20 Nisan 2010 Salı

Cevizli dolu yağmuru

Geçtiğimiz hafta önemli bir iş için Torbalı’ya (İzmir’in dışında kalan, yaklaşık 1 saat mesafedeki bir semte) gidilmesi gerekiyordu. Oraya gidecek şanslı kişi kim seçildi bilin bakalım? “Seçilmiş Kişi!” diyenleri şöyle RPG Rehabilitasyon Merkezlerimize doğru alalım, “Yorgun Savaşçı” diyenler okumaya devam edebilirler efendim. Her neyse, şirket müdürü ile atladık arabamıza, çıktık yola. İzmir’de hava her zamanki gibi günlük güneşlik… Fakat Torbalı’ya yaklaştıkça hava kararmaya, iyiden iyiye bozmaya başladı. “Galiba yağmur yağacak.” dedi bulutlara bakan müdür. “Hiç şaşırmadım.” diye mırıldandım kendi kendime. Dışarı çıktığımda yağmurun başlaması benim için artık olağan bir durum ne de olsa…

Yağmur ha yağdı ha yağacak derken Torbalı’ya varmıştık bile. Tam arabamızı yanaştırmış iniyorduk ki ayağımı arabadan dışarı atar atmaz korkunç bir yağış başladı. Bir anda, aniden ve olanca şiddeti ile hem de… Üstelik yağan şey yağmur değildi, resmen dolu yağıyordu. İzmir’in ortasında… Güzel bir bahar öğleden sonrasında… Koşarak en yakın çatının altına sığındık. Kafamıza ceviz büyüklüğünde dolu yağıyordu. O anda cevizler ve ceviz ağaçları hakkında pek de iyi şeyler söylemediğimi itiraf etmem gerek. Müdür gökyüzüne baktı ve “Ne biçim iş yahu? Hiç böyle yağdığını da görmemiştim.” dedi sesini duyurmak için bağırarak. Dolu, o kadar şiddetli yağıyordu ki yan yana durmamıza rağmen birbirimize sesimizi duyurabilmek için bağırmamız gerekiyordu. Hiç sesimi çıkarmadım tabi ki. Bir bilse benim başıma her zaman böyle şeylerin geldiğini…

Oradaki işimizi çabucak bitirip tekrar kendimizi arabaya attık ve yoğun yağış altında geri dönüş yolculuğuna başladık. Ne gariptir ki İzmir’e yaklaştıkça yağış azaldı ve yerini daha aydınlık bir havaya bırakmaya başladı. Kısa bir süre sonra da tamamen durdu, biz de ufak bir ihtiyaç molası verelim dedik. Demez olaydık. Arabayı park edip benim araçtan çıkmamla birlikte yağmur yine başladı. Müdür ıslanmamak için o saçak senin bu köşe benim yağmurdan kaçarken ben kaderini kabullenmiş bir şekilde yağmurun altında yürüdüm artık. Ne yapayım? Islatacak, niyeti bozmuş bir kere…

Orada çok ilginç bir ağaçla karşılaştım yalnız. Ortası bomboş, sadece kabukları kalmış ama yine de yemyeşil yapraklara sahip bir ağaç duruyordu karşımda. Üşenmedim, fotoğrafını çektim. Sonradan öğrendiğime göre bu bir ceviz ağacıymış. Kurtlar içini yedikleri için bu haldeymiş. Şehirde büyüdüğümden ve böyle şeyler bana yabancı olduğundan ilginç geldi. Her ne kadar kafama ceviz büyüklüğünde dolu yağarken cevizler ve ağaçları hakkında pek de iyi şeyler söylemesem de… Bunu da burada paylaşayım dedim sizlerle.

Neyse tekrar çıktık yola, ıslak ama rahatlamış bir vaziyette… Yarım saat sonra ise İzmir’e varmıştık bile. Ve güneş hâlâ İzmir semalarında pırıl pırıl parıldamaktaydı. Ne havada tek bir bulut vardı ne de yerde tek bir su birikintisi…

17 Nisan 2010 Cumartesi

Bahar Şenliği ( Bölüm 1 )

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi için yazılmıştır.

Dersin bitmesine sadece birkaç dakika kalmıştı ama Onur için o dakikalar adeta birer ömür törpüsü gibiydi. Dışarıda mükemmel bir hava vardı ve ilkbaharın o iç gıdıklayan havası her yanını sarmıştı. Dışarı çıkmak, gezmek tozmak için içinde inanılmaz bir arzu duyuyordu. Görünüşe göre sınıfın geri kalanı da aynı ruh hali içerisindeydi çünkü hepsi de sürekli pencerelerden dışarı bakıp derin derin iç çekiyorlardı.
“Bu havada ders mi yapılırmış canım?” diye mırıldandı Onur yanındaki arkadaşına, kolundaki saati kontrol ederken. Sıra arkadaşı, aynı zamandaki okuldaki en iyi dostu olan Hakan sıkılgan bir tavırla oflamakla yetindi. O sırada dersi anlatan profesör elindeki kitabı masasına bıraktı ve öğrencilerine döndü.
“Evet çocuklar.” dedi babacan bir tavırla. “Biliyorsunuz bahar geldi ve bugün bahar şenliklerinin ilk günü.”
“Bahar şenlikleri mi? O da ne?” dedi Onur şaşkınlıkla. Sınıfta hafif bir gülüşme oldu.
“Ay ne kadar banalsin? Daha bahar şenliklerinin ne olduğunu bile bilmiyosun yane.” dedi ön sıralarda oturan bir kız. Adı Aslı’ydı ve tiki tabirinin hayat bulmuş haliydi. Hızlı hızlı konuşur, kendini dünyanın en mükemmel kişisi sanır ve her daim süslenirdi. Aynı zamanda Onur’un sınıfta hiç sevmediği iki kişiden biriydi. Diğeri ise her zaman onun yanında oturan, yanından asla ayrılmayan Serap’tı. O da Aslı’nın birebir kopyasıydı zaten.
“Üniversitedeki ilk yılınız olduğu için aranızda bilmeyenlerin olması normaldir.” dedi profesör. “Ben de konuyu bu yüzden açtım zaten.” diye devam etti.
“Ay nası bi insaaan bahar şenlikleri gıbii önemli bi olayı bilmez anlam veremiyorum yane.” dedi Aslı, çantasından çıkardığı törpü ile tırnaklarını törpülemeye başlayarak.
“Belki de makyajından çok derslerine önem veren biri olabilir küçük hanım.” dedi profesör, sinirli bir şekilde kızın elindeki törpüyü kaparak. “Siz ne dersiniz?” Aslı bir şey diyemedi haliyle. Bu görüntü karşısında Onur’un keyfi birden yerine geldi ve profesörü daha bir sevgi ve istekle dinlemeye başladı.
“Şimdi, nerede kalmıştık? Ah, evet… Bahar Şenlikleri!” dedi profesör, tekrar gülümseyerek. “Her yıl baharın gelişini kutlamak amacıyla yurt genelindeki tüm üniversitelerde şenlikler düzenlenir. Konserler, etkinlikler ve ziyafetler verilir. Ve bu yıl ki şenlik zamanı da geldi çattı. Öğle yemeğinden hemen sonra büyük meydanda toplanılacak ve şenliklerin başlangıcı yapılacak. O yüzden öğleden sonraki dersleriniz iptal.” Sınıfta anında neşeli bir gürültü koptu.
“Bahar şenliklerinde su savaşı yapıldığı doğru mu?” diye sordu Hakan.
“Şey, evet bu doğru.” dedi profesör. “Su tabancaları ve su balonları geçen yıl ki şenliklerin en gözde oyuncaklarıydı. Ama ben sizin gibi akıllı gençlerin böyle çılgınlıklar yapmayacağına güveniyorum.” diye ekledi ardından, muzipçe göz kırparak. Ufak bir gülüşme koptu ardından da dersin bittiğini haber veren zilin sesi duyuldu. Bütün öğrenciler hızla toparlanıp sınıfı terk etmeye başladılar.
“Unutmayın! Öğleden sonra büyük meydanda!” diye bağırdı profesör, kalabalığın gürültüsünün üstünden sesini duyurmaya çalışarak.

