2 Mart 2015 Pazartesi

TRT Kent Radyo İzmir'e konuk oldum!

Geçtiğimiz salı benim için büyük, insanlık tarihininse umurunda olmayan bir an yaşandı ve sevgili Nalan Kolağası İmre'nin sunduğu "Kent Kitaplığı" programına canlı yayın konuğu olarak katıldım! 

Aslında her şey bir İnsan Kaynakları kursuyla başladı... "Nasıl yani?" dediğinizi duyar gibi oluyorum. (Ah, pardon. O kapının ziliymiş.) Efenim şöyle ki, bundan seneleeeer önce, bendeniz bir taraftan haldır huldur iş ararken bir taraftan da insan kaynaklarına ilgi duymaya başlamıştım. Ben de madem hazır boştayım, şu öğrencilik günlerine hızlı bir dönüş yapayım dedim. Böylece 9 Eylül Üniversitesi'nin hazırladığı bir kursa balıklama daldım. Tarih yine tekerrür etti ve daha önce yazıldığım tüm eğitim kurumlarında olduğu gibi meslek değil, iyi arkadaşlıklar kazandım. Bunlardan biri de hem oradan sınıf arkadaşım hem de komşum olan Aslı (Evet, o da insan kaynaklarında çalışmıyor).

Sevgili komşum geçen hafta yakın bir arkadaşının radyo yayıncılığı yaptığını ve programında yazarları konuk ettiğini söyledi bana. "Katılmak ister misin?" diye sordu. Ben de tüm profesyonelliğimle "Önce bir randevu defte... EVET!!!" diye yanıtladım. Böylece Nalan Hanım'la kısa bir görüşme yapıp program için sözleştik. 

Programın yapılacağı gün tüm soğukkanlılığım, cesaretim ve kendime güvenimle tir tir titredim! Dizlerim Red Kit'in çapraz bacakları gibi birbirine çarpıp durdu. Yani düşünsenize... canlı yayına çıkmak kim ben kim? Bu sayfalarda yazdığım devrilen çam ve kırılan pot sayısını düşünürseniz ne demek istediğimi şıp diye anlayacağınızı sanıyorum.

Neyse ki korktuğum başıma gelmedi ve gayet eğlenceli bir program oldu. Bunda Kayıp Rıhtım ekibinin yayın boyunca internet üzerinden canlı olarak verdiği desteğin de rolü büyüktü elbette. Hatta sevgili Hazal çamur yayına telefonla katılarak bana çok güzel bir sürpriz bile yaptı.

Buradan başta Nalan Hanım, Aslı, Hakan, Hazal ve tüm Kayıp Rıhtım tayfası olmak üzere benden desteğini esirgemeyen tüm aileme ve dostlarıma teşekkürler. İyi ki varsınız!

Radyo yayınını dilerseniz buradan, dilerseniz aşağıdaki Youtube videosundan dinleyebilirsiniz. (Ağdalı sesimin akıl ve ruh sağlığınızda neden olabileceği kalıcı hasarlardan müessesemiz sorumlu değildir.)

12 Şubat 2015 Perşembe

Ve sonunda...

Çizim: Ömer TUNÇ

1765, Atlas Okyanusu
Fırtına Kuşu adlı yelkenli ticaret gemisi, rüzgârın on iki köşesinden birini arkasına almış bir şekilde Atlas Okyanusu’nun kuzey sularında ağır ağır yol alıyordu. Gemi bu gösterişli ismini dillere destan bir sürate sahip olmasına değil, pek çok öfkeli fırtınanın gazabından yelkenlerini başarıyla sıyırmasına borçluydu. Lâkin, her güzel şeyin bir sonu vardır kuralı ta o zamanlarda bile geçerliydi… Çünkü o günün erken saatlerinde başlayan ve gökyüzü yıldızlarla bezeninceye kadar devam eden şiddetli bir fırtına geminin ahşaptan gövdesine deniz tuzuyla işlenmiş o payeyi bir hışımla söküp atmıştı. Fırtına Kuşu bu şiddetli hava muhalefetini atlatmıştı atlatmasına ama tek parça olduğunu söylemek bir hayli zordu; üç direğinden birini ve mürettebatının yarısını okyanusun lacivert sularına gömmüştü. Geriye kalan iki yelkeninin lime lime, hayatta kalan mürettebatının da bitap durumda olması cabasıydı.

Vakit gecenin ilerleyen saatleri olmasına rağmen ortama kızıl bir ışık hâkimdi, zira dolunay bu gece sanki fırtınanın kıydığı canların kanıyla yıkanmışçasına kıpkırmızıydı. Kaptan Johnson fırtınayı atlatmalarının ardından hızlı bir hasar raporu çıkarmaları için adamlarına emirler yağdırmış, gemisinin okyanusun dibiyle kucaklaşmayacağına emin oluncaya kadar da onlara rahat yüzü göstermemişti. Ancak içindeki kuşku iblisçiklerini öldürdükten sonra hemen hemen tüm mürettebatına yaralarını yalayıp dinlenmeleri için izin vermişti; dümenciyi mecburen her zamanki yerinde bırakmıştı, gözcü direğine de pineklemeyeceğine güvendiği bir adam yerleştirmişti. Kendisiyse hem yardımcısı hem de kafası matematiğe en çok çalışan (yani en azından ona kadar sayabilen) birkaç adamıyla birlikte kaybettikleri ticari malların hesabını yapıp bu durumun kesesine ne kadar zarara mâl olacağını hesaplamakla meşguldü.

