20 Nisan 2010 Salı

Cevizli dolu yağmuru

Geçtiğimiz hafta önemli bir iş için Torbalı’ya (İzmir’in dışında kalan, yaklaşık 1 saat mesafedeki bir semte) gidilmesi gerekiyordu. Oraya gidecek şanslı kişi kim seçildi bilin bakalım? “Seçilmiş Kişi!” diyenleri şöyle RPG Rehabilitasyon Merkezlerimize doğru alalım, “Yorgun Savaşçı” diyenler okumaya devam edebilirler efendim. Her neyse, şirket müdürü ile atladık arabamıza, çıktık yola. İzmir’de hava her zamanki gibi günlük güneşlik… Fakat Torbalı’ya yaklaştıkça hava kararmaya, iyiden iyiye bozmaya başladı. “Galiba yağmur yağacak.” dedi bulutlara bakan müdür. “Hiç şaşırmadım.” diye mırıldandım kendi kendime. Dışarı çıktığımda yağmurun başlaması benim için artık olağan bir durum ne de olsa…

Yağmur ha yağdı ha yağacak derken Torbalı’ya varmıştık bile. Tam arabamızı yanaştırmış iniyorduk ki ayağımı arabadan dışarı atar atmaz korkunç bir yağış başladı. Bir anda, aniden ve olanca şiddeti ile hem de… Üstelik yağan şey yağmur değildi, resmen dolu yağıyordu. İzmir’in ortasında… Güzel bir bahar öğleden sonrasında… Koşarak en yakın çatının altına sığındık. Kafamıza ceviz büyüklüğünde dolu yağıyordu. O anda cevizler ve ceviz ağaçları hakkında pek de iyi şeyler söylemediğimi itiraf etmem gerek. Müdür gökyüzüne baktı ve “Ne biçim iş yahu? Hiç böyle yağdığını da görmemiştim.” dedi sesini duyurmak için bağırarak. Dolu, o kadar şiddetli yağıyordu ki yan yana durmamıza rağmen birbirimize sesimizi duyurabilmek için bağırmamız gerekiyordu. Hiç sesimi çıkarmadım tabi ki. Bir bilse benim başıma her zaman böyle şeylerin geldiğini…

Oradaki işimizi çabucak bitirip tekrar kendimizi arabaya attık ve yoğun yağış altında geri dönüş yolculuğuna başladık. Ne gariptir ki İzmir’e yaklaştıkça yağış azaldı ve yerini daha aydınlık bir havaya bırakmaya başladı. Kısa bir süre sonra da tamamen durdu, biz de ufak bir ihtiyaç molası verelim dedik. Demez olaydık. Arabayı park edip benim araçtan çıkmamla birlikte yağmur yine başladı. Müdür ıslanmamak için o saçak senin bu köşe benim yağmurdan kaçarken ben kaderini kabullenmiş bir şekilde yağmurun altında yürüdüm artık. Ne yapayım? Islatacak, niyeti bozmuş bir kere…

Orada çok ilginç bir ağaçla karşılaştım yalnız. Ortası bomboş, sadece kabukları kalmış ama yine de yemyeşil yapraklara sahip bir ağaç duruyordu karşımda. Üşenmedim, fotoğrafını çektim. Sonradan öğrendiğime göre bu bir ceviz ağacıymış. Kurtlar içini yedikleri için bu haldeymiş. Şehirde büyüdüğümden ve böyle şeyler bana yabancı olduğundan ilginç geldi. Her ne kadar kafama ceviz büyüklüğünde dolu yağarken cevizler ve ağaçları hakkında pek de iyi şeyler söylemesem de… Bunu da burada paylaşayım dedim sizlerle.

Neyse tekrar çıktık yola, ıslak ama rahatlamış bir vaziyette… Yarım saat sonra ise İzmir’e varmıştık bile. Ve güneş hâlâ İzmir semalarında pırıl pırıl parıldamaktaydı. Ne havada tek bir bulut vardı ne de yerde tek bir su birikintisi…

4 comments:

pabuç dedi ki...

Bu da anca senin başına gelirdi zaten :) Az çok tanıdık seni..Arkadaşların seninle yola çıkarken (yaz kış farketmez) kesinlikle şemsiyelerini alsınlar yanlarına ;) Ya da ne olur ne olmaz diye kask ;)

mit dedi ki...

Doğru diyorsun pabuç :) Hatta ben dağıtayım, müessesemizin hediyesidir diye. Sağlıcakla kal...

SİHİRLİSEPET dedi ki...

aslında sana şöyle pratik şemsiyeli bir şapka falan lazım.ne bilim ya da onun gibi bişey...ama güldüm yine çok...olsun olsun yağmur berekettir :)

mit dedi ki...

Evet ya, çok güzel bir fikir bu :) Şöyle düğmesine bastın mı açılmalı. Ama bende bu şans varken basarım basarım açılmaz. Yağmur bitince de pat! diye açılıverir :) Sevgiler...