***

“Harika! İlk ıslatacağım kişi Serap olacak!” dedi Hakan, ikili hızlı bir şekilde yemekhanenin yolunu tutarlarken.
“Al benden de o kadar!” dedi Onur sırıtarak. “Aslı’yı sırılsıklam görmek için sabırsızlanıyorum!”
“Eminim makyajsız haliyle bir fareye benzer.” dedi Hakan gülerek.
“Evet… Islak bir fareye!” dedi Onur ve ikili bu espriye kahkahalarla güldüler. Onur, yaşıtlarına göre biraz daha kısa ve çelimsiz bir delikanlıydı. Siyah, kıvır kıvır saçlara ve sakalsız, düzgün yüz hatlarına sahipti. Yaşıtlarının aksine genelde siyah kumaş pantolon ve ona uygun bir gömlek giyerdi. Gözünde de hiç çıkarmadığı, ince çerçeveli bir gözlüğü vardı. Hakan ise onun aksine iri yapılı ve şişman bir gençti. Uzun sayılabilecek açık kahverengi saçları ve yuvarlak yüz hatlarına sahipti. Her daim gülmeye (ve yemeye) hazırdı. Mavi kot pantolonu ise üzerinden hiç eksik olmazdı.
Hava olabildiğince güzeldi. Etrafta kelebekler uçuşuyor, güneş tepelerinde pırıl pırıl parlıyordu. Nefes aldıkça sanki içlerinde bir şeyler kıpırdanıyormuş gibi geliyordu Onur’a. Bahar kesinlikle gelmişti.
“Muhteşem değil mi?” dedi Onur, derin bir nefes alarak, yemekhaneye iyice yaklaştıklarında.
“Evet, kesinlikle öyle.” dedi Hakan, derin bir nefes de o alarak. “Patlıcan kızartması ve makarna sanırım.” dedi midesini ovuşturarak.
“Ne?” dedi Onur şaşırarak.
“Yemekhaneden gelen koku tabi ki! Sen neden bahsediyordun?” diye sordu Hakan.
“Sen yemekten başka bir şey düşünmez misin?” diyerek güldü Onur.
“Düşünürüm elbette. Mesela yemekten sonra yenecek bir tatlı oldukça düşünülesi bir şey!” dedi Hakan, sanki çok ciddi bir şeyden bahsediyormuşçasına abartılı hareketlerle konuşarak. Gülerek ilerlediler ve onlarla ters istikamette yürüyen, siyahlar içindeki bir adamın yanından geçtiler. Birdenbire Onur iliklerine kadar donduğunu ve soğuktan tir tir titrediğini hissetti.
“S-se-sen de hissettin mi?” dedi yanı başındaki Hakan, ısınmak için kollarını ovuşturarak.
“Evet” dedi Onur ellerini ovuşturup üfleyerek “Donuyorum sandım! Neydi o?”
Merakla etraflarına bakındılar ama hiçbir şey göremediler. Az önce yanlarından geçen ve giderek uzaklaşmakta olan siyahlı adam dışında…
“Şu adama bak, bu havada palto giymiş. Ne garip değil mi?” dedi Hakan.
“Evet, gerçekten de öyle.” dedi uzaklaşan adamın arkasından bakan Onur. Adam simsiyah uzun bir palto ve siyah bir pantolon giymişti. Hava oldukça güzel olmasına rağmen paltosunun önünü sıkıca kapatmış, bir de yüzünü göstermeyecek şekilde siyah bir atkı takmıştı. Başında da yine siyah renkli fötr bir şapka, gözünde ise bir güneş gözlüğü vardı. “Oldukça şüpheli bir tip.” dedi Onur. Onlar izlerken siyahlı adam dikkatsizce bir su birikintisine bastı ve o da ne? Su birikintisi anında buz tutuvermişti. Hakan gördüklerine inanamayarak gözlerini ovuşturdu, Onur ise gözlüklerini çıkarıp camlarını kontrol etti.
“Benim gördüğümü sen de gördün mü?” dedi Hakan, gözlerini kırpıştırarak Onur’a bakarken. Onur sadece şaşkınca kafasını sallamakla yetindi. Ardından ikisi de hızla donmuş su birikintisinin başına koşturdular. Onur çömelip eliyle ince buz tabakasına dokundu ve “Vay canına! Şuna bakar mısın?” dedi oldukça etkilenmiş bir biçimde.
“Bunu nasıl yaptı?” dedi Hakan, siyahlı adamın arkasından hayretle bakarken.
“Bilmiyorum.” dedi Onur, “Ama öğrenmeye niyetliyim. Haydi gel.” dedi ve esrarengiz adamı takip etmeye başladı. “Hey! Yemek ne olacak?” diye sordu peşi sıra koşan Hakan hüsranla.

***

Siyahlı adam hiç de aceleci olmayan adımlarla büyük meydana doğru ilerliyordu. Geçtiği yerlerde hava birdenbire serinliyor, çimenler sararıyor, ağaçların yaprakları dökülüyor, su birikintileri donuyordu. Onur ve Hakan da güvenli bir mesafeden kendisini takip etmekteydiler.
“Benim karnım aç.” diye mızmızlandı Hakan.
“Bak, büyük meydana doğru gidiyor.” dedi onu duymazlıktan gelen Onur.
“Güzel! Belki orada yiyecek bir şeyler bulabiliriz.”
“Niyeti ne acaba?”
“Belki de bahar şenliklerinde gösteri yapmaya gelen bir şovmendir?” diye yanıtladı Hakan, omuzlarını silkerek.
“Bahar şenliği ve soğuk… Hayır, hiç sanmıyorum. Bu çok mantıksız.” dedi Onur.
O sırada siyahlı adam yönünü değiştirip bir binaya, meydana bakan kapalı spor salonuna doğru ilerlemeye başladı. Fakat ön kapı yerine arka kapıya doğru gidiyordu. Kapıya vardığında kendisini izleyen birinin olup olmadığını görmek için sağa sola bakındı. Onur ve Hakan çabucak başka tarafa bakarak, kendi aralarında konuşuyormuş numarası yapmaya başladılar. Bu hoşlandıkları kızları uzaktan izlediklerinde de kullandıkları bir numaraydı, o yüzden rol yapmakta hiç de zorluk çekmemişlerdi. Adam kimsenin olmadığına emin oldu ve elini usulca kapı koluna koydu. Keskin bir çatırtı duyuldu, ardından da kapı ardına kadar açıldı. Siyahlı adam eşikten geçip gözden kayboldu.

“Şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Hakan, alacağı cevaptan korkarak.
“Ne mi yapıyoruz? Takibe devam tabii ki…” dedi Onur, gözlerini kapıdan ayırmadan.
“Bence burada bırakalım, bu herif hiç de tekin değil. Gidip birilerine haber veririz. Hem belki bu sayede yemeğe bile yetişebiliriz.” dedi Hakan, midesinin gurultusunu eli ile bastırmaya çalışarak.
“Olmaz! Biz birilerini gördüklerimize inandırana kadar çok geç olabilir!” dedi Onur ve kapıya doğru ilerlemeye başladı. Hakan da homurdanarak peşinden geliyordu. Kapıya vardıklarında gördükleri manzara karşısında dilleri tutuldu. Kapı kolu tamamen buz tutmuştu ve görünüşe göre kilit soğuktan kırılmıştı.
“Hâlâ onun bir gösterici olduğunu mu düşüyorsun?” dedi Onur.
“Hâlâ onu takip etmemiz gerektiğini mi düşünüyorsun?” diye sordu Hakan aynı anda. İkisi de birbirlerine bir müddet baktıktan sonra yine aynı anda “Hayır.” dediler.
“Ben birilerini uyarmaya çalışacağım.” dedi Hakan.
“Tamam.” dedi Onur. “Ben de bu arada siyahlının neyin peşinde olduğunu öğrenmeye çalışacağım.”
“Anlaştık. Sakın ben yokken aptalca bir şey yapmaya kalkma.” dedi Hakan.
“Merak etme.” dedi Onur, güven verircesine. Hakan, arkadaşının omzuna dostça bir yumruk patlattı sonra da arkasını dönüp koşarak uzaklaşmaya başladı. Onur, bir süre onun uzaklaşmasını izledi, ardından da kararlı bakışlarla kapı eşiğinden geçip içeri girdi.

