17 Mart 2016 Perşembe

Uzak | Kitap İnceleme

“Nedir bu kadar çok insanı ailelerini ve hayatlarını geride bırakıp, geleceğin meçhul olduğu bilinmez topraklara yolculuk etmeye iten?”
Shaun Tan’ın Uzak (The Arrival) adlı grafik romanı yukarıdaki bu basit sorunun üzerine kurgulanmış, şahane bir sanat eseri. Daha ilk cümleden itibaren kitabı övmeye başladığımın farkındayım, evet… ama ne yapayım?! Aldığı, alacağı tüm övgüleri ve de ödülleri sonuna kadar hak ediyor Uzak. Emin olun ilk birkaç sayfasını çevirip hem gözlerinize hem de zihninize bir ziyafet çektirdikten sonra siz de aynısını söyleyeceksiniz, hatta belki de daha bile şevkle.

Peki nedir bu kitabı bu denli özel kılan? Sadece görselleri mi? Hayır… Hayır, hiç de değil. Her biri eski birer fotoğraf gibi görünen, kimi sayfaları boydan boya kaplayan çizimler başlı başına birer sanat eseri, o konuda hiç şüpheniz olmasın. Ancak onlar bir bütünün tamamlayıcı parçası sadece. Uzak’ı özel kılan şey sıra dışılığı. Şöyle bir kitap hayal edin, her sayfası karakalemle çizilmiş, inanılmaz gerçekçi ama bir o kadar da gerçeküstü çizimlerle dolu olsun. Karelerinden size el sallayan karakterler kaşıyla gözüyle, kıyafetleri ve yüz ifadeleriyle, sevinçleri ve hüzünleriyle sokaklarda her gün gördüğünüz insanlar kadar sahici görünsün.

Lakin bununla birlikte kitaptaki mekan tasarımları alabildiğine gerçeküstü olsun. Hayal gücünüzü zorlayan binalar, uçuk kaçık araç gereçler ve birbirinden tuhaf hayvanlar kaplasın her sayfayı. Shaun Tan zaten bunu ta en başında, kitabın kapağındaki sıradan adam ve garip hayvanla bize çaktırmadan söylüyor zaten: Bu sayfalarda normal ve anormal yan yana.


Üstelik bununla da sınırlı değil Uzak’ı harika bir eser kılan etmenler. Kitabın sayfalarında tek bir cümle, tek bir anlamlı harf bütününe rastlamadığımızdan bahsetmedim çünkü daha. Evet evet, doğru okudunuz. 120 küsur sayfalık, kocaman bir ebada sahip olan eserde bir tanecik bile kelime yok. En azından bizim anladığımız şekliyle… Bazen gazetelerde, duvarlarda ve afişlerde tuhaf ve yabancı bir alfabeyle yazılmış bazı yazılar görüyoruz elbette; fakat bunlar ne bize ne de kahramanımıza bir anlam ifade ediyor. Buna karşın karakterlerinin hareketleriyle, yüz ifadeleriyle, birbirlerini kusursuz bir akıcılıkla takip eden kareleriyle muazzam bir hikaye anlatıyor bizlere Uzak. Tıpkı bir sessiz film gibi.

27 Şubat 2016 Cumartesi

Krizalitler | Kitap İnceleme


İnsanı insan yapan nedir? Irkı mı? Ten rengi mi? Milliyeti mi? Yoksa düşünceleri ve kişiliği mi? John Wyndham, Krizalitler adlı eserinde tam da bu konuyu sorguluyor işte. Ama bilimkurgunun, hatta belki de biraz da fantastiğin o kendine özgü eleştiri kılıcını kuşanarak, farklı ve gerçeküstü bir yoldan yapıyor bunu.

Hikayemiz Waknuk köyünde yaşayan, David adlı bir çocuğun başından geçenleri konu alıyor. David dış görünüş açısından son derece normal, hatta sıradan biri. Ve bu onun için inanılmaz bir nimet. Çünkü Waknuk halkı, özellikle de köyün vaizi olan babası “Sapkınlar” adını verdikleri tüm mutantlara karşı amansız bir savaş açmış durumda. Üstelik “doğal” insanlar tarafından bir mutant ilan edilmeniz için öyle aman aman bir farklılığınızın olması şart değil.  Bir parmağınız eksik ya da fazla mı? Sapkınsınız. Doğuştan bir özrünüz mü var? Sapkınsınız. Ten renginiz “olması gerektiğinden” biraz farklı mı? Sapkınsınız. Ve eğer bir mutantsanız, eğer farklıysanız ne kadar iyi biri olursanız olun dışlanmaya, medeniyetten kovulmaya, tuhaf bitkilerin yetiştiği Yaban Diyarlarda sürgün hayatı sürmeye mahkûm ediliyorsunuz. Hatta daha ağır cezalara ve idama bile çarptırılanlar var.

22 Ocak 2016 Cuma

Yerdeniz Büyücüsü | Kitap İnceleme


Metis Yayınları, 2003, 190 Sf.
Çevirmen: Çiğdem Erkal İpek
Nihayet ben de Yerdeniz'e başlayarak "Ayıplar" listemdeki bir maddenin üstünü daha çizdim. Hatta iki... Çünkü bu Le Guin'den okuduğum ilk kitaptı.

Ne yalan söyleyeyim, biraz çekinerek başladım seriye. Çünkü büyücüdür, ejderhadır vs beni biraz sıktı artık. Tamam, yazıldığı dönemde muhteşem bir eserdi mutlaka, zira yeniydi, ilklerdendi. Ancak aradan geçen bunca zaman içerisinde büyücülük okulları, birinin ismini bilmenin kudreti vb temalar o kadar çok taklit edildi ki... beğenmeyeceğimden, hak ettiği değeri veremeyeceğimden korktum.

Neyse ki yanılmışım. Evet, ilk basıldığı yıllarda okuyup da her şeyi birinci elden deneyimleme fırsatını kaçıralı çok oldu. Ama yine de Ged ile Estarriol'la tanışmak, büyü okulundaki eğitimlerine şahit olmak, Kurremkammeruk gibi bir ismi tersten düzden okumanın keyfine varmak son derece güzeldi. Bir de ruşvaş çayı var tabii... Benim gibi çay sevmeyen birinde bile feci merak uyandırdı bu isim. (Orijinali rushwash'mış, bir çırpıda anladım keh-keh!)

Kitapta beni en çok etkileyen iki sahne vardı. Birincisi, tabii ki, Ged'in ejderhalarla savaştığı ve kadim Yevaud'la pazarlık ettiği kısım. Sanırım hayatımın bundan sonraki kısmında "İsminle Yevaud..." repliğini sık sık tekrarlayıp şöyle bir ürpereceğim.

Beni etkileyen bir diğer bölümse Ged'in yıllar sonra ustası Ogion'un yanına dönüp, "Senden nasıl ayrıldıysam aynen o şekilde döndüm usta, bir aptal olarak," demesiydi.

Kitapta bunun gibi yalın ama vurucu pek çok cümle var, ki Le Guin'in anlatımını etkileyici kılan şey de bence bu. Çok sade ama vurucu cümlelerle anlatıyor. Gölge'yi alt ediş şekli mesela... Basit ama beklenmedik ve inanılmaz derecede mantıklı.

Kitapla ilgili tek sıkıntım virgül zengini olması. Editör pek iyi iş çıkarmamış bu konuda. Olup olmadık her yerde (muhtemelen İngilizce aslında bulunan kısımlarda) virgül var. Neyse ki bir paragraf okuyup da kendinizi kurguya kaptırdınız mı görmezden geliyorsunuz bunu. Çiğdem Erkal İpek'in başarılı çevirisinin katkısı da göz ardı edilemez elbette. (Civanperçemi nasıl bir isimdir Allah'ım?) Bir de son bölümlerde oradan oraya yelken açtıkları yerlerde biraz sıkılmış olabilirim :P 

Kısacası çok geç de okuduğum için mutluyum, hatta devam kitaplarını isimleriyle çağırıyorum!

19 Ocak 2016 Salı

Ms. Marvel | Kitap İnceleme


Çizgi romanlarda radikal değişiklikleri sevmeyenlerdendim. Ta ki Ms. Marvel‘la tanışana dek.

Yıllarca büyük bir ilgiyle, yakından takip ettiğimiz karakterlerin birdenbire ırk ve cinsiyet değiştirmesini ya da köken hikâyelerinin tamamen farklılaştırılmasını sevmiyorum, sevemedim. Ama bunun ırkçılık ya da seksistlikle bir ilgisi yok; sadece gereksiz ve anlamsız buluyorum, hepsi bu. Stan Lee’nin de dediği gibi: Farklı cinsiyetlere ve ten rengine sahip yepyeni karakterler yaratmak varken varolanı ve sevileni değiştirmek neden? 

O nedenle Ultimate evreninde Peter Parker’ı öldürüp yerine Latin Amerikalı bir eşcinsel getirdiklerinde bu karara en çok itiraz edenlerden biri de bendim. Bu olay Spider-man hayranları tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştı, bence haklılardı da. Ondan birkaç yıl sonra bu kez de yeni Ms. Marvel çıktı ortaya. Pakistan asıllı, esmer tenli bir Müslüman’dı kendisi. Ve çizgi roman okurları tarafından benzer bir tepkiyle karşılanmıştı. Marvel çok bozmuştu, Pakistanlı bir karaktere kimin ihtiyacı vardı, hem de Müslüman? Ünlü komedyen Conan O’Brien bile yeni Ms. Marvel için “Kocasının diğer eşlerinden daha fazla süper güce sahip,” şeklinde bir espri yapmıştı. 

Ama bu kez yanılıyorlardı. Çünkü onun iki önemli artısı vardı. Birincisi asıl Ms. Marvel’ı öldürerek ya da seriyi başa sarıp yeni bir köken hikâyesi yazarak “Aslında o hep Pakistanlı bir Müslümandı!” diye çıkmamışlardı karşımıza. Tıpkı Stan Lee’nin önerdiği gibi, yepyeni bir karakterdi bu. Farklı güçleri, farklı yetenekleri ve farklı bir kökeni vardı. İkinci büyük artısıysa senaryosunun G. Willow Wilson’ın maharetli ellerinden çıkmasıydı elbette…

Mühtedi

Wilson’ı tanımıyorsanız ülkemizde MonoKL Yayınları tarafından basılan ödüllü eseri Elif’i (Alif The Unseen) henüz okumamışsınız (ve çok şey kaçırıyorsunuz) demektir. Kendisi Amerika’da doğup büyüyen, ama daha sonra Müslümanlığı seçerek tesettürü tercih eden çok ünlü bir çizgi roman senaristi ve yazardır. Hikâye anlatımı konusunda da gerçekten çok başarılı biridir. Ama onu özel kılan bir şey daha var: iki dini kültür arasında kalan birinin perspektifini birebir yaşaması.

G. Willow Wilson bunu Elif’te Mühtedi karakteri üzerinden yansıtır bizlere. Mühtedi bir bakıma yazarın kendisidir aslında. Amerika’da doğan, ama daha sonra Müslümanlığı tercih eden, başını kapayan fakat ne yaparsa yapsın her iki kültüre de asla tam anlamıyla ait olamayan bir kadın… Mühtedi olay örgüsünün akışı açısından çok büyük bir rol oynamasa da kilit bir karakterdir ve hem yazarın hem de onun gibi din değiştiren insanların yaşadığı bu kültürel ikilemi okuyuculara çok güzel bir şekilde aktarır. Ki zaten 2013’te World Fantasy Award En İyi Roman Ödülü’nü kazanmıştır bu roman.

13 Ocak 2016 Çarşamba

Çevirmenin Çemberi: Vardiya



Ne çektirdin be Vardiya! Ne süründürdün! Ama çevirmek değildi zor olan, hayır… seni beklemekti. İmanım gevredi! Dile kolay, ta geçen senenin son aylarında başladım üstünde çalışmaya. Hatta yılbaşı gecesi herkes eğlenirken ben kitabı “zamanında” teslim edebilmek için sabahlayarak çeviri yapmayı sürdürdüm. 

Evet evet, 2015’in ocak ayında teslim ettim ben bu kitabı yayıncıma. Çünkü başlangıçtaki hedef Vardiya’yı Şubat 2015’te okurlarla buluşturmaktı. Peki ne oldu dersiniz? Tabii ki Yorgun Savaşçı faktörü devreye girdi ve aksilikler, imkânsızlıklar, ufak tefek zorluklar araya gire gire, süreç uzaya uzaya ta 7 Kasım’a kadar geldik. 10 ay bekledim, bekledik sonuç olarak basılmasını. Ama değdiğini sanıyorum. Gerçekten… Hiç değilse bile ortaya çok temiz, kaliteli ve okunaklı bir çeviri çıktı.

Vardiya’nın çevirisini ilk kitabın çevirmenlerinden biri olan M. Rasim Emirosmanoğlu’yla birlikte üstlendik. Kitabın yaklaşık ilk 200 sayfasının çevirisi ona, geri kalanı da bana ait. Ben onun çevirdiği kısma, o da benim çevirdiğim kısma editörlük yaptı. Yani önce ben ona, sonra da o da bana küfretti. Üstüne Setenay ve Ayşegül de birer son okuma gerçekleştirerek ayrı ayrı çınlattılar kulaklarımızı. Gayet çarpık bir ilişkimiz var anlayacağınız. Ama bu sayede oldukça temiz ve özenli bir çalışma çıkmış oldu ortaya. Kısacası, yazım hatası bulursanız dört körpe gencin (Tamam tamam, üç… Hemen yaşımı yüzüme vurun zaten, hıh!) toplu intiharına sebep olabilirsiniz.

Daha önceki Çevirmenin Çemberi yazılarımda olduğu gibi burada sizlere kitabın konusundan ziyade mutfak kısmını anlatacağım (Ki zaten daha önceden bir inceleme yazmıştım kendisi için). O nedenle bu yazının kitabı okuyup bitirmiş kişilere hitap ettiğini belirteyim ki daha sonradan beni yedi ceddimi sevgiyle andığınız, hunili güruhlar hâlinde kovalamayınız. Hazırsanız başlayalım.


Vardiya’yı çevirirken en çok keyif aldığım kısım hiç şüphesiz Lukas’ın kabul töreniydi. Neden, diye soracaksınız şimdi, bu kadar basit bir bölümün bu kadar eğlenceli ne yanı var ki? Anlatayım efendim. Hemen şimdi kalkıp Silo’yu alıyor ve ilgili bölümü buluyoruz. (Yalnız çok üzücü bir şey fark ettim şu an, kitabımın kabağı tam orta yerinden kıvrılmış kütüphaneye sıkıştırırken. Üzüntü ve muz kabuğu!) 

Silo - Sayfa 419
“İsim.”
“Lukas Kyle,” dedi, kekelememeye çalışarak.
Bir duraksama oldu. Bir yerlerde, birisinin bunu kâğıda döktüğünü ya da dosyalara göz gezdirdiğini veya elindeki bu bilgiyle korkunç bir şeyler çevirdiğini hayal etti. Sunucunun arkasındaki sıcaklık boğucu olmaya başladı. Hattın diğer ucundaki sessizlikten bihaber olan Bernard kendisine gülümsüyordu.
“IT’de gölgelik yaptın.”
O ses malûmu ilân etmişti aslında, ama Lukas yine de başıyla onaylayıp cevap verdi.
“Evet efendim.”
Avucunun içiyle alnında biriken teri sildi, sonra da elini tulumunun kıçına sürerek temizledi.

Vardiya - Sayfa 456
“İsim.”
“Lukas Kyle,” diye geldi cevap.
Troy karşısındaki kişinin kulaklıklarından gelen verilere bir göz attı. Neredeyse dibe vurmuş bir silonun liderliğine aday olan bu şahıs için üzüldü. Hiç umut yok gibi görünüyordu ve Troy oturmuş, baştan savma bir iş yapıyordu. “IT’de gölgelik yaptın,” dedi.
Bir duraksama yaşandı. “Evet efendim.”
Delikanlının vücut ısısı yükseldi; Troy bunu dalga boylarına bakarak görebiliyordu.

Silo - Sayfa 420
“Silo’ya karşı öncelikli vazifen nedir?”
Bernard onu bu muhtemel sorulara karşı hazırlamıştı.
“Düzen’i sağlamak.”
Sessizlik. Haklı ya da haksız olduğunu belirten ne bir yanıt vardı, ne de bir ipucu.
“Her şeyden önce neyi koruyacaksın?”
Ses tekdüzeydi ama etkileyici bir ciddiyet taşıyordu. Ürkütücüydü ama her nasılsa sakindi. Lukas dilinin damağının kuruduğunu hissetti.
“Yaşam’ı ve Miras’ı,” diye söyledi ezberden.

Vardiya - Sayfa 457
“Silo’ya karşı öncelikli vazifen nedir?” diye okudu, bir sonraki satıra geçerek.
“Düzen’i sağlamak.”
Veriler birdenbire yükselince Eren bir elini havaya kaldırdı, durulduklarında da devam etmesini işaret etti.
“Her şeyden önce neyi koruyacaksın?” Troy yazılımın sağladığı yardıma rağmen sesini tekdüze tutmaya çalışıyordu. (…)
“Yaşam’ı ve Miras’ı,” dedi gölge, ezberden.

Silo - Sayfa 420
“Kıyafet Laboratuvarı’nda ne kadar zaman geçirdin?”
Ses tonu değişmişti, bir nebze rahatlamış gibiydi. Lukas törenin bitmiş olma ihtimalini sorguladı. Bu kadarcık mıydı? Sınavı geçmiş miydi? Tuttuğu nefesini koyuverdi, mikrofonun bu sesi almadığını umdu ve gerginliği üzerinden atmaya çalıştı.
“Çok değil efendim. Bernar– Eee, patronum da laboratuvardaki mesai günlerimi bir an önce belirlemeyi çok istiyor ama bildiğiniz üzere durum şu an–”

Vardiya - Sayfa 457

Haberleşme uzmanı her şeyin yolunda olduğunu işaret etti. Resmi okumalar tamamlanmıştı. Şimdi sıra kartları bir kenara bırakıp temele inmekteydi. Troy ne diyeceğinden emin değildi. Konuşmayı devralacağını umarak Eren’e kafa salladı. Eren buna karşı çıkmak istercesine mikrofonunu kapattı, fakat sonra omuzlarını silkti.
“Kıyafet Laboratuvarı’nda ne kadar zaman geçirdin?” diye sordu gölgeye, monitöründeki verileri inceleyerek.
“Çok değil efendim. Bernar– Eee, patronum da laboratuvardaki mesai günlerimi bir an önce belirlemeyi çok istiyor ama bildiğiniz üzere durum şu an–”

Aralarındaki paralelliği görebiliyor musunuz? Hugh Howey Silo’yu tam bir yıl önce yazmış olmasına rağmen Vardiya’da Lukas’ın kabul törenine geri döndüğümüzde avucunun terlemesinden tutun da karşıdaki sesteki değişime kadar her şeyi ama her şeyi birebir olarak yazdığı gibi bir de bunlara açıklama getirmiş. İnsan tüm bunları ta o zamandan planlayıp planlamadığını, Lukas’ın bir değil de iki denetçiyle konuştuğunu en başından itibaren mi kurguladığını merak etmeden duramıyor doğrusu. Siz ne dersiniz? Şahsen şapka çıkardım ben kendisine.

Vardiya’yı çevirirken beni feci derecede zorlayan, düşünürken takla attırıp amuda kaldıran (Ben böyle yapıyorum düşünürken, ne var?) iki yer vardı. Birincisi Anna’nın Troy’a bıraktığı not. Orijinali şöyle: 

Wake me when you get this.

                       – Anna (Locket 20391102)


Burada iki püf noktası var. Birincisi Troy bunu okuduğunda rakamın bir tarih olabileceğini düşünüyor. Sizin de bildiğiniz gibi yabancılar tarihi tersten de yazarlar. O nedenle bize uygun olması, bizim bakış açımızdan tarihe benzemesi için rakamların sırasını 02112039 olarak değiştirdim. Ama bu işin kolay kısmı. Asıl zorluk “Locket” (Kolye) kelimesinde. Troy bu tarihin bir tür kolyede yazdığını düşünüyor ve bunu arıyor kitabın ileriki bölümlerinde. Ancak daha sonra Anna’nın aslında “Locket” değil “Locker” (Dolap) yazmak istediği, R yerine yanlışlıkla T’ye bastığı söyleniyor, hatta bu harflerin klavyedeki yerlerine dikkat çekiliyor. Gel de çık işin içinden! Çıkamadım… Attığım onca taklaların, koltukların üstünde zıplamaların, hüngür hüngür ağla… ehem… kalan bir tutam saçımı da yolmamın hiçbir faydası olması maalesef. Çünkü sadece bir harf farkıyla hem dolap hem de bir takı eşyası anlamına gelebilecek bir kelime bulamadım. Yok efenim, yok. Olduramadım. Hugh Howey’i de öldüremediğim için çareyi bambaşka bir kelime oyunu yapmakta ve o kısmı birazcık değiştirmekte buldum. Böylece Locket’ın bir diğer anlamı olan Ambar’dan yola çıkıp, Locket’ın da Amber bir kolye ya da yüzük olabileceğini göz yaşlarıyla ve bol miktarda tüketilen kâğıt mendillerle ima ederek şu satırı yazdım:

Bunu okuduğunda beni uyandır.

                        – Anna (Amber 02112039)


Bu çevirimden hiç ama hiç memnun kalmadığımı belirteyim. O yüzden galeyana gelip beni asmaya falan karar verirseniz ip benden.

Aynı derecede zorlayan bir başka bölümse Jimmy’nin Miras kitaplarına baktığı bölümdü hiç kuşkusuz. Siloda tek başına kalan Jimmy eski zamanlardan kalma kitapları karıştırırken o ruh hâli içinde “Loneliness” (Yalnızlık) kelimesinin tanımına bakmak için Li–Lo aralığını kapsayan cilde uzanıyor. Ama onun yerine karşısına “Locomotive” (Lokomotif) çıkıyor. 


Bu kelimeleri biliyordu. İlk kısmı “deli” anlamına geliyordu. İkinci kısmıysa bir kişinin bir şeyi yapma sebebiydi.


Yani “Loco” ve “Motive” (Motivasyon) kelimelerini ayırarak çocukların bakış açısından ilginç bir espri yapıyor burada Howey (Kelimenin aslı Latince locomotivus’tan geliyormuş). Bunu nasıl çevirebiliriz ki, diye düşünmeye başladığınızı görebiliyorum. Bitmedi… Jimmy lokomotifle ilgili daha fazla şey öğrenebilmek için sayfayı kitabın başına doğru çeviriyor ve bir “Locust” (Çekirge) resmiyle karşılaşarak korkuyor. Onu gerçek zannediyor ve korkutucu buluyor.

Şimdi… Yalnızlık, Lokomotif ve Çekirge. Üçünün de aynı harfle başlaması gerekiyor ki aynı ciltte bulunabilsinler. Kitapta lokomotifin detaylı bir tanımı var, o nedenle kendisini başka bir şeyle değiştirme şansımız yok. Ayrıca Çekirge’nin alfabetik sıralamaya göre Lokomotif’ten bir harf önce gelmesi gerekiyor. Ve korkutucu sayılabilecek bir görüntüsü de olmalı. Peki ne olabilir? Bunların yerlerine ne yazılabilir? Taklalar başlasın! 

Neyse ki bu seferki çevirim çok daha aslına sadık ve de tatmin edici oldu. En azından benim açımdan: Yalnızlık, Yük Treni ve Yusufçuk. Alfabetik sıraya uygun, biri hariç asıllarıyla aynılar veeee Yusufçuk da görünüş itibariyle pek şirin bir hayvan sayılmaz. Efendim? “Loco” ve “Motive” kısmı mı? Orası da (mecburen) şöyle oldu:


İlk kelimeyi biliyordu, taşıyıcıların sırtlandığı şeydi bu; ama ikincinin ne anlama geldiğine dair hiçbir fikri yoktu.