Hayatta kalan şanslı azınlık, yitirdikleri kürek arkadaşlarının yasını tutsa da güneşi bir kez daha göreceklerini bilmenin huzuruyla içten içe sevinmeden, hâlâ yaşadıkları için şükretmeden edemiyorlardı. Ah bir de ayın şu melun rengi olmasaydı! Mürettebattan bazıları tepelerinde asılı duran o meşum yuvarlağa bakarak, “Kötü şans,” diye fısıldıyorlardı kendi aralarında. “Kötü şans…”

Kızıl renkli dolunay oldukça yaygın bir denizcilik alametiydi ve hayra yorulduğu vakitler pek azdı. Kimilerine göre bu, denizin altında yaşayan ve yıldızların doğru konuma gelmesini bekleyen doğaüstü varlıkların uyanacağı günün yaklaştığını gösteren bir işaretti. Kimilerine göreyse kutsal kitaptaki kıyamet alametlerinden biriydi ve Tanrı’nın çok yakında dünyanın tıpasını çekeceğini, her şeyin sona ereceğini gösteriyordu. Bazıları bu yaklaşımı gülünç buluyor ve Büyük Gün gelip çattığında Yüce Buda’nın onları bu batıl inançları için cezalandıracağını söylüyordu. Bazılarıysa tüm bunlara gülüp geçiyor ve Allah’ın izniyle her şeyin yolunda gideceğini savunuyordu. Ama hangi görüşe inanırlarsa inansınlar yalnız kaldıklarında bir köşeye çekilip koyunlarında sakladıkları haçları, muskaları, Yahudi yıldızlarını, kutsal inek sembollerini ve çeşitli tılsımları öperek annelerinden öğrendikleri birkaç duayı yarım yamalak fısıldamayı da ihmal etmiyorlardı.

Tartışmalar, hesaplamalar ve ahlar vahlar eşliğindeki istirahat başlayalı çok olmamıştı ki gözcü direğindeki tayfadan gecenin kızıl sessizliğini delen bir bağırış yükseldi: “Sancak tarafında bi filika!”

Henüz günün yorgunluğuna yenik düşmeyen birkaç kişi geminin güvertesine koşturdu. Kaptan Johnson ve yardımcısı Gilbert da hemen arkalarındaydı. İçlerinden biri bir gemi fenerini tutuşturup havaya kaldırdı ve ileriye doğru tuttu; ama buna gerek yoktu, kızıl dolunay etrafı yeterince aydınlatıyordu.

“Orda!” diye bağırdı tayfalardan biri, tuzlu su ve palamarlar tarafından iyice yıpratılmış parmağını ilerideki bir noktaya uzatarak.

Kaptan fırtınaların gürültüsü üzerinden duyurmaya alıştığı o gür sesiyle o tarafa doğru bağırdı. “Hey! Sandaldaki! Kimdir o?”

Cevap gelmedi, fakat filikanın içinde boylu boyunca uzanan bir karaltı kıpırdayıp inledi.

“İblisler…” diye inledi Sünger lakaplı bir diğer tayfa. Diğerlerine göre nispeten daha kısa ve göbekli biriydi. “Kızıl ayın laneti! Bizi almaya geldiler! Kötü şans! Kötü!”

30 Kasım 2014 Pazar

Hayalet Avcıları 30 Yaşında


90’lı yıllarda çocuk olduysanız hepinizin hayalindeki oyuncak ya bir Işın Kılıcı olmuştur ya da bir Proton Paketi. Hatırlıyorum da, ne zaman okul çantamızı sırtımıza taksak hemen aklımıza Hayalet Avcıları’nın alameti farikası sayılan bu ‘nükleer oyuncaklar’ geliverirdi. Hele bir de elimizde şemsiye benzeri bir şey varsa tamam! Anında abidik gubidik hecelerden ibaret olan İngilizcemizle jenerik müziğini mırıldanır (Huu guyu kaal? Goost bastır!!), deli danalar gibi koştururduk etrafta. İşte bu kadar hayatımızın içindeydi zamanının çok ötesindeki bu kült film. Hatta hâlâ öyle… Gösterime girdiği 7 Haziran 1984 tarihinin üzerinden bunca zaman (30 yıl!) geçmesine rağmen bugün bile her izleyişimde aynı keyfi alıyor ve esprilerine ilk kez duyuyormuş gibi gülebiliyorum. Ama bir filme klasik payesini kazandıran şey de bunlar değil midir zaten?

Ne ilginçtir ki Hayalet Avcıları bu kadar başarılı olmasını tesadüflere ve doğaçlamalara borçlu. Tabii bir de geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Harold Ramis’e (toprağı bol olsun). Çünkü filmin ilk taslağı şu anki hâlinden çok çok daha farklıymış. Oldukça hayalperest biri olan Dan Aykroyd, tıpkı “Blues Brothers” gibi hem kendisinin hem de sahne arkadaşı John Belushi’nin başrolleri oynayacağı yeni bir film çekme hevesiyle başlamış filmin senaryosunu yazmaya. Aykroyd’un ilk taslağı hem zamanda hem de boyutlar arasında yolculuk edebilen ve buralarda devasa hayaletlerle savaşan “Ghost Smashers” adlı üç kişilik bir ekibin maceralarını konu alıyormuş. O dev hayaletlerden biri de Stay-Puft Marshmallow Man imiş elbette… SWAT tarzı kıyafetler giyen bu ekip; hayaletleri ‘asalarla’ avlıyor, ıssız bir arazinin ortasındaki benzin istasyonunun altında saklanıyor ve uçan, siyah bir araba kullanıyormuş. Yönetmen Ivan Reitman ana fikri beğense de filmin o zamanın imkânlarıyla çekilmesinin olanaksız olduğunu belirtmiş ve Aykroyd’u bir diğer senariste, Harold Ramis’e yönlendirmiş. Daha gerçekçi biri olan Ramis’in devreye girmesiyle birlikte filmdeki pek çok fantastik öğe yerini daha gerçekçi ve bilimsel şeylere bırakmaya başlamış. Proton paketleri, itfaiye binası, Ecto-1, Egon’un bilimsel konuşmaları ve daha pek çok şey bu şekilde ortaya çıkmış. Fakat kader orada da durmamış.

13 Kasım 2014 Perşembe

Dumbledore’un Ordusu, Quidditch Dünya Kupası Finalleri’nde Tekrar Toplanıyor

Quidditch World Cup

Dumbledore'un Ordusu Quidditch Dünya Kupası Finalleri'nde Tekrar Toplanıyor

Gelecek Postası'nın Dedikodu Yazarı Rita Skeeter'ın Kaleminden

Ünlüler vardır, bir de ünlüler vardır. Büyücülük dünyasının pek çok ünlü yüzünün Patagonya Çölü'ne kurulmuş bu tribünlere teşrif ettiğini gördük. Bakanlar ve devlet başkanları, Celestina Warbeck, Amerikanın münakaşacı büyücü müzik grubu Kırık Kanatlı Snitchler... hepsi de kalabalıkların heyecanla dalgalanmasına, birer imza alabilmek için çalkalanmasına, hatta şeref tribününe erişebilmek için insanların başlarının üzerinden Köprü Büyüleri yapmalarına neden oldu.

Ama kötü şöhretli büyücülerden oluşan malum bir çetenin (artık en parlak dönemlerindeki dinç yüzlü gençler olmamalarına rağmen hâlâ tanınabilir durumdalar) finalleri izlemek için buraya geldiği duyulduğunda kamp sahasında ve stadyumda oluşan heyecan daha önce görülen hiçbir şeye benzemiyordu. Kalabalık çılgınca koşturmaya başlarken çadırlar uçuştu ve küçük çocuklar ezildi. Hayranları, Dumbledore'un Ordusu'nun görüldüğü söylenen bölgeye dünyanın dört bir yanından akın etti. En çok da hâlâ Seçilmiş Kişi olarak adlandırdıkları adamı şöyle bir görebilmek için...

Potter ailesi ile Dumbledore'un Ordusu'nun diğer üyeleri kamp alanının VIP alanında, yani kuvvetli tılsımlar ve Güvenlik Büyücüleri tarafından korunan bölgede ağırlandı. Varlıkları, güvenlik kordonuna alınmış alanın etrafında hepsi de kahramanlarını göz ucuyla da olsa görmek isteyen kişilerden oluşan büyük kalabalıkların toplanmasına neden oldu. Bugün saat 15'te, Potter iki küçük oğlunu gürültülü çığlıklar eşliğinde oyuncuların yerleşkesine götürüp Bulgar Arayıcı Viktor Krum'la tanıştırdığında dileklerine kavuştular.

34'üne girmek üzere olan ünlü Seherbaz'ın siyah saçlarına birkaç gri tel düşmüş olmasına rağmen, kimilerine göre on iki yaşındaki tarzdan yoksun bir çocuğa daha çok yakışacak o karakteristik yuvarlak çerçeveli gözlüklerini takmaya devam ediyor. Şimşek biçimli ünlü yara izinin bir arkadaşı var; Potter sağ elmacık kemiğinin üzerinde çirkin bir kesik taşıyor. Bu yaranın nasıl oluştuğuna dair bilgi talep ettiğimizde, Sihir Bakanlığı'nın her zamanki yanıtıyla karşılaştık: "Size daha evvel 541 kez söylediğimiz gibi, Seherbaz Bürosu'nun çok gizli işleri hakkında yorum yapmıyoruz Bayan Skeeter." Peki ne saklıyorlar? Seçilmiş Kişi bir gün hepimize patlayacak, bizi yeni bir terör ve kargaşa çağına sürükleyecek yeni gizemlere mi bulaştı?

24 Eylül 2014 Çarşamba

Aradığınız kişi şu anda nelerle uğraşıyor bir bilseniz...

Son dört aydır tüm telefon görüşmelerimi denize karşı yapıyorum. Neden mi? Çünkü cep telefonum çekmiyor ve ne zaman biri beni arasa yüzüne kapanıyor. Eş dost neyse, onlarla anlayışla karşılıyor da biri iş için aradığında çok fena oluyor yahu!

"İhsan ey, elimizde şöyle bir iş var. Ne dersiniz? Alo? Aaa? Herife bak, yüzüme kapattı!"