***

Spor salonunun içi oldukça karanlıktı. Büyük ihtimalle şenliklerde görevli olduğundan ortada salon görevlisinden de bir eser yoktu. İlk kez personel kapısından giren Onur yolunu bulmakta biraz zorlandı. Bir müddet boyunca voleybol sahasına bakan tribünlerin arkasındaki dar ve karanlık koridorda metal gıcırtıları eşliğinde ilerledi. Sahayı geçmek üzereyken birdenbire aradığı adamı gördü. Siyahlı adam, biraz ilerideki olimpik havuzun hemen yanı başında dikiliyor ve birini beklermiş gibi sürekli sağına soluna bakınıyordu. Havuza yakın durduğu kısımdaki suların üzeri buz tutmuştu ve havaya hafif bir buhar yayılıyordu. Neyse ki sırtı dönüktü de kendisini görmemişti. Derken uzak taraftaki kapı açıldı ve içeri biri daha girdi. Onur, gelenlerin Hakan ve getirdiği yardım olduğunu düşünerek heyecanla o yöne baktı. Fakat bu Hakan değildi. Bu Onur’un bugüne kadar gördüğü en garip kılıklı ve en çirkin kadındı… Sivri uçlu, uzun bir şapka giyiyordu kadın. O da tıpkı havuzun başında bekleyen adam gibi simsiyah giyinmişti ve elinde oldukça büyük bir şemsiye taşıyordu. Geniş kemerli, kanca bir burnu ve burnunun sağ yanında oldukça çirkin bir beni vardı. En garip yanı ise kuşkusuz cildinin rengiydi. Çünkü teni yeşildi… Kadın, elindeki şemsiyeye sıkı sıkı tutunarak havuz boyunca ilerledi. Adımlarını oldukça dikkatli ve ürkek bir biçimde atıyor ve her iki adımda bir durup havuza şüpheyle bakıyordu. Sanki havuzun her an canlanıp üzerine saldırmasından korkar gibi bir hali vardı.
“Buluşacak başka bir yer bulamadın mı?” diye sordu kadın, oldukça cırtlak bir sesle. Siyahlı adam bu soru karşısında sadece güldü. Soğuk, buz gibi bir gülüştü bu. “Ne o? Mayonu getirmedin mi yoksa?” dedi buz gibi sesiyle adam. Derin ve yankılı bir sesti bu. İnsanın aklına ister istemez o meşhur Sith lordunu getirecek cinsten bir ses… Onur tüylerinin ürperdiğini hissetti. Kadın, siyahlı adama aksi aksi baktı. Bir şeyler söylemek için ağzını açtı ama diyeceği her ne ise bundan vazgeçti ve sinirle alt dudağını kemirmeye başladı.
“İstediğim şeyi getirdin mi?” diye sordu adam.
“Evet.” dedi kadın, elini ceplerinden birine atıp kıpkırmızı bir elma çıkararak. “Almak için kraliçe ile bayağı bir uğraştım doğrusu. En sonunda araya Cadılar Konseyi’ni sokmak zorunda kaldım.” diye ekledi ardından.
“Güzel.” dedi adam kelimeyi uzatarak. “Bahar’ın hanımı elmayı yediğinde bir daha çiçekler açmayacak, karlar erimeyecek ve kış hep hüküm sürecek!” diye ekledi, korkunç bir kahkaha atarak.
“Ve bir daha yağmur yağmayacak! Sular donacak ve göller buz tutacak!” dedi kadın daha da korkunç bir kahkaha atarak. “Tabii ki sözünü tutarsan.” diye sordu sonra da kuşkuyla adama bakarak.
“Merak etme… Hükmüm ve gücüm tüm diyarlarda geçerli. Buna Oz da dâhil.” dedi adam, memnun bir şekilde sırıtarak.
“Peki ya Yaz ne olacak?” diye sordu kadın.
“Hah! Yaz, tembelin tekidir. Bahar’ın hanımı onu uyandırmadıkça tatlı uykusundan asla kalkmaz. Güven bana!”
“O halde planımızı uygulamaya başlayalım.” dedi kadın, haince sırıtarak.

Onur, konuşulanlardan pek bir şey anlamamıştı ama bu ikisinin niyetlerinin pek de iyi olmadığı bal gibi ortadaydı. Şu Bahar denilen kadın kimse tehlikedeydi, onu bulup uyarması gerekiyordu. Belki de profesörlerden biriydi? Yeterince dinlediğine karar verdi ve geri geri yürüyerek sessizce uzaklaşmaya başladı. Derken ayağı yerdeki bir kovaya takıldı ve kova ile içindeki fırçanın büyük bir gürültü ile devrilmesine yol açtı. Havuzun başındaki ikili hemen o tarafa döndüler ve dehşetle donmuş olan Onur ile göz göze geldiler. Onur bir imdat çığlığı atarak hızla koşmaya başladı. Voleybol sahasının yarısına kadar gelmişti ki arkasından esen soğuk ve şiddetli bir rüzgâr ile titrediğini hissetti. Aynı anda ayakları kontrol edilemez bir şekilde kaymaya başladı ve yüz üstü yere kapaklandı. Şaşkınlıkla yerin artık ince bir buz tabakası ile kaplanmış olduğunu fark etti. Korku ile arkasına baktığında siyahlı adamın ağır adımlarla kendisine yaklaşmakta olduğunu gördü. Adam, kollarını öne uzattı ve parmak uçlarından iğne misali pek çok sivri buz parçası fırlayıverdi. Onur tam zamanında yana yuvarlanarak bu saldırıdan kurtuldu. O esnada korkunç bir kahkaha işitti ve başını kaldırıp yukarı baktığında çirkin kadının kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gördü. Hem de uçarak! Kadın, şemsiyesinin üzerine tıpkı bir cadının süpürgesine binmesi misali oturmuş, daireler çizerek yaklaşıyordu. Onur buzlu zeminde elinden geldiğince hızla kalkarak tekrar koşmaya başlamıştı ki kadın kolunu kaldırıp bir şeyler mırıldandı. Aynı anda sahanın hemen ortasında duran voleybol filesi yerinden fırladı ve Onur’un etrafını hızlıca sarıp delikanlının hareketsiz kalmasına neden oldu. Onur çaresiz bir biçimde yere yığıldı. Kurtulmak için debelendiyse de çabaları nafileydi, ağ çok sağlamdı. Siyahlı adam ve çirkin kadın hiç acele etmeden dibine kadar geldiler ve bir müddet başında dikilerek yerde yarmakta olan delikanlıya baktılar. Ardından kadın sırıtarak çömeldi ve gürültülü bir geğirme eşliğinde ağzından yeşil bir duman çıkararak Onur’un yüzüne üfledi.


(Devam edecek...)


It Was A Dark And Stormy Night by Rickbw1

13 Nisan 2010 Salı

Aile faciası

Gülsüm Hanım’ı hatırlar mısınız bilmem. Daha önce birkaç yazıda bahsetmiştim kendisinden. Hani işyerinde aynı ofisi paylaştığım arkadaş… Hah, işte o! Bu aralar çok mutlu kendisi çünkü eşi ile birlikte ilk bebeklerini bekliyorlar heyecanla. Gülsüm henüz hamileliğinin üçüncü ayında ama ufaklık daha şimdiden gündemimize oturmuş durumda. İlk çocuk ya, tatlı bir heyecan var anne adayımızda. Gülsüm sabahtan akşama kadar internette dolanıp hamilelik ile ilgili ne varsa bulup okuyor, hamileliğinin her evresini dikkatle takip ediyor. Onun bir de huyu vardır, beğendiği bir şeyi mutlaka birine anlatma, paylaşma ihtiyacı hisseder. Gün içerisinde en çok gördüğü insan ben olduğum için o kişi de ben oluyorum ister istemez. “Çocuğumun dayısı, bak burada ne yazıyor! Çocuğumun dayısı, bak şu nasıl oluyormuş. Ay, şunu gördün mü dayısı?” nidaları ile sürekli yeni bir şeyler anlatıyor bana. Üstelik o kadar da tembih ettim, dayısı değil halası diyeceksin diye…

Onun bu araştırmaları sayesinde henüz bekâr bir erkek olamama rağmen hamilelik ile ilgili ne kadar şey varsa öğrendim. Çocuğun kalbi ne zaman oluşur, gözleri ne zaman öne geçer, ellerindeki perdeler ne zaman açılır hepsini biliyorum artık. Hayır, olur da bir gün evlenirsem ve karım hamile kalırsa bu evreler sırasında hiç heyecanlanmayacağım. Çünkü alıştım bir kere. Çok fırça yiyeceğim anlaşılan, çok… “Anlayışsız adam! Duygusuz baba adayı!”

