3 Eylül 2011 Cumartesi

Dresden Dosyaları 3: Hayalet Tehlikesi - Kitap İnceleme


Hayatınızın çok monoton geçmesinden mi şikâyetçisiniz? Bir daha düşünün. Harry Dresden bir parça monotonluk için sizinle asasını bile takas edebilir. Ya da Bob’u…
Önce kara büyücüler ve iblisler, ardından da gözü dönmüş kurt adamlar… Tam Harry “Daha kötü ne olabilir ki?” demişken âdet olduğu üzere işler bir kez daha kontrolden çıkıyor ve bahtsız büyücümüze bu kez de hayaletler musallat oluyor. Üstelik yanlarında pençelerini, dişlerini ya da bilumum kesici uzuvlarını Harry’ye geçirebilmek için yanıp tutuşan pek çok yardakçıyı da beraberlerinde getirerek…
Kimi arayacaksınız?
Hayalet Tehlikesi, tabiri caizse fırtına gibi bir açılışla başlıyor. Hayaletler bilinmeyen bir nedenden ötürü zıvanadan çıkmış durumda ve itina ile Chicago’nun altını üstüne getirmekle meşguller. Hayalet Avcıları’nın numarasıysa maalesef rehberde yok. Onun yerine talihsiz büyücümüz Harry’ninki var ve işler içinden çıkılmaz bir hal almaya başlayınca ilk aranan da o oluyor elbette. Telefon rehberindeki tek profesyonel büyücü kendisi olunca böyle durumlardan kaçınması zor oluyor sanırım.

İşler sadece hayaletlerle de sınırlı kalmıyor elbette. Tıpkı ilk iki romanda da olduğu gibi her şey yine bir güzel sarpa sarıyor. Bianca ve vampirleri yeniden boy gösteriyor ve ilk kitapta ekilen husumet tohumlarının filizlenmeye başladığına şahit oluyoruz. Kan emici dostlarımız dışında“Kâbus” isimli son derece kuvvetli ve bir o kadar da gizemli bir düşman daha ortalıkta dolaşmakta ve yaşayanların dünyasına aşırı derecede zararlar vermekte.

Ama panik yok, Harry bu kez yalnız değil. Kendisine Michael adında (tam adı Michael Joseph Patrick Carpenter) gerçek bir şövalye eşlik ediyor. Normal hayatta basit bir marangoz olan Michael da tıpkı Harry gibi modern zamanlarda yaşayan eski çağların insanlarından. Omuzlarında bir pelerin ve elinde Amoracchius adındaki devasa kılıç, altındaysa kot pantolon ve spor ayakkabılarla arşınlıyor sokakları. Michael gerçekten de enteresan ve sevilesi bir karakter. Daha ilk anlardan itibaren asil tavırları, sarsılmaz inancı ve modern dünyayla oluşturduğu tezatla kalbinizi fethetmeyi başarıyor. Kendisini özetlemem gerekseydi kısaca Harry’nin tam tersi derdim herhalde (bu arada demiş de bulundum). Michael, Harry’nin büyücülük numaralarından ve inançsızlığından pek de hoşlanmıyor fakat her ikisi de ortak bir amaç için yani kötülüğü yok etmek adına çabaladıklarından bazı şeylere göz yumuyor. O ve bir de Harry’nin aslında iyi yürekli bir insan olması… Bu ikilinin arasında geçen diyaloglar da kitaba ayrı bir tat katıyor gerçekten de.
Harry: Allah kahretsin!
Michael: Öyle demek istemedi Tanrım!
 Harry ise yine bildiğimiz Harry. Yani olup olmadık yerde yorumlarıyla okuyucuya kahkahalar attıran, başı beladan kurtulmayan ve bir türlü iki yakası bir araya gelmeyen Harry.

Güzel giriş, çuvallayan gelişme
Harry ile Michael’ın oradan oraya koşturup bir takım doğaüstü olayları çözmeye çalıştığı ilk bölümler büyük bir keyif ve hızla akıp gidiyor. Ama sonrasında gerçekleşen olaylar işin keyif kısmını biraz baltalıyor maalesef. Neden derseniz yazar yine ilk iki kitaptaki gibi karmaşık ve kolayca sonuca ulaşamayacağımız bir kurgu oluşturmaya çalışmış ama bu kez mantığın ve inandırıcılığın sınırlarını biraz fazla zorlamış. Evet, ilk romanlarda da kötü adamın kim olduğunu hemen anlayamıyor, Harry’yle birlikte bu konu üzerinde bayağı kafa patlatmamız gerekiyordu. Ama sonuç ortaya çıktığında da “Evet, işte bu!” diyebiliyor, olayı büyücümüzle birlikte adım adım çözebildiğimizi hissedebiliyorduk. Sonuç mantıklıydı, her şey yerli yerine oturuyordu, kötü adamın planı dâhiceydi falan filan. Fakat bu kez hiç de öyle olmuyor maalesef.

Kitabın ortalarından itibaren Harry sürekli yanlış kararlar alıyor, yanlış fikirlere kapılıyor, sürekli dayak yiyip bolca yerlerde sürünüyor. Sonra birdenbire, aniden bazı şeylerin göründüğü gibi olmadığını kavrayıveriyor ve olayı çözüyor! Bu durumda bize de sadece “Hadi canım!” demek düşüyor. Üstüne bir de Harry’nin önceki kitapta yaşadığına benzer bir sorunla karşılaşması ve yeteneklerini gerektiği kadar sergileyememesi de eklenince insan ister istemez kendini “Öf, yine mi?” demekten alıkoyamıyor.
Kaçırdığım bir şeyler mi var?
Kitabı okurken yukarıdaki soruyu sık sık kendinize soracaksınız. Nedeniyse yazarın hikâyeye ortadan başlaması. Yanlış anlaşılmasın, bu tarz anlatımı severim. Yani okuyucuyu birdenbire olayların ortasına atmak, sonra da onlara bazı ipuçları vermek ya da geçmişe gidişlerle konuyu yavaşça açmak doğru kullanıldığında gerçekten de işe yarayan bir teknik. Yanlış kullanıldığındaysa yukarıdaki ara başlığı bolca tekrar ettirir.

Künye için kapak resmine tıklayın!

Sorun şu ki Jim Butcherbaşlangıçta bizi bir sürü soru işaretiyle baş başa bırakmış fakat daha sonra bunların çok azını açıklamakla yetinmiş. Hayalet Tehlikesi’nde gerçekleşen olaylar serinin ikinci kitabı olan Kurt Adamlar’dan bir yıl sonrasını konu alıyor ve anlaşılan o ki bu bir yıllık zaman zarfında pek çok şey meydana gelmiş. En basitinden yazının başında övdüğüm ve çok sevdiğim Michael karakterinin bile nereden çıktığını, Harry ile nasıl tanıştığını bilmiyoruz. Michael dışında Harry’nin peşini bir türlü bırakmayan ve verdiği bir sözü tutmaya zorlayan Peri Anne kimdir, nedir, neyin nesidir, bahsettiği söz nedir bilmiyoruz. Michael ile Harry’nin bir aralar birlikte ziyaret ettiği Mortimerisimli bir psişik, yine ikilinin bir ara icabına baktığı kara büyücü Kravos, uzun zamandır Karrin Murphy ile Özel Soruşturmalar’da çalıştığı iddia edilen ama nedense ilk kez karşımıza çıkan John Stallings gibi pek çok yan karakterle tanışıyoruz. Hepsi de geçmişte Harry ile yaşadığı bir olaydan bahsediyor ama biz bunların da ne olduğunu kesinlikle bilmiyoruz. Kitap boyunca öğrenemiyoruz da. Sanki Butcher arada bir başka macera yazmış da sonradan yayınlamaktan vazgeçmiş gibi bir boşluk var ortada.