Şimdi gel de adama anlat... Bu devirde teknoloji öyle bir ilerledi ki, "Telefonum çekmiyor," desem, "Tabii tabii, ben de tünele giriyorum zaten. Bay baaay," derler insana. Ben de bu sorunu geçici olarak çözebilmek için evimizin ön balkonuna çıkıp sahil tarafına doğru 45 derece sarkıyorum efenim. Bu sayede evimizin hakikaten deniz gördüğünü keşfettim. Çok mutluyum! Ayrıca yan apartmandaki bıyıklı amca... Biliyorum bana karşı boş değilsin ama ben senin bildiğin erkeklerdenim. Valla. Seni görmek için eğilmiyorum o kadar, telefonla konuşuyorum. Cidden... 

Son olarak, sevgili Turkcell... Sözüm sana. Her ne kadar bana sunduğun deniz manzaralı telefon görüşmesi hizmeti için müteşekkir olsam da şu baz istasyonu sorununu bir çözsen artık diyorum. 4 ay oldu be insafsız! Müşteri hizmetlerindeki tüm elemanlarınla içli dışlı olduk artık, ama sende hâlâ tık yok. Senin yüzünden bıyıklı amcayla da içli dışlı olacağım bu gidişle. Ya da asfaltla... İnsanlar sanal gerçeklikten, sanal ikizlerden konuşuyor, ben hâlâ çekmeyen bir telefonla uğraşıyorum. Cellocanlar götürsün seni e mi?

20 Eylül 2014 Cumartesi

Elif - Kitap İnceleme

MonokL Yayınları, 2014, 368 Sf.
Çevirmen: Gökhan Sarı
Editör: M. İhsan Tatari
Günümüz fantastik edebiyat okurunun en büyük sorunu artık pek az orijinal eserle karşılaşabilmesidir. Misal, eğer bir High Fantasy okuyorsanız sayfaların arasında elflerle cücelerin cirit atacağını, çok büyük bir karanlık varlığın alt edilmesi gerektiğini ya da bir seçilmiş kişinin büyümesine tanıklık edeceğimizi bilirsiniz. Maalesef bu durum fantastiğin diğer dalları için de geçerlidir. Neyse ki arada çok nadiren de olsa yukarıda saydığımız kalıpları umursamayan ve “Artık beni hiçbir şey şaşırtamaz,” diyen okurları bile ters köşeye yatırmayı başarabilen farklı eserler de çıkıp yüzümüze çılgınca bir sırıtış yerleştirebiliyor. G. Willow Wilson’ın kaleme aldığı Elif de işte tam da bu sınıfa giren kitaplardan biri.

Elif (ya da orijinal adıyla Görünmez Elif) konusunu iki sağlam temele dayandırıyor. Bunlardan ilki Kur’an-ı Kerim’deki her kelimenin aslında birden fazla anlamı olması ve yıllar geçtikçe yeni anlamlar kazandığı gerçeği. Yıllar içinde sürekli kendini yenileyen ve okuyanın algısına, bilgi seviyesine, bakış açısına göre değişen bir yapısı vardır kutsal kitabımızın. Bunun en güzel örneğini yine bizzat yazar veriyor bizlere: Arapçada “Zerre” kelimesi, Kur’an’ın indiği ilk yıllarda “kum taneciği” anlamına gelirmiş, çünkü o zamanlarda bilinen en küçük parçacık buymuş. Fakat aynı kelime bugün “atom” anlamında kullanılmaktadır (Kim bilir, belki de yarın nano-teknoloji için kullanılır).

Kitabın temellerini dayandırdığı ikinci gerçek ise Fransız yazar Petis de la Croix’nın on altıncı yüzyılda kaleme aldığı, kaynağı bugün bile bir muamma olan Binbir Gündüz Masalları. De la Croix’nın iddia ettiğine göre, bu öyküleri kendisine bir derviş anlatmıştır, fakat yöre tarihine hâkim olan zatlar o tarihe dek bu öykülerin hiç duyulmadığı konusunda hemfikirdir. Genel kanı De la Croix’nın bu kitabı o zamanların popüler eseri Binbir Gece Masalları’ndan esinlenerek, kendi başına yazdığı yönündedir. İşte Wilson bu iki unsuru çok başarılı bir şekilde harmanlayıp işin içine çizgi-roman yazarlığından gelen zengin hayal gücünü de katarak ortaya oldukça sürükleyici bir eser çıkarmış.

Hikâyemiz Reza adlı, İranlı bir arifin gerçek bir cini hapsetmesiyle ve ona zorla Binbir Gündüz Masalları’nı anlattırmasıyla başlıyor. Görünürde alelade masallardan oluşan bu derleme, içinde tamamen cinler tarafından yazılmış, tuhaf öyküler barındırmaktadır. Fakat aslında Kur’an benzeri, çok katmanlı bir dil kullanmakta ve içerisinde çok daha derin anlamlar barındırmaktadır. Reza bu gerçeğin farkındadır ama hikâyelerin manalarını çözemez. Fakat gelecekte birilerinin yapabileceğini iyi bildiğinden öyküleri özenle, tek tek kaydeder.

