22 Ekim 2009 Perşembe

Hayati Dünya'dan bir misafir (Bölüm 1)

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.


Güneşli bir öğle vaktiydi. Küçük kasabada herkes günlük telaşları içerisinde sağa sola koşturuyor, caddeden tek tük de olsa bir araba geçiyordu. Genç bir delikanlı, erkek kardeşinin koluna sıkıca asılmış, onu kitapçı dükkânının vitrinin önünden ayırmaya çalışıyordu. Küçük kardeşi ise inatla durduğu noktadan ayrılmıyor ve bir parmağını vitrine sallayıp duruyordu.
“Yürü artık! Bütün gün seninle uğraşamam bacaksız!” diye bağırdı delikanlı.
“Ama… Ama baksana! En sevdiğim serinin yeni bir romanı çıkmış, görmüyor musun?”
“Görüyorum. Ne olmuş yani?” dedi delikanlı ters ters.
“Ne mi olmuş? Hep böyle aksi olmak zorunda mısın? En sevdiğim şeyin kitap okumak olduğunu biliyorsun. Haydi, gidip fiyatını soralım. Lütfen!”
Delikanlı hayır bile diyemeden küçük kardeşi kendini onun elinden kurtarıp dükkânın kapısından içeri atılmıştı bile. O da kardeşini yakalamaya çalışırken kendini birden bire dükkâna girmiş buluverdi. Şaşkın şaşkın etrafına bakınırken, kardeşinin almak için yanıp tutuştuğu kitabın kartondan görseliyle burun buruna geldi. Üzerinde birbirinden kılıksız üç tip ve arkalarında şu ejderha denilen saçmalık vardı görselin üzerinde. Büyük harflerle de şöyle yazıyordu; Cüce Derinlikleri Ejderhaları.
“Cüce derinlikleriymiş… Hıh!” dedi burnundan soluyarak. “Bir çocuk kitabı ne kadar derin olabilirse bu kitabın da o kadar derin olduğuna kalıbımı basarım.” diye ekledi ardından ve hızla raflar arasında dolaşarak küçük kardeşini aramaya başladı. Dükkân, dışarıdan göründüğünden daha büyük ve kalabalıktı. Az sonra kardeşinin açık sarı saçlarını raflar arasında görür gibi oldu ve o tarafa yöneldi. Onu reyon görevlilerinden biriyle konuşurken buldu. Elinde de şu saçma sapan kitap vardı. Anlaşılan aradığını bulmuştu. Delikanlı memnuniyetsizlikle yüzünü buruşturdu. Hâlbuki kardeşine, o kitabı bulamadan önce ulaşmayı istiyordu. Şimdi işler biraz daha zor olacaktı. Yoksa tam tersi miydi? Ufaklığın yüzünde düşünceli ve sıkkın bir tavır vardı sanki. Delikanlının kendisine yaklaştığını gören küçük çocuğun yüzünde hem bir telaş hem de umut parıltısı geçti.
“Bakıyorum da kitabını bulmuşsun.” dedi delikanlı sahte bir gülümsemeyle reyon görevlisini selamlayarak.
“Kardeşiniz gerçekten de çok zevkli. Bu yaşta kitap okumayı sevmesi ne kadar da güzel, değil mi?” dedi görevli neşeyle.
“Evet, ne demezsiniz… Bu hevesi beni öldürüyor” dedi delikanlı, bir taraftan da sözlerindeki gerçek payını düşünüp gülümseyerek. Şu reyon görevlisi bir an önce basıp gitseydi ya! Küçük kardeş, görevlinin varlığından destek almış olacaktı ki “Satın alabilir miyim? Param var! Sadece birazı eksik... Üzerini sen tamamlayabilir misin? Önümüzdeki hafta geri öderim, söz.” diyerek araya girdi.
Reyon görevlisi merakla bir ağabeye bir de kardeşine baktı. Delikanlı “O ne biçim söz öyle? Geri ödemek falan… Ver bakayım şu kitabı, parayı da alayım. Haydi, kasaya…” dedi sahte bir gülümseme ile. Reyon görevlisi memnun bir halde “Yine bekleriz.” diyerek başka müşterilere doğru yöneldi. O arkasını döner dönmez delikanlının yüzündeki gülümseme kayboldu ve parayı cebine atıp elindeki kitabı raflardan birine dikkatsizce tıkıştırıverdi.
“Hey! Ne yapıyorsun? Dikkat et, kapağını buruşturdun! Onu satın alacağımızı sanıyordum.” diye itiraza başladı küçük kardeş.
“Kes sesini, yoksa senin de bir yerlerini buruştururum anladın mı?” dedi delikanlı ve kardeşinin kolunu sertçe geriye bükerek çocuğun acıyla inlemesine sebep oldu. “O içi boş paçavralara harcayacak param yok benim. Senin de öyle!” diye söylenmeye devam etti. Kardeşini ite kaka kitap dükkânından çıkarttı ve sırtından ittirip bir duvara yasladı. “Bir daha bu tür saçmalıklara para harcadığını görürsem bacaklarını kırarım, beni duyuyor musun?” dedi tehditkâr bir tavırla.
“Benim paramla ne aldığım sadece beni ilgilendirir.” dedi küçük kardeş, cesaret edebildiği kadar yüksek sesle.
“Ah, evet. Senin paran… Benden para da saklamaya başladın demek. Bu parayı nereden buldun? Yoksa çaldın mı küçük hergele?”
“Hayır! Babamın bana verdiği harçlıklardan biriktirdim o parayı. Paramı geri ver!”
Delikanlı buna bir kahkaha ile cevap verdi. “O parayı unutsan iyi olur ufaklık. O artık benim param. İçin rahat olsun, kitaplardan daha faydalı şeylere harcayacağımdan emin olabilirsin.” dedi alaycı bir şekilde.
Küçük kardeş bir itiraz çığlığı eşliğinde sertçe ağabeyinin ayağına bastı ve kendisini kavrayan tutuştan kurtulup birkaç adım öteye koştu. Sonra geriye dönüp yaşlı gözlerle “Sen bir pisliksin! Keşke annemiz yerine sen ölseydin! Böylesi çok daha âdil olurdu!” diye bağırdı. Ardından da koşarak uzaklaştı.

Genç delikanlı acı ile ayağını ovuştururken kardeşinin koşarak uzaklaşmasını izledi. Bir an için peşinden gidip ona dersini vermek istedi ama etrafına toplanan meraklı kalabalığı görüp bundan vazgeçti. Nasıl olsa akşam evde karşılaşacaklardı. O zaman kozlarını rahatça paylaşabilirlerdi. Doğrulup deri ceketinin yakalarını düzeltti ve kardeşinin gittiği istikametin tersine dönüp yürüyerek uzaklaşmaya başladı. Kısa süre içinde ayağındaki sancı azalmıştı ve keyfi biraz yerine gelir gibi olmuştu. Aklına cebindeki para geldi ve onu nereye harcayabileceğini düşünmeye başladı. Bir paket sigara alırdı belki. Ya da alkol mü alsaydı acaba? Düşünceleri ister istemez tekrar kardeşine ve onun sarf ettiği son cümlelere döndü. “Annemiz yerine sen ölseydin keşke.” demişti. Bu ne cüret? Sanki kendisi her gün bunu istemezmiş gibi? O acı günün üzerinden neredeyse iki yıl geçmişti ama hâlâ ne kardeşler ne de babaları onun yokluğuna alışamamışlardı. Delikanlı, annesini çok net hatırlıyordu. Evlerinin arka bahçesinde oturur ve bütün gün kitap okurdu. Bu onun en büyük zevklerinden biriydi. Kardeşi de bu gereksiz huyu annelerinden almıştı zaten. Annesi özellikle de Harry Potter serisine hayrandı ve bu hayranlığı onun sonuna sebep olmuştu. Çevre civarlardaki bir şatoya turistik bir gezi düzenlendiğini duyunca nasıl da heyecanlanmıştı? “Bu…” demişti “kitaplardaki atmosferi daha iyi soluyabilmem için inanılmaz bir fırsat! Mutlaka katılmalıyım!” Orada soluyacağı havanın son nefesi olduğunu bilemezdi elbette. Hiç kimse bilemezdi. Anlatılanlara göre şatonun arka bahçesinin baktığı uçuruma gereğinden fazla yaklaşmış ve kimse yardımına koşamadan aşağı yuvarlanıp korkunç bir şekilde can vermişti. “Uçan süpürgesiyle bir cadı gelip seni kurtarsaydı ya!” diye homurdandı delikanlı. Gözündeki yaşları elinin tersiyle silerek kimsenin ağladığını görmemesi için dua etti. Ona göre, eğer o abuk sabuk kitapları okumasaydı annesi hâlâ hayatta olacaktı. Eğer o kitapları okumak yerine kendileriyle biraz daha fazla vakit geçirse şimdi daha güzel anıları olacaktı. Oysa şu anda annesini düşündüğünde tek hatırladığı arka bahçede o lanet kitapları okuduğu anki görüntüsünden ibaretti. Sinirle yerdeki bir konserve kutusuna tekme attı ve bayırdan aşağı yuvarlanmasını izledi. Bir saniye… Bayır mı? “Ah, lanet olsun! Buraya da ne zaman çıktım ben böyle?” diye söylenerek üzerinde bulunduğu yeşil tepelere baktı. Kasabayı çevreleyen ormanlık arazinin hemen dibindeydi. Dalgınlıkla yürürken buralara kadar gelmişti anlaşılan. Bezginlikle bir homurtu koyuverdi ve geri dönüş yoluna doğru döndü. Tam o esnada arkasından birinin seslendiğini duydu.


“Bayım! Şey… Affedersiniz. Kurbağamı gördünüz mü? Onu kaybettim de…” dedi yuvarlak hatlara sahip bir çocuk.
“Kurbağan mı? Hayır görmedim. Şanslısın çünkü görseydim onu ezerdim! Şimdi kaybol!” diyerek onu tersledi delikanlı. Şişman çocuk gitmedi, aksine ters ters kendisine bakmaya başladı. Tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken ormanın kıyısında sarışın bir kız belirdi ve hülyalı bir sesle “Neville! Kurbağanı buldum, gel haydi.” diye seslendi. Kurbağasının bulunduğunu duyan Neville tüm öfkesini unutarak arkasını döndü ve “Trevor, seni ihtiyar yaramaz. Nerelerdeydin sen ha?” diyerek o tarafa yöneldi. “Teşekkürler Luna.”
“Bir şey değil. Trevor’ı yakınında tutsan iyi olur. Bu civarlarda bol miktarda Zar Kanatlı Bızbız bulunur ve en sevdikleri yiyecek kurbağadır.” dedi Luna, kulağına taktığı bir turpla dalgın dalgın oynarken.
“Zar kanatlı ne?” diye sordu Neville, ikisi birlikte ormanın derinliklerine doğru kaybolurken.

Delikanlı bir müddet ikilinin ardından bakakaldı. “Neydi şimdi bu? Sirkten kaçmış iki kaçık mı?” dedi kendi kendine gülerek. Tam arkasını dönmüş gidecekti ki kendisi de yaptığına şaşırarak ormana doğru ilerlemeye başladı. İkilinin az önce kaybolduğu yere geldi ve dikkatle ormana daldı. Birdenbire kendisini gizli bir patika üzerinde buluverdi. “Bak sen şu işe…” diye mırıldandı ve ihtiyatla patikayı takip etti. Kısa bir yürüyüş mesafesin ardından kendini bir açıklıkta buldu. Açıklığın tam ortasında ise az önce gördüğü iki garip çocuğun da aralarında bulunduğu kızlı erkekli bir grup duruyordu. Grup, küçük bir çember oluşturmuş ve hep birlikte eski bir saç fırçasına dokunuyorlardı.
“Siz ne halt karıştırıyorsunuz orada öyle?” diye sordu delikanlı. Grubu oluşturanlar telaşla yerlerinde zıplayıverdiler. Gelenin kim olduğunu anlamak için hep birlikte delikanlıdan tarafa döndüler. Onu görür görmez Neville, “Ah! Şu Muggle!” diye homurdandı.
“Mug-Ne?” diye sordu delikanlı patavatsızca gruba yaklaşarak.
“Merlin’in Sakalı! Neville, Luna… Kimsenin dikkatini çekmememiz gerekiyordu!” diye söylendi çocuklardan biri.
“Kimin sakalı?” diye sordu kafası iyice karışan delikanlı.
“Özür dilerim Seamus. Hepsi Trevor’ın kabahati. Sürekli benden kaçıyor.” diye mırıldandı Neville. Trevor itiraz edercesine vırakladı.
“Nesiniz siz ha? Komedyen falan mı? Hem o saç fırçasıyla ne işler karıştırıyorsunuz söyleyin bakayım!” diyen delikanlı ileri atıldı ve fırçayı kapmaya çalıştı. Çocuklar hızla fırçayı onun kavrayışının erişemeyeceği bir yere çekerek gerilediler.
“Zamanımız yok, vakit gelmek üzere! Sersemletin şunu gitsin!” dedi kızlardan biri.
“Çocuklar…” dedi Seamus telaşlı bir sesle ve elinde parlamaya başlayan fırçayı işaret ederek. Çocuklar hep birden ileri atılıp fırçaya işaret parmaklarıyla dokundular. Delikanlı bu oyuna daha fazla katlanamayacağına karar vererek bir adım daha attı ve fırçayı almak üzere elini uzattı. Fırçaya dokundu… Ve işte ne olduysa o anda oldu. Ayakları birden yerden kesildi. Sanki midesinin gerisinden bir kanca onu tutmuş da aniden ve hızla onu ileri çekiyormuş gibiydi. Bir renk cümbüşü ve rüzgâr uğultusuyla birlikte bir yerlere taşındığını hissediyordu. Omuzları diğer çocukların omuzlarına çarpıyordu ama parmağını saç fırçasından çekemiyordu bir türlü. Sonra her şey başladığı hızla sona erdi ve yere yuvarlandı. Başı dönüyor ve midesi çok kötü bulanıyordu. Yattığı yerden kalkamadı. Kulağına belli belirsiz bir müzik sesi geliyordu. Ama normal bir müzik değildi bu. Sanki sirk müziği gibi bir şeydi. Bir de oldukça kalabalık bir topluluğun uğultusu geliyordu uzaklardan. Etrafındaki diğer çocukların konuşmaya başladığını duydu.
“Geldik mi?” diye sordu biri.
“Sanırım geldik Dean. Baksanıza karnaval başlamış bile!” diye cevap verdi Luna. Tam o esnada içlerinden biri, delikanlının üzerine basıp yuvarlandı. Neville’di bu.
“Ay! Affedersiniz.”
“Neville ne yapıyorsun? Sakın yine kurbağanı kaybettiğini söyleme bana.” diye çıkıştı Seamus.
“O-oh! Bir sorunumuz var çocuklar.” dedi Dean Thomas.
“Bu o Muggle değil mi? Onun ne işi var burada?” diye sordu Seamus telaşla.
“Son anda anahtara dokunmuş olmalı. Birilerini uyarmamız gerek. Onun burada olmaması gerek.” dedi Neville.
“Haklısın. Ama önce onu sersemletelim.” dedi Seamus. Ardından da bir “Ridiculous!” sesi ve kırmızı bir ışık parıltısı…

( Devam edecek... )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

6 comments:

devenin_bale_papucu dedi ki...

Böyle de yapılmaz ki...tam heyecanla okuyorduk ki bitti !!! umarım devamını erken yayınlarsın ..bekliyoruz...

mit dedi ki...

Teşekkür ederim DBP. Beğenmene sevindim. Şövalye ile olan işimi bir tamamlasam bunun da devamını yayınlayacağım merak etme ;)

a.t dedi ki...

çok uzun mit, okuyordum yarıda bıraktım, halbuki ilginç bir hikaye devamını sonra okurum. üniversiteden mezun olduğumdan beri uzun yazılara alerjim oldu neden olduğunu bilmiyorum okurken daral geliyor ,kendimi kötü hissediyorum, neyse başını ağrıtmayayım yarısını okudum ,diğer yarısını sonra okuycam söz

mit dedi ki...

Sorun değil. Uzun yazıları internet ortamında okumak daha da zor oluyor biliyorum. Bu yüzden elimden geldiğince kısa tutmaya gayret ediyorum.

teecetveli dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
mit dedi ki...

En kısa zamanda efendim :) Beğenmenize çok sevindim.

ShareThis