20 Mart 2009 Cuma

Zorlu Görev

Metro istasyonundaydım. Hava tahminimden daha da soğuktu. Titreyerek üzerimdeki paltoya sıkıca sarındım ve kafamı kaldırıp metronun geliş süresini gösteren tabelaya baktım. 9 dakika… Gözlerim yavaşça tabeladan ayrılıp metronun geleceği istikamete doğru kaydı. Gördüğüm manzara karşısında bir an için afalladım. O yönde hava güneşliydi ve yolun iki yanındaki çimenler yemyeşil görünüyor, üzerlerindeki çiğ taneleri ışıl ışıl parıldıyordu. Uzaklardaki dağların zirvelerinde ise kar vardı. Gerçekten de şehrin göbeğinde görmeyi beklemediğim, nefes kesici bir manzaraydı. Bir an için hafiflediğimi hissettim ve umutla başımı gideceğim yöne çevirdim. Umutlarımı boşa çıkarmak istercesine kapkaranlıktı gideceğim yön… Kara bulutlar hızla o yönde toplanıyordu. Bir anlığına bir umutsuzluk kapladı içimi… fakat yılmadım, kararlılıkla kaşlarımı çattım ve toplanan bulutlara meydan okurcasına baktım. Bugün çok önemli ve zorlu bir görevim vardı ve hiç bir şeyin bana engel olmasına müsaade etmeyecektim. Bunu ne pahasına olursa olsun başarmalıydım. Elektrik idaresine gidip aboneliğimi iptal ettirecektim.


Kafamda uçuşan düşünceleri boşalttım ve kendimi görevime konsantre olmaya zorladım. Az sonra bir devlet dairesine girecektim ve kafa olarak buna hazır olmam gerekiyordu. Birdenbire gözümün önüne sonsuza kadar uzayan bir merdivenin hayali geldi. Ben de oradaydım işte. Yorgunluktan tükenmiş, sürünerek çıkmaya çalışıyordum basamakları… Kafamı silkeleyip bu kâbusumsu görüntüyü gözümün önünden uzaklaştırmaya çalıştım. O anda metronun geldiğini belirten tiz ses duyuldu. Kafamı meşgul edecek bir şeyler bulduğuma şükrederek hızla metroya bindim.


Kısa bir yolculuğun ardından ineceğim durağa vardım. Yavaş ama kararlı adımlarla tünelden çıkan merdivenlere yöneldim. Konsantrasyondan yüzüm kasılmıştı. Kaşlarım çatık ve son derece ciddi bir surat ifadesiyle son basamağı da tırmandım. Ve tam o anda pat! diye kafama hızla bir dolu tanesi indi. Şaşkınlıkla kafamı kaldırıp gözlerimi kırpıştırarak gökyüzüne baktım. Pıt! Bir tane de alnıma… İşte bunu beklemiyordum. Kendimi yağmura hatta şiddetli rüzgara bile hazırlamıştım ama buna asla… İzmir’in ortasında dolu yağmuruna tutulmak çölde kutup ayısına rast gelmekten bile düşük bir ihtimaldi. Ama başıma gelen tam olarak buydu işte. Gerçekten de bu kadar bahtsız olabilir miydi bir insan? Bana bakarak kıs kıs gülen, kol kola girmiş bir bedevi ve kutup ayısının görüntüsü geldi bu kez de gözümün önüne. Yüzüme pıtır pıtır inmeye başlayan dolu taneleri bu görüntüyü dağıttı. Yağış hızını gittikçe arttırıyordu. Şanssızlığıma inanamayarak inlercesine “Allah’ım…” dedim gökyüzüne bakar vaziyette. “Yürü!” diye bir ses geldi ansızın. “Allah’ım?” dedim bir kez daha bu kez sorarcasına bakışlarla gökyüzüne… “Yürüsene kardeşim!” diye geldi ses, bu kez tam arkamdan. Sıçrarcasına arkama döndüm. Sinirli bakışlarıyla bir adam yanımdan hışımla geçip dolu yağmurunun içerisinde kayboldu. Aval aval gökyüzüne bakarken metronun çıkışını tıkamıştım. Dolu taneleri daha da şiddetli inmeye başladı. Harekete geçme vakti gelmişti de geçiyordu bile…