Ufaklık anasının karnında büyüye dursun bizim ofiste daha ilk günlerden bebek kız mı yoksa erkek mi olacak tartışmaları başlayıverdi. Baba adayımız “Erkek adamın erkek evladı olur!” nidaları ile ortalarda dolanırken anne adayımız ise “İnşallah kız olur!” diye dua ediyordu kaç zamandır. Ediyordu diyorum çünkü geçtiğimiz Pazar dananın kuyruğu koptu ve ufaklığın cinsiyeti belli oldu.

Pazar günü heyecanlı çifti muayenehaneye yolcu edip sonucu beklemeye başladık. Nihayet akşamüzeri beklediğim telefon geldi. Arayan Gülsüm'dü ve sesi hem çok mutlu hem de çok heyecanlı geliyordu. Hatta o kadar heyecanlanmıştı ki doğru dürüst konuşamıyordu bile. Bu aşırı heyecanın sonucu bana “Kızımın dayısııııı…” diyeceğine yanlışlıkla “Kızımın babasıııı…” demesin mi? Hem de kocasının yanında! Az kalsın oracıkta ufak çaplı bir aile faciasına kurban gidecektim. Neyse ki baba adayımız henüz kendisini ufaklığın erkek değil de kız olması şokundan tam olarak atlatamamış da ucuz kurtulduk.

Eh, bu durumda bize de Allah analı-babalı büyütsün demek düşüyor sanırım. Mutluluklar…

11 Nisan 2010 Pazar

Aşk, hüzün...

Genç adam çok heyecanlıydı. Bugün büyük gündü. Bugün uzun zamandan beri sevdiği kıza aşkını itiraf edecekti. Onu çok ama çok seviyordu ve eğer kabul ederse hayatının geri kalanını onunla geçirmeye şimdiden razıydı. Onu nasıl sevmesindi ki? Hayata bakış açıları tamamen aynıydı bir kere. Aynı şeyleri seviyor, aynı müzikten hoşlanıyorlardı. En sevdikleri yemek aynıydı, en sevdikleri tatlı da… Espri anlayışları da aynıydı. Gülmeden geçirdikleri bir saniye bile yoktu. Hatta sadece bir bakış ile bile birbirlerinin ne demek istediklerini anlıyorlardı. Kendisini onun yanında o kadar rahat, o kadar kendisi gibi hissediyordu ki… Ah, işte yine yapıyordu. Suratında aptal bir ifade ile sırıtarak hayallere dalmıştı gene… “Toparla bakalım kendini genç aşık, yapılacak çok işimiz var.” dedi kendi kendine gülerek. Aynanın karşısına geçip saçını taramaya başladı. Heyecandan ufak ufak titriyor, midesinde kelebekler uçuşuyordu. “Ya kabul etmezse?” dedi aynadaki görüntüsüne endişe ile bakarak. Aynadaki görüntü ciddileşti ve “Edecek, merak etme. O da seni seviyor!” dedi.

“Nereden biliyorsun? Hiç söylemedi ki… Söylemedim ki… Onu sevdiğimi…”

“Böyle düşünme! Biz ruh ikiziyiz, ruh eşleriyiz. Bunun başka açıklaması yok. Göreceksin, kabul edecek.” dedi aynadaki görüntüsü göz kırparak.

Genç adam derin bir iç çekti ve kararlı bir biçimde kafasını salladı. Sorun şuydu ki sevdiği kıza gerçek hislerini daha önce hiç belli etmemişti. Bugüne kadar hep arkadaşça davranmışlardı birbirlerine ve genç adam nasıl bir tepki ile karşılaşacağını bilemiyordu. Gömleğinin yakasını sertçe çekiştirip düzeltti ve buluşma yerine gitmek üzere evden ayrıldı.

Yarım saat sonra Kadıköy iskelesinin önündeydi. Hava oldukça güzeldi ve martılar tepesinde dans ediyorlardı. Denizden gelen hafif bir meltem eşliğinde iç çekti ve rahatlamaya çalıştı. O kadar heyecanlıydı ki elleri adeta buz kesmişti. Sonra birden onu gördü. Vapurdan çıkan insanların arasından tereddütlü adımlarla çıkışa doğru ilerliyordu. Ne kadar güzeldi! Ve ne kadar da zarif… İşte şimdi o da kendisini görmüştü. Yüzüne yayılan o mutlu gülümseme, gözlerindeki o ışıltı genç adamı kendinden almıştı adeta.

“Merhaba. Çok bekletmedim umarım?” dedi genç kadım, onu iki yanağından öperken.

“Hayır, tam zamanında geldin.” dedi adam ona gülümseyerek. Sonra da bir kolunu genç kadının gireceği şekilde öne uzatarak “Gidelim mi?” diye sordu.

Kadın bu teklifi geri çevirmedi ve gülümseyerek adamın koluna girdi. İkili neşeli bir şekilde ilerlemeye başladı.

Az sonra oldukça şık bir restorandaydılar. Genç kadın etrafına hayranlık ve beğeni ile bakıyordu. “Beni buraya getirdiğine inanamıyorum! Burası çok lüks.” dedi şaşkın bakışlarla.

“Beğenmediysen kalkabiliriz?” diye sordu adam.

“Şaka mı ediyorsun? Buraya bayıldım!” dedi gülerek. “Ama burası biraz şey değil mi? Pahalı?”

“Senin için hiçbir masraftan kaçınmıyorum işte, daha ne istiyorsun?” diye sordu adam gülerek, garsonlardan biri yemeklerini servis ederken.

“Çok tatlısın.” dedi kadın sıcacık bir gülümseme ile.

“Teşekkür ederim hanımefendi.” dedi orta yaşlı garson sırıtarak.

“Ah, şey… Size demedim, arkadaşımla konuşuyordum.” dedi kadın.

“Ah, elbette. Ne kadar aptalım.” dedi garson utanarak.

“Bunlara hiç gerek yoktu gerçekten de…” dedi kadın. “Önemli olan seninle birlikte olmak benim için, gerisi boş.” diye ekledi ardından. Bu sözlerle birlikte adamın kendine olan güveni arttı ve konuya girme vaktinin geldiğine karar verdi. “Seninle konuşmak istediğim bir konu var.” diye söze başladı adam.

“Elbete, buyurun. Benimle her konuda konuşabilirsiniz. Nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu garson.

“Şey… Sizinle değil, arkadaşımla konuşuyordum.” dedi adam sıkılarak.

“Ah, tabii ya… Üzgünüm.” dedi garson, bir kez daha utancından kıpkırmızı olarak. “Bir garson ile konuşmayı kim ister ki?” diye mırıldandı masadan uzaklaşırken. Genç çift, garsonun ardından bakakaldılar. Kısa bir süre göz göze geldiler, ardından da kahkahalarla gülmeye başladılar.

“Biliyor musun, gülmek sana çok yakışıyor. Hep gülmen için her şeyimi verebilirdim.” dedi adam sonunda.

“Teşekkürler.” dedi kadın, biraz utangaç bir tavırla. “Benimle ne konuşmak istiyordun?” diye sordu sonra da. Adam sustu. Karşısındaki kadının gözlerine uzun uzun baktı. Onu seviyordu, gerçekten seviyordu. Ama ya o kendisini sadece arkadaş olarak görüyorsa? Ya onu tamamen kaybederse? “Ben onun arkadaşı hiç olmadım ki…” diye düşündü kendi kendine. Derin bir nefes alıp kendi kendine belki de yüzlerce kez prova ettiği konuşmasına başladı. İlk kelime çıktıktan sonrası kolay olmuştu. Uzun zamandır içinde saklı tuttuğu kelimeler denizi dışarı çıkışı bulmuş, kendi kendine hızla dökülüyordu dudaklarından adeta. O konuştukça kadının yüzündeki gülümseme soluyor ve yerini ifadesiz bir yüze bırakıyordu. Ne düşündüğünü anlayamıyordu adam, şu anda umursamıyordu da. Tek düşünebildiği konuşmasını bir an önce tamamlayabilmekti.

“…yani demek istediğim şey, seni seviyorum.” diye bitirdi adam sözünü. Kadın hiç kıpırdamadan, ifadesiz bir şekilde kendisine bakmayı sürdürüyordu. Bir müddet daha böyle bakıştılar. Sonra kadın hafifçe gülmeye ardından da kahkahalar atmaya başladı. Adam ne yapacağını bilemez şekilde onun kahkahalarına aynı şekilde karşılık verdi. Kadın güldükçe gülüyor, resmen gözlerinden yaşlar geliyordu. “Ah sen yok musun sen…” dedi sonunda, gülmesini biraz olsun bastırabildiğinde. “Bu şimdiye kadar başıma gelenlerin en iyisiydi. Yani daha önce de deneyenler olmuştu ama hiç biri bu kadar başarılı değildi.” dedi tekrar kahkaha atmaya başlayarak. Adam biraz tereddütle de olsa gülmeyi başardı. “Neyi daha önce deneyen?” diye düşündü kendi kendine.

“Harikaydı gerçekten de… Bugünün 1 Nisan olduğunu unutmuştum biliyor musun? Neredeyse sana inanacaktım.” dedi kadın gülerek.

1 Nisan… Bugün 1 Nisan mıydı? 1 Nisan… Nasıl böyle bir hataya düşebilmişti?

“Bu şimdiye kadar ki en iyi şakaydı, inan bana.” dedi kadın kıkırdayarak. Ama adam tepki vermedi. Gülümsemesi solmuş, beti benzi atmıştı. onun bu halini görünce kadın da gülmeyi kesti ve tereddütle onu izlemeye başladı. “Şakaydı… Değil mi?” diye sordu endişe ile.

Genç adam boğazında oluşan yumruyu zorlukla yuttu ve sahte bir kahkaha atarak “şakaydı elbette. Başka ne olabilirdi ki?” diye sordu. Kadın gözle görülebilir bir şekilde rahatladı. “Şaka olmasına sevindim. Yani öbür türlü olsaydı… Gerçek olsaydı ne kadar kötü hissederdim anlatamam. Böyle bir ihtimali düşünmek bile istemiyorum.”

“Benim kadar kötü olamazdın.” diye mırıldandı adam kendi kendine. Fakat kadın onu fark etmemişti bile. Günün geri kalanında hep kadın konuştu, adam dinledi. Arada bir onay mırıltısı ya da “Evet, haklısın” cümlesinden fazlasını da etmedi adam. O artık orada değildi çünkü, kan ağlayan kalbini dinliyordu. O günden sonra kadını bir daha görmedi, buluşma tekliflerinden hep bir bahane ile kaçındı. İstemediğinden değil, bu acıya dayanamayacağını bildiğinden…

Not: 1 Nisan günü yazdığım kısa bir hikaye...

Broken heart by starry eyedkid

8 Nisan 2010 Perşembe

Gıt gıt gıdak!

Bizim evde âdettir, her Pazar mutlaka tavuk pişirilir. Genellikle haşlanır, yanına da güzel bir pilav… “Mmmm” dediğinizi duyar gibi oluyorum. İşte tavuğa duyulan o iştah bende yaklaşık 4 senedir yok. Neden mi?

Askerliğimi 2005 - 2006 seneleri arasında yaptım ben. Hatırlayacağınız gibi o sene son zamanlarda artık moda olan yeni bir salgın korkusu ile yaşamaktaydık hepimiz; Kuş Gribi… Her tarafta uyarılar, ikazlar dolaşırken kimse tavuk yemez olmuştu ve tavuk fiyatları da oldukça ucuzlamıştı. İşte bu ucuzlama askeriyenin oldukça işine gelmiş olacak ki stoklarda ne kadar tavuk ve hindi varsa hepsini satın almıştı bizim birlik. Bunun sonucunda da yemek menümüzden hindi ya da tavuk kesinlikle eksik olmaz olmuştu. Mesela öğle yemeğinde tavuk mu var? O zaman o akşam kesin hindi çıkıyordu. Öğle yemeğinde hindi varsa o zaman da akşam yemeğinde tavuk veriliyordu. Ve bu 13 ay boyunca böyle devam etti. Sabah akşam tavuk yedirdiler bize. İlk başlarda kuş gribi tehlikesi var diye yememeye çalışıyorduk aslında. Ama sonra bir gün sabah içtiması sırasında Grup Komutanı çıkıp da “Yiyeceksiniz!” deyince hepimiz “Emredersiniz!” diye gıdakladık tabii…

Her gün tavuk her akşam hindi yiye yiye sonunda tavuk ve türevlerinde nefret eder hale geldim. “Allah’tan kahvaltıda da tavuk vermiyorlar, yoksa ne yapardık?” diye yakınırken Ramazan ayı geldi çattı. Sahura kalktık, bir de ne görelim? Tavuk ve hindi! Hem de ikisi bir arada! Şaka gibi, değil mi?

O yüzden askerden döndüğümden beri tavuk yemeklerinden itina ile kaçar oldum. Olansa bizim Pazar günü tavuk yeme âdetimize oldu.

22 Mart 2010 Pazartesi

Blog Ödülleri 2010

Gelenekselleşme yolunda emin adımlarla ilerleyen Blog Ödülleri bu yıl bir kez daha tüm aktifliği ve heyecanı ile karşımızda. Bu kez tam 17 kategorinin yarışacağı organizasyon hem sayfalarımızı tanıtmak için hem de yeni bloggerlar ve yeni insanlarla tanışmak, yeni arkadaşlıklar kurmak için iyi bir fırsat.

Özellikle çok yakından takip ettiğim size ait blogların bu yarışmada başarılı olacağını düşünüyorum. Ödül alamasak bile orada olmak, bu organizasyona katkıda bulunmak bile güzel bir şey olsa gerek...

Bu yılki organizasyonu destekleyenler arasında Blog Dergisi olarak biz de yerimizi aldık. Eğer sizde katılmak isterseniz, ki katılmalısınız bence, buraya tıklayıp blog sayfanızı kaydettirmeniz yeterli... Şimdiden başarılar.

Not: Videonun açılması biraz zaman alıyor. İzlediğiniz için teşekkürler...

18 Mart 2010 Perşembe

Sil dürçmesi! (Dil sürçmesi)

Son zamanlarda dil sürçmelerim acayip derecede arttı. Nedendir bilmem hemen hemen her diyalogda bir gaf yapar oldum. Örneğin geçen gün işyerinde otururken telefon çaldı. Açtım, yaşlı bir amca çıktı. Meğer yanlış numaraymış. Adam mahcup bir şekilde “Özür dilerim evladım.” dedi. Ben de "Önemli değil" diyeceğime yanlışlıkla “Asıl ben özür dilerim amcacım.” demez miyim?
  • Dün akşam ofiste çalışırken kapı açıldı ve müdürün eşi içeri girdi. “Merhabaaa!” dedi sevecen bir sesle. Benim verdiğim cevapsa evlere şenlikti; “Hoş bulduuuum!”
  • Forum Bornova’yı duymuşsunuzdur. İzmir’de bulunan bayağı büyük ve lüks bir alış-veriş merkezi. Daha hiç gitmişliğim yok bu arada… Her neyse, ben oranın ismini her nedense hep yanlış telaffuz ediyorum. Sürekli Borum Fornova diyorum.
  • Bir pazar günü yolda yürürken eskiden beri tanıdığım ve oldukça samimi olduğum bir ağabeyimle karşılaştım. Adam beni görünce gülümsedi, gelip elimi sıktı ve halimi hatırımı sordu. Ben de ona cevap vereceğim derken yanlışlıkla şöyle dedim; “İyiydim abi, sen nassan?”
  • Yine iş yerinden bir anı… Bir paket teslim etmek için kargoya gitmiştim. Müdür “Kargo ücretini mutlaka biz ödeyelim, karşı tarafa ayıp olmasın.” diye tembihlemişti ben çıkarken. Elimdeki dosyayı görevli bayana teslim edip beklemeye başladım. Kadın bir taraftan bilgisayarının tuşlarını takırdatarak kayıt işlemini yaparken bir taraftan da “Karşı ödemeli mi?” diye sordu. “Hayır, biz ödemeli!” dedim panikle. Kadın bana şöyle bir baktı sonra da kahkahalarla gülmeye başladı. “Ay, sinirim bozuldu kusura bakmayın.” dedi gülmekten yaşaran gözlerle. Hem özür diliyor hem de kıkır kıkır gülüyordu, en sonunda işlemi yanındaki arkadaşına devredip ofisin arka taraflarına kaçtı. Ben çıkarken hâlâ gülüyordu.

