3 Ağustos 2009 Pazartesi

Mektup

Adam, kırmızı kadife ile kaplı, oldukça şık bir okuma koltuğuna rahatça kurulmuştu. Bacaklarını koltukla aynı malzeme ile kaplanmış genişçe bir mindere uzatmış, elindeki eski ve kalın bir romanı okumakla meşguldü. Gençlik yıllarını çoktan geride bırakmış, orta boylu bir adamdı. Uzun, kar beyazı saçlarını arkasında özenle toplamıştı. Yüzünde artık pek kullanılmayan, yuvarlak çerçeveli bir gözlük vardı. Zamanın modasına uygun bir şekilde ince kumaşlı, oldukça sade renklerden oluşan kıyafetler giymişti. Gri renkli, uzun ve ince bir pardösü ile de kıyafetini tamamlamıştı.

Birden, kitabı gürültülü bir çarpma ile kapatıverdi. Kitaptan yükselen toz bulutu sebebiyle küçük bir öksürük krizi geçirdi. Ya da ağzından düşürmediği piposu yüzünden de olabilirdi bu, bilemiyordu. Kitabı yavaşça elinde evirip çevirirken, onu aniden kapatmasına sebep olan şeyi düşündü. Roman kahramanı, bir arkadaşına mektup yazıyordu okuduğu bölümde. “Bir mektup…” diye mırıldandı düşünceli bir biçimde. “Sahi ya… Eskiden böyle bir şey vardı, değil mi?” diye sordu kendi kendine. “İşte unuttuğumuz bir şey daha. Tıpkı kitaplar gibi…” dedi yüksek sesle ve etrafındaki onlarca rafa bakarak hüzünlendi. Rafların hepsi tıklım tıklım kitaplarla doluydu. Romanlar, incelemeler, denemeler… Yüzlercesi burada, bu eski kitaplıkta unutulmuşluğa mahkûm edilmiş bir şekilde bekliyordu.

Yavaşça bacaklarının önce birini sonra ötekini minderden indirdi ve rahat koltuğundan kalktı. Elindeki kitabı beceriksiz bir şekilde koltuğun yanındaki tozlu sehpa üzerine bıraktı ve üst üste dizilmiş kağıt yığınlarının devrilip etrafa saçılmasına neden oldu. Kısa ve sessiz bir küfür savurup kağıtları toplamak için yere eğildi. Beceriksizce topladığı kağıt yığınını tekrar sehpaya yerleştirmek için doğrulurken de kafasını sert bir biçimde sehpaya çarptı. Kafasını ovuştururken bu kez pek de kısa ve sessiz sayılamayacak küfürler savurmakla meşguldü. Oldum olası sakar biri olmuştu zaten. Acıyla sulanmış gözlerinin önünde yıldızlar uçuşarak, odayı aydınlatan geniş pencerelerden birine doğru ilerledi tökezleyerek. İlerlerken tozlu zemin üzerinde bıraktığı ayak izlerini fark etmedi bile… Bir müddet daha kafasını ovuşturduktan sonra, dışarıda akıp giden şehir hayatını izlemeye başladı.

Dışarıda, uçan arabalar gökyüzünde vızır vızır ilerliyor, yüksek binaların arasında gözden kayboluyorlardı. Yoldan geçen bir robot, yine kendisi gibi robot olan 3-5 köpeği dolaştırmakla meşguldü. Hemen onun aksi yönünde ilerleyen ve birbirinden uçuk giysiler giymiş, yine aynı derecede uçuk saç modellerine sahip birkaç genç kendi aralarında sohbet ederek gülüşüyorlardı. Elbette ki hepsinin bileklerinde şu son model, hologramlı, 8 ½ G cep telefonlarından vardı.

Adam, elleri düşünceli bir şekilde arkasında kavuşturulmuş vaziyette, bir süre daha manzarayı seyretmeye devam etti. Teknoloji ne kadar da hızlı gelişmişti. İşin garibi kendisi de dâhil hiç kimse bu hızlı gelişmeyi yadırgamamış, aksine çok hızlı bir şekilde uyum sağlamışlardı. Ama ne pahasına? Evet, artık istedikleri her türlü bilgiye anında ulaşabiliyorlardı. Sevdikleri ile anında görüşebiliyorlar, gitmek istedikleri yere anında varabiliyorlardı. Hayat olması gerektiğinden fazla hızlanmıştı belki de… Şimdiki gençler bir hasretin acımtırak tadını tatmamıştı mesela. Ya da bir kitabın sayfaları arasında kaybolmamışlardı. Bir mektup yazmanın tadına ya da sevdiğin birinden mektup almanın heyecanına varmamışlardı hiç…

Adam bir iç çekerek elini ağzındaki piposuna götürdü. Ama pipo yerine havayı kavradı elleri. Gözlerini şaşılaştırarak piposunun olması gereken yere baktı ve hayretle piposunun olması gereken yerde olmadığını fark etti. Piposu olması gereken yerde değilse neredeydi? “Eğer olması gereken yerde değilse, o zaman olmaması gereken bir yerdedir.” diyerek mantık yürüttü ve bu akıl dolu tahmininden dolayı kendini tebrik etti, yüzünde geniş bir gülümseme ile. Sonra bu tahmininin bir işine yaramadığını fark ederek tekrar somurttu ve neden etrafını bu kadar bulanık gördüğünü merak etti. Birden piposunu görebilmek için gözlerini şaşılaştırdığını hatırladı ve bir homurtu ile bakışlarını düzeltti. “Bir gün bu dalgınlık ve sakarlık sonum olacak.” diye homurdandı kendi kendine.

Bakışlarını tekrar geniş kitaplığa çevirdi ve elleri belinde piposu için bakınmaya başladı. Burası eski ve terk edilmiş bir köşktü aslında. Şehrin yıkım bölgesinde yer alıyordu ve yıkılıp yerine yüksek bir binanın dikilmesi an meselesiydi. Şehir komitesi her yeni bina yıkımından önce eski yapıları incelemesi için oraya bir araştırmacı gönderirdi. Bunu tarihi yapılara önem verdikleri için yaptıklarını söyleseler de daha çok muhalefet kesimlerin çenelerini kapatmak için yaptırıyorlardı. Yaşlı adam da şehir komitesinde çalışan denetçilerden biriydi ve bir ev yıkılmadan önce bölgeyi kontrol etmek, tarihi (ya da daha önemlisi, maddi) bir değere sahip eşyaları koruma altına almak (ya da komitenin kasasına yerleştirmek) onun göreviydi. Yine rutin bir araştırma görevi için bu köşke gelmişti. Ama bu devasa kitaplıkla karşılaşınca araştırmasını tamamen unutmuş ve kitapların cezp edici çağrısını kulak ardı edememişti. Vaktinde tam bir kitap kurduydu çünkü, fakat kitap okumayalı uzun yıllar oluyordu.

“Ah, işte oradasın.” dedi, sehpanın altına yuvarlanmış pipoyu gördüğünde. “Başımı sehpaya çarptığında düşürmüş olmalıyım.” diye ekledi ardından, çarpışmanın acı dolu hatırasıyla tekrar kafasını ovuştururken. Sanki sehpa üzerine saldıracakmışçasına bir ihtiyatla o tarafa doğru ilerledi. “Bu kez beni alt etmene izin vermeyeceğim sehpa efendi.” dedi çatık kaşlarla. Dikkatle eğilip pipoyu yerden aldı ve ayağa kalkarken, bir kez daha çarpmamak için başını hızla sağa doğru çekti. Tam “Hah!” diye bir zafer nidası atmıştı ki bu kez de başını sertçe okuma koltuğunun ahşap koluna çarptı, oradan da sekerek tekrar sehpaya vurdu. Acıyla yere kapaklandı. Sehpanın üzerindeki kağıt yığını ise sanki alay edercesine tekrar devrilerek yerde yatan adamın üzerini kapladı.

İnlemeler ve homurdanmalar eşliğinde kağıt yığınının altından kalktı. Bu kez kağıtları toplamadı. Hatta üzerlerine zevkle basarak kendini tekrar okuma koltuğuna bıraktı. Öfkesi biraz yatışınca düşünceleri ister istemez yine kitapta okuduklarına kaydı. Kitaplar, mektup… “Buldum!” dedi parmaklarını şaklatarak. “Bir mektup yazacağım. Hatta birkaç tane birden… Tüm sevdiğim dostlarıma yollayacağım ve bu düşüncelerimden bahsedeceğim. Eski bir alışkanlıkla, bir mektupla söylenmesi sözlerimin etkisini arttıracaktır. Belki onlar da bana yazarlar. Hatta başkalarına bile yazarlar. Tabi ya, neden olmasın? Belki de bir devrimin başlangıcı olacağım!” dedi ve hevesle oturduğu yerden kalktı. Pardösüsünün iç cebinden Pocketbook’unu çıkardı ve gözlerinde bir ışıltı ile yazmaya başladı.

“Sevgili kuzenim…”

Sonra durdu ve ne yaptığına baktı. İşte yine teknolojiyi kullanıyordu. İşaret parmağını sallayıp “Hayır, bu işi doğru yapacaksam usulüne göre yapmalıyım. Mektuplarımı bilgisayar çıktısı olarak göndermek davama saygısızlık olur.” dedi, kendi kendini azarlayarak. Ardından etrafına bakınarak temiz kağıt aramaya başladı. Yere iki kez devirme başarısı gösterdiği kağıt yığınına kaydı gözü. Ama az önce onların üzerine basmış olduğu için çoğunun üzerinde tozlu bir ayak izi bulunuyordu. Ayak izi olmayanlarsa çoktan buruşmuştu. Bu yüzden onları kullanmaya tenezzül etmedi. Ayrıca kendi kendine itiraf etmese de sehpa tarafından bir kez daha nakavt edilmeye korkuyordu içten içe.

Terk edilmiş kitaplığın içerisinde hızla dolanmaya başladı. Birden gözü devasa raflarının arasına sıkışmış bir çalışma masasına takıldı. Üstelik üzerinde kağıtta vardı! Sevinçle o tarafa doğru yöneldi ve masanın sandalyesine kuruldu. Kuvvetli bir üfleme ile masanın üzerindeki tozu dağıttı. Ardından daha kuvvetli bir hapşırıkla sandalye ile birlikte geriye devrildi. Atkuyruğu yaptığı saçları yüzünün önünü örtmüş bir biçimde ve oldukça asık bir surat ifadesiyle düştüğü yerde bir müddet oturdu. Sonra hafif bir iç çekişle yavaşça düştüğü yerden doğruldu, sandalyeyi düzeltti ve tekrar oturdu. Kağıtları önüne çekip en üstten bir tane aldı. “Saman kağıdı, hmmm…” diye mırıldandı memnuniyetsiz bir sesle. Mektup yazmak için pek de kaliteli bir seçim değildi ona göre. Ama elinde olan buydu ve şimdilik bununla yetinmek zorundaydı. Pardösüsünün diğer cebinden Kalem-o-Matik’ini çıkardı ve kağıdın üzerine dik bir şekilde yerleştirdi. Ardından konuşmaya başladı.

“Sevgili kuzenim…”

O konuştuğu anda kalemde kendi kendine yazmaya başlamıştı. Ağzınızdan çıkan her kelimeyi yazabilen bu kalemler, sadece sahibinin sesine cevap verecek şekilde tasarlanmışlardı. Yaşlı adam, tam kuzenine konuşayazmaya devam edecekti ki birden yine aynı şeyi yaptığını, teknolojiden faydalandığını fark etti. Öfkeyle Kalem-o-Matik’ini kaptığı gibi cebine geri yerleştirdi. “Amma da girmiş bu meret hayatımıza yahu! Eskiden nasıl yapıyorduk ki bu işi acaba?” diye hayıflandı.

Merakla çalışma masasının çekmecelerini karıştırmaya başladı ve bulduğu şeyle gözleri parladı. Gümüş kaplamalı, üzeri ince desenlerle işlenmiş bir hokka ve yine gümüş kaplamalı, sarmaşık desenli bir divit kendisine göz kırpmaktaydı. Heyecanla “İşte bu! Tamamen eski usullerle yazılmış bir mektup olacak. Harika!” dedi ve titreyen ellerle bu iki nadide parçayı çekmeden çıkardı. Hokkanın boş olduğunu görünce üzüldü ama pes etmedi. Diğer çekmeceleri de hızlı bir şekilde araştırdı ve aradığını bulduğunda ufak bir sevinç çığlığı attı. Bir şişe mürekkep… Şişeyi dikkatle durduğu yerden çıkardı ve elinden geldiğince dikkatle hokkayı mürekkeple doldurmaya başladı. Tabi elini yüzünü maviye bulaması uzun sürmedi ama buna aldırmadı. “Geleneksel yolların onurlu lekeleri…” gibi bir şeyler mırıldandı ve mürekkep şişesini sıkıca kapatıp yerine kaldırdı. Diviti eline alıp hayranlıkla üzerindeki sade süslemeleri inceledi. Sonra ucunu mürekkep dolu hokkaya daldırıp yazmaya başladı.

