorlar. Kulaklarını tersten tutuyorlar diyeyim hadi. Alakasız yerlerde satır başı yapıyorlar; cümlenin başı ayrı, sonu ayrı paragrafta oluyor. 

Okurken ne demek istediğini gayet iyi anlıyorsun. Ama iş Türkçeye "güzel ve akıcı" bir şekilde çevirmeye gelince resmen tıkanıp kalıyorum. Öyle yazıyorum olmuyor, böyle yazıyorum olmuyor. Sadık kalayım diyorum, "çokomel" gibi oluyor. Güzel yazayım diyorum, yazarın hiç kullanmadığı kelimeler katmak zorunda kalıyorum bu sefer de işin içine.

Kısacası... yeni yazarların dilini sevmiyorum 🙄

30 Kasım 2019 Cumartesi

Mieville, Bekle Beni!

Güzel bir haberim var!

China Mieville’in tüm kitaplarının yeni baskılarının editörlüğü bundan sonra bende. Hatta (bir aksilik olmazsa) sonraki kitaplarının çevirilerini de ben yapacağım.

Yeni Paris’in Son Günleri incelememden sonra Yordam Kitap’ın sahibi Hayri Bey’den beni hem şaşırtan hem de sevindiren bir e-posta aldım. Kendisi eleştirilerimi inanılmaz bir anlayış ve olgunlukla karşıladı. Hem teşekkür etti hem de Mieville’in seri editörlüğünü önerdi bana.

Küçük bir deneme düzeltisinin ardından hem yayınevinin editörü hem de Hayri Bey sonuçtan oldukça memnun kaldılar ve seri editörlüğü için el sıkıştık. İlk kitap (yine bir aksilik olmazsa) baskısı tükenen "Elçilik Kenti" olacak. 

Ama önce elimdeki çeviriyi (Dagger and Coin 2) bitirmem lazım. Ki ona da daha bu hafta başladım. O nedenle en erken Nisan 2020 gibi çalışmalara başlayabileceğim. O yüzden nefesinizi tutmayın :)

Yeni Paris’in Son Günleri | Kitap İnceleme


China Miéville için son on yılın en yaratıcı fantastik ve bilimkurgu yazarlarından biri demek kesinlikle yanlış olmaz. Genç yaşında Arthur C. Clarke gibi prestijli bir ödülü üç kez, Locus Ödülü’nüyse tam dört kez kazanma başarısı gösteren İngiliz yazar, son derece uç noktalarda gezen hayal gücü ve orijinal kurgularıyla dikkat çekiyor. Yayımlattığı son kısa romanı Yeni Paris’in Son Günleri de yazarın bu özelliğini ziyadesiyle yansıtıyor.

Yurt dışında 2016 yılında basılan kitap bizleri İkinci Dünya Savaşı sırasındaki Paris’e götürüyor. Ama bildiğimiz tarihin dışına çıkıp, alternatif bir zaman dilimi resmediyor sayfalarında. Bu yeni gerçeklikte tüm sürrealist eserler hayat bulmuş ve Paris’in sokaklarında cirit atmaya başlamıştır. Şehir halkıysa bir yandan işgalci Nazilerle savaşırken diğer yandan da sağı solu belli olmayan bu tuhaf yaratıklarla bir arada yaşamak zorunda kalmıştır. Sadece bununla kalsa iyi, Nazilerin okült bilimlere olan tutkusu Cehennem ordularını da şehre çekmiş, işleri iyice çorba hâline getirmiştir. İşte bu karmaşada La Main à Plume’dan, yani sürrealist direnişçilerden biri olan Thibaut adındaki genç bir adamın başından geçenleri okuyoruz Yeni Paris’in Son Günleri kitabında.

S-Patlaması

Yeni Paris’in Son Günleri adına S-Patlaması denen, gizemli bir olay sonucunda şehirdeki tüm sürrealist eserlerin hayat bulması etrafına kurulu bir roman. Olay yaşandığı sırada Paris hâlihazırda Nazi işgali altındadır. Hitler’in askerleri tüm sokakları, tüm mahalleleri kontrol etmekte ve yerel halkı demir yumruğunun altında ezmektedir. Derken kaynağı bilinmeyen o esrarengiz patlama gerçekleşir ve sürrealizmle yakından uzaktan alakası olan her ne varsa – tablolar, heykeller, karakalem resimler, biblolar, şiirler ve daha nicesi – açıklanamaz bir şekilde hayat bulur. Böylece Paris’in kisvesi ve şehirdeki güç dengeleri sonsuza dek değişir.

Paris halkı bu sürrealist canlılara manif adını verir. Manifler doğaları gereği karmaşık canlılar. Bizim dilimizi konuşamıyorlar, insanlarla da iyi geçindikleri söylenemez. Daha çok neden orada olduklarını anlamlandırmaya, ait olmadıkları bir dünyada var olmaya çalışıyormuş gibi bir hâlleri var. Bunu tam olarak başaramadıkları için de her şeyi yakıp yıkıyor, hatta Fransız ya da Alman farkı gözetmeksizin karşılaştıkları tüm insanları öldürüyorlar. Bu durum Nazilerin şehri bütünüyle kontrol altına almasına engel oluyor elbette ama Fransız direnişçilerin de manifleri tam anlamıyla bir müttefik olarak göremedikleri, hatta onlardan korktukları da bir gerçek.

Üstüne, Hitler’in kara güneş efsanesine ve okült güçlere karşı duyduğu tutku da işin içine giriyor. Karanlık sanatları kullanarak zaferlerini kesinleştirmek isteyen Naziler bir şekilde Cehennem güçleriyle anlaşma sağlıyor ve envai çeşit iblisi Paris sokaklarına salıveriyor. İblisler ve manifler birbirlerinden ölesiye nefret ediyor ve bu iki ırkın üyeleri bir sokakta karşılaştığında tam manasıyla kan gövdeyi götürüyor.

Ne ilginçtir ki, ya gençliğinde sürrealizmin sıkı bir savunucusu olduğundan ya da tamamen bilinmeyen bir sebepten dolayı, kahramanımız Thibaut ile manifler arasında sıra dışı bir ilişki mevcuttur. Normalde karşılarına çıkan her şeyi ezip geçen bu gerçeküstü varlıklar Thibaut ile karşılaştıklarında şöyle bir duraksıyor, afallıyorlar. Hatta içlerinden bazıları ona zarar vermeye yönelik herhangi bir harekette bile bulunmuyor. Thibaut bu alışılmadık özelliği sayesinde direnişçiler arasında kendisine sağlam bir yer ediniyor.

Kahramanımız hem şehrine hem de yoldaşlarına son derece bağlı biri olarak resmediliyor. Ancak günün birinde (kitabın hemen başında) hiç tanımadığı bir kadın kollarında can verirken genç adamın eline bir iskambil kartı tutuşturuyor ve son nefesinde onu yaklaşan bir tehlikeye karşı bölük pörçük uyarıyor. Ne yapacağını şaşıran Thibaut, anlamlandıramadığı bir içgüdüyle kartı yoldaşlardan saklıyor. Sonrasında da ölen kadının sözlerinin arkasında yatan anlamı çözmek için düşüyor yollara. İşte bu yolculuğu sırasında Sam adındaki kadın bir Amerikalı gazeteciyle kesişiyor yolları. Sam ona bir kitap yazmak için burada olduğunu, bu uğurda Paris’in fotoğraflarını çektiğini ve burada yaşananları tüm dünyaya göstermek istediğini söylüyor. Thibaut kadına pek güvenmese de şehrinde yaşanan bu tuhaf ötesi olayların bir kitapla ölümsüzleştirilmesi fikri aklını fena hâlde çeliyor. O noktadan sonra maceramız hiç beklenmedik, şaşırtıcı yönlere doğru yelken açıyor.

Kitapta Thibaut ile Sam’in başından geçenlerin yanı sıra, 1941 yılında (yani 9 sene önce) yaşananları konu alan bazı ara bölümler de var. Bu kısımlarda Varian Fry (binlerce Nazi karşıtı ve Yahudi mülteciyi soykırımdan kurtaran ünlü Amerikalı gazeteci) ile meşhur roket bilimcisi Jack Parsons’ın (kendisi aynı zamanda okült ustası Aleister Crowley’in bir öğrencisi olur) buluşması anlatılıyor. Bu iki tarihi kişilik arasında geçen olaylar dönemin ünlü sürrealistlerine dek uzanıyor. Evet, bu kısacık romana iki farklı zaman dilimi sıkıştırmayı başarmış Mieville…

2 Kasım 2019 Cumartesi

Kara Prizma Hakkında

Sevgili dostlar,

Kara Prizma'nın devam kitabını ben çevirmeyeceğim. Annemin rahatsızlığından ötürü çevirilere uzunca bir süre ara vermek zorunda kaldım.

İthaki Yayınları'na da birkaç ay önce durumu ilettim, görüştük. Ve hem sizleri daha fazla bekletmemek hem de seriyi geciktirmemek için devam kitaplarının başka bir çevirmen tarafından tercüme edilmesinin daha iyi olacağı konusunda hemfikir olduk.

Sizlerden neredeyse her gün bu konuyla ilgili soru aldığım için bu açıklamayı yapma ihtiyacı hissettim.

Anlayışla karşılayacağınızı umuyor, özürlerimi sunuyorum.

26 Eylül 2019 Perşembe

Evladiyelik Ciltler, Ömürlük Hediyeler

Dün hayatımın en güzel, en muhteşem sürpriz hediyelerinden birini aldım.

Annemin rahatsızlığı nedeniyle son birkaç aydır hastanelerde koşturduğumdan (hatta bir nevi orada yaşadığımızdan) birçok şeyden uzak kalmıştım. Bunlardan biri de JBC Yayıncılık'ın Batman Günü'nde düzenlediği Jock imza günüydü (Kendisi dünyaca ünlü bir çizerdir). Hatta sadece imza günüyle sınırlı kalmayıp üstadın birbirinden müthiş çizimleriyle dolu "Jock & Sanat" adlı koleksiyonluk eserini de bastılar.

Ama işte... Sağlık sorunlarıyla boğuştuğumuzdan ne gidip görmek kısmet oldu bu ustayı ne de imzasını almak. Diyordum kiiiii... JBC'nin sahibi Ertan Ergil'den hayatımın en büyük sürpriz hediyesini aldım. Durumumu bilen, sık sık arayıp bir ihtiyacınız var mı diye soran Ertan abi bana bir Jock & Sanat gönderdi. Hem de adıma imzalı!

Bitmedi. Bir de üstüne Jock'un çizdiği meşhur "Batman: Kara Ayna" macerası ile benim için gelmiş geçmiş en iyi Batman serüveni olan "Öldüren Şaka"nın karton ciltli, büyük boy özel baskılarından da yollamış.

Her üçü de tam anlamıyla evladiyelik, muhteşem birer eser olmuş. Özellikle Öldüren Şaka'nın hem eski hem de yeni renklendirmesini içermesine bayıldım. O sayfaların dönemin kağıt kalitesiyle basılması da beni eski günlere götürdü.



Sevgili Ertan Ergil'e ve Jbc Yayıncılık'a bu muazzam eserleri dilimize kazandırdıkları için ne kadar teşekkür etsek az. Ama benim için daha da önemlisi Ertan abinin sürprizi oldu elbette. O anda hissettiğim duyguları, boğazımda oluşan yumruyu anlatmaya kelimeler yetmez... Ömrümün sonuna kadar saklayacağım bunları.

Çok teşekkürler Ertan abi, iyi ki varsın.

5 Temmuz 2019 Cuma

Ejderha Yolu'nda Türkçe Kelimeler

Şu sıralar çevirdiğim "Ejderha Yolu" adlı fantastik romanın yazarı Türkçe hayranı çıktı :) 

Adı Daniel Abraham. Kendisi Enginlik Serisi'nin (Leviathan Uyanıyor) iki yazarından biri. Kendi tasarlardığı bir dünyada, "Dagger and Coin" adında beş kitaplık bir fantastik macera yazmış. Bu arada da yabancı kelimeler uydurmak yerine Türkçeden kelimeler seçmiş.

Mesela küçük bir tiyatro kumpanyası işleten ve çok bilgili olan bir adam var romanda. Adı "Kitap rol Keshmet." Askerî bir birliğin maskarası olan, herkesin dalga geçtiği başka bir karakterin adı da "Palliako." Palyaçodan türetilmiş ama ç harfini k okumuş sanırım :) "Kurtadam" diye bir ırk var bir de. 