Ama bu dil sürçme özelliğinin genetik olduğuna karar verdim ben. Kardeşlerim de öyle çünkü. Mesela erkek kardeşim bu konuda tam bir uzman. “Düşme koşarsın!” ve “Abara kenare! (araba geliyor kenara kaçın demek istiyor) kardeşimin geniş yelpazesinden bazı seçmeler. Kız kardeşim de ondan az değildir hani; “Zeki Akpınar – Metin Akdurak” isimli iki sinema sanatçısı türetmesi, Denizaltındaki yirmi bin fersahtan “Yeraltındaki bilmem kaç tane bir şey” diye bahsetmesi de onun incilerinden bir demet olarak kayıtlara geçsin efendim. (Kendini rezil ettiği yetmiyormuş gibi işin içine bir de ailesini karıştıran yazar örneği)

Soruyorum size, ne olacak bizim bu halimiz?

11 Mart 2010 Perşembe

Şerit

Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi  için yazılmıştır.

Genç kadın ellerine baktı… Bu eller gerçekten de onun muydu? Hatırladığından çok daha küçük ve yumuk yumuk görünüyorlardı. Sanki bir bebeğe ait gibiydiler. “Neler oluyor böyle?” demeye çalıştı fakat çıkardığı ses basit bir “Agu!”dan öteye gidemedi. Şaşkınlıkla etrafına bakındı ve ahşap korkuluklarla çevrili küçük bir yatakta olduğunu fark etti. Yatağı hatırlamıyordu ama odayı gayet net anımsıyordu. Duvar kâğıtları, perdeler, çift kanatlı pencere… Burası bir zamanlar onun odasıydı, çocukken kaldığı yer… Ama garip bir biçimde hepsi oldukça yeni görünüyordu gözüne. Odanın kapısı açıldı ve içeri dünyalar güzeli bir kadın girdi. Annesiydi bu! Ne kadar da genç ve hayat doluydu… Onu görünce içinin büyük bir sevinç ve sıcaklık ile kaplandığını hissetti birden. Fakat kadın kendisine bakmamış, hemen yatağın yanındaki dolabı açarak bir şeyler aramaya başlamıştı. Ona seslenmek istedi, anne demek istedi fakat bu kez ağzından çıkan şey bir “Bugu!” oldu. Kendisine kızdı ve tekrar denedi. Bu kez kuvvetli bir “Anne!” çıkıverdi ağzından. Annesi nasıl da şaşırmıştı. Hemen koşup kendisine sarıldı ve kucağına aldı. “Bey, bey! Bil bakalım kızımız ne dedi?” diyerek sevinçle odanın kapısına doğru yürüdü.


Kapıdan geçmeleriyle birlikte sahne değişiverdi. Yine birinin kucağındaydı fakat bu kez kendisini taşıyan kişi babasıydı. Üstelik artık evde de değillerdi. Neredeydi sahiden? Ve neden bu kadar utanıyordu? Etrafa ürkek gözlerle bakındı. Üzerine tebeşirle yazılar yazılmış kara bir tahta çarptı gözüne. Tam üstündeki tabloya “Ali gel. Topu at.” tarzı fişler yapıştırılmıştı. Bir sürü de sıra vardı etrafta. Arka arkaya dizilmiş ahşap okul sıraları… Hepsinin ardında da siyah önlükler içinde bir sürü minik öğrenci. Kendi üstünde de aynı önlüğün olduğunu gördü hayal meyal. “Evet çocuklar, bugün sınıfımıza yeni biri katılıyor.” dedi yüksek perdeden çıkan müşfik bir erkek sesi. Bu sesi hatırlıyordu, ilkokul öğretmenine aitti. Nasıl unutabilirdi ki? O ilk aşkıydı. Yakışıklı öğretmen, kendisini babasının kucağından alarak teşekkür mahiyetinde bir şeyler mırıldandı. Sonra da küçük bedeni yere basması için kucağından indirdi. Babası “Uslu dur e mi kızım?” dedi usulca. Sonra da eğilip alnına küçük bir öpücük kondurdu.


Alnına değen öpücük ile içi titredi. Babası geri çekildiğinde adamın en az 15 yıl yaşlanmış olduğunu gördü hayretle. Hemen yanında gözyaşlarına hâkim olamayan annesini gördü. O da yaşlanmıştı. Şaşırarak etrafına bakındı ve etrafında üzerlerinde kep ve cüppeleri olan bir sürü genç olduğunu fark etti. Çabucak kendi üstündekilere baktı ve siyah önlüğünün yerini siyah bir mezuniyet cüppesinin aldığını gördü. Elinde tuttuğu şey bir diploma mıydı? “Seninle iftihar ediyorum kızım.” dedi babası. Annesi de onaylarcasına başını salladı. Genç kız gülümsemeden edemedi. O sırada bir anons duyuldu ve tüm gençler neşe ile keplerini havaya fırlattı. Genç kız da aynı sevinç ve neşeyle kepini çıkartarak tüm gücüyle havaya attı.


Havaya fırlattığı şey artık bir kep değildi. Sahi neydi o? Düğün çiçeğine benziyordu. Evet, bu sahiden de düğününde taşıdığı o güzelim buketti. Buketin havada uçuşunu ve bir grup genç kız tarafından kapılmaya çalışılmasını izledi mutlulukla. En yakın arkadaşı yakalamıştı buketi. Kız bir sevinç çığlığı atarak yerinde zıp zıp zıplarken kendisi de gülmeden edemedi. Güneşli ve düğün için ideal bir gündü. Belinde nazik bir dokunuş hissedip sağ yanına döndü ve evlendiği adam ile göz göze geldi. “Seni seviyorum.” dedi adam ona usulca. “Ben de seni…” diye karşılık verdi kadın. İkisi birlikte hemen yanlarında duran arabanın sol kapısını açarak kahkahalar eşliğinde araca girdiler.


Kadın çığlık çığlığa aracın sağ kapısından dışarı çıktı. Gece vaktiydi ve inanılmaz bir sancı vardı karnında. Bu da yetmiyormuş gibi sağanak bir yağış kendisini sırılsıklam ediyordu şu anda. Karnı şiş miydi yoksa ona mı öyle geliyordu? Sancı dayanılmaz boyutlara geldi ve acı dolu bir çığlık attı kadın. Kocasının sesini duydu sonra. “Karım doğum yapıyor, çabuk bir sedye getirin!” diye bağırıyordu telaşla. Beyazlar içinde bir adam ve bir kadının kendisine doğru koşturduğunu gördü. Çabucak koluna girip kendisini sedyeye yatırdılar.


Başını yumuşacık yastığa koydu. Sedyeler bu kadar rahat mıydı? Elleri ile elinin altındaki zemini yokladı ve sadece temiz çarşafların verdiği o huzuru hissetti parmaklarında. Başını çevirip yan tarafına baktığında bir hastane odasında olduğunu fark etti. Karnı inmiş, doğum sancıları sona ermişti. Kocasının yanı başında, mutluluk ve hüzün dolu bir bakışla kendisini seyretmekte olduğunu gördü. O esnada odanın kapısı açıldı ve tonton bir hemşire kucağında bir bebek olduğu halde içeri girdi. “Tebrikler! Bir oğlunuz oldu.” dedi hemşire sevinçle. Sonra da kucağındaki bebeği dikkatle yatağa, annesinin yanına yatırıverdi.
“Oğlum.” dedi kadın, bebeği koklayıp öperek.


Oğlunun yanağındaki sakal kökleri dudağına hafifçe battığında irkildi. Kendini hafifçe geri çektiğinde oğlunu genç bir delikanlı olarak buldu karşısında. Oğlu da ona sarılmış ve mutlu mutlu gülümsüyordu. “Nice senelere anne.” dedi oğlu gülümseyerek. Eşinin “Doğum günün kutlu olsun hayatım.” diyen sesi geldi arkasından. Bugünü hatırlıyordu. Kendisi için düzenlenen sürpriz doğum günü partisiydi bu. Mütevazı evlerinin geniş salonundaydılar. İşte annesi de oradaydı. Ah, keşke babası da hâlâ hayatta olsaydı… Kocası kendisine bir hediye paketi uzatarak bu düşüncelerini böldü. Paketi büyük bir mutlulukla açtı ve kıymetli taşlarla bezenmiş gümüş kakmalı bir el aynasına bakarken buldu kendini. Hafifçe kırlaşan saçlarını görüp hüzünle gülümsedi.


El aynası bir anda büyüyüp kaliteli bir boy aynasına dönüştü. Kadın aynanın karşısına geçmiş, acele ile paltosunun düğmelerini ilikliyordu. Saçları artık iyice beyazlamış, gözlerinin kenarlarına kırışıklıklar yerleşmişti. Bir taraftan da telefondaki gelini ile konuşuyordu telaşlı telaşlı. “Anne çok ateşi var! Çok hasta!” diye ağlıyordu telefondaki gelin. “Merak etme kızım, hemen geliyorum. Torunumu öyle bırakacak değilim.” dedi kadın. Çabucak telefonu kapattı ve koşarak evden ayrıldı. Düşüncelere dalmış bir şekilde kaldırımda koştururken uzaktan gelen arabayı fark edemedi. Karşıdan karşıya geçmek için adımını dikkatsizce caddeye attı. Son duyduğu şey keskin bir klakson eşliğinde çıkan fren sesi, son gördüğü şey ise hızla yaklaşan arabanın parlak farlarıydı. Yoksa değil miydi?

***

Orta yaşlı bir adam olan doktor, küçük feneri yardımıyla caddede boylu boyunca yatan kadının gözbebeği reflekslerini kontrol etti. Hiç yaşam belirtisi yoktu. “Maalesef kaybetmişiz.” dedi yanında duran ambulans görevlisine. “Garip… Neden gülümsüyor?” dedi delikanlı çağlarındaki genç ambulans görevlisi. “Bilmem.” dedi doktor. “Belki de hayatı bir film şeridi gibi gözünün önünden akmıştır. Ne dersin?” diye sordu ardından. İkisi de bu fikrin absürdlüğü karşısında güldü. Yerini çabucak ciddiyete bırakan, hüzünlü bir gülüştü bu.  Doktorun eli kibarca kadının yüzüne uzandı ve açık olan göz kapaklarını son kez olmak üzere bu dünyaya kapattı.




Kayıp Rıhtım sitesinde yayınlanan Aylık Öykü Seçkisi  için yazılmıştır.

8 Mart 2010 Pazartesi

Sadece bir dakika

Bu sabah tam işe gitmek için evden çıkıyordum ki babamın bana seslendiğini duydum. Benden ufak bir şey istiyordu. Ben de tam o sırada kapıyı açmış ve çıkmak üzereydim. “Bir dakikadan bir şey olmaz.” dedim kendi kendime ve kapıyı kapatıp babamın yanına gittim sonra da istediği şeyi çabucak halledip koşa koşa evden çıktım. Ama geç kalmıştım, binmem gereken otobüs çoktan kalkmıştı. Bir dahaki otobüs ise 20 dakika sonra gelecekti üstelik. “Neyse olan oldu bir kere, ne yapalım?” dedim ve başladım hızlı adımlarla sahile doğru yürümeye. “Oradan dakika başı otobüs geçiyor nasıl olsa. Birine biniveririm.” diye düşünüyordum yürürken.

Sahildeki durağa vardığımda 5 dakika kaybetmiştim bile. Üstelik yol çok kalabalıktı ve arabalar milim milim ilerliyorlardı. Yine de umudumu kaybetmeden beklemeye başladım. Bir beş dakika kadar daha bekledikten sonra ilk otobüs ufukta gözüktü. Sevinçle otobüse binmeye hazırlanıyordum ki araç durmadan yoluna devam etti. Zaten dursa bile ağzına kadar dolu olduğu için binmeme imkân yoktu. Böyle otobüsleri gördüğümde aklıma hep eski Gırgır dergisindeki otobüs karikatürleri geliyor nedense. Hani pencerelerinden kollar bacaklar çıkmış olanlardan. Hoş, bu otobüsün de ondan pek farkı yoktu laf aramızda.

Her neyse, derin bir iç çekip bir sonraki otobüsü beklemeye başladım. Onun da dolu geçmesi, hatta bir dahakinin de dolu geçmesi pek de hoş bir tecrübe değildi doğrusu. Artık iyice paniklemeye başlamıştım ve her 30 saniyede bir saatime bakar olmuştum. Neyse ki 10-15 dakika gibi bir bekleyişin ardından kısmen boş bir otobüs durağa yanaştı. Biz de durakta bekleyen kalabalık güruh olarak kapısına hücum ettik. Otobüsün o daracık koridorunda zar zor da olsa kendime bir yer buldum. O kadar kalabalıktı ki kendimi konserve sardalye balığı gibi hissediyordum. “Neyse canım, bindim ya!” diye kendimi avuttum. Ben ne bileyim dertlerimin asıl yeni başladığını?

Sağ yanımda iyi giyimli fakat yaşlı mı yaşlı bir amca duruyordu. Bir taraftan tepeden sallanan tutacaklara tutunmaya çalışırken bir taraftan da sakız çiğnemeye çalışıyordu amcam. Çiğnemeye çalışıyordu diyorum çünkü büyük bir ihtimalle dişleri yoktu. Ağzını kocaman aça aça cak! cak! cak! diye çiğniyordu sakızı. Ve çıkan sesi burada size tarif etmemin imkânı yok! Islak bir sesti ve de vıcık vıcık… Hem de adamın ağzı tam kulağımın dibine denk geliyordu. İşkenceyi düşünebiliyor musunuz? Tam 30 dakika boyunca bu adamın kulağımın dibinde o sesi çıkartmasını dinlemek zorunda kaldım. Otobüs de inadına inadına her durakta duruyordu. Hayır, adam da bayağı yaşlı, bir şey de diyemiyorsun. “Allah’ım bana sabır ver. Sabır selamet ya rabbi!” diye diye bir hal oldum. Bu arada insanların sinirlendiklerinde neden gözü seğirir, neden hülyalı bir şekilde haince sırıtırlar, dişlerini neden gıcırdatırlar vb her şeyi öğreniverdim.

Derken enseme Pat! diye bir darbe aldım. “Ne oluyoruz yahu!” diyerek arkam döndüm ve sağ arkamdaki adam ile sol arkamdaki adamın tanıdık olduklarını anladım. Adam arkadaşının omzuna “Ne haber ya?” diye vururken arada yanlışlıkla benim de enseme patlatmış meğerse. Boy kısa olunca… Başladılar gürültülü bir şekilde arkamda sohbet etmeye… “Sabır selamet ya rabbi!” demeye devam ettim. Bu arada o cak-caklar da diğer kulağımın dibinde devam ediyordu.

Derken otobüs şoförü ayağa kalktı ve “Ula uşağım! Haçan ne anliysunuz o düğmeye basmaktan daaaa? Madem inmeyecektunuz ne diye basaysunuz o düğmeye?” diyerek bağırmaya başladı. “Eyvahlar olsun, Laz şoför!” dememe kalmadan arka taraflardan üç tane yeni yetme “Sana ne, sen işine bak!” demez mi? Onların öyle söylemesiyle başladı şoför, yolcular ve o üç ileri zekâlı arasında bir ağız dalaşı. Meğerse otobüsün her durakta durmasının sebebi o üç aklı evvelin her durakta laf olsun diye düğmeye basmasıymış. “Hah” dedim “Bir kavgamız eksikti. Şimdi bir de otobüsü karakola çekerler, tam olur.”

Neyse ki öyle olmadı da şoför sakinleşti, gençler de postu kaptırmadan otobüsü çabuk yoldan terk etti. “Oh, çok şükür.” dememe kalmadan cak-caklar gene başladı. Benim de göz seğirmelerim… Durun, daha bitmedi. Bir durak sonra otobüs iyice kalabalıklaşıp adım atacak yer kalmayınca şoför orta kapıları da açtı ve oradan da bir-iki yolcu binmesini sağladı. Bir tanesi benimle yüz yüze gelecek şekilde bindi hatta. Ama adam nasıl alkol kokuyor! Yok böyle kötü bir koku… Saat sabahın 8:30’u ve adam zil zurna sarhoş. Surat zaten kıpkırmızı… Bir de başlamasın mı memleketi kurtarmaya? O konuştukça alkol dolu nefesi benim suratıma çarpıyor. Kafayı sağa sola çeviriyorum ama otobüs o kadar dolu ki kaçmamın imkânı yok. Bundan daha kötüsü olamaz herhalde diye düşünürken bir de otobüsünü çukura girmesi ile yerden bir karış yükselmem ve kafamı demirlere vurmam bir oldu.

Otobüsten indiğimde “Kim gazi madalyası takacak bana?” diye sağa sola bakındım ama kimseyi göremedim. Onun yerine arkamdakilerden “Yürüsene kardeşim, biz de ineceğiz herhalde!” diye azar işittim üstüne. Kendimi apar topar metroya attım ve yol boyunca etrafımdaki yolculara ürkek bakışlar atarak iş yerime zor da olsa vardım. Ama varmam gereken saatten yarım saat geç… Çabucak kapıdan içeri girdim ve günaydın diyerek üst kata çıkan merdivenlere doğru ilerlemeye başladım. Alt katta görevli olan arkadaş “Bir dakika beklesene burada, ufak bir işim var.” dedi bana. Ben de “Hayır efendim, bekleyemem!” diyerek koştura koştura üst kata çıktım.  “Bu ne acele ya? Bir dakika beklesen ölür müsün?” diye seslendi arkamdan. O bir dakika nelere mal oluyor bir bilse…

3 Mart 2010 Çarşamba

Bir iftar yemeği


Yanılmıyorsam geçtiğimiz Ramazan ayının son günleriydi. Firma olarak bir iftar yemeğine davetliydik. Daveti veren de sektörün önde gelen devlerinden biri… Belediye Başkanı başta olmak üzere sayısız önemli şahsiyet de bizimle birlikte bu yemeğe davetliydi. O kadar önemli bir yemekti yani… Bizim firmaya 5 kişilik davetiye gönderilmişti. Sayıyı tamamlamak adına beşinci kişi olarak da ben seçilmiştim. Hem de tüm itirazlarıma ve kıvırma operasyonlarıma rağmen… (Binlerce dansöz var!)

Her neyse, iftar saatine yakın bir vakitte hep beraber şirket arabalarından birine sıkış tepiş doluşuverdik ve çıktık yola. Çıkmasına çıktık ama kimse gideceğimiz yeri tam manası ile bilmiyordu. Elimizdeki tek ipucu ise davetiyenin üzerinde yazan bir satırlık adresti; “Falanca Restoran Kemalpaşa Yolu, Total benzin istasyonunun karşısı.” İlk başta neşeli şakalaşmalar eşliğinde başlayan yolculuğumuz direksiyondaki arkadaşın “Yemek neredeymiş?” sorusunu sorma gafletinde bulunması ile tam bir kâbusa dönüştü. O neşeli insanlar gitti, yerlerine açlıktan gözü dönmüş bir güruh geldi anında. Eee, kolay değil. Hepimiz oruçluyuz ve işin ucunda iftarı kaçırmak var. Anlayın artık durumumuzu… Biz arabanın içinde “O taraf! Hayır, bu taraf!” diye birbirimizi yerken (Tövbe, yemek yok. Oruçluyuz!) bir Total benzincisi ile burun buruna geldik. Hep beraber sevinç çığlıkları atarak birbirimize sarıldık ve kafalarımızı aynı anda benzincinin karşısına yani restoranın olması gerektiği yere çevirdik. O da ne? Benzincinin karşısında bir restoran vardı olmasına ama pek de beklediğimiz gibi bir yer değildi. Bu daha çok kamyoncuların konakladığı ucuz yerlerden birine benziyordu. Önünde de bir sürü kamyon vardı zaten. Ürkek gözlerle tabelasına baktık ve mekânın ismini okuduk; “Cengo’nun Yeri.” Yanlış yer… Derin bir “Oh!” çekerek yolumuza devam ettik. Bir müddet daha gittikten sonra ikinci benzinci ve karşısında bulunan doğru mekâna varmıştık neyse ki. Üstelik daha iftara 10 dakika gibi bir zaman vardı. Külüstür aracımızı birbirinden pahalı Mercedes ve benzeri arabalar arasına park ettik ve boş bir masa bulmak için çabucak davetliler arasına daldık.

Gerçekten de şık bir restorandı. Yeşil çimenler üzerine kurulu, beyaz örtülerle kaplanmış pek çok masa vardı etrafta. Ortada şık bir havuz ve sağda solda sıralanmış birkaç yapay şelale ortamı iyice güzelleştiriyordu. Bahçenin hemen arkasındaki bir restorandan çok bir malikâneyi andıran yapıdan bahsetmiyorum bile. Misafirler de birbirinden şık giyimli ve önemli görünümlü şahsiyetlerdi hani. Biz hariç tabii… Tüm görgüsüzlüğümüzle paldır küldür koşturarak bahçeye daldık ve boş bulduğumuz bir masaya kendimizi atıverdik. Kısa bir süre sonra top patlatıldı ve akşam ezanı okundu. Ardından yemekler servis edilmeye başlandı. Biz en arka masaların birinde olduğumuzdan yemeğin bize ulaşması hayli vakit alacak gibi görünüyordu. “Eh, ne yapalım. Biraz daha bekleriz bizde.” diyerek su ile açtık orucumuzu. Önümüzden geçip giden tepsilerdeki yemeklerimizin kokusunu içimize çekerek beklerken bir müddet daha kuru ekmek ve su ile idare ediyorduk ki bir de baktım suyumun içerisinde bir sinek! “Daha bir yudum almıştım yahu!” diyerek suyu dökmek zorunda kaldım mecburen. “Neyse, açık havada normaldir böyle şeyler,” deyip elimi su şişesine attım ve ne göreyim. Su bitmiş! “Hay ben böyle şansın…” diyordum ki önüme konulan bir tabak yemek eşliğinde bütün olumsuz düşüncelerim uçtu gitti. İştahla yemeğe başladım. Garsondan da bir bardak su istemeyi de ihmal etmedim.

Daha bir-iki lokma almıştım ki daveti veren şahsiyet mikrofonu eline aldı ve bir konuşma yapmaya başladı. Herkes de kibarlık gereği çatalı bıçağı bırakıp onu dinlemeye koyuldu. Ben de mecburen hüzünlü bakışlarla yemeğimi bırakıp, bükük bir boyunla adamdan tarafa döndüm. Benim şansıma sahne tam benim arkamda kalıyordu ve adamı görebilmek için sırtımı ve boynumu bayağı bir geriye çevirmem gerekiyordu. Adam da konuştukça konuştu, anlattıkça anlattı. Eee, o kadar para dökmüş konuşacak tabi, acısını çıkarması lazım. Karnımın gurultuları yüzünden söylediklerinin yarısını anlamadım. Üstelik gayet garip bir açı ile durmak zorunda kaldığımdan boynum ve sırtım da feci derecede ağrımaya başlamıştı. Tam kendi kendime “Biraz daha konuşursa kesin böyle kalacağım.” diyordum ki adam ya insafa geldiği ya da melül melül bakan gözlerimizdeki aç ifadeye daha fazla tahammül edemediği için “Afiyet olsun.” diyerek konuşmasını bitirdi. “Şükürler olsun Ya Rabbi!” diyerek önüme döndüm ve hevesle çatal bıçağa saldırdım. Ve pat! Kocaman, siyah bir böcek yemeğimin tam ortasına düşmez mi?

Garsonlardan birini çağırdım ve tabağı göstererek “Şunu alır mısınız? Böcek düştü de…” dedim üzülerek. Garson en aristokrat tavrıyla “Tabii efendim.” diyerek yemeğimin ortasına elini daldırıp böceği yakalamaya çalıştı. Artık o yemeği yemeğe devam edeceğim düşüncesi nereden aklına estiyse? O kovalar böcek kaçarken ben de kısa bir süre şaşkınca olanları izledim. Sonra da “Hayır, hayır! Ben tabağı alır mısınız demek istemiştim!” dedim panikle. “Ah, elbette…” dedi garson ve tabağı aldı. “Bir tabak daha getir misiniz peki?” diye sordum ümitle. “Üzgünüm, yemekler sayılı.” diye cevapladı ve kalabalığın arasına karışıp gözden kayboldu. “İşe bak yahu, aç kaldık. Eh, ben de su içerim ne yapayım.” dedim kendi kendime. Az önce doldurduğum suyumun içinde yüzen ikinci sineği görmem ise son darbe oldu.