Hızlı adımlarla fırtınanın içerisine daldım. Ama ne kadar hızlı olursam olayım, ne kadar köşe bucak saklanırsam saklanayım takır takır kafama inen tanelerden kurtulamıyordum. Birkaç dakika içerisinde sırılsıklam olmuştum bile… Kafamda davul çalan buz tanelerinin akortsuz temposu eşliğinde bir süre koşturduktan sonra kendimi Elektrik Dairesinin kapısından içeri atıverdim. Saçlarımdaki buzları temizledim ve kafamı kaldırıp etrafa baktım. Gördüklerim karşısında bugün üçüncü kez şaşkına döndüm. Binanın içi yoğun bir sis ile kaplıydı. Göz gözü görmüyordu. Sonra görmeyen gözlerin aslında benimkiler olduğunu fark ettim. İçerisi sisle falan kaplı değildi, gözlüklerim buğulanmıştı o kadar… Kendi aptallığıma gülerek gözlüklerimi iç ceplerimden birine yerleştirdim ve üzerimden sular damlaya damlaya danışmaya yaklaştım. Danışmadaki memur çok önemli bir şeylerle uğraşıyor gibi görünüyordu. Yakından baktım. Adam büyük bir ciddiyetle spor sayfasını okuyordu. “İşte başlıyoruz” diye geçirdim içinden. Derin bir nefes aldım ve gülümseyerek, kibarca konuşmaya başladım. “Merhaba, kolay gelsin. Ben aboneliğimi iptal ettire…” Daha sözümü tamamlayamadan danışman, yoğun bir doğulu aksanıyla “İkinci kat, 203 numara” diye lafımı kesiverdi. Bir saniyeliğine yarı açık bir ağızla memura bakakaldım. Sonra kendimi toparlayarak “şey… teşekkürler” diyebildim. Ama memur çoktan gazetesini okumaya geri dönmüştü ve beni umursamadı bile. Kendi kendime söylenerek merdivenleri tırmanmaya başladım. Merdivenler gerçekten de hayal ettiğim kadar kötü görünüyordu. Neyse ki gideceğim yer ikinci kattaydı. İlk katı hızla tırmandım. O da ne? İkinci katın kapısının olması gereken yerde bir duvar vardı. “Hmm… herhalde dubleks binalardan biri” dedim kendi kendine. Bir kat daha tırmanmaya başladım. Ama merdivenler çok dikti. Üstelik metrodan buraya gelinceye kadar da koşmuştum. Kısa sürede nefes nefese kaldım. Zar zor ikinci kata ulaştım. Daha doğrusu üçüncü kat olan ikinci kata. Ama aslında varamamıştım. Karşımda kapı yerine yine bir duvar dikiliyordu. “Tripleeeks?”


Aslında dördüncü kat olan ikinci kata vardım nihayet. Üzerinde dalga geçercesine, büyük mavi harflerle “İkinci Kat” yazan tabelanın yanından geçtim. Nefes nefese kalmıştım ve terlemiştim. Soğuk yağmur damlaları ise ironik bir biçimde hala üzerimden damlıyordu. İçeri girince herkes başını dönüp garip garip bana bakmaya başladı. Benden başka hiç kimse ıslak değildi. Köşede oturan yaşlı bir amca bastonuna iki eliyle yaslanmış bir halde beni süzüyordu. “Galiba yağmur yağıyor” diye zekice bir yorumda bulundu. Gülsem mi ağlasam mı bilemez bir vaziyette ilerledim ve koridorun sonundaki danışma masasına geldim. Masanın arkasında duran bir memur, gözlüklerinin üzerinden bana baktı. “Merhaba, ben aboneliğimi iptal ettire…” sözüm bir kez daha kesildi. Memur “Yok, kalmadı” diyerek arkasındaki odaya girdi ve kapıyı çarparak kapadı. Aklımdan geçen naçizane kelimelerin ağzımdan kaçmasına zar zor engel olarak geldiğim yönden geri döndüm. Az önceki ihtiyarın kıkırdayarak halime güldüğünü gördüm. Kendisine baktığımı farkeden yaşlı kişi hemen uyuma numarası yapmaya başladı. Bakışlarımı ihtiyardan ayırdım ve biraz ötede sıra bekleyen başka bir adam çarptı gözüme, elinde de bir sıra numarası vardı. “Merhaba” dedim “sıra numarasını nereden alıyoruz acaba?” Adam da “Merhaba” diyerek hemen karşısındaki kapıyı işaret etti. Kapıdan içeri adımımı atınca asıl bekleyenlerin burada olduğunu anladım. İçerisi bayağı kalabalıktı. Hemen kapının yanında bir numaratör cihazı duruyordu. Ürkek bir şekilde düğmeye bastım ve 666 olmaması için dua ettim. 272… Derin bir oh! çektim ve göstergeye baktım. 247 sayısı canlı bir kırmızı ile parlıyordu. Fazla beklemem gerekmeyecekti anlaşılan. Her şey olumsuz gidecek değildi ya canım. Neşem tekrar yerine geldi ve etrafı incelemeye başladım. Tam yanımda bir duyuru panosu vardı. Üzerindeki yazıyı okumamam gerektiğini hissettim birdenbire. Gülümseyerek karşıya bakmayı sürdürdüm ve yazıyı görmezden gelmeye çalıştım. Ama kafam yavaş yavaş ilana doğru dönmeye başladı. İşte şimdi ona bakıyordum. Okudukça yüzümdeki gülümseme silinmeye başladı.


-Teminat bedeli ödenmeden abone iptalleri yapılmamaktadır –


Bu lanet olası teminat bedeli de ne oluyordu? Kaç paraydı? Nereye ödenecekti? Bu soruların hiçbirinin yanıtı orada yazmıyordu. Aslına bakarsanız başka hiç bir şey de yazmıyordu. Sadece bu… Panonun arkasına bakmak gibi salakça bir fikir geçti birden aklımdan. Sonra bugün yeterince rezil olduğuma karar vererek girdiğim kapıdan dışarı çıktım. Biraz önceki bey pekala bana yardımcı olabilirdi. Ama adam bıraktığım yerde değildi. Bezginlikle bir nefes koyuverdim. Bu, ihtiyarın çok hoşuna gitmiş olacaktı ki tekrar kıkırdamaya başladı. Adam, başını önüne düşürerek tekrar uyur numarasına geçti. Ama kıkırdamaları hala duyuluyordu. Yaşlı adama öfkeyle baktım. Danışmanın yerinde yeller esiyordu ve ihtiyar bunaktan yardım isteyecek değildim. Ümitle sağa sola bakındım. Üzerinde -Halkla İlişkiler- yazan bir kapı ilişti gözüme. “Halka İlişkiler memurları her zaman yardım severdir, onlar bana yardımcı olur eminim” diyerek kapıya yaklaştım. Kapı kapalıydı. Kapıyı tıklattım ve kapı koluna asıldım. Bu Halka İlişkiler memuru oldukça utangaçtı herhalde. Çünkü kapısı kilitliydi. Durdum ve dinledim. İçeriden karşılıklı dedikodu yapan iki bayanın sesleri geliyordu. Sinirlerim iyice gerilmişti. O anda üzerimdeki sular buharlaşmaya başlasaydı buna hiç şaşırmayacaktım. Tam o sırada arka taraftan bir kapı sesi geldi ve danışma masasına bir memurun yerleşmekte olduğunu gördüm. Hızla o tarafa yöneldim. Memur kendisine yaklaşan birini gördüğüne hiç de memnun olmamış bir şekilde beklemeye başladı.


Masaya varır varmaz “Merhaba, ben aboneliğimi iptal ettirecektim” diyerek balıklama konuya daldım. Memur bezgin bir ifadeyle iç geçirdi ve masanın üzerindeki kağıtlardan birini bana doğru uzattı ve “Bunu dolduracaksın” dedi.

“Teminat bedeli nedir?” diye sordum formu alırken.

“80 ila 90 TL arası bir bedel.” diye cevapladı memur, esneyerek.