Eh… Yalnızlık, Yük Treni ve Yusufçuk benzeşmesi için feda edilebilir bir değişiklik olduğunu düşünüyorum. Sonuçta yumurta kırmadan omlet yapamazsınız, ama çevirmen kafası kırmadan kitap okuyabilirsiniz, değil mi? Değil mi…?



Yukarıda saydıklarım dışında kitapta merak edebileceğiniz iki minik kelime oyunu daha var. Biri Silo 18’deki taşıyıcıların kullandığı mndl. Silo’yu kısaltarak sadece ‘Lo demeleri gibi Handkerchief’i de kısaltarak ‘chief diyorlar. Bizim dilimize de mndl olarak geçti bu tanım. Çünkü ‘dil ya da ‘şef olsa ortaya bambaşka bir anlam ve bol miktarda kafa karışıklığı çıkacaktı. Mission dilini/şefini boynuna bağladı… Ne?

Bir diğeriyse hayatında ilk defa mikrofon gören Jimmy’nin babasını yanlış anlaması üzerine kurulu. Amerikalılar microphone (maykrofon diye okunur) kelimesini kısaltarak “mayk” derler. Jimmy de henüz küçük bir çocuk olduğundan babasının cihaza bir erkek ismi olan Mike ile hitap ettiğini zannediyor ve kitap boyunca da bu şekilde devam ediyor bu. Eh, hâliyle çevirisi imkânsız bir şey. Dipnotla geçiştirildiği takdirde de tüm esprisini yitirecek türden bir kelime oyunu. Maykrofona Mayk demek anlaşılır elbette ama kitabı Türkçe çevirisinden okuyan herkesin İngilizce bilmediğini varsaymak zorundayız. “Mikrofona neden Mike dedi ki bu şimdi?” şekliden soru işaretlerine sebebiyet vermemek için Mike yerine Mikrop On şeklinde bir çeviriye gittim. Vurmayın!

Fiuv! Bayağı uzun bir yazı oldu. Üstünden 1 sene geçmesine rağmen (Selam Rasim!) hiç de fena bir içerik çıkmadı doğrusu. Umarım okurken sizler de keyif alırsınız. Bir sonraki çevirememe maceramda görüşmek üzere…

Not: İlk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

10 Ocak 2016 Pazar

Horrostör | Kitap İnceleme


Korku temalı film ve hikâyeler uzun yıllardır neredeyse hep aynı mekânları konu alır. Perili evler ve mezarlıklar bunların arasında en popülerler olanlardır hiç şüphesiz. Terk edilmiş kasabalar, akıl hastaneleri, tekinsiz ormanlar, hatta okullar takip eder onları. 

Peki… tüm o ışıltıları ve sahte samimiyetleriyle devasa alışveriş merkezlerini bir korku öyküsü mekânı olarak hayal etmiş miydiniz hiç? Hayır mı? Eh, doğrusu ben de öyle. Ama Grady Hendrix hayal etmiş, hatta sadece bununla da sınırlı kalmayarak Ikea benzeri hayali bir alışveriş merkezinde geçen, oldukça başarılı bir korku romanına da imza atmış. Yani Horrorstör’e…

Orsk’a hoş geldiniz!

Horrorstör bizleri Ikea’nın tarzını birebir kopya eden, ama sunduğu ürünleri daha cazip bir fiyata satmakla gurur duyan, İskandinav asıllı bir mağaza zinciriyle, Orsk’la tanıştırıyor. Orsk sunduğu ürün yelpazesinden tutun da mağazanın yerleşim planına kadar her şeyiyle bizlere çok tanıdık. Örneğin Showroom katını gezip bir üründe karar kıldıktan sonra Self-Servis Alanı’na inmeli, mobilyanın parçalarını raflardan toplamalı ve montajını kendiniz yapmalısınız. “Kendinizi Orsk’la ödüllendirin!” ya da “Orsk, herkes için daha iyi bir yaşam” yazılı tabelalara dört bir yanda… Bununla birlikte mobilyaların çoğu İskandinavca, tuhaf isimlere sahip: Hügga ofis sandalyeleri, Brooka kanepeler, Müskk yataklar gibi gibi…

28 Aralık 2015 Pazartesi

Vardiya | Kitap İnceleme


Not: Serinin ilk kitabı olan Silo’yu okumayanlar için spoiler içermektedir.

Issız topraklar, cansız tepeler, kapkara bulutlar, ufukta çürüyen gökdelenler ve gri bir gökyüzü… Hugh Howey’nin çizdiği gelecek portresinde 2345 yılının karamsar ve klostrofobik dünyası bunlardan ibaretti işte. Ve bir de etrafları yüzlerce kat derinliğinde beton duvarlarla örülmüş, tuhaf âdetlerle ve kurallarla yaşamaya mahkûm edilmiş, hayatlarını yeraltında idame ettirmeye çalışan silo insanlarından…

İlk kitap bir puzzle gibi, yavaş yavaş açılan bir macera eşliğinde bu dünyayla tanıştırmıştı bizleri. Holston ile başlayan maceramızda önce “dışarı” ve “temizlik” kavramlarını öğrenmiş, ardından Başkan Jahns ve Şerif Yardımcısı Marnes’la beraber silonun katlarında bir gezintiye çıkarak bu insanların hayatına yakından göz atmış, son olarak da Juliette ve Lukas’la birlikte silonun, daha doğrusu siloların gizem perdesini aralamıştık bir parça.