Ardından yüzlerce yıl sonrasına, isimsiz bir Orta Doğu şehrine gidiyor ve kitaba ismini veren kahramanımızla tanışıyoruz. (Gerçi onu “kahraman” diye nitelendirmek pek doğru olmaz, çünkü çoğu zaman o da olaylar karşısında en az bizim kadar şaşkın, hatta bazen de patavatsız biri oluyor.) Kendisi hayatını hackerlık yaparak kazanan, gerçek ismi yerine ekran adını, yani elifbanın ilk harfi olan Elif’i kullanmayı tercih eden genç bir delikanlıdır. Sansüre ve sansürcülere karşı koyan herkese din, dil, ırk gözetmeksizin yardım eder. İşi bu insanlara sanal alemde koruma sağlamak ve yakalanmalarına engel olmaya çalışmaktır. Ama ne ailesinin ne de çok samimi olduğu kapı komşularının kızı Dina’nın bundan haberi yoktur. Babası Arap, annesiyse Hintlidir ve karışık kanının Arapların ağır bastığı bu ülkede kendisine pek de yardımcı olduğu söylenemez. Ama bu durum internetten tanıştığı İntizar adlı, zengin ve genç bir Arap kızıyla âşk yaşamasına engel olmaz.

Derken bir gün işler raydan çıkmaya başlar. Devletin içinde Tanrı’nın Eli kod adlı, çok yetenekli bir anti-hacker ortaya çıkar. Kimliği kimse tarafından bilinmemektedir, ama tüm korumaları üstün bir başarıyla yıktığına kimsenin şüphesi yoktur. Şehirdeki tüm haktivistler birer birer yakalanmaya başlar, sıranın Elif ile arkadaşlarına gelmesi çok yakındır. Bu da yetmiyormuş gibi babası İntizar’ı başkasıyla evlendirmeye karar verir. Hatta başlık parası bile hazırdır. Çaresiz ve umutsuz İntizar babasının bu isteğine rıza göstermek zorunda kalır. Ama ‘müstakbel’ nişanlısından intikam almayı da ihmal etmez ve adamın çok çok çok istediği bir şeyi gizlice Elif’e gönderir: Elf Yevm, yani Binbir Gündüz Masalları. Olaylar da o noktadan sonra iyice karmaşık bir hâl alır.

Elif o noktadan sonra bir yandan Tanrı’nın Eli adlı anti-hackerdan ve Devlet Güvenlik ajanlarından kaçmaya, diğer yandan da Elf Yevm’in sırrını çözmeye çalışmaya başlıyor. Üstelik istemeden de olsa işin içine Dina’yı da katıyor. Sonunda kendilerine yardımcı olabileceğini umdukları, Vampir Vikram adlı birinin yanında alıyorlar soluğu. Ama o da ne? Vikram normal bir insan değil, düpedüz cindir! Hem de ne cin!

Vikram’a özel bir paragraf açmak istiyorum, çünkü kendisi açık ara farkla son yıllarda okuduğum en eğlenceli karakterdi. Az önce de belirttiğim gibi kendisi bir cin. Ama Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndaki gibi değil. Silah kaçakçılığı yapan, adam yiyen, elini kana bulamaktan çekinmeyen biri. Bununla birlikte olmayacak yerlerde olmayacak şeyler yaparak okuru sürekli şaşırtmayı ve yüzünüze kocaman bir gülücük yerleştirmeyi de çok iyi başarıyor. Zaten kitap da işe onun girmesiyle şekil değiştiriyor. Hackerlarla ve devlet ajanlarıyla dolup taşan konuya bir anda cinler alemi de giriyor ve her şey pek bir şenleniyor. Vikram’la ilgili bir diğer ilginç anekdotta kendisinin M.Ö. 700 yılı civarında Sanskritçe olarak yazılan ilk vampir hikâyesinden alınmış olması (Vikram ve Vampir).

Kitabı okurken oldukça keyifli ve bol karakterli bir maceranın yanı sıra satır aralarında da pek çok şeye rastlıyorsunuz. Orta Doğu ülkelerinin genel durumuna, baskıcı rejimlere, kültür farklılıklarına, İslam’ı yanlış anlamaya meyilli batılılara ve Müslümanlığa sonradan geçmiş bir kadının yaşadığı zorluklara dair pek çok şey barındırıyor sayfaları arasında. Bu son ikisi özellikle ilginç çünkü kitabımızın yazarı G. Willow Wilson, Amerika’da doğmuş ama daha sonra Müslümanlığı tercih edip eşiyle birlikte Mısır’a yerleşmiş bir bayan. O nedenle olaylara onun gözünden bakmak gayet enteresan bir tecrübe oluyor bizler için.

Wilson aynı zamanda tam bir çizgi-roman hastası ve şu aralar Marvel Comics bünyesinden çıkan Ms. Marvel serisinin yazarlığını yapıyor. Bizler onu belki de en iyi M.K. Perker ile birlikte çıkardığı “Kahire” adlı çizgi-romandan tanıyoruz. Bunun yanı sıra teknolojiye ve internete de bir hayli ilgi duyuyor. Kısacası Wilson cinlerden, İslam’dan, internetten, Orta Doğu ülkelerinden ve daha pek çok şeyden dem vururken neden bahsettiğini çok ama çok iyi biliyor. O yüzden, Ian McDonald’ın kaleme aldığı ve bizleri hayal kırıklığına uğratan Derviş Evi’nin aksine, kitapta ele aldığı konulara oldukça hâkim olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. Üstüne bir de çizgi-roman tadında; aksiyonu, macerası, karakteri ve kahkahası bol bir macera eklediniz mi kesinlikle kaçırılmaması gereken kitaplar arasına rahatlıkla giriyor Elif.

Not: Bu inceleme ilk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

17 Eylül 2014 Çarşamba

Dresden Dosyaları 5: Ölüm Maskeleri - Kitap İnceleme

İthaki Yayınları, 2014, 432 Sf.
Çevirmen: Ulaş Apak
Editör: Yosun Erdemli
"Bazı günler sadece yataktan çıkmamanız gerekir. Ne kadar para verilirse verilsin." - Harry Dresden

Mütemadiyen sürünen ve bizi sık sık kahkahalara boğan bahtsız büyücümüz Harry’nin muhteşem maceraları tüm hızıyla devam ediyor. Bu kez karşımızda yepyeni bir düşman var: Denerianlar. Şeytanlarla işbirliği yapan düşmüş melekler olarak tanımlanan bu yeni rakipler kesinlikle ama kesinlikle çok güçlüler ve Harry'nin onlara karşı tek başına hiç şansı yok. Neyse ki daha önceki kitaplardan yakından tanıdığımız, eski bir dostu koşuyor yardımına: Michael. Üstelik o da yalnız değil. Shiro ve Sanya adında akıldan kolay kolay çıkmayacak, çok sevdiğim iki yeni karakter de tüm macera boyunca onlara yardım ediyor.

Tabii Harry'nin tek sorunu sadece Denerianlar değil. Kızıl Meclis hâlâ Beyaz Konsey'le savaş hâlinde ve vampirler Harry'yi hazırlıksız yakalamak için fırsat kolluyorlar. Vampirlerin Kızıl Lordu kendisini ölümüne bir düelloya davet ediyor. Chicago mafyası bilmediği bir nedenden dolayı onu öldürmeye çalışıyor. Kiralık katil olarak nam salmış korkunç bir gulyabani gece gündüz peşinde. Murphy gizemli bir cinayeti çözmesi için büyücümüzden yardım istiyor. Bu esnada Hz. İsa'nın Kefen'i de çalınıyor ve Peder Forthill'in bir dostu onu bulması için Harry'yi tutayor. Kısacası yine her şey sarpa sarmış durumda... 

İşin içine Arşiv ve Kinsaid gibi iki sevilesi karakterin katılması, Susan'ın tekrar (ve çarpıcı bir şekilde) ortaya çıkması ve Thomas'ın yeniden boy göstermesi ile kitap iyice şenlikli bir hâl alıyor. Arada bazı "eah," dedirten anlar var, bazı yerleri biraz fazla abartılı, bazı tavır ve davranışları da Harry'ye yakıştıramıyor insan. Ama genel olarak bakıldığında hızla ve keyifle okunan, güzel bir maceraydı. Sevenlerine tavsiye olunur.

Yoksa siz hâlâ Harry’nin nefes kesen maceralarını okumadınız mı?

15 Eylül 2014 Pazartesi

Alacakaranlık Nöbeti - Kitap İnceleme

Pegasus Yayınları, 2014, 464 Sf.
Çevirmen: Ferda Yaraş
Editör: Dilek Yücel
"Eğer bir entrika söz konusuysa suçlanacak tek kişi Gesar olabilir."

Nöbet Serisi'nin üçüncü kitabı olan Alacakaranlık Nöbeti, kesinlikle en az ilk iki cilt kadar, hatta belki de onlardan bile daha iyi. İlk kitapta Aydınlık, ikincisinde de Karanlık Varlıkların bakış açısını konu alan yazar bu sefer olaylara bir de Diğerlerinin penceresinden bakmamızı sağlıyor. Ne mutlu ki tüm hikayeler Anton'un bakış açısından anlatılıyor, böylece ikinci kitabın başındaki gibi sıkıcı bir durumdan da kurtulmuş oluyoruz.

Kitap hakkında söylenecek çok söz var. Örneğin Vitezslav, Edgar ve Kostya gibi tanıdık karakterlerin bize bol bol eşlik ettiği ya da tüm ipuçlarının her zamanki gibi son hikayede birbirine bağlandığı gibi şeyler. Ama ben sadece şunu söylemekle yetineceğim: Gesar, seni aşağılık herif... sana hayranım!

Gesar her zamanki gibi bütün şovu çalıyor. Olmadık anlarda olmadık şekillerle karşımıza çıkması, her şeyi önceden planlaması, daha Anton sormadan bazı sorulara cevap vermesi, hatta yediği haltlarlı pişkin pişkin kabullenmesi... Ama en güzeli Zavulon'a sürekli laf çarptırıp durması! Dünya üzerindeki en güçlü iki büyücünün lise talebeleri gibi birbirlerine laf sokmasını izlemek apayrı bir keyif doğrusu.

Tek şikayetim kitabın editörsel hatalarına. Kitabın bazı bölümlerinde noktalama ve tırnak işaretlerinin yerinde yeller esiyor. Tamam, yayınevinin seriyi hızlı bir şekilde dilimize kazandırma çabasını takdir ediyorum. Ama biraz daha özen gösterilerek bu hatadan kolaylıkla kurtulunabilir. Çünkü okurken feci tökezlemenize neden oluyor. 