Bunun gibi bir sürü Türkçe kelime var kitapta. Karşılaştıkça sırıtıp duruyorum, yeri geldikçe de dipnotlarla orijinal metinde böyle yazdığını belirtiyorum ki Türk okurlar da anlasın. Yabancı romanlarda Fransızca, Latince ve Arapça gibi dillerin kullanıldığını çok görmüştüm ama Türkçe bir ilk oldu, güzel de oldu.

25 Haziran 2019 Salı

Çevirmenin Çemberi: Gökteki Çakıl Taşı


Gökteki Çakıl Taşı bende karışık duygular oluşturan bir kitap oldu. Bir yandan bir üçlemenin daha hakkından geldiğim ve seriyi kazasız belasız tamamladığım için seviniyordum. Diğer yandan da Asimov’a veda edecek olmanın üzüntüsü vardı içimde. Böylesine büyük bir ustanın kitaplarını çevirmek herkese nasip olmaz ne de olsa. Hele hele yayınlanışının üstünden bunca yıl geçtikten sonra…

İşin ilginç yanı, Gökteki Çakıl Taşı’nın (Pebble In The Sky) Asimov’un kariyeri boyunca yazdığı ilk roman olması. Üstat o güne dek hep kısa hikâyeler kaleme almış, bu kitapsa romancılığa attığı ilk adım olmuş. Nasıl yani, dediğinizi duyar gibi oluyorum. Sonuçta karşımızdaki bir üçlemenin üçüncü cildi, o zaman önceki iki kitaptan evvel yazılması gerekir, değil mi? Mantıken öyle… Ama işin aslı öyle değil işte.

Asimov, Gökteki Çakıl Taşı'nı 1950 yılında yayımlatmış. Toz Gibi Yıldızlar ve Vakıf ise bir yıl sonra, 1951’de basılmış. Bununla birlikte kitapta anlatılan olaylar kronolojik olarak Toz Gibi Yıldızlar’dan yaklaşık 7500, Uzay Akımları’ndan ise 1300 yıl kadar sonra gerçekleşiyor. Trantor İmparatorluğu artık iyice güçlenmiş ve Galaktik İmparatorluk hâline gelmiştir. Dünya ise artık hepten öksüz kalmış, galaksinin geri kalanı tarafından dışlanan bir yere dönüşmüştür. Dünyalılar dışında hiç kimse bu gezegenin insanoğlunun beşiği olduğuna inanmaz. Çoğu kişi için gökteki önemsiz bir çakıl taşından ibarettir yalnızca.

Derken, 1950’lerde yaşayan mutlu ve emekli bir terzi olan Joseph Schwartz gizemli bir kaza sonucu kendini gelecekte, bu dünyada buluverir. Ne olduğunu, oraya nasıl geldiğini bir türlü anlayamaz. Dünya yabancılaşmış, radyoaktif bir yer hâline gelmiştir. İnsanlarsa anlamadığı bir dil konuşmaktadır. İşin kötüsü nüfus fazlalığını azaltmak için 60 yaşını geçen herkese ötanazi uygulanmaktadır. Bildiğiniz, ilaçla uyutulup öldürülüyorlar yani. Ve Joseph altmış iki yaşındadır…









Üst üste iki Asimov çevirdikten sonra insan yazarın diline artık iyice alıştığımı, üçüncüyü daha kolay ve hızlı bir şekilde çevirebileceğimi düşünür, değil mi? Açıkçası ben öyle düşünmüştüm. Sonrasında da ağzımın payını bir güzel aldım. Hem de oldukça bilimsel bir şekilde…

Yazımın başında da belirttiğim gibi, Gökteki Çakıl Taşı üstadın yayımlanan ilk romanı. Dolayısıyla o alışık olduğumuz, akıcı ve sade üslubu burada henüz tam olarak oturmamış. İşte bu yüzden Asimov’un bu kitaptaki cümle yapıları öncekilere nazaran daha farklıydı. Ve bol miktarda, uzun uzun bilimsel açıklamalar içeriyorlardı. Özellikle üçüncü bölümden beşinci bölüme kadar olan yerler, yani yaklaşık 30 sayfalık bir kısım vardı ki düşman başına!

Aslında o noktaya gelinceye kadar gayet mutlu mesut çeviriyordum cümleleri. Schwartz’ın eski zamanlardaki günleri, yeni bir dünyaya gelişi, nerede olduğunu anlamaya çalışması… Gayet sade ve keyifli bir şekilde geçip gitti buralar. Ama meğersem bu kısımlar fırtınadan önceki sessizlikmiş. Çünkü üçüncü bölümde, kitabın henüz otuzlu sayfalarında proteinlerden, yaşamın oluşma biçiminden ve radyoaktif etmenlerin bunların üstündeki etkilerinden bahsetmeye başlıyor Asimov. Açılışı da şu cümleyle yapıveriyor:

“Temel olarak bütün yaşamlar tek bir kökenden gelir çünkü hepsi protoplazma dediğimiz kolloidal dispersiyon hâlindeki protein karışımlarından oluşur.”

Kolloidal dispersiyon hâlindeki protoplazmalara gelince yolda hızla giderken birdenbire arıza yapıp öksürmeye başlayan bir araba gibi şöyle bir tekledim zaten. Asimov ondan sonra tam dört sayfa boyunca – dört – koca koca, metin duvarlarından hallice paragraflar eşliğinde zincirleme reaksiyonlardan, organik ve inorganik maddelerden, radyoaktif izotoplardan ve protoplazmalardan bahsedip duruyor.

Tam bunları bir şekilde atlattım derken sadece birkaç sayfa sonra, dördüncü bölümde bu sefer de insanın beyin yapısından ve düşüncelerin nasıl oluştuğundan söz etmeye başlıyor. Ama tabii bunu işin bilimsel kısmı üzerinden yapıyor. Hâl böyle olunca da ortaya sinir hücreleriyle, beyindeki sinir sistemiyle, aralarında oluşan tepkimelerle alakalı uzun uzun paragraflar çıkıyor. Bu bölümde beni bilhassa zorlayan şey, Asimov’un sinir hücrelerinin arasındaki bir doku duvarından bahsetmesi oldu. Çünkü günümüzde sinir hücreleri arasında bir boşluk olduğu açıkça biliniyor. Herhangi bir doku duvarından söz edildiğiniyse hiç duymamıştım. Acaba ben mi yanlış biliyorum diyerek bu noktada sinir hücreleriyle ilgili pek çok makale karıştırdım ve söz konusu duvarla ilgili bir şey bulmaya çalıştım. Yaklaşık yarım gün debelendikten sonra da herhâlde o zamanlar, yani 50’li yıllarda öyle düşünüldüğüne ama artık geçerliliği olmadığına karar vermek zorunda kaldım. Bir hatam varsa affola.

Tabii şimdi burada böyle anlatılınca çevirirken yaşadığım zorluğu yansıtmak biraz zor oluyor. Hatta kitabı açıp bahsettiğim kısımlara bakabilir ve kolay anlaşıldıklarını bile savunabilirsiniz belki. Ama inanın metni İngilizce olarak okurken hiç de kolay olmuyor bu kısımları anlamak. Cümlenin tam ortasında bırakın bilmeyi, tek kelimesini bile anlamadığınız bilimsel bir terimle karşılaşınca zihninizde yerlerini değiştirip birbirine bağladığınız o cümle iskambil kâğıdından bir şato gibi dağılmaya başlayıveriyor. Siz de aman yüklemini tutayım, ay öznesini düşürdüm derken tam anlamıyla beyniniz sancımaya başlıyor.

İşin komik tarafı Asimov da okurlarının bazılarının bunlardan bir şey anlamayacağını düşünmüş olacak ki tam bu açıklamaların orta yerinde şöyle bir cümle kurmuş:

“Dediklerimi anlıyor musun?”

Ağlamaklı bir sesle, “Hayır, anlamıyorum!” diye haykırdığım sırada kitaptaki karakterin yaşadığım hisleri harfi harfine özetlemesi gerçekten de ironik bir andı.

“Yıldızlara şükürler olsun ki tek kelimesini bile anlamadım. Anlamaya çalışsaydım beynimin sancısından bir köpek gibi havlardım.”

Bir noktada artık iyice çıldırıp, “Yahu, ben bunları günümüzün imkânlarıyla çeviremiyorum! 80’li yıllarda bu cümleleri nasıl çevirmişler? Nasıl?” diye bağırıp her şeyi bir kenara attığımı hatırlıyorum. Sonrasında meraktan kitabın ilk Türkçe baskısını aramaya başladım. 1984 yılında, “Zamandan Kaçış” adıyla Altın Kitaplar’dan çıktığını gördüm. İndirdim kitabı, açtım ilgili bölümü ve baktım nasıl çevirmişler diye.

Çevirmemişler…

O koca koca paragrafların, o uzun uzun sayfaların hiçbiri eski kitapta yoktu. İşte o anda balataları sıyıran birinin yavaş yavaş başlayan, sonra da giderek yükselip hızlanan kahkahalarını attığım doğrudur. Eğer olur da ileride bir gün birisi bu iki kitap arasında bir çeviri karşılaştırması yaparsa neler diyeceklerini merak ediyorum doğrusu. Kendilerine şimdiden, geçmişten selam olsun.









Gökteki Çakıl Taşı’nın bir bölümünde Asimov’un atomlardan ve aralarındaki elektron alışverişinden bahsettiği bir yer vardı (Evet, yine). Orayı çevirirken şu elektron alışverişine bizim fen derslerinde ne dendiğini bir türlü hatırlayamadım. Düşündüm düşündüm, yok. Dilimin ucunda ama çıkmıyor. Google da tüm anlayışlılığı ve keskin zekâsıyla beni alışveriş sitelerine yönlendirmeye kalkınca (Elektronik alışverişi mi demek istediniz?) ben de çareyi bilimsel konularla haşır neşir olan arkadaşlara danışmakta buldum. Şansa bakın ki birkaç gün önce M4Y4’ün yazarı Yüksel Yılmaz’la konuşmuştuk. Böyle konularda takıldığım bir şey olursa kendisini arayabileceğimi söylemişti. “Kendi kaşındı,” diyerek telefona sarıldım ben de.

Kendisine durumu izah ettikten sonra Yüksel şöyle bir durdu, biraz düşündü, ardından bu konulara kendisi kadar meraklı olan eşine dönüp, “Özge, şu elektron alışverişinin başka bir ismi vardı, neydi o?” diye sordu. Özge uzaklardan gelen bir şey söyledi, Yüksel de ona cevap verdi, sonra bir anda ortalık karıştı! Bir baktım, kavga ediyorlar. Ben de her şeyi telefondan duyuyorum tabii. Yüksel bir noktada burnundan soluyarak, “Ben seni sonra arayayım!” deyip kapattı. Aradan beş dakika geçti. Sonra on dakika. On beş derken ne arayan oldu ne soran. “Eyvahlar olsun, karı-kocanın arasını açtık durduk yere,” dedim kendi kendime.

Yarım saat kadar sonra Yüksel beni geri aradı ama sesi nasıl öfkeli, nasıl sinirli… O daha bir şey söyleyemeden direkt, “Boşanıyor musunuz?” diye sordum. Önce bir sessizlik oldu, ardından ahizeden bir tıkanma sesi geldi, sonrasında da kahkahalar. Atomları böleyim derken bir aileyi yıkıyordum sizin anlayacağınız. Bu da böyle bir anımdır.








Asimov kitabın ortalarında bir yerlerde Schwatz’ın Grew adındaki başka bir karakterle yaptığı satranç maçını kaleme almış. Ve bunu yaparken her hamleyi kurallarına uygun bir biçimde, satranç tahtasında takip edebileceğiniz şekilde yazmış. Gelin görün ki bu kısımları anlatırken – doğal olarak – İngiliz terimlerini kullanmış. Eğer satrançla az çok alakanız varsa taşların hareketinin bizde a2, c3, d5 gibi ifadelerle belirtildiğini bilirsiniz. Yurt dışındaysa QR8, KB3, QN2 gibi farklı ibarelerle belirtiliyorlar. Dolayısıyla Asimov da hamleleri anlatırken, “Adam sağ taraftaki atını ileri sürdü,” dememiş de, “Grew brought out his King’s Knight to Bishop 3, Schwartz countered with Queen’s Knight to Bishop 3,” şeklinde yazmış.

Doğal olarak tüm bunları bizim kullandığımız sisteme uygun bir şekilde çevirmem gerekti. Tabii bunu en düzgün biçimde yapabilmek için de önüme bir satranç tahtası koymam ve her hamleyi bizzat yapmam icap etti. O nedenle bu satırlar, “Adam sağ taraftaki atını f3’e sürdü; Schwartz da buna sağ taraftaki kendi atını c6’ya getirerek karşılık verdi,” şeklinde yer aldı bizim sayfalarda.

Ek olarak taşların ismini de bizdeki hâllerine göre çevirmem gerekti. “Queen” yerine vezir, “bishop” yerine fil, “knight” yerine at… diye gidiyor. Hatta bir noktada, “Grew had no choice; he moved his Queen to Knight 2, and the two female majesties were now face to face,” şeklinde bir cümle de vardı. Adam başka şansı olmadığı için “queen” taşını ileri sürüyor ve iki dişi hükümdar karşı karşıya geliyor. Tabii “queen” denen taş bizde “vezir” diye geçtiğinden “iki dişi hükümdar” kelimelerinin Türkçe çeviride bir anlamı kalmıyor. Böyle kısımları da, “Grew’un başka şansı yoktu; vezirini g2’ye çekti ve böylece iki kraliyet danışmanı karşı karşıya geldi,” şeklinde değişikliklere giderek çözdüm.

Buna rağmen Asimov’un anlattığı hamleleri birkaç kez yanlış yorumlayıp tamamen farklı bir hamle yaptığım ve bunu ancak birkaç el sonra, çıkmaza düşünce fark ettiğim anlar da oldu. O zaman bütün taşları devirip her şeye baştan başlamak zorunda kaldım tabiiiiğğğğ. Ancak yine de eğlendiğimi söylemem gerek. Uzun lafın kısası, bu bölümleri okurken önünüze bir satranç tahtası koyup hamleleri takip ettiğiniz takdirde karşınızda gerçek bir satranç maçı bulacaksınız. Altın Kitaplar baskısında bu detaylı hamlelerin hiçbiri yok elbette, onu da not düşeyim buraya.

Kitapta çevirisine takıldığım tek kelime, uzaycıların dünyalılar için bir aşağılama sözcüğü olarak kullandığı “Earthie” oldu. Tam olarak bir küfür değil, daha çok bir hakaret anlamı taşıyor. Earth (Dünya) kelimesinden türetildiği için içinde dünya geçen ama aynı zamanda da kulağa rencide edici gelen bir şey bulmam gerekiyordu. Sonuçta dünya da kirli, aşağılık bir şey olarak görülüyor kitapta. Düşünüp taşındıktan ve bol miktarda kaşındıktan sonra buna “Dünya çocuğu” demeye karar verdim. Hangi malum ifadeyi çağrıştırmayı denediğimi bulmayı size bırakıyorum…

Kitabın bir bölümünde de Asimov zaman karmaşası yaşamış. Karakterlerden biri şehirdeyken vaktin “gece yarısını çoktan geçtiği” belirtilmiş. Ama gelin görün ki aynı karakter bir-iki paragraf sonra arabasıyla şehri terk ederken bu sefer de “akşam olduğu” yazıyordu. Aynı bölümün ilerleyen paragraflarındaysa sabah oldu, tekrar akşam oldu, yine gece yarısıydı şeklinde günün farklı saatlerinden bahsediliyor. O yüzden ilk baştaki “gece yarısını çoktan geçmişti” kısmını değiştirip “vakit bir hayli geç olmuştu,” şeklinde değiştirdim. Böylece metnin geri kalanına defalarca müdahale etmekten kaçındım.

Son olarak “Pebble In The Sky” ismini ben “Gökteki Çakıl” olarak çevirmiştim, editörlük sürecinde “Gökteki Çakıl Taşı” olarak değiştirilmiş.

Böylelikle Asimov’la olan üç kitaplık, çok özel maceramın sonuna gelmiş bulunuyorum. Böylesine büyük bir ustanın kitaplarını çevirmek benim için gerçekten ama gerçekten de tarif edilmez bir onur ve mutluluktu. Bana bu fırsatı sundukları için sevgili Alican Saygı Ortanca’ya ve İthaki Yayınları ailesine teşekkürü borç bilirim. Umarım sizler de okuduklarınızdan memnun kalırsınız. Sürçülisan ettiysek affola…

Not: Bu yazı ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayımlanmıştır.