14 Şubat 2013 Perşembe

2012'nin En İyi Oyunları - İnceleme



Bir yıl daha geldi ve geçti. Her zamanki gibi geçtiğimiz sene de pek çok yapım konuk oldu parmaklarımızın ucuna. Uzun zamandır beklediğimiz oyunların yanı sıra hiç ummadığımız taşlar da vardı kafamızı keyifle yaran. Kimini sevdik kimini sevmedik, bazıları hayal kırıklığı oldu bizim için, bazılarıysa beklentimizi aştı. Peki, yüzlerce oyun arasında zirveyi zorlayan yapımlar hangileriydi? Gelin hep birlikte görelim; oynayanlar anılarını yâd etsin, kaçıranlar da ‘oynanacaklar’ listesini kabartsın.

Insert Coin

Baştan belirtmekte fayda var, bu liste tamamen şahsi kanaatime göre hazırlandı ve elbette ki yalnızca oynama fırsatı bulabildiğim oyunları kaleme aldım. O yüzden size göre burada yer alması / almaması gereken yapımlar olursa lütfen yukarıda belirttiğim noktayı göz önünde bulundurun. Listeyi hazırlarken herhangi bir sıralama yapmamayı ve hepsini kendi kategorilerinde yılın en iyileri olarak değerlendirmeyi uygun gördüm.




Vigil Games’in 2010’da piyasaya sürdüğü Darksiders’ın devamı niteliğini taşıyan bu yapım, yılın en iyi aksiyon–macera oyunlarından biri. Mahşerin Dört Atlısı’ndan Ölüm’ü yönettiğimiz Darksiders II devasa haritaları, zengin içeriği ve açık-dünya oynanışıyla bizleri ekranın başında günlerce oyalamayı başardı. Özellikle birbirinden başarılı mekân tasarımları, dallanıp budaklanan senaryosu, epik boss savaşları ve yan görev çeşitliliğiyle (tüm görevleri yapmak neredeyse 60 saati buluyor) kalbimizde kolayca devrilmeyecek bir taht kurdu. Ölüm’ün karizmatik sesi ve birbiri ardına sıraladığı öldürücü komboları da cabası… Eksikleri de yok değil tabii, arada saç baş yoldurtan irili ufaklı pek çok bug mevcut oyunda. Ama çöker çökmez oyunu büyük bir hırsla tekrar başlatmamız bu yapımın bağımlılık yapıcı olduğunun göstergesi değildir de nedir? Şurası kesin; Ölüm gözümüze hiç bu kadar hoş gözükmemişti.
Kardeşim Savaş, haksız yere insan ırkının üzerine kıyameti kopartmakla suçlanıyor. Akıbeti beni endişelendiriyor. Seninkiyse… umurumda değil.



İşte size kelimelerle kolay kolay ifade edilemeyecek bir oyun. Eski dostumuz Rayman’in köklerine dönüş yaptığı Origins, tartışmasız olarak bu yılın en iyi ve en eğlenceli oyunlarından biri. Cıvıl cıvıl bölümleri, eğlenceli oynanışı, birbirinden uçuk karakterleri, esprili atmosferi ve unutulmaz müzikleriyle kelimenin tam anlamıyla eşsiz bir tecrübe sunuyor bizlere. İsterseniz dört arkadaşınızla birlikte aynı anda oynayabilir ve bu keyifli maceraya birlikte dalabilirsiniz. Tabii birbirinize tekme tokat dalıp kahkahalara boğulmaktan vakit bulabilirseniz… Rayman Origins, oynamazsanız çok şey kaçıracağınız ve muhtemelen bir benzerini bir daha asla göremeyeceğiniz o ender yapımlardan.

Dabiiiiii! Dabi-dabi-dabiiiiii!

(Land of Livid Dead)


Bu oyunun sizi kandırmasına izin vermeyin. Ya da durun, siz en iyisi mi verin. Çünkü basit bir savaş oyunu gibi görünen Spec Ops, insan psikolojisiyle en iyi oynayan yapımlardan biri. Kum fırtınalarına yenik düşmüş ve haritalardan tamamen silinmiş Dubai’ye bir kurtarma görevi için gönderilen üç kişilik bir ekibin liderini yönetiyoruz oyunda. Fakat daha ilk bölümden işler karmakarışık bir hal alıyor ve kendimizi kelimenin tam anlamıyla bir şeytan üçgeninin ortasında buluyoruz: siviller, askerler ve CIA… Kime güveneceğimizi bilmeden, sadece hayatta kalabilmek için savaşmaya başlıyor, biraz da buna mecbur bırakılıyoruz ve bu esnada da bizi ciddi anlamda zorlayacak kararlar almamız gerekiyor. İnsan hayatını konu alan kararlar… Hiçbir oyunun beni bu kadar zor kararlar almaya zorladığını hatırlamıyorum açıkçası. Kumlar altında kalmış Dubai konsepti oldukça başarılı bir şekilde aktarılmış oyuna, oynanış dinamikleri, müzikleri ve grafikleri de aynı derecede başarılı. Oyunun şok edici sonu ve sağlam senaryosu da cabası… Uzun lafın kısası; son zamanlarda işin daha çok aksiyon kısmına önem veren Call of Duty’nin bıraktığı ‘savaşın psikolojik yönünü anlatma’ koltuğunu hakkıyla dolduruyor Spec Ops.
- Bunların hepsi senin suçun.



