19 Mayıs 2014 Pazartesi

Gündüz Nöbeti - Kitap İnceleme

Pegasus Yayınları, 2014, 520 Sf.
Çevirmen: Ferda Yaraş
Gündüz Nöbeti, Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Nöbet serisinin ikinci kitabı. Serinin ilk kitabı Gece Nöbeti’nin aksine, bu cildin sayfaları arasında yaşanan maceralara Karanlık Varlıklar’ın gözünden şahit oluyoruz.

Kitap toplamda yine üç ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde… şey, gelin ilk bölüm hiç yokmuş gibi davranalım. Çünkü ilk kitapta en çok nefret ettiğim karakterlerden biri olan Cadı Alisa ile baş başa bırakıyor sizi bu bölüm ve üzülerek söylemeliyim ki uzun zamandır okuduğum en sıkıcı hikâyeye sahip kendisi. Tamam, burada anlatılanlar kitabın ilerleyen bölümlerinde, özellikle de son kısımlarında oldukça önemli bir yere sahip. Ama yine de gereksiz yere uzatılmış gibi geldi bana. Çok daha kısa ve sade bir biçimde anlatılabilir, ufak bir ara bölüm gibi sunulabilirmiş.

İkinci bölüm ise… Ah, ikinci bölüm! İddia ediyorum, şimdiye kadar okuduğum tüm Nöbet maceralarının arasında en iyisi bu bölümdü! Hikâye daha en başından itibaren sizi avcunun içine öyle bir alıyor ki kendinizi bir anda sayfaları hızlı hızlı tüketirken buluyorsunuz ve maceranın sonunu görene dek kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. İçerdiği gizem unsuru, Anton ve arkadaşlarının geri dönüşü, hikâyenin baş kahramanı… hepsi ama hepsi ustalıkla kaleme alınmış.

Üçüncü ve son bölüm ise, Gece Nöbeti’nde olduğu gibi tüm bölümlerin birbirine bağlandığı ve her şeyin açıklığa kavuştuğu bir kapanış macerası. Yazarın bu özelliğini, yani kitabın başından itibaren anlattığı tüm açık uçları yine başarılı bir macera eşliğinde toparlama yöntemini gerçekten beğendiğimi söylemem gerek. Bu son hikâye de Nöbet serisine yakışır bir öyküydü. Son, son, son kısımlarda işi Hıristiyanlık öğelerine bağlamayıp durumu gereksiz yere aşırı dramatikleştirmeseymiş çok daha iyi olurmuş kanımca. Onun haricinde güzel bir ‘satranç’ oyunuydu.

Üçüncü kitabı merakla bekliyorum. Şehir fantastiği ve az aksiyon bol entrika dolu maceraları sevenlere tavsiye olunur.

1 Mayıs 2014 Perşembe

Silo - Kitap İnceleme



Silo, ya da orijinal adıyla Wool, çok uzun zamandır radarımda olan bir kitaptı. Sıkı bir Fallout hayranı olduğum için kıyamet sonrası bir dünyada geçen herhangi bir şeyin gözümden kaçmak gibi bir şansı yok zaten. Bundan iki yıl kadar önce Kayıp Rıhtım’ın “Biz Bunu İstiyoruz” projesi için düşünmüştük kendisini, ön okumasını bile hazırlamıştık hatta; fakat hazırlıklarımız tamamlanmadan önce kitabın telif haklarının alındığını öğrenmiştik. Böylece projeyi rafa kaldırmış ve basılsa da okusak diye beklemeye başlamıştık iştahla. Gel gelelim, kaderin bir cilvesinin sonucu, kitap döndü dolaştı ve editörlük için yine benim önüme geldi. Böylece hem bu çok merak ettiğim eseri herkesten önce okuma şansı buldum hem de gerçekten de beğendiğim bir kitabın hazırlık aşamasında benim de imzam oldu.

Dışarı çıkmak istiyorum! 

Silo, günümüzden yüzlerce yıl sonra, yeryüzünün zehirli gazlar yüzünden artık yaşanılamaz bir hâle geldiği bir zaman evresinde geçiyor. Hayatta kalan bir avuç insan yeraltına gömülü, yüzlerce kat derinliğindeki bir silonun içinde yaşıyor. Dışarıyla olan tek bağlantıları silonun en üst katındaki (buraya En-Tepe diyorlar) ekranlara kameralar vasıtasıyla yansıtılan görüntüler: uçsuz bucaksız, bomboş ve tozla kaplı bir arazi. 

Her toplulukta olduğu gibi silonun da kendine özgü kuralları var. En önemli kural, dışarıdan asla bahsetmemek. Eğer dışarısıyla ilgili herhangi bir düşüncenizi yüksek sesle dile getirirseniz, dışarıya karşı bir merakınızın olduğundan bahsederseniz ya da dışarıya çıkmak istediğinizi söylerseniz temizlik cezasına çarptırılıyorsunuz. Yani içerisinde sadece yirmi dakikalık oksijen barındıran bir radyoaktif elbiseyle dışarıya yollanıyor, dış dünyanın görüntüsünü sağlayan silo kameralarını yün bir bezle temizliyor ve sürgün ediliyorsunuz. İşin ilginç tarafı şimdiye dek sürgün edilip de temizliği yapmamış tek bir kişinin bile olamaması.

Peki ama neden? Sizi sürgüne gönderen, sizi ölüme gönderen bu insanlara neden iyilik yapıyorsunuz? Dışarıdan bahsetmek neden yasak? İnsanları yeraltında bu şekilde yaşamaya iten şey nedir? İşte kitabın size sordurduğu sorular ve macera boyunca oldukça başarılı bir şekilde cevapladığı, okudukça size inanılmaz bir tatmin hissi veren ve merak unsurunu bir an için bile yitirmeyen konusu bu.

Şeytan, ayrıntılarda gizlidir

Monokl Yayınları, 2014, 520 Sf.
Çevrimen: Gökhan Sarı,
M. Rasim Emirosmanoğlu
Kitabın bir diğer başarılı yanıysa karakterleri. Önce silonun şerifi Holston’la tanışıyoruz ve nedendir bilinmez, kendisine çok kısa bir sürede derin bir saygı duyarken buluyorsunuz kendinizi. Ardından eşi Allison’la başından geçenlere tanık oluyoruz. Hemen ardından Başkan Jahns ve Şerif Yardımcısı Marnes’ın keyifli yolculuğu bekliyor bizleri. Yolculuk silonun içinde gerçekleşiyor elbette, En-Tepe’den En-Derin’e yapılan uzun bir iş seyahati. Sonra acar kızımız Juliette ile Mekanik Departmanı’nın iyi insanları sahne alıyor ve macera bu şekilde akıp gidiyor. Sürekli yeni bir şeyler öğrenip yeni yerler görüyor, yeni karakterlerle tanışıyor ve hem öykünün geçtiği evren hem de silo hakkında durmadan yeni şeyler öğreniyoruz. Alış-veriş için jeton kullanılması, ağaç yetiştirilmediği için çok değerli olan kâğıtlar, toprak çiftlikleri, IT departmanının gizemli dokunulmazlığı, geçmişteki isyanlar, doğum kontrol yöntemleri derken kitap alıp başını gidiyor ve siz de peşinden keyifle sürükleniyorsunuz.

Kitabın mutfak kısmı da çok başarılı. Yazarımız Hugh Howey, her karakteri öyle güzel ele almış ki uzun zamandan beri hayali bir kahraman için bu kadar üzüldüğümü ya da bu kadar öfkelendiğimi hatırlamıyorum. En sevdiğim karakterler Holston ile Solo oldu kuşkusuz. Gel gelelim böyle söyleyince de Juliette, Bernard, Knox, Jahns, Marck ve Walker’a haksızlık yapmışım gibi geliyor. Ne kadar çok isim saydığımın farkında mısınız? Karakterlerin ne denli başarılı olduğunu varın, siz düşünün. Bunun yanı sıra gizemlerin ortaya çıkış şekli ve arkalarında yatan mantık da gayet başarılı. Çoğu şeyin cevabını öyle pattadanak değil de gayet mantıklı bir şekilde öğreniyorsunuz. Üstelik tüm sırlara vakıf olduğunuz andan itibaren kitap sıkıcılaşmak yerine apayrı bir dönemece giriyor ve kendinizi olaylara iyice kaptırmış bulunuyorsunuz.

Kısacacı Silo, son yıllarda okuduğum en başarılı post-apokaliptik romanlardan biriydi. Hem de içinde bir tane bile zombi ya da benzeri yaratık olmamasına rağmen. Eh, Ridley Scott kitabın film haklarını alırken ne yaptığını kesinlikle çok iyi biliyormuş.

Keyifli okumalar…

Not: İlk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

ShareThis