6 Ağustos 2015 Perşembe

Don Kişot - Kitap İnceleme


Don Kişot adlı hayalperest şövalyemizi tanımayanınız, duymayanınız yoktur herhalde. İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saaverda’nın taaaa 1605 yılında yazdığı bu eser bugün bile gelmiş geçmiş en önemli klasiklerden biri sayılır ve şimdiye dek sinemadan tutun da çizgi-filmlere kadar pek çok uyarlamaya konu olmuştur. İşte Alman yazar/çizer Flix’in Don Kişot çizgi-romanı da onlardan biri. Ama çok daha farklı, komik ve bir o kadar da eşsiz bir uyarlama bu…

Don Kişot, Cervantes’in meşhur romanından serbestçe uyarlanarak karelere dökülmüş bir çizgi-roman. O nedenle okurken maksimum keyfi alabilmek ve göndermeleri kaçırmamak için kitapla ilgili hatıralarınızın üstündeki tozları biraz silkelemeniz gerekiyor.

Zaman makinenize atlayıp okul sıralarınıza döndüğünüzde ve çantanızdan Don Kişot’un MEB onaylı ince baskısını çıkardığınızda kendisinin aslında Alonso Quixano adlı, ellili yaşlarındaki bir İspanyol soylusu olduğunu hatırlayabilirsiniz. Alonso kafayı şövalyelik romanlarıyla o denli bozmuş, onları o kadar çok okumuştur ki sonunda kendisinin de bir şövalye olduğuna inanmaya başlamıştır.

Sonunda kendine Don Kişot adını veren kahramanımız Rosinante adlı yaşlı atına atlar, siyah eşeğinin üstündeki Sancho Panza’yı peşine takar ve sonu hüsranla biten bir dizi trajikomik serüvene atılır. Don Kişot maceraları sırasında dev sandığı yel değirmenlerine karşı ümitsiz bir savaşa girişir. Bir de aslında adını bilmediği ama o bulanık zihninde “Tanrı’nın güneşinin altındaki en güzel yaratık” olarak gördüğü Tobosolu bir kadına âşık olur ve ona Dulcinea adını takar. Ama onunla ne tanışır ne de bir kerecik olsun konuşur.

Flix’in Don Kişot’u işte bu bilgileri temel alıyor ve onları bambaşka, çılgınca ve bir o kadar da eğlenceli bir hâle getiriyor. Baş karakterimiz yine Alonso Quixano. Kendisi 80 küsur yaşında, ihtiyar bir adam ve İspanya’nın Toboso köyünde değil de, tek bir harf değişikliğiyle Almanya’nın Tobosow köyünde yaşıyor. Rosinante adındaki bisikleti ile kılıç niyetine kullandığı şemsiyesi ayrılmaz birer yoldaşı, Sancho Panza adlı bakkal tek gerçek dostu ve Dulcinea adlı kedisi de en değer verdiği (ama nedense bir türlü göremediği) varlığıdır.

Alonso, Tobosow Köyü’nü her ne pahasına olursa olsun korumayı, değişmemesini sağlamayı ve yabancı yatırımcıları dışarıda tutmayı kendine görev edinmiş biri. Fakat günün birinde siyah takım elbiseli bir şahıs (kim olduğunu çözmeyi size bırakıyorum) köydeki arazileri tek tek satın almaya ve bir “rüzgâr türbini parkı” (yel değirmenlerinin günümüzdeki karşılığı) kurmaya kalkışır. Bu Alonso Quixano için katlanılamaz bir düşüncedir elbette. İki tekerlekli atına atlayıp hemen köyünü müdafaaya koyulur… ama işler hiç de düşündüğü gibi gitmez.

Alonso bir dizi talihsiz olay ve karışık zihninin ona oynadığı oyunlar sonucu kendini köyünden, evinden ve sevgili Dulcinea’sından uzakta, şehirde yaşayan kızının yanında bulur. Kızı onun yavaştan bunadığını düşünmektedir (haksız da sayılmaz) ve bir huzurevine yatırmaya kararlıdır. Ancak işler yoluna koyulana kadar kızıyla ve torunuyla aynı evde birkaç gün geçirmesi gerekmektedir. Torunu… Yani bu çizgi-romana müthiş bir lezzet katan ufaklık… Robin.

Robin tam bir çizgi-roman delisi. Ve kendini Batman sanıyor. Kara Şövalye’nin logosuyla süslü pelerinini ve sivri kulaklı şapkasını üzerinden hiç çıkarmıyor. Üstüne üstlük o da tıpkı dedesi gibi iflah olmaz bir hayalperest. Bu ikilinin buluşma anı, çizgi-romanın da patlama noktası oluyor âdeta. Çünkü Robin’in Batman evrenine uygun hayalleri dedesinin Don Kişot evrenine uygun hayalleriyle çarpışıp bir güzel çorba olmaya, bizlere de inanılmaz güzel bir görsel şölen sunmaya başlıyor. Bir karede kocaman bir dev olarak gördüğümüz şey öteki karede uzaylı bir canavara dönüşebiliyor. Bir an Batman evrenindeyken, bir an sonraysa Orta Çağ’da at koştururken buluyoruz kendimizi. Üstelik Flix bunu öyle naif, öyle esprili bir dille yapıyor ki hayran kalmadan edemiyorsunuz.

Flix’in çizgileri her ne kadar siyah-beyaz olsalar da Asteriks ekolünü feci şekilde andırıyor. Her karede karakterlerin detaylı hareketleri, çevrelerindeki eşyaların ayrıntılı çizimleri, aralara sıkıştırılmış minik ayrıntılar, Robin ile Alonso’nun çılgın hayalleri derken kendinizi kaptırıveriyorsunuz bu büyülü dünyaya. Bunun yanı sıra Flix’in yazarlık konusunda da başarılı olduğunu görüyorsunuz. En basitinden kendini Batman sanan Robin’in Don Kişot’un Sancho Panza’sı, yani Robin’i olması… ya da Robin’in sürekli halüsinasyonlar gören dedesine “Korkuluk” (Scarecrow) diye hitap etmesi gibi ince dokundurmalar keyfinize keyif katıyor.

İlginç bir de hikâyesi var Don Kişot’un. Almanya’nın Markischer Volksfreund gazetesi genç okuyucuları çekmek adına kültür bölümünün son sayfasında bant olarak yayınlamaya başlamış bu çizgi romanı. Ancak sabit görüşlü okurların muazzam bir protestosuyla karşılaşmışlar. Ahlakın bozulmasından, hatta ülkenin çöküşünden dem vuran sayısız mektup almışlar. İşte çizgi roman da bizzat Alonso Quixano’nun bir gazeteye yazdığı şikayet mektubuyla başlıyor. “Çizgi romanlar tehlikelidir, çünkü gençleri şiddete yönlendirir!” diyor Don Kişot’umuz. Ne ilginçtir ki hem bu çizgi romanın hem de Flix’in adı bugünlerde en iyiler arasında sayılıyor.

Sözlerimi Marmara Çizgi’ye bizi bu ciltle tanıştırdığı için teşekkür ederek noktalamak istiyorum. Evet, Amerikan çizgi romanlarını ben de çok seviyor, ayıla bayıla okuyorum ama arada Avrupa’nın bağrından kopup gelen bu tür eserleri okumanın, Tenten, Siprou ve Asteriks gibi eski dostlarla geçirdiğimiz günlerin tadını hatırlamanın keyfi de bir başka oluyor doğrusu. Teşekkürler Marmara Çizgi, elinize sağlık Flix.

Not: İlk olarak Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır.

0 comments:

ShareThis