Ne Dephonia ne de Botanicula… Bu yılın en başarılı point-and-click macera oyunu şüpheye yer bırakmayacak şekilde The Book of Unwritten Tales’di benim için. Dört farklı karakteri yönetebildiğimiz yapım, komedi ve mizahın gırla gittiği, meşhur film ve oyunlarla dalga geçip onlara göndermeler yapan ve her iki diyalogdan birine mutlaka güleceğiniz macera oyunlarından. Hele hele rol yapma ve devasa online oyunlarıyla öyle bir dalga geçiyor ki sormayın gitsin. Birer sanat eseri niteliğindeki el çizimi grafikleri, mantıklı bulmacaları ve birbirinden çatlak karakterleriyle sadece bu yılın değil, belki de son yılların en iyi macera oyunu The Book of Unwritten Tales.

Wilbur: Ne yapıyorsunuz?

Büyücü: Buna rol yapma oyunu deniyor. Büyünün ve canavarların
olmadığı, tamamen fantastik bir dünyada geçiyor. Mesela ben bir muhasebeciyim,
arkadaşım da vergi denetmeni.



Dünyanın gelmiş geçmiş en bahtsız polisi, ardında bıraktığı ölü sayısını kabartmak için geri geldi. Geçmiş yıllarda ailesini ve pek çok dostunu kaybeden, intikamlarını almak için elinden geleni ardına koymayan ve kaybedecek bir şeyi kalmayan adamımızın dertleri sona ermiş gibi görünmüyor. İlk iki oyunun o karanlık atmosferi yer yer yerini daha renkli ortamlara bıraksa ve kahramanımızın yüzünü kara sakallar kaplasa da Max, yine bildiğimiz Max. Karamsar, bahtsız, belayı üzerine çeken, çekemezse de arayıp bulan adam… Önceki oyunların mekaniklerine (siper alma sistemi hariç) birebir sadık kalan Max Payne 3 sinematik anlatımı, bitmek bilmeyen aksiyonu ve tabii ki olmazsa olmaz bullet-time efektiyle bu yılın en iyi oyunlarındandı.
- İki tür insan vardır: geleceğini kurmaya çalışanlar ve geçmişini onarmaya çalışanlar.


Tim Schafer… Eğer oynadığınız oyun çok sıra dışı, çok farklı, çok komik ve de çok yaratıcıysa büyük bir ihtimalle bu adamın elinden çıkmıştır (ya da eski ortağı Ron Gilbert’ın…) Monkey Island, Grim Fandango, Costume Quest ve Psychonauts gibi efsane yapımlar hep onun eseridir. Stacking’in de yaratıcılık ve sıra dışılık konusunda öncülerinden aşağı kalır yanı yok. Matruşka bebeklerinin yaşadığı bir evrende geçen oyunda Blackmore ailesinin en küçük ferdi olan Charlie’yi yönetiyoruz. Her anlamda en küçük… Ailenin en genç ferdi olan Charlie aynı zamanda matruşka bebeklerinin de en küçük ebadına tekabül ediyor. Bu sayede kendinden bir boy büyük bebeklerin içine girip onları yönetebiliyor. Her matruşka bebeğinin kendi kişiliği ve kendi özelliği mevcut. Kimi insanları hizaya sokan bir hâkim, kimi onları bir göz kırpışıyla tavlayan bir hatun, kimiyse gaz çıkarma problemi olan bir adam… Oyunda yüzlerce farklı bebek var ve bunlardan bazılarının yeteneklerini bulmacaları çözmek için, bazılarınıysa sadece gülmek için kullanabiliyoruz. Sessiz film tadındaki ara sahneleri, benzersiz oyun mekanikleri ve gülümseten esprileriyle Stacking mutlaka oynanması gereken oyunlardan. Tıpkı Schafer’ın tüm diğer oyunları gibi…
- Ain’t no mess we can’t adress


Önce çizgi-roman, sonra televizyon dizisi, şimdi de bilgisayar oyunu… Yürüyen Ölüler önlenemez bir şekilde hayatımızı işgal etmeye devam ediyor. Sam & Max, Back To The Future ve Wallace & Gromit gibi başarılı yapımlarıyla macera oyunlarına yeniden hayat veren Telltale Games, çizgisini bozarak bu kez daha ciddi bir yapıma el atmasına karşın gerçekten de başarılı bir iş çıkartmış. Beş bölümlük macera boyunca bir taraftan hem kendimizi hem de çevremizdeki insanları hayatta tutmaya çalışırken, bir taraftan da pek çok iç karartıcı karar almamız gerekiyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu asla tam olarak bilemediğimiz, hayatta kalma dürtüsünün ahlaki değerlerlerimizle çekiştiği bir dünya. Çizgi-roman efekti verilmiş görselleri, başarılı seslendirmeleri ve iyi yazılmış senaryosuyla gerçekten de çok iyi bir oyun Walking Dead. Sizce hangisi daha önemli? Her ne pahasına olursa olsun hayatta kalmak mı yoksa sizi insan yapan değerlere sahip çıkmak mı?
Doğru olanı yaptım…


2009 yılında, Blizzard’dan ayrılan bir grup programcı (aslına bakarsanız Diablo 1 ve 2’nin yapımcıları oluyor kendileri) Torchlight adlı bir oyunu sessiz sedasız piyasaya sürmüştü. İlk başta tipik bir Diablo kopyasıymış gibi görülen oyuna önce burunlar özenle kıvrılmış, sonra “Biraz sardı mı ne?” nidaları yükselmiş, ardından da günler, hatta haftalar hunharca harcanmıştı başında. Basit bir Diablo kopyası değildi çünkü, bu ruhu hakkıyla yansıtan çok başarılı bir yapımdı. Aradan geçen üç yılın ardından, tam da uzun zamandır yolu gözlenen Diablo III ile aynı zamanda çıktı piyasaya Torchlight II. Hem de saymakla bitmeyecek yeniliklerle: Genişletilmiş haritalar, yeni sınıflar, geliştirilmiş evcil hayvan sistemi, co-op modu, dinamik harita çizme sistemi, New Game + seçeneğini, yüzlerce yan görev ve tabii ki birbirinden cazip zırh, silah ve nesneler… Yapımcılar, oyuncuların tüm şikâyetlerini dikkate almış ve oyunu bir adım daha öteye taşımış adeta. Torchlight II, hazine toplama açlığınızı bastırmak için kelimenin tam anlamıyla şahane bir yapım.
- Öldün!


Bu Listeye Girmesi Muhtemel Olan Oyunlar

Yazının başında da dediğim gibi, en iyiler listesine sadece oynama fırsatı yakaladığım oyunları alabildim. Ama bu yıl çıkan iki yapım daha vardı ki haklarında bir-iki kelam etmemek çok büyük ayıp olurdu.


Distopik bir dünyada geçen (kabul edin, bu cümleyle yarınızdan çoğunu tavladım) Dishonored, görevleri yerine getirmede bizlere sunduğu serbestlik, başkahramanımızın sahip olduğu enteresan güçler ve içerdiği steampunk öğeleriyle duyurulduğu ilk günden itibaren oyuncuların odak noktası oldu. Oyunun en büyük artısı hiç şüphesiz nasıl istiyorsanız öyle oynamanıza izin vermesi. İster önce yan görevleri bitirin, isterseniz ana görevi tamamladıktan sonra dalın bu alternatif maceralara. İster gizli gizli oynayın, isterseniz de tüm şehri kaosa sürükleyin. Özetle Half-Life 2’nin baş tasarımcısı Viktor Antonov, o büyülü dokunuşuyla bizi bizden almaya devam ediyor…
- What will we do with the drunken whaler?


Tam beş yıl geçmiş suikastçılar tarikatının gizemlerle dolu macerasına katılalı. Neler yaşamadık ki bu zaman zarfında? Altair ile Tapınak Şövalyeleri’ni dize getirdik, Ezio ile ailemizin intikamını aldık, bu esnada da Suikastçılar Tarikatı’nı küllerinden yeniden inşa ettik. Bir taraftan da Desmond vasıtasıyla binlerce yıldır süregelen, sırlarla dolu geçmişin katman katman olmuş perdelerini aralamaya çalıştık. Pek çok cevap aldık, bir o kadar da yeni soru işaretiyle karşılaştık. Oyunun İstanbul’da geçen Revelations ayağından sonra, uzun bir zamanın ardından parmaklarımızın ucunda yeni bir suikastçı var. Amerikan Devrimi sırasında, bir Mohavk Kızılderilisi olan Connor’ı yönetiyoruz bu oyunda. Yeni bir suikastçı, yeni topraklar, yeni senaryo ve tabii ki yeni bir Assassin’s Creed… İnsan başka ne ister ki?
- Benim düşmanım bir inanç, bir ülke değil.


Yılın Hayal Kırıklıkları

Geldik en çetrefilli bölüme… Elinizdeki taş ve sopaları vücudumun bilimum yerlerine şefkatli sözcükleriniz eşliğinde fırlatmadan önce burada yazacağım satırları eski bir oyuncunun serzenişleri olarak görmenizi rica edeceğim. Adını anacağım oyunlara kötü demiyorum kesinlikle, eğer oynarken keyif aldıysanız ne mutlu size. Ama bu bende büyük bir hayal kırıklığına neden oldukları gerçeğini değiştirmiyor maalesef…


12 yıl… Yolunu tam on iki yıl gözlediğimiz oyun. Neredeyse Duke Nukem Forever gibi bir sanal âlem efsanesi olacağından korktuk hatta. Ha çıktı ha çıkıyor derken beklemekten telef olduk, hızımızı alamadık Tristam topraklarını arşınladık bir kez daha, bıkmadan usanmadan. Ama karşıma bu şekilde çıkacağını bilseydim bir o kadar daha beklerdim büyük ihtimalle. Neresinden başlasam? Otomatik olarak dağıtılan beceri puanlarından mı yoksa yerinde yeller esen yetenek ağacından mı? Ya da pastel renklere bulanmış, WoW tarzı parlak grafiklerden mi bahsetsem? Hani o ilk iki oyunun atmosferini yaşatmaktan uzak olan görsellerden? Belki de Identify ve Town Portal büyülerinin kaldırılıp aktif bir yetenek haline getirilmesinden ve oyunun basite indirgenmesinden bahsetmeliyim? Peki internet bağlantısı zorunluluğu? Haydi ama Blizzard, bu devasa bir online oyun değil, WoW hiç değil! Hemen hemen her nesnenin envanter ekranımızda aynı alanı kaplamasına ne demeli? Peki ya Diablo’yu Diablo yapan eşya sisteminin yeni haline ne buyrulur? İyi bir kılıç mı istiyorsunuz? Açık arttırma evine gidin! Ya da sağlam bir zırhtır belki de ihtiyacınız olan? Açık arttırma evine gidin! Olmadı Blizzard, olmadı. Sizi bilmem ama benim senelerdir yolunu gözlediğim Diablo bu değildi.

- Işıldayan cennetine son kez bak Imperius, çünkü çok yakında geriye

benim kahkahalarımdan başka bir şey kalmayacak.


Bioware her zaman için bizi şaşırtmayı beceren bir firma olmuştur. Ne yazık ki son zamanlarda bu meziyetlerini yanlış alanlarda sergiliyorlar. Çünkü tam da “Bundan daha kötüsünü yapamazlar,” derken yine şaşırtmayı başarıyorlar bizi maalesef. Dragon Age 2 felaketinden sonra gözlerimizi ürkekçe Mass Effect’e dikmiş ve Bioware’in bu oyunu batırmaması için sessizce dualar etmiştik. Ama görünen köy kılavuz istemez; beş yıldır devam eden macerayı tamamlayan halka olan Mass Effect 3, serinin hayranları için tam bir hayal kırıklığıydı. İki oyun boyunca ne yaparsanız yapın, kime güvenirseniz güvenin oyunun sonunda aynı noktaya geliyorsunuz. Ve aldığınız karar "sadece" oyunun son videosundaki patlamanın "rengini" değiştiriyor. Hepsi bu… O videonun bir müzik klibinden aşırma olduğunu, hatta oyun içindeki karakterlerden birinin (Tali) yüzünün bile internetteki bir fotoğraftan modellendiğini söylemem gerek. Nötr konuşma seçeneği oyunda yok. Hatta üç oyun boyunca yaptığınız seçimlerin, aldığınız kararların, izlediğiniz yolun (Paragon/Renegade) ve kurduğunuz ittifakların – kısacası harcadığınız onlarca saatin – oyunun sonuna etkisi neredeyse sıfır. Mass Effect 3, kesinlikle bu yılın en büyük hayal kırıklıklarından biriydi.
Illusive Man: Sana yardım etmeyi bıraktım.
Shepard: Ne zaman başlamıştın ki?

Not. Bu inceleme ilk olarak Beşinci Yıl Şenlikleri kapsamında Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanmıştır.

0 comments:

ShareThis