“Sevgili kuzenim…”

Mürekkep, saman kağıda değer değmez dağıldı ve hızla yayılarak kelimelerin okunmaz hale gelmesine neden oldu. Şimdi kağıdın üzerinde “Şefgilü Fuşemim.,,” gibi bir şey yazıyordu. Adam hayal kırıklığı ile kağıda baktı. “Demek ki o kadar da geleneksel bir yolla yazmasak da olurmuş.” dedi kendi kendine ve diviti hokkaya daldırıp önündeki rafa kaldırdı. Çekmeceleri biraz daha karıştırdı ama ne bir kurşun kaleme ne de biraz teknolojik olsa bile şu an oldukça makbule geçebilecek bir tüptükenmez kaleme rastlayamadı. “Pekala…” dedi kendi kendine ve yeni bir kağıt alıp önüne yerleştirdi. Kalem-o-Matik’i tekrar cebinden çıkardı fakat bu kez kalemi kağıt üzerinde sabitlemek yerine parmaklarının arasında tuttu. Kendi yazmayı deneyecekti. Herhalde kalemi bu şekilde tutarsa kalem, onun kendi kendine yazmasına izin verirdi. En azından öyle umuyordu.

“Sevgili kuzenim…” diye mırıldandı, ne yazacağını toparlamak için. Kalem-o-Matik, yaşlı adamın kendini tutan eline aldırmadan bu cümleyi hızla kağıda döktü. Bu duruma iyice sinirlenen adam “Lanet olsun sana!” diye bağırarak Kalem-o-Matik’e sövdü. Kalem bu cümleyi de hızla kağıda döktü. Şimdi mektupta şöyle yazıyordu;

“Sevgili kuzenim… Lanet olsun sana!”

Yaşlı adam iyiden iyiye küplere binerek kalemi önündeki duvara fırlattı ve masaya okkalı bir yumuk attı. Duvardan seken Kalem-o-Matik hızla geri dönerek adamın alnına çarptı ve tekrar sandalyesiyle birlikte geriye yuvarlanmasına sebep oldu. Yaşlı adam şaşkın bakışlarla yerde yatmaktayken önce düşen sonra da tahta zemin üzerinde yuvarlanan metalik bir şeyin sesini işitir gibi oldu. Son gördüğü şey ise gümüş mürekkep hokkasının masanın kenarından yuvarlanarak alnının tam ortasına düştüğüydü.

Uyandığında her tarafı mürekkebe boyanmış vaziyetteydi. Hokka başına isabet ettiğinde bayılmış olmalıydı. Orada ne kadar baygın kaldığını bilmiyordu ama dışarıdan gelen ışığın azlığına bakarak akşam vaktinin yaklaşmakta olduğunu tahmin edebiliyordu. Bu da nereden baksanız bir-iki saat demekti. İç ceplerinden bir IşılPırıl çıkararak üzerindeki ve yüzündeki mürekkep lekelerini birkaç dakika içinde temizledi. “Her şeye rağmen teknolojinin de iyi yanları var sanırım.” dedi kendi kendine.

Saçındaki mavi lekeler çıkmayınca buna biraz bozuldu. Masanın ve üzerindeki tüm kağıtların mürekkep lekesiyle dolduğunu fark ettiğinde ise resmen küplere bindi. Yoksa öyle değil miydi? Bir tane kağıdın hala lekesiz olduğunu görünce tüm siniri yatıştı. Kağıdı çabucak kapıp yerden Kalem-o-Matik’ini aldı ve hızlı adımlarla okuma koltuğunun olduğu yere döndü. Saman kağıdını dikkatle sehpanın üzerine yerleştirip ağzını açmamaya özen göstererek yazmaya başladı. Konuşmazsa Kalem-o-Matik’i normal bir kalem gibi kullanabildiğini görünce sevindi ve hızla yazmaya devam etti.

Yarım saatten biraz daha fazla bir süre içinde kuzenine yazdığı mektubunu tamamlamıştı. “Nihayet!” diyerek zaferini kutladı ve mektubunu göz hizasına kaldırıp ona gururla baktı. Kendi el yazısıyla bir mektup yazmıştı. Gerçi uzun yıllar yazı yazmamanın verdiği bir hamlıkla yazısı biraz bozulmuştu ama olsundu. Son satırın altını özenle imzaladı ve masadaki boş zarflardan birini aldı. Tam mektubu zarfa yerleştirecekken aklına parlak bir fikir geldi. “Neden mektubun köşesini yakmıyorum ki? Eskiden böyle yapardık ya… Ne de havalı olurdu!” diyerek kıkırdadı. Bir taraftan ateş yakabilmek için cebindeki ŞipŞak’ı ararken diğer taraftan da “Evet, böylesi kesinlikle çok daha etkileyici olur. Kuzenimin yüzündeki huşu ifadesini hayal bile edemiyorum.” dedi kıkırdayarak. “Hah! İşte buldum.” diyerek küçük cihazı cebinden çıkardı ve üzerindeki birkaç tuştan birine basarak ateş yanmasını sağladı. Sonra mektubu yavaşça aleve tutarak köşesini yakmaya başladı. “Gençliğimde bunu ne çok yapardım. Ah, neler unutmuşum neler…” diye mırıldanıyordu bir taraftan da. Ama unuttuğu bir şey daha olduğunun farkında değildi. O da saman kağıdının hemen alev aldığıydı.

Kağıt ateşin temasıyla anında alev aldı. Adam telaşla mektubu masanın üzerine fırlattı. Birkaç saniye içinde mektup toz olmuştu bile. Adam şaşkın bakışlarla bir ŞipŞak tutan eline bir de mektuptan arta kalan toz birikintisine bakakalmıştı. Sonunda bir hüsran çığlığı atarak, pes etmiş bir biçimde başını kollarına yaslayıp sehpanın üzerine uzandı.

Tam o esnada kolundaki hologramlı telefon çaldı ve otomatik yanıt sistemiyle bilekfon arayana cevap verdi. Başını kaldırmadan yan gözlerle bilekfonuna baktı. Saatten adamın çok iyi tanıdığı bir yüz hologramı yükseldi ve neşeyle konuşmaya başladı. “Hey, sevgili kuzenim! Nasılsın? Bu hafta şehirdeyim. Seni ziyarete geldim hatta az önce evinin önünden geçtim. Bu akşam buluşup eski günleri yâd etmeye ne dersin? Neyin var senin? Neden yüzün asık? Hey, o saçındaki mavilik de ne? Yoksa saçını mı boyatıyorsun?”

Sci-Fi Cities by Star Wars / Coruscant view

11 comments:

devenin_bale_papucu dedi ki...

Belki de adamın mektup yazmaktan uzaklaştıran şey teknolojik gelişmeler değilde onun sakarlığıdır:))mektubu yakması iyi ki yaşlı adamı çileden çıkarmamış..Verilmiş sadakası varmış ki hemen kuzeni aradı da ,adam tırlatmaktan son dakikayla kurtuldu...diyorum:)
Sevgiyle ve sağlıcakla kalınız ...

mit dedi ki...

Aslında adamın başına binbir türlü dert açacaktım, hatta canına kastım bile vardı. Gerçekten de ucuz kurtuldu :)

devenin_bale_papucu dedi ki...

seni kötü niyetli yazar seni:))) insan karakterlerine eziyet eder mi hee:))

mit dedi ki...

Başarıya giden yolda her şey mübah :)

shenem dedi ki...

"sevgili kankim...":)

devenin_bale_papucu dedi ki...

Zekeriya White :P neyin oluyor:))onun fetvalarını anımsattı fetvanda:))Tamam hikaye senin hikayen karakterlerde senin kölelerin:)) süründür hepsiniii..
Sağlıcakla kall

mit dedi ki...

@DBP; Sen de sağlıcakla kal bari blog insanı :)

@Shenem; canım kankim, nerelerdesin sen? Özlettin kendini...

Chiyo dedi ki...

Kalem-o-matik, bilekfon, Şipşak... Gerçekten hoş ve yaratıcı fikirler yakalamışsın. Okurken keyif aldım. Ama bir nokta da haklısın. Çok değil, yakın bir gelcekte hepimiz teknolojiyle öyküdekine benzer bir bağ kuaracağız. Zaten artık mektup da yazılmıyor değil mi?

mit dedi ki...

Teşekküler, küçük buluşlarımı beğenmenize sevindim :) Ayrıca ana mesajın da farkına varmışsınız. Değerli yorumunuz için tekrar tekrar teşekkürler...

kamikaze dedi ki...

ben de bayıldımmm.çok hoş bir anlatım olmuş.yüreğine sağlık.

mit dedi ki...

Çok sağol, senin de yüreğine sağlık

ShareThis