Velhasılkelam, temposu önceki kitaplara nazaran biraz daha yavaş olmasına rağmen ben bu cildi de çok ama çok beğendim. Ellerine sağlık Sergey Lukyanenko, teşekkürler Pegasus.

12 Eylül 2014 Cuma

Kitaplığınızdaki En İyi 10 Kitap Kapağı


Sevgili Settie'nin blogunda görüp hunharca çaldığım (erkek adam sözünü tutar) bu minik ama keyifli etkinlikte, adından da anlaşılacağı üzere, kütüphanemizdeki kitaplardan kapaklarını en çok beğendiğimiz 10 tanesiyle bir defile düzenliyoruz. (Hiçbirine bikini giydirmedim, korkmayın. Hepsi üstsüz!) Bu listeyi hazırlarken şunu fark ettim ki okuduğum kitaplardan neredeyse hiçbirinin kapağını beğenmiyormuşum. Aslına bakarsanız sayıyı 10'a tamamlamak bir hayli zor oldu benim için, o yüzden ufak bir üçkâğıda kaçıp bir tane de e-kitap ekledim. Şşşt... çaktırmayın, aramızda. 


1- Yüzük Kardeşliği (J.R.R. Tolkien): 

98 yılında fantastik edebiyatla tanışmama vesile olduğu için bu kitabın bendeki yerinin farklı olduğunu daha önce çeşitli rıhtımlarda birkaç kez dile getirmiştim. O yüzden ilk sırayı ona ve aradan bunca yıl geçmesine rağmen hâlen büyük sevgi duyduğum Gandalf'lı kapağına ayırmak istedim. John Howe'un bu çizimi çok meşhurdur zaten. Hatta filmdeki pek çok mekan ve karakter tasarımı (mesela Balrog) onun çizimlerinden referans alınarak hazırlanmıştır. 

Üzücü olansa canım kitabımın kapağının ne kadar eskimesi! Alalı 16 yıl olmuş yahu! Böhü... 




2 - Fahrenheit 451 (Ray Bradbury):

Yanılmıyorsam ilk kez 99 yılında görmüş ama hakkında "yanlış" bilgi sahibi olduğum için almadan geçmiştim yanından Fahrenheit'ın. Eh, o zamanlar ne kitap tanıtımı yapan bloglar vardı ne de gazete ekleri. Online kitap satışı yapan site bile yoktu diyeyim, siz anlayın gerisini. 

Hatırlıyorum da, mağaza görevlisine kitabın konusunu sorduğumda "Amerika'nın ekonomik yapısını bilimsel bir bakış açısıyla inceleyen bir roman," cevabını almıştım. Aslında dediği kısmen doğru, ama böylesine nefes kesici bir hikaye bu kadar mı banal pazarlanır be arkadaş? Desene, "Kitap çarpık bir gelecekte geçiyor. Montag adında, işi kitapları yakmak olan bir itfaiyecinin maceralarını anlatıyor," diye... Yıllarca sırf bu yüzden uzak durdum o yüzden. Neyse ki sonra "Hazal" oldu. Ölmeden okudum, mutluyum!



3 - Elantris (Brandon Sanderson):

Hem Elantris'in hem de yazarı Brandon Sanderson'ın bendeki yeri özeldir. Bir kere adam çok yetenekli! Kıskanılacak derecede hem de... Kitaplarını okurken kim bilir kaç kez, "Keşke bunu ben akıl etseydim," demişimdir. Elantris de kendisinin ilk kitabı olmasına rağmen tam bir klasiktir. İncelemesini şurada yapmıştım hatta.

Bu kitabın kapağını özel kılan iki şey var. Birincisi üstündeki Aon, yani büyülü sembol. Elantris evreninde her varlığın, her şehrin ve her insanın kendine has bir Aon’u bulunur. Arkadaş Yayınları baskısının kapağında bulunan sembol de Elantris şehrinin rünüdür aslında. Yani kapakta iki kez “Elantris” yazmaktadır. Kapağın ikinci özelliğiyse sıradan bir karton kapağa değil de dokunduğunuzda deri kaplama hissi veren, girintileri ve çatlakları olan özel bir kapağa sahip olması.



4- The Witcher: The Last Wish 
(Andrzej Sapkowski):

Evet, tamam, biliyorum. Bu kitabın kendisine değil, dijital versiyonuna sahibim. Ama bu beni şu muhteşem kapağa hayran hayran bakmaktan alıkoyuyor mu? Kesinlikle hayır! Belki serideki en iyi kitap (yani Sword Of Destiny) değil, ama olsun. 

Witcher Geralt'ın maceraları diğer fantastik eserlere pek benzemez. Çünkü oldukça gri bir dünyada geçer. İyi ve kötü birbirinden kesin çizgilerle ayrılmaz, herkes çıkarı öyle gerektirdiğinde elini kana bulayabilir. Bu da sürekli şaşırmanıza neden olur okurken. Karakterleri inanılmaz inandırıcı ve sevilesi, maceraları soluk kesici ve düşündürücüdür. Yazarın hikaye boyunca sizi güldürüp en sonunda afallatması, aptallaştırması, hatta ağlatması da efsanedir ayrıca.