Erotizm unsurlarında da gözle görülen bir artış var kitapta. Sizi bilmem ama kafamı çevirdiğim her kaliteli yapımda çıplaklıkla prim yapılmaya çalışması benim biraz canımı sıkmaya başladı. Tamam, ilk kitapta da bunlar vardı ama bu kadar ayrıntılı değillerdi ve bence doğrusu da oydu yani yüzeysel geçmesi ve derine inmemesi.

Önceki kitapları okuyanlar bilirler, Harry Dresden’in kendisi kadar içinde bulunduğu dünyada da bir alaycılık, bir mizah unsuru vardı. Mükemmel bir Oxford aksanıyla konuşan gözlüklü bir iblis gibi… Hayalet Tehlikesi ise bu kez işi daha ciddiye alıyor ve ortaya daha karanlık, daha kasvetli, daha karamsar bir dünya çıkıyor. Butcher, yarattığı dünyaya derinlik katmaya, onu biraz daha gözler önüne sermeye ve sonraki kitaplarda patlak verebilecek olayların tohumlarını atmaya çalışmış. Mesela Beyaz Konsey dışında başka konseyler olduğunu öğreniyor ve bu dünyada yaşayan diğer varlıkları tanıma fırsatı buluyoruz. Önceki romanların aksine sayfaları bitirdiğimizde bizi bekleyen şey mutlu ve tamamlanmış bir son değil, bu işin burada bitmediğini gösteren bir son oluyor. Neyse ki Harry en umutsuz anlarda bile çok güzel espriler yapabiliyor da yüzümüz bir parça da olsa gülüyor.
Son söz
Şimdi yukarıda yazdıklarıma bakıp da Hayalet Tehlikesi’ni kötü bir kitap sanmayın. Aksine yine okuyucuyu merak içerisinde bırakan, heyecanlandıran, kimi yerlerdeyse kahkahalar attıran (Seni seviyoruz Bob), başı ve sonu gayet iyi, ortası ise acımtırak olan güzel bir macera var elimizde ve bir sonraki Dresden kitabını beklemenize yetecek kadar da iyi. Kitabın sonlarına doğru Harry’nin güçlerini doğru yerde ve doğru zamanda kullanmaya başlaması, ortalığı büyüsüyle kasıp kavurması da ağzınızdaki acı tadı silip götürüyor. Sadece ilk iki kitabın biraz daha gölgesinde kalıyor, hepsi bu. Eh, her uzun soluklu seride arada bir böyle iniş çıkışlar olur sanırım. Şurası kesin; Harry’nin kitabın sonundaki olaylarla ileride nasıl başa çıkacağını görmek gayet ilginç olacak.

Bilmeyenler için tekrar hatırlatalım; Hayalet Tehlikesi (ya da orijinal adıyla Grave Peril), Dresden Dosyaları’nın üçüncü kitabı. Eğer ilk iki kitabı okumadıysanız çok şey kaçırmışsınız demektir çünkü kendisi son yıllarda okuduğum en orijinal serilerden biri olma yolunda (Son kitapta süratini biraz azaltsa da) “büyüleyici” bir hızla ilerliyor. Aynı şey yurt dışındaki okurlar için de geçerli olsa gerek ki serinin on üçüncü kitabı şu sıralar pek çok sitede en çok satanlar arasında yer alıyor. Yazar Jim Butcher ise“New York Times Best Seller Author” yaftasını çoktan kazanmış, göğsünü gere gere on dördüncü kitap üzerinde çalışmakta. Yetmedi mi? Peki ya bu serinin kendi çizgi-romanına, dizi filmine ve masaüstü rol yapma oyununa da sahip olduğunu söylesek?

Tamam, tamam! Sakin olun, izdihama gerek yok!

Dilimize İthaki Yayınları tarafından kazandırılan bu güzide seri en yakın kitapçıda sizleri beklemekte. Bayramlıkları harcamak için iyi bir kitaptan daha güzel ne olabilir ki?

Şey… Belki iki kitap…

Not: İlk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

0 comments: