22 Mayıs 2011 Pazar

Gizemli Soygun ( Bölüm 5 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.


“Başlarım sizin yapacağınız işe!” diye bağırdı baş komiser Haldun Gürses, bütün polis merkezini inleten bir sesle. Masasında oturmuş, sinirinden sandalyesinde hop hop hoplar bir vaziyette Selim ve Murat’ın raporunu dinliyordu.
“Sakin ol Haldun.” dedi Selim, komiser ne zaman bağırmaya başlasa yaptığı gibi.
“Sakin? Sakin olayım öyle mi? Olayla ilgili tanık var mı diyorum, var diyorsunuz. Nerede diye soruyorum, öldüler diyorsunuz! Nasıl sakin olmamı beklersin? Elinizi kime atsanız öbür tarafı boyluyor maşallah!”
“Abartma… Adamlardan ilki biz olay yerine varmadan ölmüştü zaten. İkincisini ise hastaneye kaldırılırken yolda kaybettik maalesef.” dedi Selim.
“İyi de ne diye adamı hastaneye götürüyordunuz ki? Bana bak Selim, herifi konuşturmak için onu eşek sudan gelinceye kadar dövdüğünü söyleme bana yine.”
“Kim? Ben mi? Tabi ki hayır, benim öyle bir şey yaptığım nerede görülmüş?” diye cevapladı Selim, abartılı hareketlerle.
Murat ise oturduğu yerde huzursuzca kıpırdanarak ortağına baktı.
“Tabi canım, hiç öyle şey yapar mısın sen?” diye homurdandı Haldun. “Geçen seferki barmeni sorgulayabilmek için iki gün ayılmasını beklemek zorunda kalmıştık, hatırlatırım sana.”
“O tamamen bir kazaydı. Adam tökezleyip vitrininin camından dışarı fırladıysa bu benim suçum mu?” dedi Selim, artık bariz bir biçimde gülerek.
“Tökezlemişmiş. Sen onu benim külahıma anlat!” diye gürledi Haldun.
“Bir de ajans sahibine…” diye mırıldandı Murat. Ardından Selim’den yediği dirsek darbesiyle hafifçe inledi.
“Hangi ajans sahibi?” diye sordu Haldun endişeyle.
“Önemli bir şey değil.” diyerek araya girdi Selim tekrar, genç ortağına kötücül bir bakış attıktan sonra. “Bak, bu öyle bir şey değildi inan bana. Adamı mezarlıkta kıstırdık. Üzerimize doğru koşarak geliyordu. Sonra… Sonra birdenbire durdu.”
“Evet, gerçekten de çok garipti.” dedi Murat. “Neredeyse insanüstü denebilecek bir hızla üzerimize koşuyordu. Bir an için bizi ezip geçecek sandım ama tam önümüzde kazık gibi duruverdi. Gözleri görmüyor gibiydi, öylece boşluğa bakıyordu adeta.”
“Kesinlikle! Birkaç saniye sonra ise adamın kendine geldiğine şahit olduk ve dediği şey tam olarak şuydu; neredeyim ben?
“Kendine geldiğine mi?” diye sordu Haldun, şaşırarak.
“Evet, sanki bir rüyadan uyanmış gibiydi ve oraya nasıl geldiğini anlamaya çalışıyordu.”
“Uyurgezer gibi miydi diyorsun yani?”
“Öyle de denebilir fakat bir ordu dolusu adamı tepeleyecek kadar da uyanıkmış aynı zamanda. Bilemiyorum, garip bir durum…”
“Ya sonra?”
“Sonra aniden kalp krizi geçirmeye başladı. İlk müdahaleyi yapıp doğruca en yakın hastaneye kaldırdık fakat oraya vardığımızda artık çok geçti.”

“Off!” diye inledi Haldun, başını avuçlarının içine gömerek. Aldığı haberler yüzünden adeta çökmüş gibi görünüyordu. “Kalp krizleri, ne yaptığını bilmeyen hırsızlar…” diye başladı sonunda konuşmaya. Sesi oldukça ümitsiz ve boğuk bir biçimde çıkıyordu. “Bu dava giderek daha da karışık bir hal almaya başladı ve elimizde tek bir ipucu bile yok. Üstelik bu gece yılbaşı… Halk panik içinde ve büyük bir ihtimalle de kimse yılbaşını rahat bir şekilde kutlayamayacak. Evlerine kapanacaklar ve gördükleri her Noel Baba’ya da şüpheyle yaklaşacaklar. Ya da tam tersi, sokaklara dökülüp onları linç etmeye bile kalkabilirler. Bunların hepsi için de beni suçlayacaklar. Üzerine bir de başka soygunlar gerçekleşti mi tamamız demektir. Mahvoldum, bittim ben! Melahat hepimizi tüm Türkiye’nin gözü önünde maskara edecek.”

“Ümidini yitirme, gün sona bu davayı ermeden çözeceğiz.” dedi Selim, piposunu yakıp derin bir nefes alırken. “Ayrıca başka soygun olacağını da sanmıyorum.”
“Nedenmiş o?” diye sordu Haldun, yüzünü kapayan parmaklarının arasından bakarken.
“Çok açık… İkinci soygun sadece bir aldatmacaydı.”
“Nasıl yani?” diye sordu hem Murat hem de Haldun aynı anda.
“Bakın…” dedi Selim, masanın üzerindeki olay dosyasından iki farklı rapor çıkararak.
“Bu bankadan çalınan tutar.” dedi bol sıfırlı bir rakamı gösterirken. “Bu ise Cevahir’den çalınan miktar.” diye devam etti Selim, daha ufak bir tutarı işaret edip. “Ne görüyorsunuz?”
“İkisinin arasında dağlar kadar fark var.” dedi Murat. “Deveyle pire gibi…”
“Aynen öyle.” diye doğruladı Selim. “Sizce elinde bu kadar yüklü miktarda para bulunan biri neden böylesine ufak bir meblağ için başını belaya sokar ki?”
“Doyumsuzluk?” diye önerdi Murat.
“Belki de çok büyük bir iş çeviriyorlar ve daha fazla paraya ihtiyaçları vardır.” diye fikir yürüttü Haldun.
“Belki… Fakat adamların neler yapabildiklerini az çok biliyoruz. Niçin bir başka banka, mesela Merkez Bankası değil de onlardan kat be kat daha az para içerdiği açıkça belli olan bir alış-veriş merkezi?”
Ne Murat’tan ne de Haldun’dan bir cevap gelmeyince konuşmasını sürdürdü.
“Peki, mezarlıktaki adam neden ikimizi de oracıkta harcamadı ve öylece duruverdi?”
“Şey… Elimizde silahlar vardı ya. Belki de korkmuştur.” dedi Murat.
“Hayır, hiç sanmıyorum. O adam bize teslim edildi, bizi yanıltmaya çalışıyorlar. Meraklı Melahat’in uydurma haberleri yüzünden tüm ülke ortada bir Noel Baba çetesi olduğuna ve bütün polis teşkilatının onları aradığı masalına inanmış vaziyette. Büyük ihtimalle hırsızımız da öyle düşünmüş olmalı… Bu yüzden bunun gerçekten de organize bir iş olduğunu ve çetenin diğer elemanı yakaladığımızı sanmamızı istedi. Böylece onun peşini bırakacaktık.”

“Bir saniye, bir saniye…” dedi Murat. “Bu çok mantıksız! Hırsız sadece tek bir kişiymiş gibi konuşuyorsun.”
“Öyle olduğunu sanıyorum.” dedi Selim düşünceli bir biçimde, piposundan çektiği dumanlar ağzından yavaşça süzülüp odanın tavanında dans ederken. “Her şeyden önce tüm şüphelilerin kalp krizi sonucu ölmeleri sadece basit bir tesadüf olamaz.”
“Onları ortadan kaldırdığını mı ima ediyorsun?” diye sordu Haldun.
“Belki… Hatta neredeyse eminim. Ya Noel Babalar sadece birer kurbansa? Ya rastgele seçilmiş piyonlardan ibaretlerse?”
“İyi de bu nasıl mümkün olabilir?”
“Bilmiyorum ama şurası kesin. Ne ilk ne de ikinci Noel Baba’nın da suç kaydı yok. İkisi de kendi halinde yaşayan, dürüst insanlarmış. Öğretmen de öyle… Hiçbiri de bir diğerini tanımıyor ayrıca. Fakat nedense birdenbire Noel Baba efsanesi dâhil tüm batıl şeylerden nefret eden bir adamın İstanbul’un en işlek caddesinde, tam da para transferlerinin gerçekleşeceği saatte kostümlü bir adam kiralayası geliyor. Hem de kartının tüm limitini harcayarak! Sonra da ömrü elvermeyip ölüveriyor! Ardından yaşlılıktan beli bükülmüş bir ihtiyar birdenbire aslan kesilip bir banka dolusu adamı pataklayıveriyor, akabinde bir sokak arasında kalp krizi geçirip nalları dikiyor. Bugün ise tamamen başka bir genç yaşlı adamla aynı yetenekleri sergileyip yine ölüyor. Banka soygunundan minibüsle kaçan kişi ve paraların da hâlâ kayıp olduğunu unutuyorsunuz.”
“Tamam, tamam!” dedi Haldun, “Beni ikna ettin, bunun tesadüf olduğunu düşünmek bile polislikten istifa sebebi olur. Diyelim ki söylediklerin doğru. Peki, bunu nasıl yapıyor? Demek istediğim kim bir başkasının iradesi üzerinde hâkimiyet kurabilir ve sağlıklı bir insana kalp krizi geçirtebilir ki?”
“Aslına bakarsan benim kafamı kurcalayan da bu.” diye yanıtladı Selim, düşünceli bir biçimde.

“Bir tür silah olabilir mi dersiniz?” dedi Murat.
“Silah mı? Ne tür bir silah?” diye sordu baş komiser.
“Hani şu bilim-kurgu filmlerindeki gibi… Şimdi, bu bir film değil diyeceksiniz belki ama…”
“Aslına bakarsan bana bir daha şef dememeni söyleyecektim fakat o da olur.”
“Şey, kusura bakma şef. Her neyse, bu tip silahların gerçekten de yapılabileceğini biliyorum. Bir belgeselde izlemiştim. Bildiğiniz gibi insan kalbi belirli bir ritim eşliğinde çalışır ve bu ritim bozulduğu zamanlarda çeşitli rahatsızlıklar ortaya çıkar. Çarpıntı, tekleme…”
“Ve kalp krizi.” diye ekledi baş komiser.
“Aynen öyle, kalp krizi… Bundan birkaç yıl önce Amerikalı bazı bilim adamları belirli ses ya da ışın dalgaları ile bu ritmin bozulup bozulamayacağını araştırmışlar. Tahmin edin sonuç ne olmuş.”
“Başarılı mı?”
“Aynen öyle. Daha sonra bu araştırmanın kötü ellerde istenmeyen sonuçlar vereceğini düşünerek dosyayı rafa kaldırmışlar. Ya da en azından bizlere söylenen bu… Ordunun bu projeyi çok gizli yaftası altında devam ettiği iddia ediliyor.”

“Hayır, silah olamaz.” dedi Selim. “Mezarlıkta bizden başka hiç kimse yoktu ve yola en yakın mesafeden hayli uzaktaydık. Ayrıca bu teori adamların bilinçlerini ve vücut kontrollerini kaybetmelerini açıklamıyor.”
“Bir tür ilaç olabilir mi peki? Hani şu beyni uyuşturan zamazingolardan?” diye fikir yürüttü Haldun.
“Hayır, ilaç da olamaz. Uyuşuk ve hantal hareketlere neden olur, oysa adamların her ikisi de gayet çevik ve güçlüydüler.”
“Öyleyse ne?” diye sordu Haldun.
“Bilmiyorum, emin değilim.”
Baş komiser derin bir ah çekerek başını masaya yasladığı kollarının üzerine bıraktı.

O esnada odanın kapısı ürkek bir biçimde çalındı.
“Gel!” diye seslendi baş komiser, kafasını koyduğu yerden kaldırmadan. İçeriye henüz yirmili yaşlarında olan, çekingen bir polis memuru girdi.
“Amirim…” diye söz istedi çekinerek.
“Evet, ne var?” diye sordu Haldun, bezgince.
“Müfettiş Kuzgun adına bir paket geldi. Ulaşır ulaşmaz kendisine teslim etmemizi emretmişti.” diye yanıtladı genç memur, yan gözlerle Selim’i süzerek.
“Hah!” dedi Selim, bu haberi duyunca ve heyecanla ayağa kalkıp delikanlının yanına ilerledi. “Nihayet, ben de bunu bekliyordum. Sağ ol evlat!”
Genç polis Selim’e hayran hayran bakarak “Ben teşekkür ederim efendim. Benim için onurdur.” mahiyetinde bir şeyler geveledi. Ardından heyecandan kıpkırmızı olmuş bir yüzle odayı terk etti.

“Nedir o?” diye sordu sonunda kafasını biraz da olsa kaldıran Haldun.
“Bu…” dedi Selim, paketi yırtıp açarken. İçersiden kahverengi, büyük bir zarf çıktı. Üzerine ince ve eğik bir el yazısı ile “İvedidir.” yazılmıştı. “…okul müdüründen istediğimiz yazı örnekleri. Ruhi Gezer adlı öğrenciye ait birkaç sınav kâğıdı ve sicil dosyası… Öğretmenin çektiği siparişi hatırlıyor musun?”
“Evet, tam soygunun yapıldığı saatte o sokakta yürümesi için bir Noel Baba kiralamış demiştin.”
“Bir Noel Baba alana bir geyik bedava kampanyasından yararlanmış.” dedi Murat gülerek.
Haldun ve Selim’in dik bakışları ile karşılaşınca gülümsemesi yavaşça soldu ve öğrencinin sicil dosyasını kaparak kızaran yüzünü gizlemeye çalıştı.
“İlginç olan şu; adamın yazısı ile formun üzerindekiler birbirini tutmuyor. Bak, bu adamın el yazısı.” dedi bulmacanın üzerindeki eğik yazıyı gösterirken. “Bu ise form üzerinde kullanılan yazı… İkisi ne kadar farklı görüyor musun?”
“Evet, öğretmene ait olmadığı gün gibi ortada...”
“Kesinlikle. Bu da bize o odada başka birinin daha olduğunu ispatlıyor. Muhtemelen Noel Baba siparişini veren ve öğretmenin ölümünden sorumlu olanda kişi de o. Hatta bankayı soyduran da o olabilir büyük ihtimalle.”
“Bak, bulmacanın üzerinde farklı bir yazı daha var.” dedi Haldun heyecanla. “Belki de ortada birden fazla suçlu vardır. İşte tam şurada! Ne yazmış bakayım? Asabi ve inatçı kişi; Selim.”
Bunun üzerine Murat’ı küçük bir öksürük krizi tuttu.
“Hayır, sanmıyorum. Diğer yazının sahibinin tek suçu sadece biraz kalın kafalı olması, o kadar.” diye yanıtladı Selim, pis pis sırıtarak.
“Ne?” dedi Haldun, bir Murat’a bir de Selim’e bakarak.
“Boş ver.” diye yanıtladı Selim, ortalığı daha fazla kızıştırmamaya karar vererek. Ardından baş komiserin aradaki bağlantıyı kurmasına fırsat vermeden kâğıtları alıp ortağına uzattı. “Kontrol et bakalım.”
“Derhal!” dedi Murat, kâğıtları kaparcasına alırken. Çok fazla incelemesine gerek bile kalmamıştı. “Yazılar tıpatıp aynı.” diye bildirdi sevinç, şaşkınlık, heyecan ve biraz da hayranlık dolu bakışlarla ortağına bakarken. “İyi de nasıl bildin?”

“Bunu biraz da sana borçlu olduğumu itiraf etmem gerek.” dedi Selim, piposunu tüttürürken. “Okul müdürüne sorduğun o soru ve müdürün anlattığı kalp krizi olayı çocuktan şüphelenmemdeki asıl sebepti. Fakat yazıları karşılaştırıncaya kadar ben de tam olarak emin değildim.”
“Peki ya yanılıyorsak? Ya çocuk sadece o anda orada bulunuyorsa? Öğretmen formu öğrencisine doldurtmuş olabilir pekâlâ.” dedi Murat.
“Olabilir elbette fakat çok düşük bir ihtimal. İkilinin birbirini pek sevmediğini biliyoruz. Hoş, öğrencilerin hiçbiri öğretmeni sevmiyormuş ya. Ayrıca bir de Ruhi’nin kavga ettiği çocuğun kalp krizi geçirdiği gerçeği var. Hem de bir sürü garip harekette bulunduktan sonra…”
“Tabi ya…” dedi alnına bir şaplak atan Murat. “Bu her şeyi açıklıyor. O çocuk da muhtemelen Ruhi’nin kontrolü altınaydı. Hatta ilk kurbanı bile olabilir.”
“Hazır sicil dosyası elindeyken bak bakalım nerede oturuyormuş?”
“Ruhi Gezer. 17 yaşında, lise son sınıf öğrencisi. Kağıthane’ye bağlı Gültepe mahallesinde annesiyle birlikte yaşıyormuş. Babası… Oh-oh!”
“Ne?”
“Babası bir yıl kadar önce ani bir kalp krizi sebebiyle ölmüş!”
“Tombala!” dedi Selim, sırıtarak.

“İyi de…” dedi Murat kendini toparlayarak. “Bu çocuk tüm bunları nasıl başarıyor? Yani o adamları kontrol etme gücü, kalp krizi atakları falan?”
“Bilmiyorum ama bunu öğrenmenin tek yolu var.” diye yanıtladı Selim. “Şimdi, planımız şu…”

( Devam edecek... )

Detective office art by shinobebop

4 comments:

Gürhan dedi ki...

En baştan okuyim ben şunu... Bitince de e-kitabını yollarsınız :)

mit dedi ki...

Sabrınız için teşekkür ederim. Bir bölüm daha kaldı, ondan sonra bitiyor :) Tekrar teşekkürler...

kamikaze dedi ki...

son üç bölümü bir solukta okudum.ellerine sağlık Mitcim:) son derece heyecanlı.düğüm çözüldü sonunda.son bölümü merakla bekliyorum.

mit dedi ki...

Eh, en azından fazla beklemene gerek kalmadı :) Teşekkürler...