Ah bir de dilimize çevrilse... Hatta çevirmeni ben olsam! Ne güzel olurdu... (Evet, bu bir tekliftir!)

9 Eylül 2014 Salı

Askerden Mektuplar - 1

(Not: Bugün eski arşivleri karıştırırken askerden yolladığım e-maillere denk geldim. İster nostalji deyin ister erkeklerin askerlik hatıralarına duyduğu aşk, okurken gülmeden edemedim. Ben de ara ara birkaçını burada yayınlamayı düşünüyorum. Yani askerde değilim, panik yok! 2005-2006 senesine ait yazılardır. Keyifli okumalar...)

04 Mart 2006, Konya


Selamlar, yine ben! Askere gönderip de benden ve destansı uzunluktaki e-maillerimden kurtulacağınızı mı sandınız?! Bundan sonra her çarşı iznimde yine sizlerleyim efenim. Tabii artık hayatım uzunca bir müddet boyunca keple bot arasına sıkışmış olacağından anlatacaklarım da genellikle askerlik hatıralarım üzerine olacak. Erkeklerin askerlik hatırası bitmez diye boşa dememişler, onu anladım yalnız.

Buraya geldiğimden beri bir yürüyüş eğitimidir sürüp gidiyor. Salı sabahı yine eğitim vardı mesela. Hepimize 4 tane yeni marş dağıttılar, ezberlenecekmiş. Bundan sonra canımız sıkıldığı zaman marş söyleyecekmişiz. Banyoda, tuvalette, iş yaparken... Öyle diyor takım komutanı. İşin kötü tarafı bunu tek ciddiye alanların aramızda en kart sese sahip olanlar olması. Hadi iş yaparken neyse de yan kabinden yükselen Çanakkale Marşı eşliğinde tuvalete girmek pek bir garip oluyor yahu... Öhöm, neyse!

“İstikamet sağınız, marş marş! İstikamet solunuz, marş marş aşağı!” nidaları eşliğinde sabahtan akşama tüm bölüğü dolaşırken hayatta bundan daha kötü bir şey olamayacağını düşünüyorduk. Meğer ne kadar da yanılıyor muşuz! 

Çarşamba sabahı “Yarın paşa gelecek!” haberiyle başladı ve tüm eğitimler iptal oldu. Hepimiz sevinçten havalara uçtuk tabii! Ama bu sefer de herkesi temizlik yapmaya gönderdiler. “Olsun. Yürüyüş yapacağıma temizlik yaparım daha iyi,” diye düşünüyorduk hepimiz. Biz ne bilelim her ama her köşe bucağı sildireceklerini? Tuvaletler, banyolar, mutfaklar, depolar, sokaklar... Tüm günümüzü akşama kadar hazırlık yaparak, orayı burayı süpürüp silerek geçirdik. 

Perşembe sabahı tüm hazırlıklar tamamlanmış bir şekilde karargahın önünde sıraya girdik ve elimizde tüfeklerle, hazır ol vaziyetinde paşayı beklemeye başladık. Hatta karşılamada bir aksaklık olmasın diye sabah 5.30’da kaldırıldık! Bütün tuvaletler, fast-food, yemekhane  ve kantin kapatıldı. Maksat temiz kalsın, paşa temiz görsün. Acıkan beklesin... Sıkışan? O da beklesin! Paşa temiz görsün!

Ama 1 saat geçti yok, 2 saat geçti yok, paşa bir türlü gelmek bilmedi. Onun yerine “Paşa öğlen gelecekmiş” haberi geldi. Tabii bütün program değişti ve hepimiz görev yerlerimize dağıldık, ama tuvaletler vs kilitli kaldı. Paşa temiz görsün! Öğle vakti yine karşılama vaziyeti aldık, gene gelmedi. Bu seferde “Paşa saat 16.00’da gelecekmiş,” dendi. Haydiiii... Bir daha dağıldık, akşam 16’da yine toplandık, paşa yine gelmedi! Sayesinde köşe kapmaca oynar gibi bütün gün o köşe senin şu köşe benim dolanıp durduk bölükte. Tuvaletler de açılmadı tabii, perişan olduk vallahi. Bir müddet sonra tüm ağaçların, çalıların ve duvar diplerinin arkasında bazı gölgeler görülmeye ve hataya yer bırakmayacak rahatlama sesleri duyulmaya başlandı :) Paşa gelseydi manzaradan çok memnun kalacağına emindim. 

Gelseydi, evet... çünkü gelmedi! “Yarın sabah erkenden gelecek,” dediler en son... Bu haber üzerine artık biz de daha  fazla dayanamadık ve hep beraber, Çanakkale Marşı eşliğinde, tuvaletlere koşturduk. Neyse efenim, ertesi sabah saat 10’da geldi paşamız. Oturdu, çay içti bizim albayla. Ondan sonra da tabldotta mangal yakmışlar, et yemişler beraber. Biz görmedik tabii. Onlar kuzu kızartma yerken biz de yemekhanede havuç kızartmalarımızı kemiriyorduk et niyetine. Yediğim en turuncu pirzolaydı...

Gece rahat uyuyunuz. Ben sizin yerinize nöbet tutuyorum efenim. Evet, memleketin göbeğinde, Konya'da. Ne var? :P