Harika… cebinde sadece 5 TL olan birine verilebilecek en kötü haber bu olsa gerekti. Hemen bir yerlerden para çekmem gerekiyordu. Homurdanarak çıkışa doğru yöneldim. Bu bütün o merdivenleri tekrar ineceğim anlamına geliyordu. Yanından geçerken ihtiyarın hala kıkırdadığını duydum. Sinirli adımlarla dört kat aşağıya indim ve dışarı çıktım. İyi haber yağış durmuştu. Kötü haber ise sokakta sırılsıklam dolaşan tek kişi bendim. Üstelik insanın içine işleyen bir rüzgar esiyordu. Bugünü sağ salim atlatabilecek miydim acaba? Caddenin önce üst tarafına sonra da alt tarafına göz gezdirdim. Bir sürü banka tabelası görünüyordu ama Güvence Bankası’nın yeşil logosu görünürlerde yoktu. Az ilerde yeşil bir tabela gözüme çarpar gibi oldu. Hızlı adımlarla oraya doğru yöneldim fakat tabelaya birkaç adım kala hüsranla bunun bir banka ama farklı bir banka olduğunu gördüm. En iyisi güvenlik görevlisine sormaktı. Kapıyı araladım ve güveliğe yöneldim. Aradığım bankanın yerini sordum. Adam kabaca “Yok, bilmiyorum.” dedi ve sırtını dönüp uzaklaştı. En azından ‘yok, kalmadı’ dememişti. Telaşla tekrar sokağa çıktım. Birkaç kişiye sordum ama bilen ya yoktu ya da çok uzaktaki bir yeri tarif ediyordu. Tam iyice umutsuzluğa kapıldığım anda aradığımı gördüm. Meşhur dört yapraklı yonca logosu uzaktan göz kırpıyordu bana. Sevinçle o yöne doğru koştum ve ne olur ne olmaz diyerek 200 TL çektim hesabımdan. Ardından bir koşu tutturdum Elektrik İdaresine doğru.


Yine merdivenler… Bu kez daha da dik görünmüşlerdi gözüme. Kan ter içinde tırmandım basamakları. İkinci kat tabelasına bakarak yüksek sesle homurdandım ve telaşla göstergeye baktım. 257… Daha 15 kişi vardı önümde. Ne kadar yavaş çalışıyordu burası böyle? Danışmaya doğru ilerledim. Memur, beni tekrar gördüğüne hiç de memnun olmadığını her hareketi ile belli ederek baktı yüzüme. “Formu doldurdum” dedim nefes nefese ve kağıtlarımı memura doğru uzattım. Adam kağıtları biraz inceledikten sonra “Bu eksik, sayaç numarası lazım. Hem faturanın bakiyesi varsa onu da ödemen lazım” dedi. “Ama… ama bunları daha önce söylememiştiniz?” diye kekeledim. Memur ise pişkin pişkin “Şimdi söyledim işte” diyerek kağıtları geri uzattı ve arkasına yaslandı. Beynimdeki haykırışları bastırarak sinirle kağıtları geri aldım. İhtiyar bunağın güldüğünü görmek için arkama döndüm ama adam orada değildi. İşini bitirip gitmiş olmalıydı. Onun boş bıraktığı sandalyeye oturup cep telefonuma sarıldım. Az sonra sayaç numarası elimdeydi. Geçmiş dönem borcunu öğrendiğimde ise ufak çaplı bir şok geçirdim. 188 TL… Bu ,o kadar yolu tekrar gidip para çekeceğim, o merdivenleri tekrar inip çıkacağım anlamına geliyordu. Kulaklarıma yaşlı kişinin kıkırdaması gelir gibi oldu ama adam ortalıkta yoktu. Galiba kafayı yiyiyordum. Hışımla kalktım ve tekrar danışmaya ilerledim. Yüzümde beni sempatik gösterdiğini düşündüğüm ama muhtemelen delice görünmeme neden olan bir sırıtışla kağıtları tekrar memura uzattım. Beynimin bir yarısı o kağıtlarla memurun bilumum yerleri arasında yapılabilecek çeşitli fantezileri kafamda kurarken diğer yarısı da yeni bir aksilik çıkmaması için dua ediyordu. Adam, bir eksik bulamayınca “Tamam, arşivden dosyanızı alabilirsiniz” dedi. “Ne dosyası?” diye ağzımdan çıkıverdi soru kendiliğinden… Memur ise sadece arşivin yerini eli ile göstermekle yetindi.


Neyse ki arşivdeki görevli hayret derecede yardımsever çıkmıştı. Teminat bedeli ödenmeden abone iptalleri yapılmamaktadır yazısının manası o değildi. Orada söylenmek istenen aslında şuydu. ‘Aboneliğiniz iptal edildikten sonra gelip daha önceden ödediğiniz depozitonuzu geri almazsanız elektriğiniz kesilmeyecektir.’ “Bu kadar basit, iyi günler” demişti dosyayı uzatırken. Dumurlardan dumur beğenerek dosyayı aldım ve neyin bu kadar basit olduğunu anlamaya çalıştım. Bir ilan nasıl bu kadar yanlış ifade edilebilirdi? Bu dosyayı almam gerektiği hiçbir yerde nasıl yazmazdı? Ve asıl soru buraya kadar idare etmeyi nasıl başarmıştım? Ardından anlamamanın daha iyi olduğuna karar verdim ve vazgeçtim.


Öğle tatili hızla yaklaşıyordu ve hala beklemem gereken 10 kişi vardı. Devlet daireleri kendilerini iyice aşmıştı anlaşılan… Öğle tatiline 10 dakika… 5 dakika… 2 dakika…Bana sadece bir kişi kalmıştı ama ben ne olacağını gayet iyi biliyordum. Tam sıra bana geldiği anda öğle yemeğine çıkacaklardı. Böyle bir güne bu yakışırdı.


Ding!


Benim sıram gelmişti! Bu gerçek miydi? Hayal görüyor olmalıydım. İnanmayan bir ifade ile banka yanaştım, kağıtlarımı uzattım. Görevli evraklarımı kontrol etti, her şey tamamdı. Fatura bedelini ödemem gerekiyordu, çektiğim parayı kendisine uzattım. “İyi ki fazla çekmişim” dedim kendi kendime. Adam, bir iki incelemeden sonra kaşeyi bastı ve kağıtlarımı geri verdi. Hepsi bu kadardı, bitmişti. Büyük bir rahatlama ile kalktım sandalyemden. Yavaş yavaş indim çıkışa doğru giden merdivenlerden. Eh.. her şeye rağmen başarmıştım işte. Sonunda bitmişti. Gülümseyerek binadan dışarı adımımı attım. İşte o an yağmurun tekrar başladığı andı…

Karikatür by Erdil Yaşaroğlu @ Penguen

4 comments:

Adsız dedi ki...

abi senin kitabın var mı,alalım

mit dedi ki...

Hayır, yok. Belki bir gün...

ebru - kitap dükkanı dedi ki...

çok zor birgün geçirmişsiniz, umarım bir daha başınıza gelmez böyle sıkıntılı bir gün. yaşadığınız olayı o kadar güzel, akıcı ve esprili yazmışsınız ki,biraz haince gelecek ama, gülümseyerek okudum:) yaşlı amcayla hiçbir akrabalığım yoktur, belirtmeden geçmeyeyim.

herşey bir yana hikayeleriniz çok güzel. bir kaç tanesini okuyabildim sadece. cesur şövalye ve yorgun savaşçı kategorilerine ayrı bir zaman ayırarak sakin bir kafayla okumak istiyorum. birbiriyle bağlantılı hikayelermiş gibi geldi bana. birkaç yorum da gözüme çarptı. bence de gerçekten bir kitap denemesi yapmalısınız.

mit dedi ki...

Sormayın, gerçekten de yıpratıcı bir gündü. Ama günün sonuna doğru bunları yazıya dökme fikri kafamda canlandıkça gün biraz daha çekilir oldu.

Bilmem inanır mısınız ama bu olaydan 1 ay kadar sonra tekrar aynı yere gidip aynı işkenceyi bir kez daha çektim. Üstelik bu kez sıram geldiğinde öğle tatiline girdiler. Hani bunları yazmamış olsam o günden de apayrı bir öykü çıkarabilirdim :)

Cesur Şövalye ve Yorgun Savaşçı'nın yolları bazı hikayelerimde kesişşe de aslında birbirinden alakasız karakterler. İkisi de bana takılmış birer lakap aslında. Onları hikaye kahramanına çeviren ise benim karışık hayalgücüm.

Beğenmenize ve okumaya değer bulmanıza çok sevindim. Güzel yorumunuz için ayıca teşekkürler...

Kitap denemesi için ise aynı yorumu kullanacağım. belki birgün...