Yine de son sayfayı çevirip de kitabın kapağını kapadığımızda yanıtsız kalan onlarca soru vardı kafamızda cirit atan. Dünya nasıl bu hâle gelmişti? İnsanlar silolarda yaşamaya nasıl ikna edilmişti? Birbirlerinden neden haberleri yoktu? Düzen, Miras ve Antlaşma kimler tarafından yazılmıştı? Ve en önemlisi… Silo 1 kimdi ve neyin peşindeydi? İşte serisinin ikinci kitabı olan Vardiya tüm bunlara ve daha fazlasına cevap vermek için bizleri geçmişe, her şeyin başlangıcına götürüyor.

Gerçekler er ya da geç ortaya çıkar

MonoKL Yayınları, 2015, 506 Sf.
Çevirmen: M. İhsan Tatari, 
M. Rasim Emirosmanoğlu
Editör: Setenay Karaçay
Ayşegül Ergül Aslan
Her şeyden önce, Vardiya bizleri ilk kitapta yaşanan olayların 296 yıl öncesine götürdüğünden bu sayfaların arasında Juliette ile Lukas’ın başlarından geçenleri okuyamıyoruz. Onların yerine iki farklı karakter karşılıyor bizleri: Birincisi 2049 yılında Washington D.C.’de görev yapan, çiçeği burnunda meclis üyesi Donald Keene. İkincisiyse 2210 yılında gözlerini Silo 1’deki ilk vardiyasına açan Troy.

Donald hummalı bir seçim kampanyasının ve çok güçlü bir devlet adamı olan Senatör Thurman’ın açık desteğinin ardından meclis üyesi olarak Washington’a ayak basmayı başarmış biri olarak çıkıyor karşımıza. Eşi Helen’la mutlu bir birliktelikleri, gelecek için büyük hayalleri var. Bilmediği şeyse aslında çok daha farklı bir iş yapması için, kasıtlı olarak meclise alındığı… Çocukluğundan beri tanıdığı ve pek çok açıdan hayır diyemeyeceği bir pozisyonda bulunan Senatör Thurman kendisini ofisine davet edip önüne gizli bir dosya koyuyor. İçindense Donald’ın üniversite yıllarında, siyasete atılmaya karar vermeden önce mimarlık okuduğu yıllarda çizdiği bir eskiz çıkıyor: yüz küsur kat uzunluğunda, silindirik bir yapı. Ve bunu yerin üstüne değil, altına inşa etmesi bekleniyor kendisinden.

“Bu sadece bir önlem,” diyor Thurman ona. “Bir sığınak. Bölgede nükleer atık tesisi kurmak istiyoruz, fakat bir aksilik durumunda çalışanların sığınabileceği bir yer inşa etmezsek projemiz asla onaydan geçmez.” Donald bir şeylerin ters gittiğinden şüphelense de görevi kabul ediyor ve kendini eski dostu Mick Webb ve Senatör’ün kızı Anna Thurman’la ortaklaşa çalıştığı, devasa ve gizemli bir projenin ortasında, tekrar mimarlığa dönmüş bir vaziyette buluveriyor. Mick de tıpkı Donald gibi meclis üyeliğine yeni getirilenlerden. Anna ise Donald’ın eski kız arkadaşı… ve bu durum doğal olarak karısı Helen’ın hiç ama hiç hoşuna gitmiyor.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Özüne Sadık Bir Film: Küçük Prens

Yüreğiyle bakmayan kişi gerçeği göremez…


Küçük Prens deyince aklınıza ilk olarak ne geliyor? Büyüklerin inatla şapka olarak gördüğü fil yutmuş yılan resmidir belki de zihninizde ilk canlanan. Ya da gün batımını günde kırk üç kez seyredebileceğiniz kadar küçük gezegenini hatırlıyorsunuzdur kahramanımızın. Veya o nazlı mı nazlı, güzel mi güzel güldür aklınıza düşen, tıpkı Prens gibi…

Cevabınız ne olursa olsun hepimizin fikir birliğine varacağı tek bir nokta var; o da Antoine de Saint-Exupéry’nin 1943 yılında kaleme aldığı Küçük Prens’in sadece sıradan bir çocuk masalı değil, aynı zamanda yetişkinlere yönelik eşsiz bir mesaj olduğu. Kaç yaşında olursak olalım her okuyuşumuzda farklı bir anlam çıkarırız o bir avuç sayfasında anlatılanlardan. Küçük bir çocukken nasıl bir yetişkin olmak istemediğimizi, koca bir yetişkinken de içimizdeki çocuğu kaybetmemek için ne yapmamız gerektiğini öğreniriz âdeta. Ne kadar tuhaf, değil mi? Ve ne kadar büyüleyici… İşte bu yüzde “7’den 70’e” tanımının en çok yakıştığı eserlerden biridir Küçük Prens. Bir bireyin büyürken kaybettiklerini, hayat denen bu çetin mücadelede “yetişkin olmak” adına neleri feda ettiğini ve aslında ne kadar da boş şeylerle uğraştığımızı anlatmak için masum bir çocuğun bakış açısından daha uygun ne olabilir ki?

Peki ruhumuzda böylesine derin izler bırakan bir eseri animasyon filmine dönüştürmek akıllıca bir seçim mi? Sinema hem ses hem de görme duyularımıza hitap ettiğinden duyguları yansıtmanın daha üstün bir aracıdır elbette, ancak bugüne dek ne gönül yarılarının beyazperdede hezimete uğradığını gördük de kitaplarımıza sarılıp “o şeyi” hiç izlememiş gibi yapmayı tercih ettik sayısını unuttuğumuz kerelerce. Ama korkmayın, çünkü ne mutlu ki söz konusu Küçük Prens’in son filmi olunca bunun tam tersi bir durum geçerli. Zira yönetmen Mark Osborne ve ekibi sadece kitabın özüne sonuna dek sadık kalmakla yetinmiyor, onu bir adım öteye, günümüze taşıyarak çok daha ilginç bir hâle getiriyor. Aynı masala bir başka küçük çocuğun gözünden bakmamızı sağlayarak…

23 Kasım 2015 Pazartesi

34. İstanbul Kitap Fuarı’nın Ardından


Bu yılki İstanbul Kitap Fuarı’na gitmek aklımın en karışık ve de çılgın köşelerinin ucundan bile geçmiyordu aslında. Kim gidecekti o kadar yolu? Hayır, İzmir’den İstanbul’a gitmeyi kastetmiyorum. O işin kolay kısmı! Bir uçağa atlayıp tüm yolculara iyi yolculuklar diliyor, sizinle aynı araca bindikleri için şimdiden şehadet getirmelerini çünkü daha sonra buna vakit bulamayabileceklerini tembihliyor, sonra da yüzlerindeki dehşet dolu ifadeye aldırmaksızın koltuğunuza oturup yolculuk sona erdiğinde bir türlü çözemeyeceğiniz kemerinizi bağlıyorsunuz. Ve hoooop! 45 dakika içinde İstanbul’dasınız. Asıl çile ondan sonra başlıyor! Çünkü havaalanından fuara gitmek, uçakla şehir değiştirmekten çok daha uzun ve de zorlu.

İşte bu yüzden yeni kitap kokusunun tüm cazibesine rağmen fuara gitmek gibi bir niyetim hiç ama hiç yoktu. Her şey bir Çinli, bir editör, bir ödül ve birkaç kuduz köpekle başladı… Cidden! Şöyle ki, bu yılki Hugo Ödülleri Rabid Puppies adlı grup yüzünden bir hayli karıştı bildiğiniz gibi. Ama en sonunda tüm o kaosu aşıp birinciliği kucaklayan kişi Üç Cisim Problemi adlı romanıyla Çinli yazar Cixin Liu oldu. İthaki Yayınları da bir kaplan edasıyla atılıp kitabın telif haklarını almaktan, üstüne çevirmekten, üstüne yayınlamaktan, onun da üstüne yazarını hem imza günü hem de bir panel için fuara getirtmekten geri kalmadı. Derken editörüm Alican Saygı Ortanca bana bir e-mail atıp Kayıp Rıhtım olarak Cixin Liu ile bir röportaj yapmak isteyip istemeyeceğimizi sordu. Biz de tüm soğukkanlılığımızla zil takıp oynadık tabii… Hugo Ödüllü bir yazarla röportaj… Bu fırsat kaçar mı? Kaçmaz! Az kalsın uçak kaçıyordu ama o başka mesele…

20 Kasım 2015 Cuma

Adalet - Kitap İnceleme


İmparatorluğa adalet gelecek… Basit bir slogan gibi görünen bu cümlenin arkasında yatan derin anlamı fark ettiğinizde Adalet’in son sayfalarını çeviriyor olacaksınız. Ve kitap bittiği için üzülürken bulacaksınız kendinizi…

Ann Leckie’nin bu ilk kitabının adını son yıllarda pek çok kez duymuştum ben de. Bir o ödülü kazanıyordu, bir bu ödülü. John Scalzi ve Patrick Rothfuss onu öve öve bitiremiyordu. Merakım had safhadaydı, ama endişelerim de öyle. Çünkü geçtiğimiz şu son 3-4 yıl içerisinde hangi ödüllü kitaba hevesle elimi atsam, onu bırakışım da o kadar hayal kırıklığıyla dolu oluyordu. Neyse ki Adalet onlardan biri değil…